Devlet, dilimize arapçadan gelen devletin bu konudaki sözlük anlamı: “Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasî bakımdan teşkilâtlanmış millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık” tır. Yani bir ülkede siyasal ve ekonomik düzenlenmenin yaygın biçimidirç
Yeryüzünde, Çağlardır sahil-kıyı köşe-bucak keşfedilmiş bilinmedik yer kalmamıştır. Paul Valery’nin dediği gibi sanki “dünyanın sonu diyebileceğimiz çağ” başlamıştır. Antartika’yı hariç, deniz düzeyi üstünde kalan bütün toprak parçaları, doğal (kıyı, nehir, sıradağlar gibi) veya insan eliyle(çetvelle) çizilmiş sınırları olan irili ufaklı bir çok devlete ayrılmıştır.
Milliyetçilik anlayışının güçlenmesi Avrupa’daki büyük imparatorlukların Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortadan kalkmış… 1960’lı yıllarda sömürgeciliğin sona ermesinin ve küçük ada devletlerinin bağımsızlığa kavuşmasıyla dünyadaki siyasal parçalanma hızlanmıştır.
1945 yılında topu topu 55 bağımsız ve egemen devlet sayıbilirken günümüzde bu sayı 200’ü aşmıştır. Çoğrafya öğretmeni olan Claude Malassigne dediği gibi Devletler arasında büyük farklar var: Yeryüzündeki toprakların yüzde 11’ini kaplayan Rusya ile Küçük Nauru devleti nasıl karşılaştıralabilir? Maldivler veya Seyşel Adalarının, nüfusu milyarları aşan Çin karşısında ne ağırlığı olabilir? Moritanya ve Bolivya’da km kareye düşen insan sayısı 10 kişiden azdır; Bangladeşte ise 800 kişiye varır. Toprakları başka bir devletin veya devletlerin topraklarıyla kuşatılmış bulunan Vatikan, San Marino ve Andorra gibi 30 devlet ticaret ilişkilerinde sınırdaş üleklere bağımlı kalır.
Adalar veya takımadalar üzerinde kurulmuş 42 devlet, coğrafi özelliklerinden elden geldiğince yararlanır: bazıları denizden yararlanarak güç kazanmıştır (geçmişte İngiltere, bugün Japonya) dünyanın uzağında ve az nüfüslu bazı devletlerse ancak göstermelik bir bağımsızlığa ulaşabilmiştir. Balkanlarda ve Asya’da ulusal savaşlar, hangi ulusun bir diğeri üzerine devlet kuracağını belirtmek için sürmektedir….
Uzun bir tarihii evrimin sonucu olan siyasi harita, aynı zamanda devletin kendi içinde ve devletler arasında gerginlik kaynağıdır.
Milliyetçi duygular gücünü koruyor, devletler bugünkü sınırları içinde bu duyguları her zaman hesaba katmamaktadırlar... Bu bakımdan çokuluslu birçok devlet, farklı insan öbeklerine oldukça güç olan bir arada yaşama koşulları sunmaktadır....
Ömer Hayyam anlamayan, Şems hazretlerine, Hallac-ı Mahsur'a ve nice tarihte sapık veya ayyaşmış gibi bahsedilmiş kişilere nasıl bakıyor, acep onlara neler der? Ömer Hayyam şiirlerinde şarap ögesinden dolayı içenler ve karşı çıkanlarlar arasında pek bir fark göremiyorum.
Elimizde olan şiirlerinin bile orjinalliği tartışılırken, döneminde ileri gelen kişilerin saygısını kazanan bir kişi hakkında ileri geri konuşmak bize yakışır mı? Tabi tarihi dünmüş gibi bildiklerini sananlar, gönülleri üzerine yemin edeceklerinden çekineceklerini sanmam...
Şiirilerinde insanın din adına yaptığı haksızlıkları, yobazlıkları, zorbalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerer. Şarap bir ögedir. Çünkü şarap gözün gördüğü günahtır ama gözün görmediği günahlardan biri de insanların ayıplarıyla uğraşıp, din adına zorlama yapmaktır ki bunu bu ögeyle çarpıcı bir şekilde yargılar. Çünkü okuyanın tepki vereceğini ya da şaraba özeneceğini bilir... bu tepkiyle insanın aldanışını yüzüne çarpar, çünkü olaylara düz bakanları ortaya çıkarır, onları deyimi yerindeyse azgınlılarına azgınlık ekler.
Belki diğer sufiler gibi şarabı ilim ya da başka olgularla ile sembol etmemiştir ama onlar gibi bu terimi kullandığı için içiyor anlamına gelmez. Tabi ki şimdi bunu okuyan her dörtlükdeki şarabı gösterip gösterip bu nedir diye sorabilir ama dediğim gibi eğer bu ögeleri ince, alaylı, iğneleyici bir dille kullandığı şekilde bakarsa belki anlayabilir... belki...
Esasında Hayyam yaşama sevincini ortaya koymaya çalışır, cennetin ve cehennemin dünyada olduğunu değil de eğer gönlümüzün rahatlığına göre cennet ve cehennem gibi bir hayatımız olacağını savunur. Bu rahatlığı madde ve dünysal eğlenceyle anlatır ki esasında bunları yaradan Allah'tır ve esas rahatlık hem müslümanım diyen veya demeyenin Allah'a gönül ile ulaşmasıdır. Geçici dünyanın tadını inakarcı olarak değil, bir inanan olarak anlatır ama bunu anlamayan tabiki Yunus'a sapık ilan eden dönemin Şeyhül-İslâm'ı gibi dönemimizde onları karalamaya çalışır.
Şems şarap şisesi taşırdı, hatta ünlü hikeyesi vardır Mevlana ile, Mevlana bile aldanmasına rağmen şişenin kırılmsıyla esasında içinde gül suyu olduğunu bulur. Umarım Ömer Hayyam'ın şiirlerindeki gül suyunu bulabilirsiniz.
Ateşi ateşle söndürmek isteyen sonunda kendiside yanar... biraz anlayış, ve saygı sadece büyüklere karşı değil, küçüklere ve gençlere nasıl davranılmasında da yarar gösterebilir.
Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyâr: Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr, Bir rüya uğrunda ben diyar diyar, Gölgemin peşinden yürür giderim..(1924)
Kim olmasın ki, kim ağaç gibi köklerini bağlansın bir yere, hiç kımıldamasın ya da bir sutun gibi sönük durabilsin... insan arayış içersindedir. Bu açıdan kişi değişebilir... buna isteyen ihanet ya da döneklik desin, insan doğumundan ölümüne kadar bir değişim, bir arayış içersindedir... ve nu değişim çilelidir. Şairimiz de Yunus'la başlayan açık bir kimlik edinir:
Rüzgâra bir koku ver ki, hırkandan; Geleyim izine doğru arkandan; Bırakmam artık, tutmuşum yakandan Medet ey dervişim, Yunus'um medet! ,
ve bu arayış tamamlanır, ne mutludur ki o insana ki bunu dile getirebilmiştir:
'...hayatımda öyle bir gün doğdu ki, kundaktan patiğe, emzikten kısa pantolona, oyuncaktan boyunbağına, karalama defterinden polis hafiyesi romanına, beştaştan iskambil kağıdına ve ayva tüyünden kır saça kadar, anne, baba, dadı, mektep, arkadaş, kitap, hoca, tabiat, şehir, cemiyet, kimden ne aldımsa hepsini geriye verdim. Ruhuma istifledikleri hazırlop dünya bir sarsılışta yıkılıp gitti(...) Her şeyi o türlü kayıp ettim ki, Allah'ı kazandım'
ve değişim tamamlanıktan sonra tabiki her ruh gibi o da başlar çağrıya:
'Haykırsam geçenlere kavşağında her yolun, Aman müslüman olun, aman müslüman olun! '
artık şair kendinden emindir, ve... 'çilesi çekilmemiş hiç bir şey insana faydalı değildir' diyerek sakınmaz sözlerinden:
'Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor, Çilesiz suratlara tüküresim geliyor.! '
ve şimdi soruyorum elinde şarap ile patlatsaydı bir kaç mısra daha mı sevilecekti ama eksik olsun onların hayranlığı çünkü idrak etmenin çilesinden çekinirler ve denildiği gibi onlar gibi olunmadıkça onlar sizden asla razı veya memnun olmazlar.
Daha önceden şairimizden aktardığım gibi 'Nefes alırken bile inkisar ve pişmanlık; Kimse edemez bana, benim kadar düşmanlık.' Bundan dolayı esasında ne desem boş çünkü ister biri yersin, isterse biri askeri gibi savunmaya çalışsın, zaten şair kendini eserleriyle edebileştirmiştir.
İman edenler tüm hayatları boyunca Allah'ın razı olacağı ve Kuran'da tarif edilen güzel ahlaka ulaşmak için çaba sarf ederler. Rabbimiz bizden itaatkar, ihlaslı, alçakgönüllü, tevekküllü, güvenilir, şefkatli, fedakar, hoşgörülü, merhametli ve itidalli birer kul olmamızı ister. Bu ahlaka ulaşmanın tek yolu ise Kuran'ı rehber edinip, dosdoğru bir yol tutturmaktır.
www.gulaypinarbasi.com
İslami yaşam tarzını seçen eski “Miss Globe Türkiye Güzeli” Gulay Pınarbaşı'nın uzun süredir aktıf olarak yazdıklarının toplandığı ve dini konuları içeren güzel hazırlanmış bir web sayfası.
Kelimeleri oynamak her zaman insanları ilgilendirmiş, oyualamıştır. Bu oyunlar biraz da kullanılan dilin yapısıyla bağlantılıdır.
Dil oyunları, kimi bulmacalarla edebi ürünlerde başvurulan ilginç bir uygulamadır. Bu oyunların bir bölümü eşseslililği ve ündeşliğe dayanır (mesela yüz sözcüğü: 1) surat 2) yüz sayısı 100 anlamlarında kullanılabilir) .
Bazı sözdizimsel yapılar da oyun niteliği gösterir (mesela, Anastas mum satsana sözü sondan başa doğru okununca da aynıdır) , .
Örnekseme yoluyla üretilen bazı anlambirimler de bu çercevede değerlendirilebilir (mesela, otomatik sözcüğü örneksenerek dokunmatik, basmatik türetilmiştir) .
Halk tekerlemeleri de dil oyunlarının ilginç örneklerini verir (kırk küp kırkının de kulbu kırık küp) .
“Bavul sözcükler” (ilk sözcüğün son hecelerinden oluışturulur) aracılığıyla da bazı dil oyunları yaratılmaktadır (mor ve lacivert: morcivert; geri ve zekalı: gerzek; suni ve tahta: sunta) .
Şairlerde zaman zaman çeşitli kelime oyunlarına başvurular. Mesela, bir kelimeyi çeşitli yerlerinden bölüp iki aynı anlama gelecek şekilde kullanırlar. (Behçet Necatigil, en/cam 1. en cam 2.encam (Farsça) : son, bile/yazdı: 1. Dahi yazdı 2. Az kalsın bilecekti.)
Cinaslı uyuk da bir tür söz oyunudur (Gehveri: - Kalem böyle çalınmıştr yazımı/ Yazım kışa uymaz, kışın yazma – dizelerinde “yazı”: 1) alınyazısı.2. yaz mevsimi.)
Akrostişler de yukarıdan aşağıya okunduğunda şiirin adandığı kimsenin adını verir (Cahit Sıtkı Tarancı’nın bu türdeki bir şiirinde Vedia adı çıkar.)
AKROSTİŞ
Var olan bir sen, bir ben, bir de bu bahar. Elden ne gelir ki? Güzelsin, gençliğin var. Dünyada aşkımız ölüm gibi mukadder. İnan ki bir daha geri gelmez bu günler. Alemde bir andır bize dost esen rüzgar.
Başka dillerden çevirmede istenilen anlamaları vermek nerdeyse olanıksızdır çünkü dil oyunları hece seslerine ve tonlara dayanır. Çeviri yapanın çevirdiği metni çok iyi anlaması gerekir ve en baştan konuya sadık verilmek istenilen espriyi iletmesi gerekir. Bu açıdan çevirmenleri en çok uğraştıran dilin şiirselliği ve zorluluğundan başka en çok uğraştaran konulardan birisi de “komik dengeyi” bulmaktır, çünkü bunların büyük bir çoğunluğu dil oyunlarına dayanır. Shakespeare’in – Hamlet oyununda olduğu gibi) __________________________________________________________
Dil Oyunu ve Paradigmalar - (www.dergi.org/052000/1501.htm)
Felsefe tasarıma bağlı olarak dil oyunları oluşturur. Felsefenin kavramlarının dizgeleştirilmesi önermelerinin dizaynı Wittgenstein'a göre bir dil oyunudur ve bu oyun aslında bizim dünyamızı oluşturur. __________________________________________________________
OHAL ile Kritik - (www.bianet.org/2002/11/30/14976.htm) OHAL, 'Kritik'ten daha sıcak bir tanım, bir kere 'OHAL Gitti, Bu Hal Geldi' gibi dil oyunlarına müsait. Kritik daha 'modern', daha 'sosyete' bir kavram, 'hal'i de anlatmıyor. Ama muktedirler böyle bir 'Hal'i uygun görmüşler, ne diyelim? __________________________________________________________
İnsanı. yeryüzünün en güzel surette yaratılmış ve hizmet edilmeye layık bir yaratığı olarak görmeye alışmadıkça. hayatımızın sahteliğini. ikiyüzlülüğünü ve alçaklığını üstümüzden atamayacağız.’ _______________________________________________
Maxim Gorky (1868-1936) esas adı Aleksey Maksimoviç Peşkov... naturalist (doğalc) ı öykü, oyun ve roman yazarı. Daha çok Rusyanın sosyalist düzene geçiş dönemini yansıtan yapıtları ile bilinir. Fakat ilk başta toplum dışı insanları anlattığı öyküleriyle tanınmıştır.
Esas 1909'da Osmanlıca bile basılan ve klasikler arasına girmiş en önemli eseri 'Ana' romanıdır.
Küçük-Burjuva İdeolojisinin Eleştirisiyle küçük burjuvanın çıplak resmini çizen adam.*
Küçük yaşta yaşadığı acı olaylar yüzünden Gorki yani Rusçada “acı” anlamına gelen takma adını kullanan yazar yapıtlarıyla sadece kendi halkı için değil tüm dünya halkları için savaşım vermiş bir insan. Çok çalışmanın değerine önem veren düşünür; zorbalığa, gericiliğe, sömürüye, düzmece politikalara ve en başta faşizme karşı olan bir isimdir. Hayatı boyunca güzel günleri görme umudu ile barışı, sevgiyi, hürriyeti aşılamaya çalışmıştır. Fakat Lenin’le çoğu kez görüş ayrılığı gelmesine rağmen Stalinizmin en acımasız yanlarını da övmüştür. Belki uzun yıllar Rusya'dan uzak Italya'daki villasında kalması ve 60 yaşında Rusya'ya dönüşünde kahramanlar gibi halkının çoşkuyla törenlerle karşılanması gözünü boyamıştır. Bir yanılgı ya da basitçe kaderin cilvesi...
Ölümünün de nasıl olduğu bilinmemekle beraber anti-sovyet Troçkistler ya da sağcıların parmağı olduğu düşünülmektedir. ________________________________________
Başlıca Eserleri: Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Artamonovlar, Tolstoydan Anılar, Yazarlar Üzerine, İsyancı, Küçük Brujuvalar, Ana, Halk Düşmanı, İtalya Hikayeleri, Güncemden Yapraklar, Vladimir İliç Lenin, Lenin, Gorki Lenin’i Anlatıyor, Klim Samgin’in Hayatı... ________________________________________
* Küçük burjuva, uzun yıllar sürecinde oluşmuş düşünce ve alışkanlıkların dar çemberi içinde sıkışıp kalmış, bu çemberlerin dışına çıkamayıp, kurulu makine gibi düşünen bir varlıktır. Ailenin, okulun, kilisenin, 'hümanist' edebiyatın etkisi, 'yasaların ruhu', burjuva 'gelenekleri' denilen bütün şeylerin etkisi küçük burjuvaların kafalarında bir saatin çarklarına benzer. Küçük burjuva düşüncelerinin küçük çarklarını, küçük burjuvanın rahatına düşkünlüğünü harekete getiren bir zemberek, pek karmaşık olmayan bir cihaz yaratır. Küçük burjuvaların bütün duaları belagat niteliklerini hiç kaybetmeyen şu kelimelerden ibarettir: 'Tanrım, bize acı! ' Bu dua biraz daha yetiştirilip, devlet ve toplum karşısında bir hak ve istek olarak ifade edilecek olursa, şu şekli alır: 'Beni rahat bırakın, dilediğim gibi yaşayayım.' ________________________________________
Mutluluk güzel görünmemizi sağlar, ancak güzellik her zaman mutluluk getirmez... ________________________________________
Aşağıda uzun uzun hayatını aktarmıştım, kısa olarak da:
Muhammed Esed (Leopold Weiss) Yahudi asıllı Avusturya'lı gazeteci, yazar ve araştırmacı.1900 yılında, önceleri Polonya'da, sonra Avusturya'da kalan Lwew kentinde doğdu. Gazeteci olarak Orta Doğu'ya yaptığı uzun seyahatlerden sonra,1926'da Müslüman oldu. Libya bağımsızlık mücadelesine katıldı.1942'de babası ve kızkardeşi Nazi toplama kamplarında öldürüldü.1947 yılında, yeni kurulan Pakistan Devleti’nin politik organizasyonunun dayanacağı temel ilkeleri araştıran 'İslami tecdit kurumu'na üye seçildi. Sonra Dışişleri bakanlığı Orta Doğu Bölümü Başkanlığı'na getirildi.1952 yılında Pakistan'ın Birleşmiş Milletler'deki ve Pakistan Dışişleri Bakanlığı'ndaki görevlerinden istifa etti.
ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin.
Duyuldu uykusundan uyandığı
zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin
(Kıyamet Sureleri, Nazım Hikmet Ran)
Devlet, dilimize arapçadan gelen devletin bu konudaki sözlük anlamı: “Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasî bakımdan teşkilâtlanmış millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık” tır. Yani bir ülkede siyasal ve ekonomik düzenlenmenin yaygın biçimidirç
Yeryüzünde, Çağlardır sahil-kıyı köşe-bucak keşfedilmiş bilinmedik yer kalmamıştır. Paul Valery’nin dediği gibi sanki “dünyanın sonu diyebileceğimiz çağ” başlamıştır. Antartika’yı hariç, deniz düzeyi üstünde kalan bütün toprak parçaları, doğal (kıyı, nehir, sıradağlar gibi) veya insan eliyle(çetvelle) çizilmiş sınırları olan irili ufaklı bir çok devlete ayrılmıştır.
Milliyetçilik anlayışının güçlenmesi Avrupa’daki büyük imparatorlukların Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortadan kalkmış… 1960’lı yıllarda sömürgeciliğin sona ermesinin ve küçük ada devletlerinin bağımsızlığa kavuşmasıyla dünyadaki siyasal parçalanma hızlanmıştır.
1945 yılında topu topu 55 bağımsız ve egemen devlet sayıbilirken günümüzde bu sayı 200’ü aşmıştır. Çoğrafya öğretmeni olan Claude Malassigne dediği gibi Devletler arasında büyük farklar var: Yeryüzündeki toprakların yüzde 11’ini kaplayan Rusya ile Küçük Nauru devleti nasıl karşılaştıralabilir? Maldivler veya Seyşel Adalarının, nüfusu milyarları aşan Çin karşısında ne ağırlığı olabilir? Moritanya ve Bolivya’da km kareye düşen insan sayısı 10 kişiden azdır; Bangladeşte ise 800 kişiye varır. Toprakları başka bir devletin veya devletlerin topraklarıyla kuşatılmış bulunan Vatikan, San Marino ve Andorra gibi 30 devlet ticaret ilişkilerinde sınırdaş üleklere bağımlı kalır.
Adalar veya takımadalar üzerinde kurulmuş 42 devlet, coğrafi özelliklerinden elden geldiğince yararlanır: bazıları denizden yararlanarak güç kazanmıştır (geçmişte İngiltere, bugün Japonya) dünyanın uzağında ve az nüfüslu bazı devletlerse ancak göstermelik bir bağımsızlığa ulaşabilmiştir. Balkanlarda ve Asya’da ulusal savaşlar, hangi ulusun bir diğeri üzerine devlet kuracağını belirtmek için sürmektedir….
Uzun bir tarihii evrimin sonucu olan siyasi harita, aynı zamanda devletin kendi içinde ve devletler arasında gerginlik kaynağıdır.
Milliyetçi duygular gücünü koruyor, devletler bugünkü sınırları içinde bu duyguları her zaman hesaba katmamaktadırlar... Bu bakımdan çokuluslu birçok devlet, farklı insan öbeklerine oldukça güç olan bir arada yaşama koşulları sunmaktadır....
Ömer Hayyam anlamayan, Şems hazretlerine, Hallac-ı Mahsur'a ve nice tarihte sapık veya ayyaşmış gibi bahsedilmiş kişilere nasıl bakıyor, acep onlara neler der? Ömer Hayyam şiirlerinde şarap ögesinden dolayı içenler ve karşı çıkanlarlar arasında pek bir fark göremiyorum.
Elimizde olan şiirlerinin bile orjinalliği tartışılırken, döneminde ileri gelen kişilerin saygısını kazanan bir kişi hakkında ileri geri konuşmak bize yakışır mı? Tabi tarihi dünmüş gibi bildiklerini sananlar, gönülleri üzerine yemin edeceklerinden çekineceklerini sanmam...
Şiirilerinde insanın din adına yaptığı haksızlıkları, yobazlıkları, zorbalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerer. Şarap bir ögedir. Çünkü şarap gözün gördüğü günahtır ama gözün görmediği günahlardan biri de insanların ayıplarıyla uğraşıp, din adına zorlama yapmaktır ki bunu bu ögeyle çarpıcı bir şekilde yargılar. Çünkü okuyanın tepki vereceğini ya da şaraba özeneceğini bilir... bu tepkiyle insanın aldanışını yüzüne çarpar, çünkü olaylara düz bakanları ortaya çıkarır, onları deyimi yerindeyse azgınlılarına azgınlık ekler.
Belki diğer sufiler gibi şarabı ilim ya da başka olgularla ile sembol etmemiştir ama onlar gibi bu terimi kullandığı için içiyor anlamına gelmez. Tabi ki şimdi bunu okuyan her dörtlükdeki şarabı gösterip gösterip bu nedir diye sorabilir ama dediğim gibi eğer bu ögeleri ince, alaylı, iğneleyici bir dille kullandığı şekilde bakarsa belki anlayabilir... belki...
Esasında Hayyam yaşama sevincini ortaya koymaya çalışır, cennetin ve cehennemin dünyada olduğunu değil de eğer gönlümüzün rahatlığına göre cennet ve cehennem gibi bir hayatımız olacağını savunur. Bu rahatlığı madde ve dünysal eğlenceyle anlatır ki esasında bunları yaradan Allah'tır ve esas rahatlık hem müslümanım diyen veya demeyenin Allah'a gönül ile ulaşmasıdır. Geçici dünyanın tadını inakarcı olarak değil, bir inanan olarak anlatır ama bunu anlamayan tabiki Yunus'a sapık ilan eden dönemin Şeyhül-İslâm'ı gibi dönemimizde onları karalamaya çalışır.
Şems şarap şisesi taşırdı, hatta ünlü hikeyesi vardır Mevlana ile, Mevlana bile aldanmasına rağmen şişenin kırılmsıyla esasında içinde gül suyu olduğunu bulur. Umarım Ömer Hayyam'ın şiirlerindeki gül suyunu bulabilirsiniz.
Ateşi ateşle söndürmek isteyen sonunda kendiside yanar... biraz anlayış, ve saygı sadece büyüklere karşı değil, küçüklere ve gençlere nasıl davranılmasında da yarar gösterebilir.
Necip Fazıl bir arayış içindedir:
Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyâr:
Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,
Bir rüya uğrunda ben diyar diyar,
Gölgemin peşinden yürür giderim..(1924)
Kim olmasın ki, kim ağaç gibi köklerini bağlansın bir yere, hiç kımıldamasın ya da bir sutun gibi sönük durabilsin... insan arayış içersindedir. Bu açıdan kişi değişebilir... buna isteyen ihanet ya da döneklik desin, insan doğumundan ölümüne kadar bir değişim, bir arayış içersindedir... ve nu değişim çilelidir. Şairimiz de Yunus'la başlayan açık bir kimlik edinir:
Rüzgâra bir koku ver ki, hırkandan;
Geleyim izine doğru arkandan;
Bırakmam artık, tutmuşum yakandan
Medet ey dervişim, Yunus'um medet! ,
ve bu arayış tamamlanır, ne mutludur ki o insana ki bunu dile getirebilmiştir:
'...hayatımda öyle bir gün doğdu ki, kundaktan patiğe, emzikten kısa pantolona, oyuncaktan boyunbağına, karalama defterinden polis hafiyesi romanına, beştaştan iskambil kağıdına ve ayva tüyünden kır saça kadar, anne, baba, dadı, mektep, arkadaş, kitap, hoca, tabiat, şehir, cemiyet, kimden ne aldımsa hepsini geriye verdim. Ruhuma istifledikleri hazırlop dünya bir sarsılışta yıkılıp gitti(...) Her şeyi o türlü kayıp ettim ki, Allah'ı kazandım'
ve değişim tamamlanıktan sonra tabiki her ruh gibi o da başlar çağrıya:
'Haykırsam geçenlere kavşağında her yolun,
Aman müslüman olun, aman müslüman olun! '
artık şair kendinden emindir, ve... 'çilesi çekilmemiş hiç bir şey insana faydalı değildir' diyerek sakınmaz sözlerinden:
'Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor,
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor.! '
ve şimdi soruyorum elinde şarap ile patlatsaydı bir kaç mısra daha mı sevilecekti ama eksik olsun onların hayranlığı çünkü idrak etmenin çilesinden çekinirler ve denildiği gibi onlar gibi olunmadıkça onlar sizden asla razı veya memnun olmazlar.
Daha önceden şairimizden aktardığım gibi 'Nefes alırken bile inkisar ve pişmanlık; Kimse edemez bana, benim kadar düşmanlık.' Bundan dolayı esasında ne desem boş çünkü ister biri yersin, isterse biri askeri gibi savunmaya çalışsın, zaten şair kendini eserleriyle edebileştirmiştir.
İman edenler tüm hayatları boyunca Allah'ın razı olacağı ve Kuran'da tarif edilen güzel ahlaka ulaşmak için çaba sarf ederler. Rabbimiz bizden itaatkar, ihlaslı, alçakgönüllü, tevekküllü, güvenilir, şefkatli, fedakar, hoşgörülü, merhametli ve itidalli birer kul olmamızı ister. Bu ahlaka ulaşmanın tek yolu ise Kuran'ı rehber edinip, dosdoğru bir yol tutturmaktır.
www.gulaypinarbasi.com
İslami yaşam tarzını seçen eski “Miss Globe Türkiye Güzeli” Gulay Pınarbaşı'nın uzun süredir aktıf olarak yazdıklarının toplandığı ve dini konuları içeren güzel hazırlanmış bir web sayfası.
Allah'ım
Ne zaman yadıma düşsen
Gözden akar yaş Allah'ım.
Kainatta tek reis sen,
Gerisi hep boş Allah'ım.
Gözden akan şu yaşları,
Rahmetinle sil Allah'm.
Özde yanan ataşları,
Yakan sensin, bil Allah'ım.
Hem sıfatla hem zatınla,
Ezel-ebedsin Allah'ım.
Hem zahirle, hem batınla,
İNCE'ye yarsın Allah'ım.
Sabit İnce
Dil Oyunları
Kelimeleri oynamak her zaman insanları ilgilendirmiş, oyualamıştır. Bu oyunlar biraz da kullanılan dilin yapısıyla bağlantılıdır.
Dil oyunları, kimi bulmacalarla edebi ürünlerde başvurulan ilginç bir uygulamadır. Bu oyunların bir bölümü eşseslililği ve ündeşliğe dayanır (mesela yüz sözcüğü: 1) surat 2) yüz sayısı 100 anlamlarında kullanılabilir) .
Bazı sözdizimsel yapılar da oyun niteliği gösterir (mesela, Anastas mum satsana sözü sondan başa doğru okununca da aynıdır) , .
Örnekseme yoluyla üretilen bazı anlambirimler de bu çercevede değerlendirilebilir (mesela, otomatik sözcüğü örneksenerek dokunmatik, basmatik türetilmiştir) .
Halk tekerlemeleri de dil oyunlarının ilginç örneklerini verir (kırk küp kırkının de kulbu kırık küp) .
“Bavul sözcükler” (ilk sözcüğün son hecelerinden oluışturulur) aracılığıyla da bazı dil oyunları yaratılmaktadır (mor ve lacivert: morcivert; geri ve zekalı: gerzek; suni ve tahta: sunta) .
Şairlerde zaman zaman çeşitli kelime oyunlarına başvurular. Mesela, bir kelimeyi çeşitli yerlerinden bölüp iki aynı anlama gelecek şekilde kullanırlar. (Behçet Necatigil, en/cam 1. en cam 2.encam (Farsça) : son, bile/yazdı: 1. Dahi yazdı 2. Az kalsın bilecekti.)
Cinaslı uyuk da bir tür söz oyunudur (Gehveri: - Kalem böyle çalınmıştr yazımı/ Yazım kışa uymaz, kışın yazma – dizelerinde “yazı”: 1) alınyazısı.2. yaz mevsimi.)
Akrostişler de yukarıdan aşağıya okunduğunda şiirin adandığı kimsenin adını verir (Cahit Sıtkı Tarancı’nın bu türdeki bir şiirinde Vedia adı çıkar.)
AKROSTİŞ
Var olan bir sen, bir ben, bir de bu bahar.
Elden ne gelir ki? Güzelsin, gençliğin var.
Dünyada aşkımız ölüm gibi mukadder.
İnan ki bir daha geri gelmez bu günler.
Alemde bir andır bize dost esen rüzgar.
Cahit Sıtkı Tarancı
__________________________________________________________
Başka dillerden çevirmede istenilen anlamaları vermek nerdeyse olanıksızdır çünkü dil oyunları hece seslerine ve tonlara dayanır. Çeviri yapanın çevirdiği metni çok iyi anlaması gerekir ve en baştan konuya sadık verilmek istenilen espriyi iletmesi gerekir. Bu açıdan çevirmenleri en çok uğraştıran dilin şiirselliği ve zorluluğundan başka en çok uğraştaran konulardan birisi de “komik dengeyi” bulmaktır, çünkü bunların büyük bir çoğunluğu dil oyunlarına dayanır. Shakespeare’in – Hamlet oyununda olduğu gibi)
__________________________________________________________
Dil Oyunu ve Paradigmalar - (www.dergi.org/052000/1501.htm)
Felsefe tasarıma bağlı olarak dil oyunları oluşturur. Felsefenin kavramlarının dizgeleştirilmesi önermelerinin dizaynı Wittgenstein'a göre bir dil oyunudur ve bu oyun aslında bizim dünyamızı oluşturur.
__________________________________________________________
OHAL ile Kritik - (www.bianet.org/2002/11/30/14976.htm)
OHAL, 'Kritik'ten daha sıcak bir tanım, bir kere 'OHAL Gitti, Bu Hal Geldi' gibi dil oyunlarına müsait. Kritik daha 'modern', daha 'sosyete' bir kavram, 'hal'i de anlatmıyor. Ama muktedirler böyle bir 'Hal'i uygun görmüşler, ne diyelim?
__________________________________________________________
İnsanı. yeryüzünün en güzel surette yaratılmış ve hizmet edilmeye layık bir yaratığı olarak görmeye alışmadıkça. hayatımızın sahteliğini. ikiyüzlülüğünü ve alçaklığını üstümüzden atamayacağız.’
_______________________________________________
Maxim Gorky (1868-1936) esas adı Aleksey Maksimoviç Peşkov... naturalist (doğalc) ı öykü, oyun ve roman yazarı. Daha çok Rusyanın sosyalist düzene geçiş dönemini yansıtan yapıtları ile bilinir. Fakat ilk başta toplum dışı insanları anlattığı öyküleriyle tanınmıştır.
Esas 1909'da Osmanlıca bile basılan ve klasikler arasına girmiş en önemli eseri 'Ana' romanıdır.
Küçük-Burjuva İdeolojisinin Eleştirisiyle küçük burjuvanın çıplak resmini çizen adam.*
Küçük yaşta yaşadığı acı olaylar yüzünden Gorki yani Rusçada “acı” anlamına gelen takma adını kullanan yazar yapıtlarıyla sadece kendi halkı için değil tüm dünya halkları için savaşım vermiş bir insan. Çok çalışmanın değerine önem veren düşünür; zorbalığa, gericiliğe, sömürüye, düzmece politikalara ve en başta faşizme karşı olan bir isimdir. Hayatı boyunca güzel günleri görme umudu ile barışı, sevgiyi, hürriyeti aşılamaya çalışmıştır. Fakat Lenin’le çoğu kez görüş ayrılığı gelmesine rağmen Stalinizmin en acımasız yanlarını da övmüştür. Belki uzun yıllar Rusya'dan uzak Italya'daki villasında kalması ve 60 yaşında Rusya'ya dönüşünde kahramanlar gibi halkının çoşkuyla törenlerle karşılanması gözünü boyamıştır. Bir yanılgı ya da basitçe kaderin cilvesi...
Ölümünün de nasıl olduğu bilinmemekle beraber anti-sovyet Troçkistler ya da sağcıların parmağı olduğu düşünülmektedir.
________________________________________
Başlıca Eserleri: Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Artamonovlar, Tolstoydan Anılar, Yazarlar Üzerine, İsyancı, Küçük Brujuvalar, Ana, Halk Düşmanı, İtalya Hikayeleri, Güncemden Yapraklar, Vladimir İliç Lenin, Lenin, Gorki Lenin’i Anlatıyor, Klim Samgin’in Hayatı...
________________________________________
* Küçük burjuva, uzun yıllar sürecinde oluşmuş düşünce ve alışkanlıkların dar çemberi içinde sıkışıp kalmış, bu çemberlerin dışına çıkamayıp, kurulu makine gibi düşünen bir varlıktır. Ailenin, okulun, kilisenin, 'hümanist' edebiyatın etkisi, 'yasaların ruhu', burjuva 'gelenekleri' denilen bütün şeylerin etkisi küçük burjuvaların kafalarında bir saatin çarklarına benzer. Küçük burjuva düşüncelerinin küçük çarklarını, küçük burjuvanın rahatına düşkünlüğünü harekete getiren bir zemberek, pek karmaşık olmayan bir cihaz yaratır. Küçük burjuvaların bütün duaları belagat niteliklerini hiç kaybetmeyen şu kelimelerden ibarettir: 'Tanrım, bize acı! '
Bu dua biraz daha yetiştirilip, devlet ve toplum karşısında bir hak ve istek olarak ifade edilecek olursa, şu şekli alır: 'Beni rahat bırakın, dilediğim gibi yaşayayım.'
________________________________________
Mutluluk güzel görünmemizi sağlar, ancak güzellik her zaman mutluluk getirmez...
________________________________________
Aşağıda uzun uzun hayatını aktarmıştım, kısa olarak da:
Muhammed Esed (Leopold Weiss) Yahudi asıllı Avusturya'lı gazeteci, yazar ve araştırmacı.1900 yılında, önceleri Polonya'da, sonra Avusturya'da kalan Lwew kentinde doğdu. Gazeteci olarak Orta Doğu'ya yaptığı uzun seyahatlerden sonra,1926'da Müslüman oldu. Libya bağımsızlık mücadelesine katıldı.1942'de babası ve kızkardeşi Nazi toplama kamplarında öldürüldü.1947 yılında, yeni kurulan Pakistan Devleti’nin politik organizasyonunun dayanacağı temel ilkeleri araştıran 'İslami tecdit kurumu'na üye seçildi. Sonra Dışişleri bakanlığı Orta Doğu Bölümü Başkanlığı'na getirildi.1952 yılında Pakistan'ın Birleşmiş Milletler'deki ve Pakistan Dışişleri Bakanlığı'ndaki görevlerinden istifa etti.