''öldük ölümden bir şeyler umarak. bir garip boşlukta bozuldu büyü. nasıl hatırlamazsın o türküyü, gök parçası, dal demeti, kuş tüyü, alıştığımız bir şeydi yaşamak...''
Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan, Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden, Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan; "Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan, Başka kim gelir bu zaman?"
Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi, Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman, Işısın istedim şafak çaresini arayarak Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan, Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan, Adı artık anılmayan. Edgar Allan Poe
Belki de sandığımız gibi bir son değildir. Belki ruh, bedenin sustuğu yerde ilk kez kendi sesini duyar. İnsan ölünce nereye gider, bilmiyorum… Ama bazen düşünüyorum; ya biz her gece uyurken, ölümün eşiğinden geçip sabah yeniden buraya dönüyorsak? Belki ölüm, kapının kapanması değil… hangi tarafta olduğumuzu unuttuğumuz bir kapının açılmasıdır. Ve belki en büyük sır şudur: Ölümden korktuğumuz için yaşamıyoruz; yaşamın ne olduğunu gerçekten anlayamadığımız için ölüm bize karanlık geliyor.
Koca bir bilinmezlik içinde yaşanmışlıkların noktasıdır ölüm, Sadakatle, şevkle, ısrarla ölüm dolu insanın her anı... Yeniden doğuştur ve karanlık bir yok oluştur, ölüm, Sağlam duvarlar, tam teşekküllü hastanelerin kaçamadığı, İşte o malum son; acıların, ızdırapların malum acı sonu, ölüm...
Death; dead, died. Mirin; mirî, mir. Ölüm; ölü, öldü.
Ne yazın o nefes kesen sıcağında kurusun dudaklarım ne de kışın ayazında titreteyim ardımdan kalanları. Mevsim, ılık bir eylül sabahı gibi şefkatli olsun ya da nisan yağmurlarıyla yıkasın yorgun adımlarımı. Kimsenin alnından ter damlamasın mezar taşıma, kimsenin eli üşümesin küreği tutarken avuçlarında. Pazarın o dingin sabahını benimle bölmesin dostlar. Bütün hafta yorulmuş bedenlerin dinlendiği güne gölge düşmesin. Haftanın ilk gün yorgunluğuna düşmesin adım, neme lazım trafikte sinirler gerginken kimse acı bir haberle irkilmesin. Belki sıradan bir çarşamba olsun ya da sakin bir perşembe günü. Hayat kendi ritminde akarken sessizce çekeyim aradan kendimi.
Sabahın kör karanlığında çalan telefonlarla ürkütmeyeyim yürekleri. Güneş daha yeni uyanmışken kara haberle güne başlatmayayım kimseyi. Öğle telaşında lokmalar dizilmesin boğazlara. Akşamın yorgunluğu üstüne, evine dönme telaşındaki insana dert olmayayım. İkindi serinliği çöksün şehre, gölgeler yavaş yavaş uzarken günün en telaşsız, en usul vaktinde çıkayım o son yola.
Sade bir veda olsun benimkisi gürültüsüz ve iddiasız. İyi olsun ölümüm, yaşadığım hayata en nazik teşekkür gibi. Kimse incinmesin, kimsenin boynu bükük, kalbi kırık kalmasın ardımda. Gider ayak bir ah almak, omuzlara ağır bir yük bırakmak istemem. Sessizce kapanan bir kapı gibi, usulca sönen bir mum gibi olsun. Rüzgârın alıp götürdüğü kuru bir yaprak kadar hafif, güzel bir günde, o en güzel zamanda olsun elvedam.
Gölgenin boyu uzar, sokaklar usulca durulur. Gökyüzü altın sarısı bir tülle örtünür ikindi vakti. Hayatın ne tam başladığı ne büsbütün bittiği o arafta, kimsenin koşturmacasına basmadan süzülür zaman. Yaşamak nasıl ince bir zanaatsa, veda etmek de işte öyle zarafetle olmalı.
Arkada kalanlara ne bir yük ne ağır bir hüzün faturası bırakılmalı. Sadece “Güzel yaşadı ve usulca göçtü” dedirten bir sükûnet kalmalı geride. Ne mevsimin öfkesi düşmeli adımlarımın üstüne ne de bir haftanın o yorucu, telaşlı gürültüsü. Sıradan bir günün kalbinde, kimseyi yormadan, sanki yan odada tatlı bir uykuya dalar gibi çekilmeli insan.
Çünkü veda, bir ömrün kaleme aldığı en son hikâyedir. Ve o son sözler hiç bağırarak söylenmez aslında. Bazen akşamüstü esen hafif bir rüzgâr fısıltısıdır, bazen yaprağın toprağa dokunduğu o sessiz an. Her şeyin yerli yerinde durduğu, kalplerin sükûnete erdiği vakitte ölüm de, tıpkı yaşanmış hayat gibi, kimseyi incitmeyen nahif bir şiir olup tamamlanmalıdır.
Ne yazın o nefes kesen sıcağında kurusun dudaklarım ne de kışın ayazında titreteyim ardımdan kalanları. Mevsim, ılık bir eylül sabahı gibi şefkatli olsun ya da nisan yağmurlarıyla yıkasın yorgun adımlarımı. Kimsenin alnından ter damlamasın mezar taşıma, kimsenin eli üşümesin küreği tutarken avuçlarında. Pazarın o dingin sabahını benimle bölmesin dostlar. Bütün hafta yorulmuş bedenlerin dinlendiği güne gölge düşmesin. Haftanın ilk gün yorgunluğuna düşmesin adım, neme lazım trafikte sinirler gerginken kimse acı bir haberle irkilmesin. Belki sıradan bir çarşamba olsun ya da sakin bir perşembe günü. Hayat kendi ritminde akarken sessizce çekeyim aradan kendimi.
Sabahın kör karanlığında çalan telefonlarla ürkütmeyeyim yürekleri. Güneş daha yeni uyanmışken kara haberle güne başlatmayayım kimseyi. Öğle telaşında lokmalar dizilmesin boğazlara. Akşamın yorgunluğu üstüne, evine dönme telaşındaki insana dert olmayayım. İkindi serinliği çöksün şehre, gölgeler yavaş yavaş uzarken günün en telaşsız, en usul vaktinde çıkayım o son yola.
Sade bir veda olsun benimkisi gürültüsüz ve iddiasız. İyi olsun ölümüm, yaşadığım hayata en nazik teşekkür gibi. Kimse incinmesin, kimsenin boynu bükük, kalbi kırık kalmasın ardımda. Gider ayak bir ah almak, omuzlara ağır bir yük bırakmak istemem. Sessizce kapanan bir kapı gibi, usulca sönen bir mum gibi olsun. Rüzgârın alıp götürdüğü kuru bir yaprak kadar hafif, güzel bir günde, o en güzel zamanda olsun elvedam.
Gölgenin boyu uzar, sokaklar usulca durulur. Gökyüzü altın sarısı bir tülle örtünür ikindi vakti. Hayatın ne tam başladığı ne büsbütün bittiği o arafta, kimsenin koşturmacasına basmadan süzülür zaman. Yaşamak nasıl ince bir zanaatsa, veda etmek de işte öyle zarafetle olmalı.
Arkada kalanlara ne bir yük ne ağır bir hüzün faturası bırakılmalı. Sadece “Güzel yaşadı ve usulca göçtü” dedirten bir sükûnet kalmalı geride. Ne mevsimin öfkesi düşmeli adımlarımın üstüne ne de bir haftanın o yorucu, telaşlı gürültüsü. Sıradan bir günün kalbinde, kimseyi yormadan, sanki yan odada tatlı bir uykuya dalar gibi çekilmeli insan.
Çünkü veda, bir ömrün kaleme aldığı en son hikâyedir. Ve o son sözler hiç bağırarak söylenmez aslında. Bazen akşamüstü esen hafif bir rüzgâr fısıltısıdır, bazen yaprağın toprağa dokunduğu o sessiz an. Her şeyin yerli yerinde durduğu, kalplerin sükûnete erdiği vakitte ölüm de, tıpkı yaşanmış hayat gibi, kimseyi incitmeyen nahif bir şiir olup tamamlanmalıdır.
Bir insan sadece bedeniyle mi ölür, yoksa en çok içindekilerle mi? Susturduklarımız, görmezden geldiklerimiz, içimizde yavaş yavaş çürüyenler… Toprak herkesi bir gün alır, ama bazıları çok önce gömülür.
**** ÖLÜM ve FITRAT-I KADER **** --İnsan, doğar, büyür, yaşar ve ömür tükenir ölür. Kimisi eceliyle ölür, kimisi kazayla ölür , kimisi mikroptan, virüsten, hastalıktan ölür. ve kimisi de düzensiz beslenmeden dolayı ölür. --Ülkemiz de en çok ölümler kazalardan dolayı gerçekleşmektedir. Yani, afat, tufan her türlü zelzele, hava muhalefeti, iş ve araba kazası, elektrik ve benzeri olaylardan dolayı oldukça yoğun ölümler yaşanmaktadır. Bunun akabinde düzensiz beslenme, içki, kumar, sigara ve her türlü uyuşturucu, anarşi, terör ve kan davaları günsüz ve sebepsiz ölümlere yol açmaktadır... --Bu saydığım ölümlerin hiç birisi fıtrat-ı kader değildir... Kuran da insan ömrüyle ilgili Fıtrat ve kader geçmemektedir. İmanın şartına KADER Emeviler tarafından konulmuştur. İnsanları korkutmak, sindirmek ve türlü melanetlere karşı amenna ve saddakna deyip razı olup sessiz, tepkisiz kalmalarını sağlamak için uydurulmuş safsatalardır. --Yüce Yaradan bütün Evren de olacakları bilir. Ancak insan yaşamına karışmaz. Eğer ki öyle olsaydı, Gazze ve benzeri insanlık dışı vahşetlere izin vermezdi. Genelde Cübbeli fetbazlar, Çember sakallı şıhlar, kavuklu mollalar, Eli asalı ve püskül fesli müritler inadına ve ısrarla Fıtrat-ı kaderciliği toplumlara bir uyuşturucu gibi enjekte ederler. Bunların hepsi belli siyasal akımlara hizmet etmektedirler...
Kimine göre acı hakikat Canı canandan ayıran Kimine göre beklenen vuslat Canı canana kavuşturan Ve ölüm en büyük hesap Mazlumlara umut olan
Ecel kapıya dayandı dön geriye bak Sevabını günahını topla ve şimdi de heybene bak Sonun ateş mi halas mı elbet karar verir hak Ve ölüm en büyük hesap Mazlumlara umut olan
Kaç saatim, kaç dakikam ya da saniyem Artık ne gelmek, ne gitmek, Yaşamın en zor yanı beklemek. Hiçbirimiz beklemedik doğmayı, Doğduğumuzdan beri beklediğimiz ölmek. Demiş; Aziz Nesin.
Herkes için kaçınılmaz son, herkesin zihninde olması gereken en büyük gerçek..
Dün birisi babasının ölüm anını anlattı.. O son nefesler ne etkileyici, ibret almak isteyene ne çok hakikat anlatıyor.. Ölmek istemiyor ruhum. Ölüme bir çare aramalı insan. Ya da ölümsüzlüğe açılan bir yol bulmadı, yaşayışıyla.. (Muhatabım nefsimdir)
sadece yarın unutulmamak için yaptığım onca şeyi yazdığım kitapları, insanları yaşamaları için motive edişimi ve aslında zaten hiç bir şey olmadığımı ve günü gelince de uzak bir şehirde 0 dan 0 a gideceğim gerçekliği edebi olarak mavinin solukluğunda bej rengin sıcağına mevsimlik göç eden bir kafilenin yolculuğunu ifade ediyor...
Aylardır aklıma gidip gelmesi bir yana en sonumda beni bekleyen tek gerçekliğim. Gidişler hep olur mühim olan da dönmek değil mi zaten. İşte o dönüşün imkansız olma durumudur ölüm. Ölüm bencildir aldığını vermez, saklar kendine. Biliriz ki o da yalnızdır. Kendine yoldaş arar.
Muzaffer TAYYİP USLU nun dediği gibi
Önce bütün şairlere selam
Sonra şunu söylemek isterim
Ölüm hiçte güzel değil
Ne sabah var ne akşam
''öldük ölümden bir şeyler umarak.
bir garip boşlukta bozuldu büyü.
nasıl hatırlamazsın o türküyü,
gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
alıştığımız bir şeydi yaşamak...''
Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
"Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
Başka kim gelir bu zaman?"
Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,
Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
Işısın istedim şafak çaresini arayarak
Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan,
Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan,
Adı artık anılmayan.
Edgar Allan Poe
Belki de sandığımız gibi bir son değildir.
Belki ruh, bedenin sustuğu yerde ilk kez kendi sesini duyar.
İnsan ölünce nereye gider, bilmiyorum…
Ama bazen düşünüyorum;
ya biz her gece uyurken, ölümün eşiğinden geçip sabah yeniden buraya dönüyorsak?
Belki ölüm, kapının kapanması değil…
hangi tarafta olduğumuzu unuttuğumuz bir kapının açılmasıdır.
Ve belki en büyük sır şudur:
Ölümden korktuğumuz için yaşamıyoruz;
yaşamın ne olduğunu gerçekten anlayamadığımız için ölüm bize karanlık geliyor.
Gurup yorumun güzel bir şarkısı
Hiç durmadan ..
Ölüm bize tutsak biz sevdaya
Gönlümüzde acılara daha çok yer var
Koca bir bilinmezlik içinde yaşanmışlıkların noktasıdır ölüm,
Sadakatle, şevkle, ısrarla ölüm dolu insanın her anı...
Yeniden doğuştur ve karanlık bir yok oluştur, ölüm,
Sağlam duvarlar, tam teşekküllü hastanelerin kaçamadığı,
İşte o malum son; acıların, ızdırapların malum acı sonu, ölüm...
Death; dead, died.
Mirin; mirî, mir.
Ölüm; ölü, öldü.
Kimseye Yük Olmadan Gitmek (Vedam)
Ne yazın o nefes kesen sıcağında kurusun dudaklarım ne de kışın ayazında titreteyim ardımdan kalanları. Mevsim, ılık bir eylül sabahı gibi şefkatli olsun ya da nisan yağmurlarıyla yıkasın yorgun adımlarımı. Kimsenin alnından ter damlamasın mezar taşıma, kimsenin eli üşümesin küreği tutarken avuçlarında.
Pazarın o dingin sabahını benimle bölmesin dostlar. Bütün hafta yorulmuş bedenlerin dinlendiği güne gölge düşmesin. Haftanın ilk gün yorgunluğuna düşmesin adım, neme lazım trafikte sinirler gerginken kimse acı bir haberle irkilmesin. Belki sıradan bir çarşamba olsun ya da sakin bir perşembe günü. Hayat kendi ritminde akarken sessizce çekeyim aradan kendimi.
Sabahın kör karanlığında çalan telefonlarla ürkütmeyeyim yürekleri. Güneş daha yeni uyanmışken kara haberle güne başlatmayayım kimseyi. Öğle telaşında lokmalar dizilmesin boğazlara. Akşamın yorgunluğu üstüne, evine dönme telaşındaki insana dert olmayayım. İkindi serinliği çöksün şehre, gölgeler yavaş yavaş uzarken günün en telaşsız, en usul vaktinde çıkayım o son yola.
Sade bir veda olsun benimkisi gürültüsüz ve iddiasız. İyi olsun ölümüm, yaşadığım hayata en nazik teşekkür gibi. Kimse incinmesin, kimsenin boynu bükük, kalbi kırık kalmasın ardımda. Gider ayak bir ah almak, omuzlara ağır bir yük bırakmak istemem. Sessizce kapanan bir kapı gibi, usulca sönen bir mum gibi olsun. Rüzgârın alıp götürdüğü kuru bir yaprak kadar hafif, güzel bir günde, o en güzel zamanda olsun elvedam.
Gölgenin boyu uzar, sokaklar usulca durulur. Gökyüzü altın sarısı bir tülle örtünür ikindi vakti. Hayatın ne tam başladığı ne büsbütün bittiği o arafta, kimsenin koşturmacasına basmadan süzülür zaman. Yaşamak nasıl ince bir zanaatsa, veda etmek de işte öyle zarafetle olmalı.
Arkada kalanlara ne bir yük ne ağır bir hüzün faturası bırakılmalı. Sadece “Güzel yaşadı ve usulca göçtü” dedirten bir sükûnet kalmalı geride. Ne mevsimin öfkesi düşmeli adımlarımın üstüne ne de bir haftanın o yorucu, telaşlı gürültüsü. Sıradan bir günün kalbinde, kimseyi yormadan, sanki yan odada tatlı bir uykuya dalar gibi çekilmeli insan.
Çünkü veda, bir ömrün kaleme aldığı en son hikâyedir. Ve o son sözler hiç bağırarak söylenmez aslında. Bazen akşamüstü esen hafif bir rüzgâr fısıltısıdır, bazen yaprağın toprağa dokunduğu o sessiz an. Her şeyin yerli yerinde durduğu, kalplerin sükûnete erdiği vakitte ölüm de, tıpkı yaşanmış hayat gibi, kimseyi incitmeyen nahif bir şiir olup tamamlanmalıdır.
Kimseye Yük Olmadan Gitmek (Vedam)
Ne yazın o nefes kesen sıcağında kurusun dudaklarım ne de kışın ayazında titreteyim ardımdan kalanları. Mevsim, ılık bir eylül sabahı gibi şefkatli olsun ya da nisan yağmurlarıyla yıkasın yorgun adımlarımı. Kimsenin alnından ter damlamasın mezar taşıma, kimsenin eli üşümesin küreği tutarken avuçlarında.
Pazarın o dingin sabahını benimle bölmesin dostlar. Bütün hafta yorulmuş bedenlerin dinlendiği güne gölge düşmesin. Haftanın ilk gün yorgunluğuna düşmesin adım, neme lazım trafikte sinirler gerginken kimse acı bir haberle irkilmesin. Belki sıradan bir çarşamba olsun ya da sakin bir perşembe günü. Hayat kendi ritminde akarken sessizce çekeyim aradan kendimi.
Sabahın kör karanlığında çalan telefonlarla ürkütmeyeyim yürekleri. Güneş daha yeni uyanmışken kara haberle güne başlatmayayım kimseyi. Öğle telaşında lokmalar dizilmesin boğazlara. Akşamın yorgunluğu üstüne, evine dönme telaşındaki insana dert olmayayım. İkindi serinliği çöksün şehre, gölgeler yavaş yavaş uzarken günün en telaşsız, en usul vaktinde çıkayım o son yola.
Sade bir veda olsun benimkisi gürültüsüz ve iddiasız. İyi olsun ölümüm, yaşadığım hayata en nazik teşekkür gibi. Kimse incinmesin, kimsenin boynu bükük, kalbi kırık kalmasın ardımda. Gider ayak bir ah almak, omuzlara ağır bir yük bırakmak istemem. Sessizce kapanan bir kapı gibi, usulca sönen bir mum gibi olsun. Rüzgârın alıp götürdüğü kuru bir yaprak kadar hafif, güzel bir günde, o en güzel zamanda olsun elvedam.
Gölgenin boyu uzar, sokaklar usulca durulur. Gökyüzü altın sarısı bir tülle örtünür ikindi vakti. Hayatın ne tam başladığı ne büsbütün bittiği o arafta, kimsenin koşturmacasına basmadan süzülür zaman. Yaşamak nasıl ince bir zanaatsa, veda etmek de işte öyle zarafetle olmalı.
Arkada kalanlara ne bir yük ne ağır bir hüzün faturası bırakılmalı. Sadece “Güzel yaşadı ve usulca göçtü” dedirten bir sükûnet kalmalı geride. Ne mevsimin öfkesi düşmeli adımlarımın üstüne ne de bir haftanın o yorucu, telaşlı gürültüsü. Sıradan bir günün kalbinde, kimseyi yormadan, sanki yan odada tatlı bir uykuya dalar gibi çekilmeli insan.
Çünkü veda, bir ömrün kaleme aldığı en son hikâyedir. Ve o son sözler hiç bağırarak söylenmez aslında. Bazen akşamüstü esen hafif bir rüzgâr fısıltısıdır, bazen yaprağın toprağa dokunduğu o sessiz an. Her şeyin yerli yerinde durduğu, kalplerin sükûnete erdiği vakitte ölüm de, tıpkı yaşanmış hayat gibi, kimseyi incitmeyen nahif bir şiir olup tamamlanmalıdır.
Sırf nefes alıyoruz diye yaşadığımızı sanıyorlar.
" Ölümle ayrılığı tartmışlar, ayrılık ağır gelmiş."
yaşayan ölüleriz
ölümden değil hayattan sakınırım
ölüden değil yaşayandan korkarım
Bir insan sadece bedeniyle mi ölür,
yoksa en çok içindekilerle mi?
Susturduklarımız,
görmezden geldiklerimiz,
içimizde yavaş yavaş çürüyenler…
Toprak herkesi bir gün alır,
ama bazıları çok önce gömülür.
ÖLÜM ÖLÜM BİLMEKTİR
ÖLÜM KENDİNİ BİLMEKTİR
SEN KENDİNİ BİLMEZSİN
YA NİCE YAŞAMAKTIR
sonsuz rüya
**** ÖLÜM ve FITRAT-I KADER ****
--İnsan, doğar, büyür, yaşar ve ömür tükenir ölür.
Kimisi eceliyle ölür, kimisi kazayla ölür , kimisi mikroptan, virüsten, hastalıktan ölür.
ve kimisi de düzensiz beslenmeden dolayı ölür.
--Ülkemiz de en çok ölümler kazalardan dolayı gerçekleşmektedir. Yani, afat, tufan
her türlü zelzele, hava muhalefeti, iş ve araba kazası, elektrik ve benzeri olaylardan
dolayı oldukça yoğun ölümler yaşanmaktadır. Bunun akabinde düzensiz beslenme,
içki, kumar, sigara ve her türlü uyuşturucu, anarşi, terör ve kan davaları günsüz ve
sebepsiz ölümlere yol açmaktadır...
--Bu saydığım ölümlerin hiç birisi fıtrat-ı kader değildir... Kuran da insan ömrüyle
ilgili Fıtrat ve kader geçmemektedir. İmanın şartına KADER Emeviler tarafından
konulmuştur. İnsanları korkutmak, sindirmek ve türlü melanetlere karşı amenna
ve saddakna deyip razı olup sessiz, tepkisiz kalmalarını sağlamak için uydurulmuş
safsatalardır.
--Yüce Yaradan bütün Evren de olacakları bilir. Ancak insan yaşamına karışmaz.
Eğer ki öyle olsaydı, Gazze ve benzeri insanlık dışı vahşetlere izin vermezdi.
Genelde Cübbeli fetbazlar, Çember sakallı şıhlar, kavuklu mollalar, Eli asalı ve
püskül fesli müritler inadına ve ısrarla Fıtrat-ı kaderciliği toplumlara bir uyuşturucu
gibi enjekte ederler. Bunların hepsi belli siyasal akımlara hizmet etmektedirler...
Kimine göre acı hakikat
Canı canandan ayıran
Kimine göre beklenen vuslat
Canı canana kavuşturan
Ve ölüm en büyük hesap
Mazlumlara umut olan
Ecel kapıya dayandı dön geriye bak
Sevabını günahını topla ve şimdi de heybene bak
Sonun ateş mi halas mı elbet karar verir hak
Ve ölüm en büyük hesap
Mazlumlara umut olan
"Ölüm, bir köprüdür, dostu dosta kavuşturur." Demiş
Hz. Muhammed (s.a.v)..
Kimbilir... kavuşabilenlerden olabilir miyiz ki...
Bir çift göze ölesiye vurulmaktır...
Kaç saatim, kaç dakikam ya da saniyem
Artık ne gelmek, ne gitmek,
Yaşamın en zor yanı beklemek.
Hiçbirimiz beklemedik doğmayı,
Doğduğumuzdan beri beklediğimiz ölmek. Demiş; Aziz Nesin.
Herkes için kaçınılmaz son, herkesin zihninde olması gereken en büyük gerçek..
Dün birisi babasının ölüm anını anlattı.. O son nefesler ne etkileyici, ibret almak isteyene ne çok hakikat anlatıyor.. Ölmek istemiyor ruhum. Ölüme bir çare aramalı insan. Ya da ölümsüzlüğe açılan bir yol bulmadı, yaşayışıyla.. (Muhatabım nefsimdir)
sadece yarın unutulmamak için yaptığım onca şeyi yazdığım kitapları, insanları yaşamaları için motive edişimi ve aslında zaten hiç bir şey olmadığımı ve günü gelince de uzak bir şehirde 0 dan 0 a gideceğim gerçekliği edebi olarak mavinin solukluğunda bej rengin sıcağına mevsimlik göç eden bir kafilenin yolculuğunu ifade ediyor...
Yaşarken de ölebilir insan. Bedenen olmasa da ruhunun kendisinden uzaklaşması bir çeşit ölüm değil midir?
İntihar haram'dı biz de yüzümüzü astık..
Son ve Başlangıç.
Ölüm varmaktır. Gerçeğin özüne dönmektir.
Aylardır aklıma gidip gelmesi bir yana en sonumda beni bekleyen tek gerçekliğim. Gidişler hep olur mühim olan da dönmek değil mi zaten. İşte o dönüşün imkansız olma durumudur ölüm. Ölüm bencildir aldığını vermez, saklar kendine. Biliriz ki o da yalnızdır. Kendine yoldaş arar.
Ölümü hak etmek lazım, olağan diye ölmek aptallık.
Hep ağıza alınmaması gerektiği icbar edilip, hakkında konuşturulmadı hiç insanlar tarafından ki o kadar trajik olan yine her şeyin fani oluşu.
Gemi seferinden geri gelmeyince anlaşılan...