Bunca iş güç yetmezmiş gibi, bir de edebiyatın dehlizlerinde kaybolmaya karar verdim. Daha dün yazım kurallarıyla cebelleşiyor, diksiyon kaidelerini hatmetmeye çalışıyordum. Tam kurtuldum derken, kendime yeni bir meşgale daha ihdas ettim. Gecenin ikisinde uyanıp edebî terimler sözlüğünü karıştıran kaç kişi vardır acaba benim gibi?
Tahayyül ile tasavvur arasındaki nüansın, hâl ile ahvâlin birbirinden farkının peşine düşmek beni neden bu kadar cezbediyor, bilmiyorum. Resmen her sözcüğün serencamını başlı başına bir meseleye dönüştürüyorum.
İnsan biraz da kendi huzurunu kendi eliyle kaçırmalı, öyle değil mi? :))
Yalnız baştan anlaşalım; ben öyle her davete gelmem, çayın hatırına oturur, hatır sahibine takılırım. Sonra vay efendim "muhabbetin tadı damağımda kaldı" vs olmasın. :))
aynı mazmunun iki ayrı şerhi, aynı hüznün başka kafiyesi… sen beni mısralarında saklamışsın, ben seni sükûtun istiaresinde. ve nihayet, aynı istiareden iki ayrı hakikat devşirmişiz; sen yazmışsın, ben hissetmişim.
Zayi hâlin buysa, kayboluşun bile bir sanat hâline gelmiş demektir. :)) Yine yorumun bir zeka ürünü. Hayranlığımı gizleyemem artık..varsın duysun cümle antoloji.. :))
... sustuklarımın hacmiyle ölçüyorum içimdeki mesafeleri.
..aklı hükmünü vermiş,
mantığı meseleyi çoktan çözmüş,
kalbi hâlâ kendi hakikatinde ısrarcı.
Sanırım insanın en büyük ihtilafı da burada başlıyor; bildiğiyle hissettiği arasındaki o mesafede…
İsmim malum, mahiyetim meçhul...
Taşıdıklarım mı daha ağır, bırakamadıklarım mı… Müteredditim.
Kapıyı kapatıyorum,
gönül pencereden buyur ediyor...
Bunca iş güç yetmezmiş gibi, bir de edebiyatın dehlizlerinde kaybolmaya karar verdim.
Daha dün yazım kurallarıyla cebelleşiyor, diksiyon kaidelerini hatmetmeye çalışıyordum.
Tam kurtuldum derken, kendime yeni bir meşgale daha ihdas ettim.
Gecenin ikisinde uyanıp edebî terimler sözlüğünü karıştıran kaç kişi vardır acaba benim gibi?
Tahayyül ile tasavvur arasındaki nüansın, hâl ile ahvâlin birbirinden farkının peşine düşmek beni neden bu kadar cezbediyor, bilmiyorum.
Resmen her sözcüğün serencamını başlı başına bir meseleye dönüştürüyorum.
İnsan biraz da kendi huzurunu kendi eliyle kaçırmalı, öyle değil mi? :))
"Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde,’ diyerek betimlemiş Şükrü Erbaş… Ruh hâlimi bundan daha incelikli anlatacak bir cümle bulamadım.
Yalnız baştan anlaşalım; ben öyle her davete gelmem, çayın hatırına oturur, hatır sahibine takılırım. Sonra vay efendim "muhabbetin tadı damağımda kaldı" vs olmasın. :))
aynı mazmunun iki ayrı şerhi,
aynı hüznün başka kafiyesi…
sen beni mısralarında saklamışsın,
ben seni sükûtun istiaresinde.
ve nihayet, aynı istiareden iki ayrı hakikat devşirmişiz; sen yazmışsın, ben hissetmişim.
Zayi hâlin buysa, kayboluşun bile bir sanat hâline gelmiş demektir. :))
Yine yorumun bir zeka ürünü.
Hayranlığımı gizleyemem artık..varsın duysun cümle antoloji.. :))