Kültür Sanat Edebiyat Şiir

ahmet yesevi sizce ne demek, ahmet yesevi size neyi çağrıştırıyor?

ahmet yesevi terimi Cem Nizamoglu tarafından 06.05.2003 tarihinde eklendi

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 17.05.2009 - 02:45

    Ahmet Yesevi, (Divanı-Hikmet adlı eserinde Türk ve Türkmen gibi sözcükler kulanmamıştır.Onu Türklüğün piri yapanlar, yanılmaktadırlar.

  • Nuray Çelik
    Nuray Çelik 12.05.2009 - 17:37

    peygamberimiz 63 yaşında vefat etti diye oda kendini dünyevi işlerden yoksun kıldı ve 63 yaşından sonrası içinde; peygamberimiz vefat etti diye o yok diye kendini dünyadan insanlardan soyutladı çok büyük bir sevgi.....

  • Kimya Hatun
    Kimya Hatun 03.04.2009 - 01:36

    Hoca Ahmet Yesevi Türk dünyasının manevi hayatında asırlardır tasarrufu devam eden ve 'Pir-i Türkistan', 'Hazret-i Türkistan' namı ile anılan büyük bir Türk mutasavvıfıdır. O, kendi adıyla anılan Yeseviyye tarikatının esaslarını belirlemiş ve bugün bütün dünyada büyük bir yaygınlığa sahip Nakşbendiyye tarikatını da çeşitli şekillerde etkilemiş bir mürşid-i kamildir. Ahmet Yesevi’ye atfedilen menkıbeyle karışmış kerametleri Kaşgar'dan Balkanlar'a kadar bütün Türk yurtlarında yayılmıştır. Bugün Kazakistan’ın tarihi ismi Yesi olan ancak Sovyet döneminde Türkistan adı verilen şehrinde yer alan türbesi, bugün de Türkistan’ ın manevi merkezi olarak kabul edilmektedir.

  • Memo Kemo
    Memo Kemo 09.01.2009 - 00:02

    ÖLMEDİ
    PİRİ TÜRKİSTAN,
    BÜYÜK VELİ,
    BÜYÜK İNSAN...

  • Batuhan Batu
    Batuhan Batu 04.01.2009 - 16:27

    Büyük Türk Mutasavvıfı

  • Zeynep Öztürk
    Zeynep Öztürk 09.12.2008 - 06:12

    Milliyetimizi Borçlu Olduğumuz İnsan

    Hoca Ahmet Yesevi, Ortaasya'dan Balkanlara Türklüğümüzü Müslümanlığımızı borçlu olduğumuz büyük veli...

    Dilimizin gelişmesini, zenginleşmesini O'na borçluyuz.

    Dinimizin doğru yorumunu O'na borçluyuz.

    Milli Kültürümüzün, inançlarımıza sımsıkı bağlı oluşumunu O'na borçluyuz.
    Ahmet Yesevi, tarihteki adıyla Türklerin Piri'dir. Milletimizin en önemli öğretmenidir. Milliyetimizi yoğuran insandır. Geçmişimizin aydınlığı Ahmet Yesevi'dir. Geleceğimizin kökleri ise geçmişimizin içindedir. Ahmet Yesevi, binlerce yıllık Türk Töresi'nin verdiği doğru ölçülerle de donanmış bir kişi olarak; İslamı doğru anlamış ve dosdoğru anlatmıştır. Milliyetin temeli 'dil' ve 'din' ise, biz dilimizin edebi hayatiyetini ve Müslüman oluşumuzu ve hatta Müslümanlık anlayışımızı geniş ölçüde Ahmet Yesevi'ye borçluyuz.

  • Kepçe Balığı
    Kepçe Balığı 27.08.2008 - 23:46

    'kafir bile olsan, hiç kimsenin kalbini kırma. çünkü kalbi kırmak allh’ü taala’yı kırmaktır. gönlü kırık zavallı garip birini görsen, yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı o' Ahmet Yesevi

  • Yakup İcik
    Yakup İcik 22.08.2008 - 23:02

    Babasi Sayram'in ünlü bilginlerinden İbrahim Seyh,
    annesi ise Kara Sac Ana'dir.
    Halkin inanisi,
    İbrahim Seyh'in soyunu Hz. Ali'nin ogullarindan Muhammed el-Hanefî'ye çıkarır...

  • Hû
    05.08.2007 - 13:20

    Kimden: Pir Gerçek Veli (Bay, 34)
    Kime: Grup: ALEVİ Uyan...MEHDİ Geldi...
    Tarih: 4.8.2007 11:23 (GMT +2:00)


    Konu: 'Sapık'deyip mollalar Şeyh Mansur'u öldürdü;


    Dinmeden âşıklar Hu derler Allah'ına yalvarıp;

    Yürür O'nun aşkında, gece gündüz sararıp.

    Çok ağlatıp âşıkı aşk elinde Allah'ım

    Aşk yolunda melâmeti ona görür münasip.

    Mansur bir gün ağladı, erenler rahm eyledi,

    Kırklar şerbet içirdi Mansur'a değerini koyup

    Mansur der ' Ene'l-Hak'; erenler işi doğru;

    Mollalar der: 'Doğru değil' gönlüne kötü gelip

    Söyleme 'Ene'l-Hak', 'kâfir oldun Mansur'deyip

    “Kur’an içinde budur' deyip, öldürdüler taş atıp.

    Bilmediler mollalar 'Enel-Hakk'ın mânasını

    Zahir ehline hâl ilmini Hakk görmedi münasip.

    Rivayetler yazıldı, halini onun bilmedi,

    Mansur gibi veliyi koydular dârağacına asıp.

    'Sapık'deyip mollalar Şeyh Mansur'u öldürdü;

    'Kâfir' deyip öldürdüler üç yüz molla savaşıp.

    Külünü göğe savurdu, atıp denize saldı,

    Zevk denizi dalgalandı, aktı deniz kaynaşıp.

    İşte o gün o derya eyledi feryad-figan

    Aşıklara Allah'ım eyle cemalini nasip.

    Rivayettir şeriat, hikmettir hakikat,

    Mücevherdir tarikat, âşıklara münasip.

    Alem halkı yığıldı, Mansur deyip feryad eyledi

    Mansur'un dostları kaldı orada ağlaşıp

    Tevbe eyle Hoca Ahmed, ola Hakk'tan inayet,

    Yüz bin veliler geçti sırrı sırra ekleyip.


    KOJA AHMED YESEVİ / PİR-İ TÜRKİSTAN / HİKMET-96 / DİVAN-I HİKMET...


    ZİKR-İ HAKİKATİMİZDİR...
    ___________________________
    BAKİ GERÇEKLER DEMİNE HU DOST ALLAH EYVALLAH...
    GERÇEĞE HU MÜ*MİNE YA ALİ YA MEHDİ SAHİB-İ ZAMAN...

  • Bon Jovi
    Bon Jovi 08.11.2006 - 00:25

    aynı olay...........gerek yok mozilla firefox varken....

  • Mehmet Çağrı Altun
    Mehmet Çağrı Altun 11.08.2006 - 19:52

    Ahmet Yesevi yi uzun uzun anlatmaya hiç gerek yok bence.Türk gençleri sadece şunu bilmeli araplaşmadıysak,farslaşmadıysak kimliğimizi koruyabildiysek bunu AHMET YESEVİ ye borçluyuz

  • Suat Şen
    Suat Şen 09.08.2006 - 09:27

    MEVLA ŞEFAATLERİNE NAİL EYLESİN.AMİN.

  • Gercek Adımı Yazamam
    Gercek Adımı Yazamam 08.08.2006 - 17:16

    YUNUS EMRE nin hocasıdır kendisi.buyuk turk mutasavvıfıdır.anadolu mogollar tarfından yagmalandıktan sonra buyuk bir kaosa girmişti.bunu gorup anadolu halkını islamla tanıstıracak olan YUNUS EMRE ve onun gibi bir cok halk asıgını anadolya gonderen buyuk USTAD tır.

  • Murat Dağdelen
    Murat Dağdelen 10.06.2006 - 00:47

    Bunların hepsi yanlış bilgi=Doğrusu; Anadolu Bizans'ın elindeyken öğrencilerini oraya gönderip oranın Türkleşmesini sağlayan,kişi ve ilk Türk Mutasavvıf'ı dır.

  • Hüseyin Kayış
    Hüseyin Kayış 27.05.2006 - 06:22

    o ülkü ocaklarının asıl kurucusudur. büyük bir türk-islam mücahidi. türk-islam ülküsünü en samimi yaşayan alperen.
    nizam alem i layı kelimetullah(ülkücülük) davasını tam anlamıyla yaşayan allahın askeri.

  • Erol Mehmet Kalender
    Erol Mehmet Kalender 09.05.2006 - 10:05

    bir tarikatın lideri olup aslında insanı daha güzel ve doğruya götürecek bir felsefenin de kurucusu sayabiliriz

  • Aydın Aydın
    Aydın Aydın 02.04.2006 - 12:46

    HOCA AHMET YESEVİ:

    ''Bizden sonra ahirzaman yakın olduğunda,öyle şeyh'ler peyda olacak ki,iblis (lanet olsun ona) onlardan ders alacaktır.Bütün halk onlara muhib olacak.Müridlerinin sayısı çok olacaktır ! O şeyh'ler gözlerini müridlerinden alacakları hediyelere dikecekler,canlarını küfür ve dalaletten ayırmayacaklar,ehl-i bidati iyi görecekler,ehl-i sünneti kötü görecekler,na'mahremlere göz atacaklar,haram işletip,sonrada Allah'ın rahmetinden ümit edecekler,şeyhlik vazifelerini hakir görecekler,müridleri reddolacak,kendileri mürted olacak...Böyle bir durum'da müridlerinden bağış talep edip alacaklar.Eğer müridleri bağış vermese,yardım etmese,çıkışacaklar.''

    ''Yetmiş ilim bilmeden,yetmiş makam geçmeden şeyhlik ve müktedalık mukarrer olmaz.''


    FAKİRNAME.(Cevahirü-l Ebrar.)

  • Mehmetbergin
    Mehmetbergin 18.03.2006 - 20:26

    Büyük İslam Düşünürü.
    adana 32 bay.

  • Oumar
    Oumar 16.03.2006 - 05:23

    Bizim Caddenin Adı.. :)))) az önce okudumda helal olsun büyük adammış.

  • Yasin Bektaş
    Yasin Bektaş 04.02.2006 - 01:30

    Türk halkına islamı gönül eri olarak tebliğ eden bir Allah dostu

  • Alp Aydın
    Alp Aydın 03.02.2006 - 19:42

    İmri sen Ahmet Yeseviyi anlayamazsın... Sana saçma gelir. Ahmet Yesevi Alperenliğin ve tasavvufun kurucusu.Gönüllerin sultanlarından...

  • Erdal Çelik
    Erdal Çelik 12.12.2005 - 22:26

    lise iki kitabında kim oldugunu ogrendigim ve sevmedigim edebiyat hocasına inat diye yaptıgım ve simdi dusunuce inadın mantık boyutunu astıgı ve hakkında iyi dusunmedigim bir alim.63 yasından sonra yer altında yasamaya baslamıs ve su dusunceden yola cıkarak hz.muhammed 63 yasında vefat etti diye.bu pek akıl karı olmasa gerek

  • Bozkurt-
    Bozkurt- 27.06.2005 - 12:42

    Türk `ün Atalari`ndan biri...
    Evliyalar Evliyasi...

  • Almıla Akgül
    Almıla Akgül 17.08.2004 - 14:50

    anadolunun türkleşmesinde büyük emekleri olmuş bir zat...

  • Almıla Akgül
    Almıla Akgül 17.08.2004 - 14:49

    alperenlerin hocası...

  • Mirac Erdurak
    Mirac Erdurak 04.07.2004 - 18:43

    Orta Asya Turk alim ve dervislerinden, biraktigi izler hala hayat bulmakta...

  • Gülçin Yilmaz
    Gülçin Yilmaz 07.05.2004 - 15:51

    liseye başlayıncaya kadar adını duymadığım(okulun adı hoca ahmed yesevi idi) , sonradan önemli bir öğretici olduğunu öğrendiğim değerli kişi.

  • Ümit Emel Pusat
    Ümit Emel Pusat 28.02.2004 - 15:34

    TÜRK DİLİ
    Sevmiyorlar alimler
    Sizin Türkçe dilini
    Ariflerden dinlesen
    Açar gönül ilini

    Ayet hadis anlamı
    Türkçe olsa anlarlar
    Anlamına erenler
    Başı eğip dinlerler

    Miskin kul Hoca Ahmet
    Yedi atana rahmet
    Fars dilini bilir de
    Sevip söyler Türkçeyi.

    ainesi iştir kişinin,lafa bakılmaz.

  • Ahmed Çetin
    Ahmed Çetin 16.01.2004 - 22:30

    HOCA AHMED YESEVİ
    Hoca Yusuf Hamedanî'nin üçüncücü Halifesi... Türkistan'ın Yesi Şehrinden... Kabri de orada... Türkistan halkı ona Ata Yesevi Derlerdi. 'Ata' baba mânasına gelirse de Türkler şeyhlerini bu kelimeyle anarlardı. Yusuf Hamedanî hazretlerinden feyizlerini tamamlayıncaya kadar Baba Arslan isimli bir şeyhe hizmet ettiler ve bu şeyhin hayatı boyunca kendisinden ayrılmadılar. Şeyh vefat edince de yine onun işaretiyle Buhara'ya gidip Yusuf Hamedanî'ye bağlandılar ve onun terbiyesinde irşat makamına erdiler. İlk iki halifenin vefatından sonra irşat makamına geçtiler ve Buhara taraflarında halkı Hakka davetle meşgul oldular. Bir müddet sonra gaipten gelen bir işaretle Türkistan'a gitmek icap edince dördüncü halife, fakat nispeti yürütmekte üstün kutup Abdülhalik Gücdevanîye yerlerini bırakıp Yesi yolunu tuttular.

    Ahmed Yesevî Türk velilerinin kolbaşısıdır ve Türkistan büyüklerinden çoğunun nispeti kendisinedir. Kendi öz sülalesinden pek çok velî gelmiştir.
    Dört halife bıraktı:

    Mansur Ata
    Said Ata
    Süleyman Ata
    Hakîm Ata...

  • Cay Keyfi
    Cay Keyfi 21.12.2003 - 13:03

    Ahmed Yesevî

    Türkistan'da yetişen büyük velîlerden. İsmi, Ahmed bin İbrâhim bin İlyâs Yesevî olup, Pîr-i Türkistan, Hazret-i Türkistan, Hazret-i Sultan, Hâce Ahmed, Kul Hâce Ahmed diye tanınır. Babası Hâce İbrâhim'in nesebi hazret-i Ali'nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye'ye ulaşır. Soyu, hazret-i Fâtıma vâlidemize dayanmadığı için seyyid değildir. Annesi evliyâdan Şeyh Mûsâ'nın Ayşe isimli kerîmesi olup, sâliha, müttekî ve afîf bir hâtun idi. Doğum târihi bilinmemektedir. 1194 (H.590) senesinde Yesi'de vefât etti. Kabri oradadır. Tîmûr Han onun için muhteşem bir türbe yaptırmıştır.

    Ahmed Yesevî annesini çok küçük, babasını da yedi yaşında kaybetti. Babası son nefesinde Gevher Şehnaz ismindeki kızına:

    'Ey benim kızım! Kardeşin bu dünyâya ender gönderilen mübârek bir kişi olacaktır. Ona göz kulak ol. Benim dergâhımda, bağlı bir sofra durur. Ahmed o sofrayı kendi başına açtığı zaman onun cihan mülkünde görünme vaktinin geldiğini bilmelisin. Zamânı gelmeyince, bu sırrı kimseye açma.' dedi.

    Gerçekten Ahmed Yesevî'de çocukluğunda garib hâller ve yaşından beklenilmeyen fevkalâdelikler görülüyordu. Hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ediyor, onun mânevî terbiyesi ile olgunlaşıyordu. Bu sırada meydana gelen bir hâdise, şöhretinin bütün Türkistan'a yayılmasına yol açtı. Menkıbeye göre, o sırada Türkistan'da Yesevî adında bir hükümdâr saltanat sürmekte idi. Bu hükümdar yaz gelince, Türkistan yaylalarına çıkar, kışın da Semerkant kışlalarında kalırdı. Ceylan avından çok hoşlanan hükümdâr, bir defâsında ceylan peşinde koşarken, yolu Karaçuk Dağına çıktı. Karaçuk Dağının yamaçları sarp, kayaları yalçındı. Atı, kan tere battı ve avını kaçırdı. Buna ziyâdesiyle üzülen hükümdâr; 'Bu dağı ortadan kaldırmak gerek.' diye söylendi. Nitekim ülkesindeki velîleri toplayıp, duâlarının bereketi ile bu dağı ortadan kaldırmayı düşündü. Toplanan velîler, duâ ve niyâzda bulundular. Ancak istenilen netice elde edilemedi. Bunun üzerine oraya gelmeyen bir velînin olup olmadığı araştırıldı. Neticede, Hâce İbrâhim'in oğlu Ahmed küçük olduğundan kimsenin aklına gelip de çağrılmadığı anlaşıldı. Nihâyet, haberci gönderildi ve gelmesi istendi. Çocuk, dâveti ablasına danışınca, ablası; 'Babamızın vasiyeti var, senin tanınma zamânının gelip gelmediğini, türbedeki ekmek sofrası tâyin edecektir. Eğer o sofrayı açabilirsen, tanınma zamânın geldi demektir, var git! ' dedi. Babasının türbesine giden Ahmed, sofrayı bulup açınca, dosdoğru hükümdârın istediği yere geldi. Kendisini bekleyen velîlere sofradaki bir parça ekmeği gösterip duâ etmelerini isteyince, velîler Fâtiha okudular. O da ekmeği oradakilere taksim etti ve hepsine kâfi geldi. O toplantıda tam dokuz bin kişi vardı. Bu kerâmeti görenler, Hâce Ahmed'in büyüklüğünü ve mertebesinin yüksekliğini anladılar. Hâce Ahmed, sırtındaki babasından kalma hırkaya bürünerek, duâsının neticesini bekliyordu. Birdenbire gök yüzünden yağmur boşanarak, her yer suya garkolunca, velîlerin seccâdeleri su üstünde yüzmeye başladı. Sonunda Ahmed hırkasından başını çıkarınca, yağmur durdu ve güneş çıktı. Oradakiler baktıklarında, Karaçuk Dağının ortadan kalktığını gördüler. Bu kerâmete şâhid olan hükümdar, Hâce Ahmed'den, kendi adının kıyâmete kadar bâkî kalması için niyâzda bulunmasını diledi. Hâce Ahmed hazretleri de; 'Âlemde her kim bizi severse, senin adınla bizi yâd eylesin' dedi. Bundan dolayı o günden beri ikisinin ismi birlikte, 'Ahmed Yesevî' şeklinde anılır oldu.

    Ancak Hâce Ahmed'in, daha çok Yesi'li olduğundan, Yesevî nisbesiyle şöhret bulduğu kabûl edilmektedir.

    Ahmed Yesevî önce Arslan Baba hazretlerinden ders aldı. Onun kalblere hayat ve huzur veren söz ve sohbetleri ile teveccüh ve görüp gözetmesine kavuştu. Böylece kısa zamanda çok yüksek makam ve derecelere ulaştı. Ancak Arslan Baba ebedî âleme göçünce, çok sevdiği ve ziyâdesiyle bağlı bulunduğu bu şeyhinden ayrı düştü. O, hikmetler adını verdiği şiirlerinde Arslan Baba'dan bahsederken şöyle demektedir:

    Âhir zaman ümmetleri dünyâ fâni bilmezler

    Gidenleri görürler de ondan ibret almazlar

    Erenlerin kıldığını görüp rağbet etmezler

    Arslan Babam sözlerini dinleyiniz teberrük.

    Ahmed Yesevî bundan sonra şeyhi Arslan Baba'nın mânevî işâreti ile Buhârâ'ya gitti. Orada Ehl-i sünnet âlimlerinin en büyüklerinden Yûsuf-i Hemedânî'ye bağlandı ve mânevî ilimleri tahsil etti. İnsanlara ilim öğretmek, doğru yolu göstermek için ondan icâzet, diploma aldı. O büyük zâtın halîfeleri arasına katıldı. Onun vefâtından sonra bir mikdâr Buhârâ'da kaldı. Talebe yetiştirmeye başladı. Bir zaman sonra onların terbiye ve yetiştirilmesini, Yûsuf-i Hemedânî'nin en önde gelen, gözde talebesi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine bırakıp, kendisi Yesi'ye döndü ve talebe yetiştirmeğe burada devâm etti. Talebeleri git gide çoğalıyordu. Büyüklüğü ve şöhreti kısa zamânda, Türkistan, Mâverâünnehr, Horasan ve Harezm'e yayıldı. Kendisinde daha çocuk yaşta iken başlayan evliyâlık hâl ve dereceleri günden güne artıyordu. Zamanındaki âlimlerin ve evliyânın en büyüklerinden, en üstünlerinden oldu. Hanefî mezhebinde idi. Zâhirî ve bâtınî bütün ilimlerde derin âlim olan Ahmed Yesevî, Hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ederdi.

    Ahmed Yesevî hazretleri vakitlerini üçe ayırırdı. Günün büyük bölümünde ibâdet ve zikirle meşgûl olurdu. İkinci kısmında talebelerine zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretirdi. Üçüncü ve en kısa bölümde ise alınteri ile geçimini sağlamak üzere tahta kaşık ve kepçe yaparak bunları satardı.

    Bir rivâyete göre; 'Onun halden anlar bir öküzü vardı. Bu öküzün sırtına bir heybe asar, içine de yaptığı kaşık ve kepçeleri koyup, Yesi çarşısına salıverirdi. Kim kaşık ve kepçeden alırsa ücretini heybenin gözüne bırakırdı. Mal alıp da, ücretini vermeyen olursa, öküz o kimsenin peşini bırakmaz, nereye gitse peşinden o da giderdi. Adam ücreti heybeye koymadıkça, o kimsenin yanından ayrılıp başka yere gitmezdi. Akşam olunca da Hâce Ahmed hazretlerinin evine gelirdi. Hattâ heybenin gözüne fazla para bırakanlar da olurdu. Hâce hazretleri bunları ve kendisine gelen sayısız hediyeleri muhtaçlara ve bilhassa talebelerine sarf ederdi.

    Ahmed Yesevî hazretlerinin şöhreti, kerâmetleri her tarafa yayılıp, talebelerinin sayısı yüz bine yaklaşınca, kendisini çekemeyenler düşmanlıklarından, çeşitli iftiralara başladılar. Sohbet meclislerine örtüsüz kadınlar geliyor, erkeklerle birlikte oturuyorlar.' dedikodularını yaydılar. Bu şâyiayı duyan makam sâhipleri, bâzı müfettişler vazifelendirerek durumun araştırılmasını emrettiler. Müfettişler, Ahmed Yesevî hazretlerinin ders verdiği meclisine gizliden gizliye gelip gittiler. Her şeyin, herkese açık olduğu bu yerde, insanlardan ve kanunlardan saklı uygunsuz bir hâlin bulunmadığını, söylenilenlerin tamâmen asılsız olduğunu, bu zâta iftirâ etmek için uydurulduğunu bildirdiler.

    Ahmed Yesevî hazretleri kendisine iftirâ edenlere bir ders vermek istedi ve toplandıkları yere geldi. Elinde ağzı mühürlü bir kutu vardı. Oradakilere hitâben: 'Bâlig olduğu günden bu âna kadar, sağ elini avret mahalline hiç uzatmamış bir velî istiyorum. Kim vardır? Bu mühim kutuyu ona teslim edeceğim' buyurdu. Hiç kimse çıkmadı. O sırada, Ahmed Yesevî'nin talebelerinden, Hâce Atâ ortaya çıktı. Hâce Ahmed hazretleri kutuyu ona verip, bunu Horasan ve Mâverâünnehr memleketlerine götürmesini emretti. Talebe kutuyu alıp, bildirilen yere vardı. Her tarafa haber salınıp, âlimler ve Hâce hazretlerine iftirâ edenler geldiler. Herkes bu kutunun içinde ne olduğunu merak ediyordu. O talebe, toplananlara, bu kutuyu hocası Ahmed Yesevî hazretlerinin gönderdiğini söyleyip kutuyu açtı. Kutu açılınca, herkes gördükleri manzara karşısında donakaldılar. Kutunun içinde kor hâlinde ateş, bir mikdar pamuk arasında duruyordu.

    Ateş kızarıyor ve pamuğa birşey olmuyordu. Bu hâli gören herkes hayretler içinde kaldı. Hâce hazretlerinin bu kerâmeti karşısında, onu sevenlerin muhabbeti daha da arttı. Kendisine muârız olanlar hatâlarını anlayıp tövbe ettiler. Hâce hazretlerine hediyeler gönderip, özürler dileyip pekçoğu ona talebe oldu.

    Merv şehrinde Mervezî nâmında bir müderris var idi. Ahmed Yesevî hakkında söylenilen uygunsuz ve uydurma sözler ona kadar gitmişti. Bu yalanlara aldanıp, kendisini imtihân etmek, şüphesini gidermek niyetiyle, yanına dört yüz müşâvir ve kırk tâne de müftü alarak yola çıktı. Her tarafta talebeleri olduğunu, her zaman sohbetinde binlerce kişinin hazır bulunduğunu öğrenmişti. 'Ben üç bin mesele ezberledim. Hepsine ayrı ayrı suâl sorar, onları imtihan ederim.' diye düşündü. Bu sırada Ahmed Yesevî hazretleri hânegâhında bulunuyordu. Talebesi Muhammed Dânişmend'e; 'Bakar mısın, bize kimler geliyor? ' buyurdu. Mervezî'nin mâiyyetiyle, yanındakilerle birlikte hâfızasında üç bin mesele ile geldiğini bildirdi. Hâce hazretlerinin emri ile Muhammed Dânişmend, o üç bin meseleden binini, Mervezî'nin hâfızasından sildi. Sonra talebelerinden Süleymân Hakîm Atâ'ya aynı şekilde emretti. O da öyle yaptı. Mervezî, hâfızasında kalan bin mesele ile Yesi'ye geldi. Hâce hazretlerinin yanına gelip, 'Allah'ın kullarını doğru yoldan ayıran sen misin? ' dedi. Hâce, hiç kızmadı. Karşılık da vermedi. Şimdilik üç gün misâfirimiz ol! Ondan sonra görüşürüz.' buyurdu. Üç gün sonra bir kürsü kuruldu. Mervezî kürsüye çıktı. Hâce Ahmed hazretleri, Muhammed Hakîm Atâ'ya tekrar emredip, o bin meseleyi Mervezî'nin hâfızasından silmesini emretti. Hakîm Atâ, Allahü teâlâya duâ etti. Aklındaki bin mesele de silindi. Mervezî, kürsü üstünde bir şeyler konuşmak istedi. Fakat hâfızasında hiçbir meselenin bulunmadığını anladı. Nihâyet, defterini açıp oradan okumak istedi. Fakat defterinin sahifelerindeki yazıların da silindiğini gördü. Sahifeler bomboş idi. Bu hâli gören Mervezî, kusûrunu anlayıp oracıkta tövbe etti. Talebeliğe kabûlü için yalvardı. Bütün mâiyyetiyle beş sene kaldı. Çok mertebelere, yüksek derecelere kavuştu. Ahmed Yesevî (k. sirruh) bunu, yanında beş kişi ile berâber, insanlara Allahü teâlânın dînini doğru olarak anlatmak vazifesiyle Horasan'a gönderdi. Bunlar; Muhammed, Seyfeddîn, Sa'deddîn, Behâüddîn ve Kemâl isimlerindeki talebeleri idi. Oraya gidip halkı irşâd edip aydınlattılar (r.aleyhim) .

    Horasan'da bulunan velîler, Ahmed Yesevî hazretlerinin büyüklük ve üstünlüğünü bildikleri ve ona olan muhabbet ve bağlılıklarının daha da artması için, kendisiyle görüşmek, sohbetinde bulunmak istediler. Büyük bir toplantı tertib ettiler. Hâce hazretlerini de bu toplantıya dâvet için, aralarından birini Yesi'ye gönderdiler.

    Ahmed Yesevî hazretlerini toplantıya dâvet etmek üzere yola çıkan velî, Allahü teâlânın izni ile turna gibi uçarak Yesi'ye geliyordu. Hâce hazretleri bu hâli keşfederek, yanına talebelerinden bâzılarını aldı. Bunlar da turna şeklinde uçmaya başladılar. Nihâyet, Semerkand yakınlarında bir nehir üzerinde karşılaştılar. Bu sırada aşağıda büyük bir tüccar, nehirden geçerken akıntıya kapılıp, malı ve hayvanları suya düşmüştü. Bu tüccâr, su içinde boğulmamak için gayret ederken, bu sudan selâmetle kurtulması hâlinde, kalan malının yarısını Allah rızâsı için vereceğini nezr edip, adadı. Hâce Ahmed Yesevî, Allahü teâlânın izni ile tüccarın sıkışık ve zor durumunu keşfederek aşağıya indi. Boğulmak üzere iken tüccarı çekip sâhile çıkardı. Sonra normal hâline döndü. Bu duruma çok teaccüb eden, şaşan tüccar, kendisini kurtaran bu zâtın ellerine sarılıp çok teşekkür etti; daha sonra malının yarısını bu zâta verdi. Hâce hazretleri istenilen yere geldi. Bir zaman orada kalarak talebeleriyle sohbet etti. Suallerini cevaplandırdı. Hergün yüzlerce kişi huzuruna gelerek sohbetine katılır ve bereketlenirdi. Tüccarın verdiği parayı da orada bulunan yoksullara ve talebelerine dağıtan Ahmed Yesevî hazretleri daha sonra memleketine döndü.

    Yesi şehrine yakın bir yerde, Sabran (Savran, Şûrî) diye bir kasaba vardı. Bura ahâlisinin çoğu hıristiyan olup, müslüman Yesi halkına ve bilhassa Ahmed Yesevî hazretlerine çok düşmandı. Ahmed Yesevî hazretlerinin büyüklüğü, kerâmetleri etrâfa yayıldıkça ve ona bağlı olanların sayıları her geçen gün arttıkça, Sabranlılar ziyâdesiyle rahatsız oluyorlar, Hâce hazretlerine olan düşmanlıkları daha da artıyordu.

    Birgün hazret-i Hâce'ye iftirâ etmek istediler. Bir yere toplandılar. İçlerinden birinin öküzünü getirip mezbahada kestiler. Sâdece ayaklarını bıraktılar. Ertesi gün de kadıya gidip şikâyet ettiler. Öküzlerinin çalınıp mezbahada kesildiğini, kanları akarak acele ile götürüldüğünü, kan izlerini tâkip ettiklerini ve öküzlerinin Ahmed Yesevî'nin tekkesine götürüldüğünü anladıklarını bildirdiler. Kâdı izin verip, Hâce'nin tekkesine girip, öküzlerini arayabileceklerine izin verince, gelip durumu bildirdiler. Hazret-i Hâce, kalb gözleri ile ve yüksek firâseti ile, iftirâcıların hazırladıkları çirkin tertibi görmüş ve anlamıştı. Talebeler bundan habersiz olduklarından, çok şaşırdılar. Nihâyet içeri girmelerine izin verildi. İftirâcılar, doğruca gece bıraktıkları öküzün yanına vardılar. Tam maksatlarına kavuşmuş olduklarını zannediyorlardı. Bu sırada Hâce hazretlerinin kerâmeti tecellî edip ortaya çıkıp iftirâcıların hepsi bir anda köpek oldular. O öküz etine hücûm edip kısa zamanda bitirdiler. Böylece esas hâlleri anlaşılmış oldu.

    Yine birgün aralarında anlaşıp, Hâce'yi hırsızlıkla ithâm etmeye karar verdiler. Bir sığırı kesip parçaladılar ve gece gizlice Hâce'nin hânegâhının bir yerine bıraktılar. Hazret-i Hâce'den başka hiç kimse de, bunların yaptıklarını farketmedi. Ertesi gün bu sığırı aramak bahânesi ile, o kasaba halkından birçok kimse tekkenin önünde toplandı. Sığırlarını aramak için içeri girmek istediklerini söylediler. Hâce hazretleri bu ahmakların yaptıklarına çok üzüldü, bir an elini kaldırıp dergâhın kapısını işâret etti. Arkasından:

    'Girin köpekler, girin itler! ..' diye bağırdı.

    Bu söz üzerine dergâha akın eden ve içeriye adımını atan 'Hav, hav, havv' diye yürüyordu. Sabranlılardan dergâha adımını atan köpek hâline geliyor ve getirdikleri sığırın üzerine atılıyordu. Dışarıda kalıp bu müthiş manzarayı seyredenler hayret, dehşet ve korku içerisinde Ahmed Yesevî hazretlerinin eteklerine yapıştılar. Mahcup ve pişman olduklarını bildirip affedilmeleri için yalvarmaya başladılar. Hâce hazretleri merhamet edip duâ etti. Böylece tekrar eski hallerine döndüler.

    Ahmed Yesevî hazretleri 63 yaşına gelmişti. O, çocukluğundan bu âna gelinceye kadar Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine yapışmakta hiç gevşeklik göstermedi. Resûlullah efendimizin âhirete teşrif buyurduğu andan îtibâren yeryüzünde bulunmayı kendilerine münâsip görmediler. Bu sebeple dergâhın bahçesine derin bir yer kazdırdı ve içini kerpiçle ördürdü. Nihayet hazırlıklar tamamlanınca talebelerini dergâhın avlusunda toplayıp;

    'Ey gönül dostları, Allahü teâlânın en sevgili kulu olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa hazretleri 63 yaşında bu dünyâdan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım. Artık şu gördüğünüz çilehâneye çekilecek, ömrümün kalan günlerini bu hücrede tamamlayacağım...' buyurdu.

    Müridlerinin gözleri yaşlı olarak; 'Ey sultanımız bizim hâlimiz nice olur.' sözlerine karşı;

    'Sizi Allahü teâlâya emânet ediyorum.' dedikten sonra merdivenle çilehâneye indi.

    Ahmed Yesevî hazretleri mezar misâli olan o yerde, vefât edinceye kadar, devamlı ibâdet, tâat ve Allahü teâlâyı düşünmekle meşgûl oldu. Talebelerine ilim öğretmeye orada da devâm etti. Kendisini vefât etmiş, kabre konmuş şekilde hissederek, bambaşka bir huşû' bağlılık ve teslimiyetle ibâdetlerini yaptı. Burada evliyâlık yolundaki makam ve dereceleri kat kat arttı. 63 yaşından sonra ömrünün diğer yarısını orada ibâdetle geçirdi. 125 veya bir rivâyete göre ise 133 yaşında vefât etti.

    Ahmed Yesevî hazretlerinin önde gelen halîfelerinden Seyyid Mansur Atâ çile kuyusuna ilk defâ indiği zaman gördüğü manzaradan ciğeri parçalandı. 'Hocam bu dar yerde ve sıkıntılı bir haldedir' diye düşünerek gözyaşlarına boğulduğu sırada perdeler açıldı.

    Kalp gözüyle, o daracık zannettiği yeri bir ucu doğuda, diğer ucu ise batıda gördü. Bu hâl karşısında kalbinden geçirdiklerinin yersiz olduğunu anlayıp, kendi kendine, 'Allahü teâlâ, evliyâsına sıkıntı çektirmez. Diğer insanların onlarda sıkıntı görmeleri, çok acı çekiyor zannetmeleri, hakîkatte onlar için bir nîmettir. Bu saâdet sâhipleri, görünüşte çok acı zannedilen o sıkıntılardan öyle zevk ve tad alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duymazlar. Allahü teâlâ, bu sevgili kulu için, daracık bir hücreyi çok geniş yapar. Mânevî bakımdan öyle lezzetler, tadlar ihsân eder. Zâhir olarak, görünürde çektiği sıkıntılar, o lezzetler yanında hiç kalır. Onun rûhu, zevk ve neş'eden uçmaktadır. Vücûdunu bin parçaya bölseler ne gam...' diye söylendi.

    Ahmed Yesevî hazretleri yetiştirdiği talebelerin her birini bir memlekete göndermek sûretiyle İslâmiyetin doğru olarak öğretilip yayılmasını sağladı. Onun bu şekilde gönderdiği talebelerinden bâzıları sonraları Moğolların katliamından kaçıp kurtulmak sûretiyle Anadolu'ya da geldiler. Bu sûretle onun yolu Anadolu'da yayılıp tanındı. Anadolu'nun müslüman Türklere yurt olması onun mânevî işâretleri ile hazırlandı.

    Ahmed Yesevî hazretleri herkese iyilik eder, kendisinden hiç kimse rahatsız olacak bir hareket görmezdi. Bütün insanların dünyâ, âhiret saâdeti ve rahatları için gayret ederdi. Dergâhı fakir ve yoksullar, yetim ve çâresizler için sığınak yeriydi.

    Tasavvuf yolunda Ahmed Yesevî hazretlerine bağlananların bâzı bâriz husûsiyetleri vardır. Yeseviyye yolunda bulunan bir mürîdin, riâyet etmeleri mecbûri lâzım olan belli başlı edebler şunlardır: 1) Kendisinden dînini öğrendiği üstâdının, talebelerin hepsinden efdal olduğunu bilmek ve ona tam tâbi ve teslim olmak. Ona uyarak, onun huzûrunda her gün çeşit çeşit yemekler yemek, geceleri uyumak, ona uymaksızın kendi anlayış ve görüşüne uyarak, geceleri nâfile namaz kılmaktan ve gündüzleri nâfile oruç tutmaktan farksız hattâ daha faydalıdır. Çünkü birincisinde, tâbiiyyet ve teslimiyyet, ikincisinde ise, kendi bildiğine göre hareket etmek vardır. 2) Mürîd gâyet uyanık, zekî ve dikkatli olup, hocasının sözlerinden, rumûzlarından ve işâretlerinden hemen anlamalıdır. 3) Hocasının bütün sözlerinden ve işlerinden râzı ve ona itâatkâr olmalıdır. 4) Hocasının husûsî hizmetinde veya bildirdiği, emrettiği bir hizmeti yaparken gâyet atik, dikkatli, ağırbaşlı olmalı, fakat ağır canlı olmamalıdır. İsteksizlik, gevşeklik hâli, hocasının rızâsızlığına sebeb olabilir. Onun rızâsızlığı ise, silsile yoluyla Peygamber efendimize, dolayısıyla Allahü teâlâya gider. 5) Sözünde sağlam, güvenilir ve vâdinde sâdık olmalıdır. Hocasının büyüklüğü husûsunda hiçbir zaman şek ve şüpheye düşmemeli ki, Allah korusun, bu hâl hüsrâna sebeb olur. 6) Ahde vefâ ve hocasına olan tâbiiyyet, uyma ve teslimiyyetinde çok titizlik göstermelidir. 7) Hocasının ufak bir işâreti ile bütün mal ve mülkünü onun emrettiği yere fedâ etmeye hazır olmalı, bunda en ufak bir tereddüd hâli bulunmamalıdır. 8) Hocasına âit husûsî hâl ve sırları tutmasını bilmeli, bunları uygun olmayan şekilde ifşâ etmekten, açıklamaktan çok sakınmalıdır. 9) Hocasının bütün hareketlerini, sözlerini ve nasîhatlerini dikkatle tâkib etmeli, bunda ve bunlara uymakta kaçamak ve gevşeklik yapmamalıdır. Bunları yapmakta ihmâlkâr ve gevşek davranmanın zararlarını düşünmelidir. 10) Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, kendisini vesîle, vâsıta yaptığı hocası için, her fedâkârlığa hazır olmalıdır. Onu sevenlere dost olmalı, sevmeyenlere, sevmediklerine ve istemediği şeylere meyl ve muhabbet etmeyi öldürücü zehir bilmelidir.

    Ahmed Yesevî hazretleri sohbetlerinde talebelerine buyururdu ki:

    'Ey Dostlar! Câhillerle dostluk kurmaktan sakınınız.'

    'Akıllı ve uyanık kimse isen, dünyâya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp, dünyâya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felâketlerden felâketlere sürüklenirsin de hiç haberin olmaz.'

    'Himmet, yardım kuşağını sıkı sıkıya beline sarmayan insan, dünyâya meyl ve muhabbetten kurtulamaz. Allah yolunda göz yaşları dökerek ağlamadıkça, Allahü teâlâya âit ince sırlara kavuşamaz ve bu yolda ilerlemesi mümkün değildir.'

    'İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymakta gevşek davranan kimse, insanı Allahü teâlâya kavuşturan yolda ilerleyemez. Gönlü ve kalbi ile dünyâ düşünce ve işlerinden sıyrılıp, yalnız Allahü teâlâya yönelmedikçe, hakîkat meydanında bulunmak mümkün değildir. Bunlar hakkı idrâk edip, anlayıp bilmekten uzaktırlar.'

    'Ey dostlar! Bir kimse, Allahü teâlânın aşkı ile yanıp yakılarak, bu denizde çok usta bir dalgıç olmadıkça, bundan çok daha derin olan vahdâniyet denizine giremez. Ona girmek için çok usta ve dikkatli bir dalgıç olmak gerekir.'

    'Gönlünde Allahü teâlânın aşkını taşıyanlar, dünyâ ile tamâmen alâkalarını kesmişlerdir. Halk içinde Hak ile olurlar. Bir an Allahü teâlâyı unutmazlar.'

    'Ahkâm-ı İslâmiyyeyi, İslâmî hükümleri tam bilmiyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyâlık yolunda bulunmağa kalkarsa, bunun îmânını şeytan çalar. Emir ve yasaklara uymakta gevşek olanlar, sonra da evliyâlık yolunda bulunduğunu, ilerlediğini, hattâ kendisinde bâzı hâllerin meydana çıktığını zanneden kimseler bu noktada çok yanılırlar. Bu hallerinin rahmânî olduğunu zannederler. Halbuki bunlar, abdestte, namazda, alış-verişte bir takım noksanlarının bulunduğunu ve yiyip içtiklerinin haram olduğunu bilmezler. Kendisinde var zannettiği o hâller, şeytanın oyunudur. Şeytan onu idâresine almış, istediği gibi hareket ettirmekte, o ise velî olduğunu zannetmektedir. Bunlar ne kadar zavallı ve bedbahttırlar.'

    Günahlar sebebiyle, paslanan gönüllerin kurtuluşu Allahü teâlâya çok tövbe, istigfâr etmek, her zaman Allahü teâlâyı düşünmek, O'nun râzı olduğu, beğendiği işleri yapmak ve hiçbir zaman O'ndan gâfil olmamakla mümkündür.

    'Malının çokluğu dillere destan olan Kârûn bile, malının hayrını, faydasını göremedi. Nihâyet toprak altında yok olup gitti.'

    'Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma. Kalb kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir.'

    'Nefse uymak yolunda bulunan kimse rüsvâ olmuştur. Artık, yatıp kalkarken onun yoldaşı şeytandır.'

    'Gariblere merhamet etmek, Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetidir. Nerede bir garib görsen, ona olan merhametinden dolayı gözyaşların akmalıdır.'

    'Gönlü kırık, zavallı ve garib birini görürsen, yarasına merhem ol. Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme.'

    Ahmed Yesevî hazretleri hikmet denilen şiirler yazmıştır. Bu şiirler; Dîvân-ı Hikmet'te toplanmıştır. Şiirleri o zamanda kullanılan ve herkesin anlıyabileceği sâde bir lisân ile söylenmiştir. Bu manzumelerin konuları umûmiyetle şunlardır:

    Allahü teâlâyı ve O'nun dostlarını her şeyden çok sevmenin lüzumu:



    Aşkın kıldı şeydâ beni, cümle âlem bildi beni

    Kaygım sensin dünü günü, bana sen gereksin sen



    Söylesem ben dilimdesin, gözlesem bu gözümdesin

    Gönlümde hem canımdasın, bana sen gereksin sen



    Fedâ olsun sana canım, döker olsan benim kanım

    Ben kulum sen Sultanım, bana sen gereksin sen.

    Allahü teâlâya tâat, kulluk ile ibâdet ve zikrin önemi ve bunlardan zevk alma:



    Ne hoş tatlı Hû yâdı, seher vakti olanda

    Baldan tatlı Hû adı, seher vakti olanda



    Seher vakti kalkanlar, canın fedâ kılanlar

    Aşk oduna yananlar, seher vakti olanda



    Seher vakti hoş saat, kalkana olur râhat

    Açılır devlet, saâdet, seher vakti olanda



    Her gün yanar bu canım, kullukta yok dermanım

    Sen bağışla günahım, seher vakti olanda

    Hak yolunda olan dervişlerin halleri:

    Yol üstünde oturup yolu soran dervişler

    Ukbâdan haber duyup yola giren dervişler



    Asâları elinde himmet kuru (kuşak) belinde

    Rabbim yâdı dilinde, Allah diyen dervişler



    Hırkaları eğninde, gönlünde yüz bin ayân

    Biliniz, iki cihan, göze almaz dervişler



    Sırrı ile söylerler, dile hikmet dizerler

    Âşıkla can gözlerler rengi sarı dervişler.

    Günâhkârların vaziyeti:

    Dünyâ benim diyenler, cihan malını alanlar

    Herkes kuş gibi olup, o harama batmışlar.



    Molla, müftü olanlar, yalan fetvâ verenler

    Akı kara kılanlar Cehenneme girmişler.



    Kâdı, imâm olanlar, haksız dâvâ kılanlar

    Eşek gibi olarak yük altında kalmışlar.



    Rüşvet alan hâkimler, haram alıp yiyenler

    Parmağını dişleyip, korkup durup kalmışlar.

    Dünyânın geçici olduğu, buradaki lezzetlere zevklere, mal, mevki, görünüş ve gösterişlere aldanmamak gerektiği, ölümün varlığı ve her nefsin ölümü tadacağını da bâzı şiirlerinde işler.

    Ey dostlarım, ölsem, ben, bilmem hâlim nice olur;

    Kabre girerek yatsam, bilmem hâlim nice olur.



    Götürüp lahde koysalar, arkaya bakmadan dönseler

    Suâllerimi sorsalar, bilmem hâlim nice olur.



    Girse karış adlı yılan, dolansa tene o zaman

    Kalmaz bütün bir üstühan, bilmem hâlim nice olur.



    Olsa kıyâmetin günü, hâzır olur cümleleri

    Kıldığın ameller hani, bilmem hâlim nice olur.

    Ahmed Yesevî hazretlerinin vefâtından yaklaşık 200 yıl geçtikten sonra, birgün Büyük Türk Hâkânı Emîr Tîmûr Buhârâ'ya gitmek üzere yola çıktı ve Türkistan'a uğradı. O gece rüyâsında Ahmed Yesevî hazretlerini gördü. Kendisine:

    'Ey yiğit! Buhârâ'ya çabuk git! İnşâallah orada sana fetih nasîb olur. Senin başından çok hâdiseler geçse gerek. Zâten oranın insanları senin gelmeni bekliyorlar.' buyurdu. Tîmûr Han uyanınca, bu müjdeye çok sevinip, Allahü teâlâya şükretti. Ertesi gün Türkistan hâkimine çok para verip, Ahmed Yesevî hazretlerinin kabri üzerine mükemmel bir türbe yaptırmasını emretti. O da, istenildiği gibi bir türbe yaptırdı. Türbe, bugün hâlâ bütün haşmetiyle durmaktadır.

    İngiliz müsteşriki Dr. Eugene Schuyler, Türkistan Seyâhatnâmesi isimli eserinde, Hâce Ahmed Yesevî'nin câmi ve Tîmûr Han tarafından kabri üzerine yaptırılan muhteşem türbesi hakkında özetle diyor ki: 'Bu büyük câminin arka kısmında türbeli ikinci bir mescid daha ilâve edilmiş durumda olup, câminin dış avlu kapısı fevkalâde büyük ve kemerlidir. Kapının yanında penceresiz, üstü çentikli iki tâne yuvarlak kule yükseliyor. Kapının, büyük bir sanat eseri olarak işlenmiş iki kanatlı tahta kapısı üzerinde bir pencere vardır. Duvarlar işlenirken, iyi pişmiş dört köşeli tuğlalar kullanılmıştır. Kûfî yazılarla süslenmiş kubbe, binâyı daha da güzelleştirmektedir. Zelzeleler vesâir sebeplerle çoğu yerlerinin dökülmüş, harâbe hâline gelmiş olduğu bu muazzam binâ, ilk hâlinde kimbilir ne kadar daha güzeldi?

    Câminin avlusunda çok güzel bir medrese ile, arkasında; bir kubbe, içinde Arslan Bâbâ'nın, Ahmed Yesevî'nin ve âilesinin yer aldığı türbe vardır. Burada başkalarının yattığı da söylenilmektedir.'

    Türkistan'ın her tarafından akın akın gelen insanlar, Hâce hazretlerinin türbesini ziyâret etmekte, Câmi-i Hazret adı ile anılan bu câmide namaz kılmaktadır.



    DİNLEYİN EY İNSANLAR

    Ahmed-i Yesevî'nin, tesirliydi sözleri,
    Evliyâ zannetse de, kendisini o kişi,

    Hidâyete getirdi, binlerle kimseleri.
    Hiç mu'teber değildir, indallah hiç bir işi.

    Bir eseri vardı ki, 'Dîvân-ı hikmet' diye,
    Eğer İslâmiyyeti, bilmezse bir müslüman,

    Doludur insanlara, öğüt, nasîhat ile.
    Dünyâ ve âhirette, görür çok zarar ziyân.




    Bir yerde buyurur ki, (Korkunuz, sakınınız,
    Alış-veriş ilmini, bilmezse biri eğer,

    'Dünyâ adamları'yle, yakınlık kurmayınız!
    Hiç farkında olmadan, haram ve şüpheli yer.

    Dünyâ malı, geçici, hem de aldatıcıdır,
    Çünkü bildirilmiştir, dinde bunun esâsı,

    Bu gün senin ise de, yârın başkasınındır.
    Bilmeden yapanların, haram olur lokması.




    Aklı olan, buna gönül vermez velhâsıl,
    Yine o buyurdu ki: Dinleyin ey insanlar,

    'Âhiret derdi' ile, dertlenmiştir o asıl.
    Gönüller kararıyor, işlendikçe günahlar.

    Bu dert, onun öyle çok, sarmıştır ki içini,
    Bu günâh kirlerinin, temizlenmesi için,

    Düşünür gece gündüz, Cehennem ateşini.
    Çok tövbe etmelidir, yolu budur bu işin.




    Günah ve kusûrları, 'Dağ gibi' gelir ona,
    'Allah'ın rızâsı'nı, gözetin ki her zaman,

    Bu yüzden boynu bükük, mahcûbdur Allah'ına.
    Ancak böyle kurtulur, âhirette müslüman.

    Rabbinin dergâhında, affa kavuşmak için,
    Sakın mala ve mülke, gönül bağlamayın ki,

    Gece sessizliğinde, ağlardı için için.)
    Elden çıkar sonunda, değildir çünkü bâki.




    Bir yerde buyurdu ki: (Allah'tan başkasını,
    Malının çokluğuyla, ahmaklar mağrûr olur,

    Kalbinizden atarak, silin gönül pasını!
    Onlar iki cihanda, bulamaz râhat, huzûr.

    Dînin emirlerini, öğrenip ince ince,
    'Kârûn' dahî malıyla, öğünürdü ki yine,

    Yapın her işinizi, bu esas mûcibince.
    Mallarıyle birlikte, geçti yerin dibine.




    Dînin bir edebine, olursa muhâlefet,
    Kâfir de olsa bile, sakının kalb kırmaktan,

    Tamâmen 'İstidrâc'dır, görülse de kerâmet.
    Zîrâ daha günahtır, bu, Kâbe'yi yıkmaktan.

    Dünyâ muhabbetini, kalbinden çıkaranlar,
    Resûl'ün sünnetidir, gariplere merhamet,

    Her iki cihanda da, bulur kıymet, îtibâr.
    Garip sevindirmeğe, ediniz sa'y-ü gayret.




    Dînin emirlerini, gözetin ki her işte,
    Görürseniz zavallı, gönlü kırık birini,

    'Halk' içinde 'Hak' ile, olmak da budur işte.
    Derdine merhem olup, ferâhlatın kalbini.

    Dînini öğrenmeden, tasavvufla uğraşan,
    Zîrâ siz, bu dünyada merhamet ederseniz,

    Kimsenin îmânını gizlice çalar şeytan,
    Size de mahşer günü, şefkat eder Rabbimiz.




    Bâzı hârikulâde, hâlleri görülse de,


    Hakîrdir, zîrâ onlar, 'İstidrâc'dır hepsi de.














































    CUMÂ NAMAZINI NEREDE KILDI?

    Zamânın hükümdârı Kazan Han, Ahmed Yesevî hazretlerinin çilehânede Cumâ namazını nerede kıldığını merak edip, talebelerinin en ileri gelenlerinden Muhammed Dânişmend'i ona gönderip sordu. Bu sırada müezzinler Cumâ namazı için ezân okuyorlardı. Talebe, Hâce'nin huzûruna vardığında henüz bir şey söylemeden, 'Gel elimden tut! Cumâ namazına, bugün seninle berâber gidelim.' buyurdu. Talebe; 'Peki efendim' deyip hocasının elinden tuttu. O anda kendilerini, büyük bir câmi içinde saflar arasında oturuyor gördü. Talebe, namazdan sonra hocasını ne kadar aradıysa bulamadı. Câminin kayyımı, talebenin bu telâşlı hâlini görünce ona; 'Ey derviş! Burası Mısır'dır ve bu câmi Câmi-i Ezher'dir. Senin hocan, nice zamandır Cumâ namazlarını burada kılar.' dedi. Talebe bir hafta orada kaldı. Ertesi Cumâ namazında hocası ile buluşup, namazdan sonra bir anda Yesi'ye geldiler. Hâce hazretleri, talebesine gördüklerini gidip Kazan Hana anlatmasını söyledi. Talebe, Kazan Hanın yanına gelip başından geçenleri bir bir anlattı. Kazan Han ve orada bulunanlar, Hâce hazretlerinin bu kerâmeti karşısında bir şey diyemediler. Onun büyüklüğünü, üstünlüğünü daha iyi anladılar.

  • Yavuz Ak
    Yavuz Ak 01.12.2003 - 10:36

    ahmet yesevi denilince namaz kılasım geliyor