Kültür Sanat Edebiyat Şiir

serbest kürsü sizce ne demek, serbest kürsü size neyi çağrıştırıyor?

serbest kürsü terimi Seu Kuyt tarafından tarihinde eklendi

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Alt yazısı var mı bunun ?

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Konu serebral sorunlar olsa sırayı kimseye vermezsin ama ...

    :))

  • Ahmet İhsan Araç
    Ahmet İhsan Araç

    Avusturalya eski basbakani internetten ikinci el buzdolabi satin aliyor. Itibarsiz adam. Itibardan nasilda tasarruf yapmis.

  • Deli Diyorlar Bana Desinler Değişemem
    Deli Diyorlar Bana Desinler Değişemem

    merhaba herlesin kürsüsünün cemaati :
    aşağodaki cümlede büyük bir yanlışlık var
    Mirii Mirann,..... dünya,.. hep aynı dünya,artık bizler duyarsısız,bizler,
    sen,ben,o vs

  • Mirii Mirann
    Mirii Mirann

    Bu dünya duyarlı insanların yaşayabilmesi için oldukça duyarsız...

  • Atilla İlhan
    Atilla İlhan

    Küresel nükleer savaştan daha büyük bir sorunumuz var artık. AMERİKA isimli ALTIN ?? TUVALET çalındı... Üstelik İngiltere de ki bir saraydan..

  • Hikmet Nazım
    Hikmet Nazım

    Pek çok hayat dahil oluyor bize,
    Bazıları bir meltem rüzgarı gibi,
    Bazıları kasırga, afet yaratıyor içimizde.
    O afetten sağ çıkarsak şair oluyoruz.
    Çıkmayanlar ne oluyor ?

  • Deli Diyorlar Bana Desinler Değişemem
    Deli Diyorlar Bana Desinler Değişemem

    hımmm sanırım kürsümüz tatilde
    herkesin kürsüsünün cemaati....?

  • Esvara Esvera
    Esvara Esvera

    ACIYOR

    Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
    Dikey ve yatay mutsuzluktan
    Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
    sevgim acıyor

    Biz giz dolu bir şey yaşadık
    onlar da orada yaşadılar
    Bir dağın çarpıklığını
    bir sevinç sanarak

    En başta mutsuzluk elbet
    Kasaba meyhanesi gibi
    Kahkahası gün ışığına vurup da
    ötede beride yansımayan
    Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
    Öbürünün bir kadından aldığı verem
    Bütün işhanlarının tarihçesi
    Bütün söz vermelerin tarihçesi
    sevgim acıyor

    Yazık sevgime diyor birisi
    Güzel gözlü bir çocuğun bile
    O kadar korunmuş bir yazı yoktu
    Ne denmelidir bilemiyorum
    sevgim acıyor
    Gemiler gene gelip gidiyor
    Dağlar kararıp aydınlanacaklar
    Ve o kadar

    Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
    Sonbahar geldi hüzün
    Kış geldi kara hüzün
    Ey en akıllı kişisi gündüzün
    sevgim acıyor
    Kimi sevsem
    Kim beni sevse

    Eylül toparlandı gitti işte
    Ekim falan da gider bu gidişle
    Tarihe gömülen koca koca atlar
    Tarihe gömülür o kadar

    Turgut uyar

  • Esvara Esvera
    Esvara Esvera

    Bir Eflatun Ölüm

    Kırgınım, saçılmış
    bir nar gibiyim
    sessiz akan bir ırmağım
    geceden
    git dersen giderim
    kal dersen kalırım

    git
    dersen
    kuşlar da dönmez, güz kuşları
    yanıma kiraz hevenkleri alırım
    ve seninle yaşadığım
    o iyi günleri,
    kötü
    günleri bırakırım


    aynı gökyüzü aynı keder
    değişen bir şey yok ki
    gidip
    yağmurlara durayım.
    söylenmemiş sahipsiz
    bir şarkıyım
    belki
    sararmış
    eski resimlerde kalırım
    belki esmer bir çocuğun dilinde.

    bütün derinlikler sığ
    sözcüklerin hepsi iğreti
    değişen bir şey yok hiç
    ölüm hariç.aynı gökyüzü aynı keder.


    Behçet aysan

  • Atilla İlhan
    Atilla İlhan

    Yandaş medyanın liboşların pkk lılara güzelleme yapmasına dayanamayıp, "Diyarbakıra ermeni tabelası takılmasının Kürtlere ne gibi bir hizmeti var" demesi üzerine nemden cıvımaya elverişli kaşar alçılıliboş un kudurukluğunu biz anlıyoruz da anlamayanlara ibret olsun.. Talat paradan Kazım Karabekir e destanlaşan doğu cephesi destanının intikamını "Kürt sorunu" diye etiketlemenin adı vatan hainliğidir.. Kürtlerde yemiyor Türklerde.. Suriye'de çıkan iç savaştan ermeni ve süryanileri pamuklara sarmalayan içeri alan sıra kürt ve araplara gelince vatanınız için gidin savaşın diyen sözde kürtcüleri milletce unutmadık tarihde unutmayacak. Ölmek için Kürtler ve Türkler savaşacak yaşamak için Ermeniler hak sahibi olacak öyle mi dersiniz... Kimse yemiyor kaşar liboşlar.. Bizim de sıramız.gelir Kazım Karabekir Talat paşa Atatürk gibi liderler yine çıkarırız. Hep edebimizden.. Edepsizler sizi

  • Atilla İlhan
    Atilla İlhan

    Küçük cem diye bir karakter var ismiyle maarif hem küçük hem toplanıyor.. Cem yılmaz kim sen kim kârhanecisin diye sorarlar adama..

  • Atilla İlhan
    Atilla İlhan

    İktidar bugün düşse yarın yeni iktidara yaranmak için Gâl-u Belâ dan mazereti olan hayvanlara kaşar liboş denir...

  • Atilla İlhan
    Atilla İlhan

    Yüzyılın en büyük kaşar liboşu buyurdu "terörist olabilir el sıkışmanız lazım inkarcı olmayın" Dünya böyle kaşar alçı zor görür..

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Sen alışıksın ya takma bu kadar....

    Iyi geceler

    :))

  • Scarlett Ohara
    Scarlett Ohara

    "Ben artık öyle bir şey yaşamak istiyorum ki, eskiden içimde bulunan hiçbir şeyle ilgisi olmasın.." Canetti

  • Maria Puder
    Maria Puder



    Kaleye girmiş topu çıkarmaya çalışan kaleci durumu. Gol o gol. Afiyet olsun ....

    :))

    :))

  • Goyanın Hayaleti
    Goyanın Hayaleti

    Biri sizi üzüyorsa , mutlaka mutlu ettiği başkaları vardır !

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Senin için iyi bir açılım olmuş.

    :))

  • Esvara Esvera
    Esvara Esvera

    Gözlerimden çok yaramı sevdim


    Kalplerinde aşk işaretiyle doğar kimileri... Yeryüzüne gönül indiremez onlar... Hayatı ve insanları anlarlar,hayata ve insanlara merhamet duyarlar,ama hayatın ve onun içindeki insanların yaşadıkları gibi yaşamazlar.
    Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
    Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
    Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
    Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
    Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...
    Belki aynı gece,belki yıllar boyunca konuştuğumuz yerden bana geldik...susuz ve yorgun...Yaşamaya köpekler gibi aç,ama ölüme dünden razı...
    Bana geldik...Belki içimizdeki acıyı avutur,koptuğumuz ışığı ikna eder,biraz olsun hiç yaşamamış,hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar,içimizden bir ömür çalar,yitirdiğimiz ve anlayamadığımız ne varsa uzakta bırakır,buradan,bu hayattan yolumuza devam ederiz,sanmaya geldik...
    İçtik,şımardık,ağladık,hayatı özledik,çığlık attık;ardımızda bıraktığımız ve bir kez olsun sahiden dönüp bakmadığımız onca kırıl kalp,onca vazgeçiş,onca erteleyiş,onca unutuş bir gecede bağışlanır sandık...
    Ama olmadı...Bunu ilk ve son kez sevişirken anladık...Birbirimizin çıplak bedenlerine dokunduğumuzda...Aynı anda,belki de peş peşe,derinden,çok derinden öksüz kalan bir çocuk gibi kesik kesik ağlamaya başladık...Engel olmaya çalışsak da,yine de kahredici bir hoşluğu vardı bu ağlayışın içimizde...Bu hayatta sevgili olarak birlikte gidecek bir yerimiz yoktu...Geçmişimiz bizi geri çağırıyordu...Gidecek bir yerimiz yoktu,ama kaybolmamıştık...Bu yüzden kahredici bir boşluğu vardı göz yaşlarımızın...
    Sonra sabah oldu...Sonra acı ve özlemin yerini utangaç bir boşluk aldı...Bütün o eksik hazların yerini derin bir suçluluk duygusu aldı...
    Sonra o gitti,yaramda hiç unutamayacağım bir ürperti bırakarak gitti...Yaram ki,kimse onun kadar beni anlayamaz,yaram ki onun kadar kimse beni sevemez...Gözlerimden çok içimdeki yaramı sevdim ben...Çünkü ondan başka kimse bana beni gösteremedi...Herkese,ama herkese yalan söyledim,ama bir tek o biliyordu hepsini...Bir tek o gördü beni kendimi aldatırken...Onu unutmaya çok çalıştım...Yok saymaya...Hayat diye içine girmediğim akvaryum kalmadı...Her mevsim mutluluk modaydı...O akvaryumların içinde mutluymuşum gibi yaptım...Yaramı unutup herkes ne yapıyorsa onu yapmaya çalıştım...Akvaryumun içinde,herkes gibi camların dışında bir yeri özledim...Bana ait olmayan bir hayatta,hiçbir ortak yanım olmayan insanlarla akvaryumun dışını özledim...Yaramı unutup,neyi özlediklerini bilmeyen insanların özleyişlerini sevdim...Bilmiyorum,belki bunu da kendi yaramı unutmak içim yaptım hep...Anladım ki,nereye gitsem sonunda yarama dönüyorum...Ne yapsam,ne etsem döndüğüm tek yer yine o eski kalbim...Bütün o oyunlardan bana kalan o eski yadigar...Ne kadar sevse de insan,tükenip,yorulduğu bir saat var...Herkesin bencil bir ömrü var...İşte en çok o zaman hatırlarım o eski kalbimi,onca insana kendimden öç alırcasına dağıttığım kalbimi,çok sevdiğim bir yabancı gibi hatırlarım...Mahcup bir özlemle çağırırım onu dağıttığım yerlerden;hayatlardan,yorgun ve bencil sevgilerden... Utanarak...Sanki kendi kalbimi geri çağırmak bir suçmuş gibi çağırırım...Güzellik ve soyluluk saklıdır o kalpte...Kalbimdeki kimsesiz kalmış güzelliğe ve soyluluğa vurgunumdur ben...Onu her arzulayışımda karşıma Tanrı çıkar...Beni böyle eksik,böyle yarım,böyle susuz,böyle bir başına O bırakmıştır...Tanrı vardır ve benim bu sonsuz susuzluğum ondandır...
    Bu susuzluğu hissettiğim andan beridir hayattan korkmamayı öğrendim...Kime dokunsam Tanrı’ya sonsuz bir yakarış;kime dokunsam o büyük kopuşun sancısıydı;kime dokunsam kendimdeki ilk ağrıya dokunuş gibiydi...Kime dokunsam eksik,ve yanlış bir Tanrı’ya dokunmak gibiydi...
    Tanrı’yı unutmak,içimdeki aşkı unutmak gibidir bazen...Böyle zamanlarda kalkıp giden her şeyin peşine takılırım...Bütün zamanların,bütün trenlerin,bütün vaatlerin ve hızların arkasından giderim...Farklı olmak adına,kendim olmak adına,herkes gibi olmak adına koşarım giden her şeyin ardından...İçimdeki Tanrı’yı,içimdeki aşkı soluksuz,kimsesiz bırakarak koşarak giderim her şeyin ardından...Kendimi hatırlamamak için her anımı,her dakikamı tıka basa bu hayatla doldururum...içimdeki aşkı,içimdeki susuzluğu unutabilmek için bir projeye,bir yaz boz tahtasına dönüştürürüm kendimi...Her yerde ve herkesle olmak için kendimi boşlukta bir yerde yeniden yaratmaya çalışırım...Herkesle ve her yerde olmak için,beni her yere bir an önce yetişmek için,kendime bana ait olmayan bir kalp,bir yüz alıp kimsenin bilmediği,uğramadığı bir boşluğa yerleşirim...Herkes ve her şey olmaz için,beni çağırdıkları her yerde olmak için bu boşlukta yaşadım kimsesiz,bu boşlukta yüzüme çarpan kapılar,bu boşlukta hızlandıkça geciktiğim,bu boşlukta çırpındıkça yitirdiğim her şey bana aşksız geçen yıllarımı hatırlatır...Bana Tanrı’sız ömrümü,yüzümden yoksun geçen anlarımı hatırlatır...Böyle zamanlarda defalarca çiğneyip geçerim kendimi...Verdiğim sözleri,ettiğim yeminleri...Atarım kendimi herkesin ortasına...Gizlerimi atarım hoyrat gözlerin önüne...Önce ben başlarım kendimi yağmalamaya...O güvenmediğim hayatı ve zamanı yanıma alarak gizlediğim ne varsa ortaya dökerek...Öç alırcasına kendimden...Dökerim her şeyi ortaya...Herkesin kendinden kurtulmak için kışkırttığı yurtsuz ve kimsesiz bir gece için...
    Böylesi gecelerde herkes o eski yarasına haksızlık etmiştir;böylesi gecelerin sabahında herkes ezbere ve çabuk çabuk konuşur ve kimse kimsenin gözlerine korkusuzca bakmaz...Herkes bir an önce,eksik ve yanlış da olsa bir gece önceki ömrüne dönmek ister...Herkes susuz bıraktığı o eski kalbine dönmek ister...
    Bunları bilince,bunları hissederek yaşayınca kimseye kızamıyor insan...Öfke dönüp dolaşıp geliyor yine içte patlıyor...İçimde patlıyor...Çünkü kime kızıp,kimi lanetlesem en sonunda onu içimde buluyorum...Suçladığım herkeste biraz ben varım...Kimi yargılasam elimde kanı var...Kime bağlansam onda haksızlık ettiğim ömrüm ,susuz bıraktığım Tanrı’m var...Kime koşup sarılsam onda kolları bağlı erdemim var...Başkalarını yargıladıkça kendini tutsak eden,başkalarını küçümsedikçe küçülen sevgim var...Oysa ne yapsam o yurtsuz gecem,susuz bıraktığım aşkım beni hiç unutmaz...Sorar hesabını...Defalarca gidip gelerek ömrümden,kimlerdi,diye sorar o kanayan yüz bana,kimdi bütün gece onda yargıladıkların...İtildiğim ve sığındığım yüzümden tek bir yanıt çıkar,tek bir ses...O ses der ki,bütün gece yargıladıkların aslında sensin...Bilirsin ki o ıssız gecede bunu sana söyleyen senin sesindir...Sahibini ancak bu ıssız gecede bulmuştur...İçinde soluksuz bıraktığın Tanrı’nın sesi,içinde öyle kimsesiz,öyle kanlar içinde bıraktığın sahipsiz yüzünün sesidir...Ne olur sus ve öfkelenme der bu ses bana...Boyun eğ bu sese...Kabullen onu...Bir kez olsun kendi sesinin önünde eğil der...Bir kez olsun kulak ver ona...Kulak ver ona,onun neleri yitirdiğini,neleri sonsuza dek kaybettiğini bir kez olsun anların ağzından duy...Yüzünden akan kanı bir kez olsun öp...Sadece gözyaşı değil onlar...Dokun onlara,dokun kendi kanına,yitirdiğin ve özlemini çektiğin her şeyi kendi kanında bulacaksın...Orada bütün yargıladıkların var...Orada reddettiğin bütün ömrün var...Bu hayattan tiksinip lanetlediğin ne varsa,hepsi kanında saklı...Seni terk edip ihmal edenler,seni bir türlü anlamak istemeyenler,seni yargılayıp dışarıda bırakanlar orada...Orada,seni deliler gibi sevenler ve senin içine bir türlü giremeyenler...Ne olur bir kes olsun onca insana dağıttığın kendini geriye çağır...Ne olur bir kez olsun anla,ömründen daha uzağa gidemezsin...Onca yıl susuz bıraktığın Tanrı’ndan daha uzağa gidemezsin...Ne olur anla,onca yıl kimsesiz bıraktığın yüzünden daha uzağa gidemezsin...Ne olur bir kez olsun anla,yarını yok sayarak hiçbir yere gidemezsin...
    Yaşamak ne ki,hem kendini,hem sevdiklerini durmaksızın kimsesiz bırakmak değil?..Yaşamak yüzünü onca yemine rağmen ortada bırakmak değil mi?Yaşamak her gittiğin yerde bıraktığın yüzleri kanayarak özlemek değil mi?..
    Yaşamak,içindeki o sonsuz ve tesellisiz acının tesellisini bu hayatta aramak değil mi?..
    Bu hayatın ne yengisi,ne yenilgisi teselli etti beni...Ne zaman kazandım,ne zaman,artık kurtuldum,desem,daha derin bir boşluk açıldı önüme...Bu hayatın kurallarıyla ne zaman çıksam yola,kazandıkça kaybettim,yükseldikçe alçaldım...Ne aklımdan kurtuldum,ne delirdim...
    İçimdeki erdem öylesine soluksuz kalmıştı ki,ne zaman aşkın bir güzellik görsem ertelediğim hayatım gelirdi aklıma...İçimdeki erdemi suç ve günahla sınamaya geç başlamıştım çünkü...
    Çünkü ne zaman yasadışı bir gece yaşasam anlamsızca ve kimsesiz bir ağlayış gelirdi içimden...
    Ne zaman beni bana hissettiren birine sarılsam;çok uzaktan,çok eski bir duygu bana rağmen,bana inat yanımdan geçip giderdi...Kimi sevsem hiç olmadığı kadar yalnızlaşırdı...Kimi sevsem bütün o yanlış hayatım gizlendiği yerden çıkıp gelirdi...Kimi anlamaya çalışsam hayatımın boşluğu çarpardı yüzüme...Kime elimi uzatsam o unutulmuş ömrümle karşılaşırdım...
    Kendimi daha fazla ne kadar tüketebilirdim...Kime sarılsam verip de tutamadığım sözler çıkardı karşıma...
    İnsan her sabah doğan güneşten utanır...İnsan er ya da geç gelen mevsimlerden utanır...
    İnsan onca yıl susuz bıraktığı Tanrı’sından utanır...
    İnsan bunca işarete,bunca özleme rağmen bir türlü gidemediği yerden utanır...
    İnsan yalan bir hayattan onca yıl bir kurtuluş beklediğine utanır...

    Cezmi ersöz

  • Esvara Esvera
    Esvara Esvera

    Esvara
    Elllerimde yağmur okunuşlu sonbahar yazgısı

    Gözlerimde kırılgan hayâller

    Ve mısra mısra ihanet

    Ve satır sonlarında kâfiyelere bürünmüş hüzün…

    El salla sensizliğime

    Yine gidiyorsun iki gözüm..!

    Bilmem kaçıncı kayboluşun seherinde

    Unutulmaya yollarken kendimi

    Sen aklıma çakılan bir kırık cam buğusu

    Bir demli çay tiryakiliğisin dudaklarımda

    Ahh Esvâra!



    Uykularım kaçaklık ezgisi

    Düşlerimde kıyamet hükmü gülüşün

    Suskun şehirler avaz bir ayazda

    Her yanda boynu bükük

    Sesi yanık türkü kokusu

    Bir asansör kabini kadar dolu içim

    Bir o kadar boşlukta düşlerim

    Pencere önlerinde tükettiğim akşamlar

    Ve sesimde tutuşan eylül şarkıları

    Bağrımda postal izi ihtilaller

    Kan süzgeci, işkence sabahları

    Ve kaçak bir aşk militanı kendi çıkmazında

    Sonu yok Esvâra

    Sonu yok bu yolun..!





    Ektiğim gelincikler açmış darağaçlarında

    Her infaz bir düğün

    Her asılışta kan damıtır yaprakları

    Ve bilir misin(?) yakmıyor beni;

    Ne senin kadar gelincik tarlası,kan kızılı

    Ne de ciğerlerime süzülen sarı tütün acısı…

    Şimdi ben ayyaş adımlarla koşarken yılları

    Geride bıraktığım senlerce anının

    Salya sümük yaşam artıklarının

    Ve üşümüş duvarların ağırlığınca

    Yokluğuna yangın susuşlardayım..

    Karadeniz isyan seslerinden dalgalı

    Yüzünde bin yıllık sevdasının izleri

    Her damla bir zincir

    Her dalga bir çığlık gözlerinde

    Yakamozlu suretinde ayrılık çizgileri

    Zindansı bir öykü çocukların dilinde

    Yusuf kavlince,

    İbrahim’in bedeninde

    Gayya kuyularda ateşe verilmiş

    Dilek ağacı kanayışı

    Çaputları kızıl isyan bayrağı

    Oysa ateşlenmeden fitili unutulmanın

    Avuçlarında karanfillerle çıkıp gelecektin

    Her gidişin bir dönüşü var demiştin

    Her gidişin bir dönüşü…





    Şimdi bir intiharın habercisi mi bu yılgın kuşlar

    Bu martıların suskunluğu..?

    Epeydir mavi kokmuyor deniz

    Toprak tütmüyor eskisi gibi

    Ve sözlerim yıllanmış acılar tilaveti

    Ki kırılmasın diye şiirler

    Her gece sarhoşluğumla boğarım sesimi…






    Yasak zamanlardan geçtim

    Dilimde eylül türküleri

    Ve peşimde kendine yabancı bir geçmişle..

    Okunmadan atılmış anlamsız bir mektup mahiyetinde

    Ayaklar altında ezildi ömrüm

    Ve hayatlar tanıdım bana çok benzeyen;

    Hayatlar Esvâra





    Doğumları kıyamet şöleni

    Varlıkları kaybolmanın resmiyetine kayıt…

    Akrebin kıskacındaki

    Yelkovan savunmasızlığında

    Ne kadar hızlı koştuysam zamanı

    O kadar çok öldüm

    Ve insanlar gördüm

    Hiçliğin kalabalık meydanlarında

    İnsanlıkları zaman aşımına uğramış

    Solgun kent yüzlerinde

    Mahzur bir çıban gibi sırıtkan;

    Suretleri, aynalarda ölüm çığırtkanlığı







    Üstüne alınmasın kimse

    Bitişim kendime

    İçim kendimden sürgün benim

    Dört yanım taş duvar

    Dört yanım çöl susamışlığı

    Güzde titreyip düşen

    O sarı yapraklar gibi hayat

    Ve mutluluk

    Kaf dağında bir eski masal şimdi

    Ve ben sonrasızlığımın göçebe yürüyüşlerinde

    Kambur öyküler anlatıyorum kendime

    Yüklenip tüm aşk cinayetlerini,

    Toprağın kokmazlığını ve ayazını yalnızlığın

    Kırılgan çocuk tebessümlerinde

    Somurtkan bir fotoğraf kalıyorum…

    Hâlâ yatağımın altında bir tutam zemheri

    Sen gizli bir gün-âhsın avuçlarımda

    İçim bozkır ayazı,poyraz

    İhtiyar bir Sahra sürgünlüğü yüreğim

    Bir yanı Kays deliliği

    Ve iliklerimde dolanır Leylâlığın

    Çöl rüzgârlarında kum misâli…





    İhanet, kulaklarımda uğultulu serânat

    Damarlarımda kehribar sarısı hüzün

    Aşina bir terkedilişin öyküsü yankılanan

    Tren garlarının üryan çığlıklarında

    Onun yasıdır düş ülkelerinde yitikliğim

    Meczupluğum aşk dili yakarışlarda

    Firari sevişler yorgunu

    Gökyüzünde solgun gül sevdalısı çocukluğum

    Ve sızılar giyinmiş yüzüm

    Gözlerimde kan yumağı cümleler

    Hüzün işlemeli gergeflerde

    Telef olmuş harf yığınları

    Toplasan “hayat” olur adı

    Ki çokça acıya dipnot düşülmüş adım

    Okundukça kanarım…





    Bir nihavent şarkıdır yalnızlık

    İntihara meyilli dudaklarımda

    Dilim suskunluğa salıncak

    Her kelâm içimde infilak bir öykü

    Kara geceler lâl masallarda rivayet okunur

    Ve aşk Esvâra..!





    Aşk, bir var-mış bir yok-muş bilmecesi

    Cevabı gözlerinde bir deli kahverengi

    Velhâsılı kelâm seninle anladım

    Aşktan ziyâde kendi ötekiliğimi

    Sonrası cinayet kavli





    Elimde tüketemediğim hüzünler

    Yeryüzü, cehennemî bir yangın

    Gökyüzü, uçukluğumun mâbedi

    Ve ikindi rüzgârlarının kanat çırpışında

    Mavi deniz özlemi yokluğun…
    Şiirlerle savruluyorum geceye

    Gözlerim bunca yorgunlukken
    Ve ömrüm kül olmuşken avuçlarında

    Söylesene esvara ..!

    Yangınıma niye bu rüzgâr…?





    22.04.07

    Birol KOÇAK

  • Mirii Mirann
    Mirii Mirann


    Ürkek bir serçe gibi eğme başını.
    Kaldır başını ve dimdik dur.
    Bu senin değil, ülkemin ayıbı.
    Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk...

  • Yengeç Kemal
    Yengeç Kemal

    Serbest kursu....
    Yeni secim konuşmasını burdan acikliyorum...
    DUYURULUR...

  • Mirii Mirann
    Mirii Mirann

    Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
    Birbirine uzanamayan
    Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
    Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
    Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
    Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
    Ne kalacak bizden?
    Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
    Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
    Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
    Bizden diyorum, ikimizden
    Ne kalacak?
    ...
    M.Mungan

  • Eomer Saf Aptal
    Eomer Saf Aptal

    Günaydın serbest kürsünün serbest kitlesi
    Sana da günaydın esvara

  • Atilla İlhan
    Atilla İlhan

    Bugün yolda sökülmüş parke taşlarını düzelttim, susuz kalmış çiçekleri suladım, kapımın önünü süpürdüm ortalama iki saat uyku uyumama rağmen bütün insanları güler yüzle karşıladım iktidara bolca küfür ettim çok da dua inşallah bir gün şehadet getirirler diye ama hiç umudum yok.. Ne diyeyim Allah ıslah etsin...

  • Atilla İlhan
    Atilla İlhan

    En çok da istanbul belediyesinden işten çıkarıldığını söyleyen kapı kulu askerleri güldürüyor beni... Açlık sınırının altında çalışan işçiler grev yapamazken işten çıkarıldığını söyleyenler yapıyor komediye bak... Böyle maskaralık herhalde başka yerde görülmez

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Bizde kendimizi kop kopçu sanıyormuşuz

    :)))

  • Eomer Saf Aptal
    Eomer Saf Aptal

    Sağlıklı olmak tek başına mutluluk değildir
    Bir çok insan sağlıklıyken intihar etmiştir.
    Bazen de bünyen güçlüdür
    Tüm vücudunu kanser sarsa da
    Bir gülümseme sizi çok mutlu edebilir

  • Eomer Saf Aptal
    Eomer Saf Aptal

    Brokoli sağlıklıdır ama tadı tuzu yoktur
    Ben de sağlıklıyım
    Zıpkın gibi delikanlıyım
    Kanlı canlıyım
    Pıçağı vursan kıpkırmızı kan fışkırır
    Ama mutsuzum işte
    Mutsuzluğu kendime yakıştırmamakla birlikte bu halimi değiştirmeye de çaba sarfetmeyi gereksiz buluyorum