Aşk nedir biliyormusun.. aşk, onu görünce dilinin tutulması, konuşamamaktır.. aşk, özlemini çekmek hasretiyle yaşamaktır.. aşk, karşılık beklemeden beslenen en güzel duygudur.. aşk, sonsuz birlikteliğin başlangıcıdır kimi zaman.. aşk, bulutlu akşamlarda adını bağırmaktır.. aşk, gece yatıp saatlerce onu düşünmektir.. aşk, gözlerine dalıp uzaklara gitmektir.. aşk, kulağına sevgi sözcükleri fısıldamaktır sessizce.. aşk, usulca yaklaşıp onu seyretmektir sıkılmadan.. aşk, sonsuza dek beklemektir.. aşk, anlatmaya kelimelerin yetmediği bir serüvendir.. aşk, bir maceradır.. aşk, çekilen acıların yaşanan mutlulukların diğer adıdır.. aşk, tanımlanamaz.. En önemlisi ne biliyormusun.. Aşk, seni sevmektir.. Yürekten sevmek..
Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin
bir köşe yazısından alınan aşağıdaki yazı aşkın nasıl olması gerektiğini tanımlı yor kanaatimce... 'Aşkın tarifi mümkün mü?
Mâşukun gölgesi üzerine düşen âşık, kavuşacağı günün özlemiyle, cömertçe tüketmiş ona verilen her anı. Bağışlamış binlercesini her bir saatin, mâşukun gözlerine gözlerinin değeceği dakika gelinceye dek. Dönüyor gibi görünse de kendi ekseninde; daha büyük bir helezonun çekiminde olduğunu ancak kendi bilmiş. Bir sır gibi saklamış içinde dolup taşan sevginin ‘özne’sini. Ve o gün gelmiş... Sevgilinin kapısında kendisini bulduğu gün! Her kavşakta karmaşıklaşan yollar, bir inayetin desteğiyle düze çıkmış; dipsiz kuyu kesafetinde, bir heyula gibi tarifi imkansız sorular dize gelmiş... Ve sevgilinin kapısını tıklatmış, mecalinin tükendiği, bedeninin ağırlaşan yüküyle dizlerinin isyanda olduğu bir anda... Kısa bir tereddüt ve suskunluğun peşi sıra, ince bir mahcubiyetin perdelediği tiz bir ses duyulmuş içerden: “Kim o? ”
Genç âşık, duyduğu sesin şaşkınlığından belki; belki de yıllardır düşünü kurduğu ‘aşk’ın, bir ses cesametinde karşısında durmasının helecanından, duraklamış önce. Onlarca ‘kim(?) ’lik içerisinden, hangisini seçmeli ve sorunun en uygun cevabı olarak sunmalı telaşındayken, dudaklarının aralığından bir zamir fırlayıvermiş: “Ben”... Kısa bir süre de olsa ufunetli bir sessizlik, kapının ardından âşığın yüzüne doğru yayılmış. Bu susuş, bir tersliğin habercisi; uzun bir hicretin işaretçisi; bir sınavın, hepsinden çetin bir sınavın adresi gibi girmiş âşıkla maşukun arasına... İçeriden, rüzgâra karışmış bir ses duyulmuş nice sonra: “Git biraz dolaş... Gez, düşün! ..”
Yine yol görünmüş âşığa... Yine kozmik bir seferin yolcusu olmak düşmüş bahtına. Bir delinin kaotik güzergahında ilerliyor gibi görünse de, kaderi bir yörüngede, maşukun bulunduğu yeri kutsal belleyip, yolu uzatmış ama mesafeyi asla açmamış... Kendini çöllere vurmuş. Ateşin çöllerde, kızgın güneş altında pişirmiş aşkını. Nice âşıklardan yol, yordam öğrenmiş. Kâh kervanların peşinde kâh çoban yıldızının izinde, günleri gecelere ulayıp, çilesini doldurmuş. Günü bıraktığı yerde bulduğunda, sevgilinin kapısında bulmuş kendisini. Tekrar kapısını tıklatmadan, durmuş, düşünmüş önce. İçeriden gelebilecek sorunun her türlü ihtimalini geçirmiş zihninden. Çilekeşliğinden cesaret alıp, bir kez daha tıklatmış kapıyı. Mütereddit bir sessizliğin peşi sıra, istediği cevabı alma ısrarının nezaketinde, kapının ardından fısıltıyla karışık bildik bir soru yinelenmiş: “Kimsin? ”
Şaşırmış genç âşık... Yeni bir hatanın peşinden gelecek uzun yolculuğu, ateşi, soğuğu, hasreti, gurbeti, aşkı düşünmüş. Düşündükçe, gözündeki perdeler kalkmış bir bir. Ve susuzluktan kurumuş, birbirine tutuşmuş dudaklarını güçlükle aralayarak vermiş cevabını: “Sen! ..” Katran karası gecelerden, bir ay aydınlığının dinginliğine geçivermiş bir an için âşık. Mâşukun gülen çehresi, aydınlatmış yeri göğü. Bu seferki susuş, sevincin boğazda düğümlenmesindenmiş daha çok. Ve nice sonra, aralanan dudaklar baharı müjdelemiş: “Gel, yerim dar. İki kişi sığamaz ki.”
Hayatı ve aşkı yabancıdan temrin etme sürecimiz devam ediyor bir bakıma... Ölümü, ‘sevgili’ye kavuşma günü olarak gören Mevlana’nın ne kadar uzağındayız bugün... Beigbeder’in reklamcı opurtünizminin sözce kalıbı “Aşkın Ömrü Üç Yıldır”a azımız tutulmadı o günlerde... Oysa, bu tutukluluğumuz, çakılı kaldığımız çıkmaz sokakta, hali(mizi) tespitin aynasıydı bir bakıma. Hallac–ı Mansur, ‘üç gündür’ diyordu aşk için, başına geleceklerden haberdar olmanın bilgeliğinde. İlk gün öldürdüler; ikinci gün yaktılar; üçüncü gün de küllerini savurdular Hallac’ın. Peki bizce kaç gündür aşk? Her vadide aşk deyu sarındığımız her gölge, kaç gün serinliğinde dinlendiriyor bizleri? Yahut, kaç zaman, aşkın gölgesinde kalmaya yetiyor yüreğimiz? ..
Aşka bir ömür biçenler kadar, her viraja bulma umuduyla girenler de aldanıyor aslında. Hele ki, beş duyunun yordamıyla bulduklarını tarife kalkışanlar... Her durakta, bir yanılgının gayyasına düşmekten kurtaramıyorlar kendilerini... Gölgeler, gölgelerin gölgesinde dinlenirken; gölgeleri tarife kalkışanlar, elinden oyuncağı alınmış çocuk kırılganlığı ve hırçınlığında, yok saymaya yelteniyorlar, var olanı. Tanımlardaki eksiklik, çokça döndürürken başımızı, tariflerimize hezeyanlarımız hükmediyor. Kimi zaman, “geride tiksinti bırakan geçici bir bunalım” oluyor aşk; kimi zaman, çöl ortasında bir vaha... Ama, her ikisi de geçici oysa...
Peki, kalıcı olan ne? .. ' ne düşünüyorsunuz...... böyle yaşanması gerekmez mi aşkın... ve bence aşk 'acının sanatıdır.......'
Aşk..Söylerken bile içim umutla doldu..Benim yaşama sevincim, bana beni anlatan bir kavram. beni anlatır çünkü karşımdaki benim aynamdır, yansıtır..Ancakk genel bir aşk tanımı varmı bilemiyorum..Murat başaran güzel ifade etmiş: Her baktığımda ilk defa gmörüyormuşum gibi, az kalsın ölüyormuşum gibi..
Bence aşk; herkesin kendi kurallarıyla oynadığı bir oyundur.
Yani bize ait parmak izleri gibi, kurallarını yalnız bizim koyduğumuz bir oyun...
Adı herkes için aynı, tadı herkes için farklıdır.
Bu yüzden, aşkın uğruna ölünebileceğide doğrudur, aşkın hiç var olmamasıda.Kuralları herkes kendi başına koyuyorsa, herkesin fikri kendi adına doğrudur.
Bu dünya 6.5 milyar insan,6.5 milyar aşk,6.5 milyar aşk tanımı vardır.
'Aşk' göreceli bir kelimedir. Her insan aşkı farklı ve yaşadığı şartlar ve içinde bulunduğu koşullar dahilinde anlatabilir.
Yani aşk her yüzyılda olduğu gibi bu yüzyılda ve gelecek yüzyıllarda da olacaktır. Fakat aşk her yaşta farklı tarif edilen ve büyüdükçe değişen ve gelişen bir kelime ve yaşam biçimi.
Bir insan aşkı 15 yaşında değişik 20 yaşında daha farklı 30'unda çok daha kapsamlı 40'ına geldiğinde ise bir o kadar tecrübeli olarak 50,60,70 yaşlarında ise bir başka ifadeyle anlatabilir...
'Aşk' yaşanması en zor yaşam şeklidir, özellikle içinde bulunduğumuz bu düzende her şeyin para, orun, şöhret temelleri üzerine oturtulduğu düşünülürse aşka ulaşmak mümkün olandan daha zor olsa gerek.
'Aşk' insanların kendi elinde olan ama meşakkatli, saygı ve sevgiyi gerektiren zorlu bir yolculuğun buğulu kelimesi.
Son olarak 'Aşk' eğer 60,70,80 yaşına geldiğimizde bile karşımızdaki insana halen 'Seni Seviyorum' diyebiliyorsak bu aşktır ve yaşayana yakışmıştır diyorum...
TARİH BOYUNCA HANGİ İNSAN BUNU TAM OLARAK AÇIKLAYABİLMİŞ Kİ? AŞKI HERKES KENDİ KURALLARIYLA KENDİ İÇİNDE YAŞAR.HERKESİN ALDIĞI TAT, GÖRDÜĞÜ RENK DİĞERLERİNDEN TAMAMEN FARKLIDIR.KENDİMİZE AİT BİRER PARMAK İZİ GİBİ.
İŞTE BU YÜZDEN KİMİ İÇİN AŞK EN YÜCE, KİMİ İÇİN EN ACI, KİMİ İÇİN EN GÜZEL, KİMİ İÇİNSE HİÇ VAROLMAYAN BİR DUYGUDUR.
İŞİN GARİP KISMI İSE; BU İDDİALARIN HEPSİ DOĞRU.ÇÜNKÜ HERKES KENDİ KURALLARIYLA BU OYUNU OYNAR.
'çare yok, aşk onu yaratan tarafından, hikmet işte, mükemmelliği azaltılarak yaratılmıştı ... eyüp oyuncakları satan yaşlı oyuncakçıyı hatırladım.nur'a uykusunun sularına düşerken eşlik etmesi için müzikli bir salıncak alırken bir vidasının gevşek olduğunu farkettim.usta, şunu bir sıkıştırıver demiştim.yoksa bir iki gün sonra dağılıverecek.gülümsemişti.bırak gevşek kalsın, demişti, ki dönüp yine bana gelesin... aşk yaratılmışların içerisinde en kusursuz görünse de en kusurlu olanıydı kuşkusuz.' n.bekiroğlu
Aşk, İnsanın yaşamak istediği en güzel, Aşk, insanın yaşamak istediği en acı duygudur... Duygulara gem vurulabilir mi? Herkesin cevabı kendinde saklı. Mutluluğu tatlı tadıyla, ızdırabı acı tadıyla... Acı ve tatlının karşımı ortak bir meze...Tıpatıp bir tadı belli olmayan bir meyvenin beyninde ne şekilde algılanmas.Eğer tadını bilseydik AŞK diye birşey olmaz gizemini yitirirdi.Bir boşluğun tasviri ve tarifi gibi...
Aşk sevgiyi getirebiliyorsa güzeldir.
Sevgi çaba ister emek ister..
Aşk bir anlık ayaklarinizi yerden keser..
Ne mutlu imkansiz aşklarindan erişilmez sevgiler çıkarabilenlere..
neylimey, kendi dünyanizda yasananlarla bizim dunyamizda yasananlar arasinda benzetme yapilamaz.En azindan a$k vaziyetlerinde.
Aşk nedir biliyormusun.. aşk, onu görünce dilinin tutulması, konuşamamaktır.. aşk, özlemini çekmek hasretiyle yaşamaktır.. aşk, karşılık beklemeden beslenen en güzel duygudur.. aşk, sonsuz birlikteliğin başlangıcıdır kimi zaman.. aşk, bulutlu akşamlarda adını bağırmaktır.. aşk, gece yatıp saatlerce onu düşünmektir.. aşk, gözlerine dalıp uzaklara gitmektir.. aşk, kulağına sevgi sözcükleri fısıldamaktır sessizce.. aşk, usulca yaklaşıp onu seyretmektir sıkılmadan.. aşk, sonsuza dek beklemektir.. aşk, anlatmaya kelimelerin yetmediği bir serüvendir.. aşk, bir maceradır.. aşk, çekilen acıların yaşanan mutlulukların diğer adıdır.. aşk, tanımlanamaz.. En önemlisi ne biliyormusun.. Aşk, seni sevmektir.. Yürekten sevmek..
aşk diye birşey yoktur bunu herkez bilsin
Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin
Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin
Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür
Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin
aşk...
Su kaynağının yanında susuz kalmaktır AŞK.
..çok monoton bir konu..yok mu daha beyin çalıştıracak konulaaar _? ?
bir köşe yazısından alınan aşağıdaki yazı aşkın nasıl olması gerektiğini tanımlı yor kanaatimce...
'Aşkın tarifi mümkün mü?
Mâşukun gölgesi üzerine düşen âşık, kavuşacağı günün özlemiyle, cömertçe tüketmiş ona verilen her anı. Bağışlamış binlercesini her bir saatin, mâşukun gözlerine gözlerinin değeceği dakika gelinceye dek. Dönüyor gibi görünse de kendi ekseninde; daha büyük bir helezonun çekiminde olduğunu ancak kendi bilmiş. Bir sır gibi saklamış içinde dolup taşan sevginin ‘özne’sini. Ve o gün gelmiş... Sevgilinin kapısında kendisini bulduğu gün! Her kavşakta karmaşıklaşan yollar, bir inayetin desteğiyle düze çıkmış; dipsiz kuyu kesafetinde, bir heyula gibi tarifi imkansız sorular dize gelmiş... Ve sevgilinin kapısını tıklatmış, mecalinin tükendiği, bedeninin ağırlaşan yüküyle dizlerinin isyanda olduğu bir anda... Kısa bir tereddüt ve suskunluğun peşi sıra, ince bir mahcubiyetin perdelediği tiz bir ses duyulmuş içerden: “Kim o? ”
Genç âşık, duyduğu sesin şaşkınlığından belki; belki de yıllardır düşünü kurduğu ‘aşk’ın, bir ses cesametinde karşısında durmasının helecanından, duraklamış önce. Onlarca ‘kim(?) ’lik içerisinden, hangisini seçmeli ve sorunun en uygun cevabı olarak sunmalı telaşındayken, dudaklarının aralığından bir zamir fırlayıvermiş: “Ben”... Kısa bir süre de olsa ufunetli bir sessizlik, kapının ardından âşığın yüzüne doğru yayılmış. Bu susuş, bir tersliğin habercisi; uzun bir hicretin işaretçisi; bir sınavın, hepsinden çetin bir sınavın adresi gibi girmiş âşıkla maşukun arasına... İçeriden, rüzgâra karışmış bir ses duyulmuş nice sonra: “Git biraz dolaş... Gez, düşün! ..”
Yine yol görünmüş âşığa... Yine kozmik bir seferin yolcusu olmak düşmüş bahtına. Bir delinin kaotik güzergahında ilerliyor gibi görünse de, kaderi bir yörüngede, maşukun bulunduğu yeri kutsal belleyip, yolu uzatmış ama mesafeyi asla açmamış... Kendini çöllere vurmuş. Ateşin çöllerde, kızgın güneş altında pişirmiş aşkını. Nice âşıklardan yol, yordam öğrenmiş. Kâh kervanların peşinde kâh çoban yıldızının izinde, günleri gecelere ulayıp, çilesini doldurmuş. Günü bıraktığı yerde bulduğunda, sevgilinin kapısında bulmuş kendisini. Tekrar kapısını tıklatmadan, durmuş, düşünmüş önce. İçeriden gelebilecek sorunun her türlü ihtimalini geçirmiş zihninden. Çilekeşliğinden cesaret alıp, bir kez daha tıklatmış kapıyı. Mütereddit bir sessizliğin peşi sıra, istediği cevabı alma ısrarının nezaketinde, kapının ardından fısıltıyla karışık bildik bir soru yinelenmiş: “Kimsin? ”
Şaşırmış genç âşık... Yeni bir hatanın peşinden gelecek uzun yolculuğu, ateşi, soğuğu, hasreti, gurbeti, aşkı düşünmüş. Düşündükçe, gözündeki perdeler kalkmış bir bir. Ve susuzluktan kurumuş, birbirine tutuşmuş dudaklarını güçlükle aralayarak vermiş cevabını: “Sen! ..” Katran karası gecelerden, bir ay aydınlığının dinginliğine geçivermiş bir an için âşık. Mâşukun gülen çehresi, aydınlatmış yeri göğü. Bu seferki susuş, sevincin boğazda düğümlenmesindenmiş daha çok. Ve nice sonra, aralanan dudaklar baharı müjdelemiş: “Gel, yerim dar. İki kişi sığamaz ki.”
Hayatı ve aşkı yabancıdan temrin etme sürecimiz devam ediyor bir bakıma... Ölümü, ‘sevgili’ye kavuşma günü olarak gören Mevlana’nın ne kadar uzağındayız bugün... Beigbeder’in reklamcı opurtünizminin sözce kalıbı “Aşkın Ömrü Üç Yıldır”a azımız tutulmadı o günlerde... Oysa, bu tutukluluğumuz, çakılı kaldığımız çıkmaz sokakta, hali(mizi) tespitin aynasıydı bir bakıma. Hallac–ı Mansur, ‘üç gündür’ diyordu aşk için, başına geleceklerden haberdar olmanın bilgeliğinde. İlk gün öldürdüler; ikinci gün yaktılar; üçüncü gün de küllerini savurdular Hallac’ın. Peki bizce kaç gündür aşk? Her vadide aşk deyu sarındığımız her gölge, kaç gün serinliğinde dinlendiriyor bizleri? Yahut, kaç zaman, aşkın gölgesinde kalmaya yetiyor yüreğimiz? ..
Aşka bir ömür biçenler kadar, her viraja bulma umuduyla girenler de aldanıyor aslında. Hele ki, beş duyunun yordamıyla bulduklarını tarife kalkışanlar... Her durakta, bir yanılgının gayyasına düşmekten kurtaramıyorlar kendilerini... Gölgeler, gölgelerin gölgesinde dinlenirken; gölgeleri tarife kalkışanlar, elinden oyuncağı alınmış çocuk kırılganlığı ve hırçınlığında, yok saymaya yelteniyorlar, var olanı. Tanımlardaki eksiklik, çokça döndürürken başımızı, tariflerimize hezeyanlarımız hükmediyor. Kimi zaman, “geride tiksinti bırakan geçici bir bunalım” oluyor aşk; kimi zaman, çöl ortasında bir vaha... Ama, her ikisi de geçici oysa...
Peki, kalıcı olan ne? .. ' ne düşünüyorsunuz...... böyle yaşanması gerekmez mi aşkın... ve bence aşk 'acının sanatıdır.......'
Başladığında en güzelini,
Zaman geçtikçe çok....k'tan olduğunu düşündüğünüz
Bittiğinde de bir daha hiç yaşamayacağınızı düşündüğünüz şey....
Aşk..Söylerken bile içim umutla doldu..Benim yaşama sevincim, bana beni anlatan bir kavram. beni anlatır çünkü karşımdaki benim aynamdır, yansıtır..Ancakk genel bir aşk tanımı varmı bilemiyorum..Murat başaran güzel ifade etmiş: Her baktığımda ilk defa gmörüyormuşum gibi, az kalsın ölüyormuşum gibi..
aşk bir yalandır
Aşkı bugüne kadar kim tam olarak anlatabilmiş ki?
Bence aşk; herkesin kendi kurallarıyla oynadığı bir oyundur.
Yani bize ait parmak izleri gibi, kurallarını yalnız bizim koyduğumuz bir oyun...
Adı herkes için aynı, tadı herkes için farklıdır.
Bu yüzden, aşkın uğruna ölünebileceğide doğrudur, aşkın hiç var olmamasıda.Kuralları herkes kendi başına koyuyorsa, herkesin fikri kendi adına doğrudur.
Bu dünya 6.5 milyar insan,6.5 milyar aşk,6.5 milyar aşk tanımı vardır.
kısaca geçici delilik hali diyebiliriz.
Sadece yaşanır anlatılmaz.
BENCE aşk BİRBAKIŞLA BAŞLAR VE DOKUNUNCA BİTER EN GÜZEL AŞK HİÇ DOKUNULMAYANDIR
benceAŞK
'Aşk' göreceli bir kelimedir. Her insan aşkı farklı ve yaşadığı şartlar ve içinde bulunduğu koşullar dahilinde anlatabilir.
Yani aşk her yüzyılda olduğu gibi bu yüzyılda ve gelecek yüzyıllarda da olacaktır. Fakat aşk her yaşta farklı tarif edilen ve büyüdükçe değişen ve gelişen bir kelime ve yaşam biçimi.
Bir insan aşkı 15 yaşında değişik 20 yaşında daha farklı 30'unda çok daha kapsamlı 40'ına geldiğinde ise bir o kadar tecrübeli olarak 50,60,70 yaşlarında ise bir başka ifadeyle anlatabilir...
'Aşk' yaşanması en zor yaşam şeklidir, özellikle içinde bulunduğumuz bu düzende her şeyin para, orun, şöhret temelleri üzerine oturtulduğu düşünülürse aşka ulaşmak mümkün olandan daha zor olsa gerek.
'Aşk' insanların kendi elinde olan ama meşakkatli, saygı ve sevgiyi gerektiren zorlu bir yolculuğun buğulu kelimesi.
Son olarak 'Aşk' eğer 60,70,80 yaşına geldiğimizde bile karşımızdaki insana halen 'Seni Seviyorum' diyebiliyorsak bu aşktır ve yaşayana yakışmıştır diyorum...
TARİH BOYUNCA HANGİ İNSAN BUNU TAM OLARAK AÇIKLAYABİLMİŞ Kİ? AŞKI HERKES KENDİ KURALLARIYLA KENDİ İÇİNDE YAŞAR.HERKESİN ALDIĞI TAT, GÖRDÜĞÜ RENK DİĞERLERİNDEN TAMAMEN FARKLIDIR.KENDİMİZE AİT BİRER PARMAK İZİ GİBİ.
İŞTE BU YÜZDEN KİMİ İÇİN AŞK EN YÜCE, KİMİ İÇİN EN ACI, KİMİ İÇİN EN GÜZEL, KİMİ İÇİNSE HİÇ VAROLMAYAN BİR DUYGUDUR.
İŞİN GARİP KISMI İSE; BU İDDİALARIN HEPSİ DOĞRU.ÇÜNKÜ HERKES KENDİ KURALLARIYLA BU OYUNU OYNAR.
'çare yok, aşk onu yaratan tarafından, hikmet işte, mükemmelliği azaltılarak yaratılmıştı
...
eyüp oyuncakları satan yaşlı oyuncakçıyı hatırladım.nur'a uykusunun sularına düşerken eşlik etmesi için müzikli bir salıncak alırken bir vidasının gevşek olduğunu farkettim.usta, şunu bir sıkıştırıver demiştim.yoksa bir iki gün sonra dağılıverecek.gülümsemişti.bırak gevşek kalsın, demişti, ki dönüp yine bana gelesin...
aşk yaratılmışların içerisinde en kusursuz görünse de en kusurlu olanıydı kuşkusuz.' n.bekiroğlu
Hmn ASK? Yasanarak anlasilabilir; ama bildigim bir sey var, o da ask baki degildir, sonu vardir.
Görünmeyen bir şeyin varolabileceğini
ask bence aptallıktırrrrrrr.eglenceyi cagrıştırıyor
ask bence aptallıktırrrrrrrrrr.
cinsel dürtülerimizin bize oynadığı bir oyundur
Ask; duygu ile aklin savas alanidir... kimin kazanacagini siz belirlersiniz sonuc ise....?
aşk adamına göre herşey...adamına görede hiçbirşey..
ucsuz bir uçurumdan atlamak gibidir
öleceğinizi bilirsiniz ama ne zaman
olduğunu asla
aşk bazen rezilce korkuludur
Aşk, İnsanın yaşamak istediği en güzel,
Aşk, insanın yaşamak istediği en acı duygudur...
Duygulara gem vurulabilir mi?
Herkesin cevabı kendinde saklı.
Mutluluğu tatlı tadıyla, ızdırabı acı tadıyla...
Acı ve tatlının karşımı ortak bir meze...Tıpatıp bir tadı belli olmayan bir meyvenin beyninde ne şekilde algılanmas.Eğer tadını bilseydik AŞK diye birşey olmaz gizemini yitirirdi.Bir boşluğun tasviri ve tarifi gibi...
Aşk insanın canını acıtan bir şeydir.Eninde sonunda biter.Geriye sadece acısı kalır.Hele ihanete uğrayanların acısı hiç dinmez.