Düşündükçe boğazıma kadar tıkanırım hüzünle.Sonra düşünmeyen canlılar kategorisine koyduklarımızın ölümüne bakarım.Işığı görünmeyen bir yıldız gibi kayar giderler.Onları kurtaracak hiçbir inanç teorisi yoktur.Olsa ne yazar.Ya bitkidirler yine ya da hayvan...
Galiba biz insanlar bayağı korkuyoruz ölümden.Bu kadar teoriler düzmemizde ondan.
Demezler mi adama; 'yahu öleceğin bir ölüm,ne korkundan ağlıyorsun.? '
ölüm dönüşü olmayan en uzun yolculuk....bu yüzden ölümü bir sandala bağlayıp, sonsuz boşluğa bırakmak isterdim; sevdiklerimi benden çalmasın diye..........
Ölüm dendiğinde aklıma hemen; tabut,mezar taşları ve tabiki mezarlıklar geliyor. Ancak merak etmiyorda değilim.Biliyor musunuz,Necip Fazıl ölüm döşeğinde yatarken doğrulmuş ve şöyle demiş:demek böyleymiş... Son olarak diyorum ki; Ölümünde güzelini nasip etsin Rabbim....
Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya talib bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna... Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.
Ey nefis! Şu temsile bak, gör: Nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalb eder.
Meselâ; şu karyede (yâni Barla'da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksandokuz ahbabı İstanbul'a gitmişler. Güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul'a müştaktır, orayı düşünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse “Oraya git”, sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksandokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı, ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare adam ise, bütün onlara bedel yalnız bir misafire ünsiyyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.
Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir-iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme! Merdane kabre bak, dinle ne taleb eder! Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister! Sakın gafil olup ikinci adama benzeme!
Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.” Çünki: Ölüm değişmiyor. Firak bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insânî değişmiyor, ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at peyda ediyor.
Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünki, herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zira, şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şey'i nizâmsız gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vâkıalar olan şu hâdisat-ı kevniyye, tesadüf oyuncağı değiller. Meselâ: Zemine nebâtat ve hayvanat enva'ından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gayet muntâzam ve gayet münakkaş gömlekler; baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âlî gayeler içinde kemâl-i intizâm ile meczup mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki küre-i arzın; Benî-Âdemden, bâhusus ehl-i îmândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mânevîyyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi (Haşiye) mevt-âlûd hâdisat-ı hayâtiyyesini; bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesadüfî zannederek bütün musibetzedelerin elîm zâyiatını bedelsiz hebâen-mensur gösterip, müdhiş bir ye'se atarlar. Hem büyük bir hatâ, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hâdiseler, bir Hakîm-i Rahîm'in emriyle ehl-i îmânın fâni malını, sadaka hükmüne çevirip ibka etmektir. Ve küfran-ı ni’metten gelen günahlara keffarettir. Nasılki bir gün gelecek, şu musahhar zemin yüzünün zîneti olan âsâr-ı beşeriyyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp, çirkin bulur. Hâlık'ın emriyle, büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah'ın emriyle ehl-i şirki Cehennem'e döker. Ehl-i şükre “Haydi, Cennet'e buyurun der.
Madem kaçınılmaz, madem bir defa gelecek neden Allah için olmasın.
kaçınılmaz son elbet birgün yaşıyacağımız geç erken ama hep üzüntülü bir veda
Maşuka giden yol..
Düşündükçe boğazıma kadar tıkanırım hüzünle.Sonra düşünmeyen canlılar kategorisine koyduklarımızın ölümüne bakarım.Işığı görünmeyen bir yıldız gibi kayar giderler.Onları kurtaracak hiçbir inanç teorisi yoktur.Olsa ne yazar.Ya bitkidirler yine ya da hayvan...
Galiba biz insanlar bayağı korkuyoruz ölümden.Bu kadar teoriler düzmemizde ondan.
Demezler mi adama; 'yahu öleceğin bir ölüm,ne korkundan ağlıyorsun.? '
ölüm ölene bayram
oh negüzel bayramda tahta ata binmek var
üstadım
necip fazıl kısakürek
peygamberimi görmek için can atıyorum bu nedenle ölüm benim için düğün gecesi olacak
ölüm dönüşü olmayan en uzun yolculuk....bu yüzden ölümü bir sandala bağlayıp, sonsuz boşluğa bırakmak isterdim; sevdiklerimi benden çalmasın diye..........
yalnızlık....
Ölüm dendiğinde aklıma hemen; tabut,mezar taşları ve tabiki mezarlıklar geliyor.
Ancak merak etmiyorda değilim.Biliyor musunuz,Necip Fazıl ölüm döşeğinde yatarken doğrulmuş ve şöyle demiş:demek böyleymiş...
Son olarak diyorum ki; Ölümünde güzelini nasip etsin Rabbim....
..âsûde bir bahâr ülkesi...
Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.]
Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya talib bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna... Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.
Ey nefis! Şu temsile bak, gör: Nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalb eder.
Meselâ; şu karyede (yâni Barla'da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksandokuz ahbabı İstanbul'a gitmişler. Güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul'a müştaktır, orayı düşünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse “Oraya git”, sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksandokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı, ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare adam ise, bütün onlara bedel yalnız bir misafire ünsiyyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.
Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir-iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme! Merdane kabre bak, dinle ne taleb eder! Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister! Sakın gafil olup ikinci adama benzeme!
Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.” Çünki: Ölüm değişmiyor. Firak bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insânî değişmiyor, ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at peyda ediyor.
Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünki, herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zira, şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şey'i nizâmsız gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vâkıalar olan şu hâdisat-ı kevniyye, tesadüf oyuncağı değiller. Meselâ: Zemine nebâtat ve hayvanat enva'ından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gayet muntâzam ve gayet münakkaş gömlekler; baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âlî gayeler içinde kemâl-i intizâm ile meczup mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki küre-i arzın; Benî-Âdemden, bâhusus ehl-i îmândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mânevîyyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi (Haşiye) mevt-âlûd hâdisat-ı hayâtiyyesini; bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesadüfî zannederek bütün musibetzedelerin elîm zâyiatını bedelsiz hebâen-mensur gösterip, müdhiş bir ye'se atarlar. Hem büyük bir hatâ, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hâdiseler, bir Hakîm-i Rahîm'in emriyle ehl-i îmânın fâni malını, sadaka hükmüne çevirip ibka etmektir. Ve küfran-ı ni’metten gelen günahlara keffarettir. Nasılki bir gün gelecek, şu musahhar zemin yüzünün zîneti olan âsâr-ı beşeriyyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp, çirkin bulur. Hâlık'ın emriyle, büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah'ın emriyle ehl-i şirki Cehennem'e döker. Ehl-i şükre “Haydi, Cennet'e buyurun der.
***RİSALE-İ NUR KÜLLİYATINDAN***
asıl yuvaya dönüştür, SEVGİLİ'ye kavuşmak...En güzel şekilde....
Boyut değiştirmektir; ebediyete giden yolda.
Ölüm başkalaşımın bir başlagıcıdır. Başka aleme geçiştir
35- Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.
(ENBİYA SURESİ)
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?
Necip Fazıl Kısakürek
bu dünyadan ebedi aleme geçiş kapısıdır...
İnna lillah ve inna ileyhi raciun....(O'ndan geldik ve dahi yine dönüşümüz O'nadır)
üzerinde fazla düşünmeye değmez.yorum yapmaya da.
allah korusun ve düşmanımı bile bulmasın
ölüm var ölüm ölüm
kalp kırma gülüm gülüm
unutma birgün
ölüm var
ölüm
insan sevdiğini hiç üzmemeli
üç beş günlük dünya bu kıymet bilmeli
azrail tanımaz zengin fakiri
unutma güzelim
ölüm var ölüm
MAHSUN KIRMIZIGÜL
ne yazarsan yaz nereye kaçarsan kaç ölüme çare bulamadınızmı vah vaah
ÖLÜM
asla ve asla kurtuluş değildir...(intihar mı? sakın)
ölüm,ölüm dediğin nedirki! ! ! ölüm bu sahtelikten kurtulup gerçeği görmemiz,huzura kawuşmamızdır...
hayattaki en acı şey hele birde arkadaş ölümüyse çok kötü tabi odan kötüsü de var bugün esra adında 16 yaşında bir arkadaşım öldü çok mutsuzum
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber;
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber...
Necip Fazıl
...o gün beni ziyarete geldiğinde sormuştu: sen ölecek misin? ...
her an ensemde hissedebilsem biliyorum kendimi daha iyi hissedecem.
bir ölüm kaç gün sürer?
bir ölüme kaç ölü sığar?
sonsuza giden yol