dikkat!.. yüzey, zaten koşullu alan değil mi? yani yüzeye çıkan kök, artık varlığını kök olarak sürdürmesi mümkün değil. çünkü orası, yüzeyin hakimiyet alanıdır. yani içerde olanın yolu, “içerde” olmaktır. böylelikle dışarıda olan ya meyve ya da kabuktur.
ikinci sorun; devinim, zıtlıktan mı çıkar, zıtlığa mı erişir.
şunu biliyoruz: “ tavşana kaç, tazıya tut!” zayıf olan güçlüye yem oluyor. görünürde bu koşuşturma ilgi çekici değil; aksine bezdirici, hatta ürkütücü. ayrıca yaşamın “kaçan ve kovalayan” döngüsü, aynı koşulların farklı sonuçlar doğurması gerçekliği, yaşamın tekamül amaçlı olduğuna dair öğretiyle uyumlu değil. bu şu demektir: beslenerek değil, kaybederek, besleyerek ilerliyoruz ya da mümkün olmayanı isteme deneyimi de diyebiliriz.
ne yaman çelişki ! yaşıyoruz; farkında değilsek, farkında oluncaya kadar yaşayacağız.
yüzeyde görünen, güçlünün zayıfı yem yapması, kimyasal hatta atomik düzeyde dahi geçerli. maddenin atom altı düzeyde devinimi, sürekli güç (nitelik) kazanma hedeflidir. elektron alışverişleri, atom altı quark ayrışmaları, madde anti madde dönüşümü… bu doğrultuda işliyor.
bu devinim ‘yeterliyi’ bilmez; bildiğinde, model çöker, çözülür; diğeri oluşumlara yem olur.
yeryüzünün akıllı mamulü insan, ham maddesinin hakim özelliği güç perestlik olmasına rağmen, bağrındaki barış, sevgi, empati ve dayanışmanın da farkında. fakat bu farkındalığı sürekli nepotizme yem ediyor. kendi bedenini merkez aldığından bedeninin devamı bildiği yakınlarına özündeki vicdanı yansıtıyor. vicdanlar bu yüzden yaralıdır.
bütünsel vicdanın tek tük insanda görülmesi, güç perestliğin ne kadar başarılı olduğunu ayrı bir göstergesidir. toplumlar bu zararlı eğilimin narkozundan kurtulamıyor. yönetimler, bu eğilimi bir birleriyle savaşarak canlı tutuyor. yeryüzündeki ilkellik, güçten besleniyor. bu yüzden iyilik, içimizde kalıyor; yüzey iyiliklerin yer yüzünde çoğalmasına set çekip, kabuk oluyor.
sorun olmasaydı doğum olmazdı. “sorun”, yer yüzünde mi; yoksa yer yüzünün gelişmiş biçimi kabuk bedenlerde mi?
insanın kendiyle, hem türüyle, ona her şeyini veren doğayla çatışmasını tetikleyen ne?!
bu soruların cevabı gözlerimizin önünde; yer yüzü. doğa, insansız olarak ta kendi başına ‘güçlünün hüküm sürdürdüğü’ bir safari alanı. doğa, canlı üretme, öğütme fabrikası. kendinden olana zorluk , kendinden olanı güç ilişkileriyle beslerken, özündeki “güç perestliği” vurguluyor. yanı sıra bu “işin” kaynağının dünyamızı var eden, kuşatan, “besleyen” evrenimiz olduğunu çıkarsayabiliyoruz.
tespitimiz üzücü fakat geçerli: bildiğimiz evren, güç perest !
yüzeydeki bu özellik, evrenin baskın karakteri; vicdan, barış adına üzülmeden edemiyoruz. bu baskınlığın, bastırdığı ise vicdan, barış, yardımlaşmadır. yüzeye çıkan, çoğunlukla bağrındaki ters özellikleri bastırıyor. dahası, yüzeyin karakteri, içinde olanın zıt yönü olmasıdır. bu bildiğimiz, sahnelenen kurgu. başka evrenlerde boyutlarda bu koşullar aynı sonuçlara sebep olmayacaktır. çünkü evrim, taklite terstir.
fakat içinde bulunduğumuz boyut ve koşullar zıtlığın eseri. maddenin sürekli devinimi ve devinimin canlıya, canlının zekaya erişmesi: bir çok zıtlığın toplamı sonucu oluştu.
bu yüzden hegel’yenler, maksistler hatta sufiler, koşulları, olacakların habercisi biliyor.(2)
sufiler; “ bırak ‘oluş’, bildiği gibi yapsın; direndikçe yoldan çıkar, sonra yolu bulmak için ayrı çaba sarfedersin,” derken; diğerleri, koşulların alt katmanlarına, onları oluşturan sebeplere “dalışlar” yapar; yüzeydekinin köklerini sonradan olacaklar için kullanmak isterler. bu derinliklerde kimisi vurgun yer, kimisi enboli geçirip oralarda kalır; çok azı ‘keşif’ dediğimiz bir şeyleri yüzeye çıkarır.
abd, israil iktidarlarının saldırısına karşı iran hürmüz boğazı’nı kapattı. etkisi sovyet sosyalist rejimi uydusu doğu berlin duvarının yıkılmasına eşdeğer oldu.
yeryüzünün en temel karakteri olan güç, hala yatağından çıkmış taşkın olarak kararsız görünümle pasifiğe doğru akıyor.(1)
siyasal öngörücüler, abd lehine “tarihin sonu” derken, derin israilin inşa ettiği abd, küresel misyonu neredeyse sonlandı; kendi kıtasına çekilmek zorunda kalacak. yer yüzüne en yıkıcı silahlarla “biricik değer” sembolü olarak dayatılan abd doları, üzerindeki parlak kaplama pul pul dökülüyor. israil yönetimi, abd nin kaçınılmaz sonunu, mistik görünümlü sanrılarla hızlandırdı. olan budur.
olayların değişim hızının oluşturduğu zihinsel anaforun debisi çok yüksek. insanlığın boğazlaşma, yıkım tarihine bırak-madığı izler, zamanın engin frekans okyanuslarında “kaydediliyor”.
bu yüzden sahnelenen olayların senaryo yazarlarının ihtiras ve çekişmelerine tanık olduğum olaylar bağlamında değiniler yapmayı sürdüreceğim.
doğarak öleceğini bilen yer yüzü akıllıları olarak ne kadar “şanslıyız” ! yaşam, bu anlamda “ikram” görülemez. belki de karma’nın “telafi imkanı” dediği doğrudur.
ruh gemilerimiz, zaman okyanusunun kıyılarına zihinsel çapalar atıp ( ki sezgi budur), kabuk bedenlere bürünerek, yer yüzünde keşfe çıkan özlerinin dönmesini bekliyor. yaşam budur. “karaya” her çıkış, bir çok hüsran kayıtları bırakarak sonlanıyor.
neyi aşk sandığını unutmuşsan, hafızasız kalmışsa yüreğin ve nazarında değilse artık zaman, çağdaşısın demektir erenlerin, yara almış bir zarif lisansındır…
günaydın ey zâkîr, boncuk boncuk ter içinde ve susuz geceden sonra sabahına merhaba…
küfürü hüner sayanların emmisi, beri gel sen de, tek sevdiğin babanla beraber can yücel, sevdiğim kadar sevilirim öyle mi, salağın en salağı, buysa hayat, bu hayatın yedi sülalesi, istanbulun ta yedi tepesi,
ki dibi tutmuş bir kere akdeniz kokusunun dahi… çukulatadan beklene dursun seretonin, harman yerindeki yanık tenin yerini tutacak tarımsal/kırsal kalkınma, öyle mi… tabi tabi bekleyelim, sirkecideki han hamallarının sırtındaki, küfe ip izlerinin helali olan, ayran aşı kadar, içimize aş olacak ha; emekçilerin emekleri…
amenna ve eyvallah da, yok işte benim neyleyim, tuzu kuru ve hırpalanmamış ve yaslandığı istinâd duvarı nizamî ve el/itlerden himaye görmüş, kitapsız mütedeyyin bir yüreğim...
ah sen de; üzümler kadar beyaz ellerin için derken, üzgünümleri ve tatlanmış üzümlerin tatlı bağ bozumu telaşesini, külahıma anlat pablo neruda, anlat anlat hacet deflerini…
ki metal kırpıntısı ve kalıptan/tornadan çıkmış, tek tipleşen kalpler taşlaşa ve pıhtılaşa dursun, kan k/ayıplarımız…
raylı sistemin ve metronun hangi trenine binsem, ve gerek otursam gerekse ayakta kalsam sensiz, bindiğim vagon ya hüzün ya kahır taşıyor sessiz, hangi istasyonda ineceğimin bir önemi kalmıyor ve indiğim istasyonda iniyor, o kahır ve o hüzün de benimle…
ki heves hırsızı dağılmış zihnim; ve/us/ us/lu dur aklım...
her gece saat yârimde, içimde bir çiçek silkelenir; turuncu gül polenleri, duyulabilen yegâne ses olan nefesimin sığındığı genzimi yakarak…
o cin ali koşarak saatleri geri alır, ve kendine yalan söylemeyi sever, kızçelerin ip atladığı gibi bir rahatlıkla…
masal bulamacı işte; her gece saat tam yârimde, bir şiir, cibinliğini çeker paravanın arkasında ve son dizesini yazmadan, kendine koşar yalın ayaklarıyla…
ki yazgıları ortak ve bir noktaya bakan gözlerde, hani; karları erimeye yüz tutmuş bir korunun, ağaç dalları arasından süzülen o solgun gün ışığı hüzmesi altındaki, kamaşıklıkla,
kırk yamalı paltosuna bürünmüş ve, yuva sıcaklığından geçmiş bir evsizin, bağrı yufkalığınca, üşümek ister dizeler…
sonra; sayıklamalar kesilir/ayıklanır düşün o hayra yoracak yerleri, geriye kalan kâbuslarından…
her gece saat yârimde, usulca sarılıp kendime her mahluk gibi, içimdeki hep aynı afacan kul iştiyakıyla, uyuya kalırım, acaba bu gece mi vuslat sorusu kalbimde…
beşer idrakinin üstünde kocaman ve geniş asuman katları, açar her garip gibi bana da kapılarını; her an ilk an, her an ilk olur...
her gece saat yârimi gösterdiğinde, yüzümden nöbetçi bir bulut geçer zoraki gülümseyerek, sedir üstündeki eski bir şilteye uzanır gibi sarılırım kendime ve, kendimden başka kimim var farkındalığına, dolaş ha/sarmaş… ha/dolaş... ne kendime kıyabilirim, ne de beni bana mutlak terk etmeyenin, beni sevdiği gibi, o/nu sevebilirim…
raylı sistemin ve metronun hangi trenine binsem, ve gerek otursam gerekse ayakta kalsam sensiz, bindiğim vagon ya hüzün ya kahır taşıyor sessiz, hangi istasyonda ineceğimin bir önemi kalmıyor ve indiğim istasyonda iniyor, o kahır ve o hüzün de benimle…
ki heves hırsızı dağılmış zihnim; ve/us/ us/lu dur aklım...
her gece saat yârimde, içimde bir çiçek silkelenir; turuncu gül polenleri, duyulabilen yegâne ses olan nefesimin sığındığı genzimi yakarak…
o cin ali koşarak saatleri geri alır, ve kendine yalan söylemeyi sever, kızçelerin ip atladığı gibi bir rahatlıkla…
masal bulamacı işte; her gece saat tam yârimde, bir şiir, cibinliğini çeker paravanın arkasında ve son dizesini yazmadan, kendine koşar yalın ayaklarıyla…
ki yazgıları ortak ve bir noktaya bakan gözlerde, hani; karları erimeye yüz tutmuş bir korunun, ağaç dalları arasından süzülen o solgun gün ışığı hüzmesi altındaki, kamaşıklıkla,
kırk yamalı paltosuna bürünmüş ve, yuva sıcaklığından geçmiş bir evsizin, bağrı yufkalığınca, üşümek ister dizeler…
sonra; sayıklamalar kesilir/ayıklanır düşün o hayra yoracak yerleri, geriye kalan kâbuslarından…
her gece saat yârimde, usulca sarılıp kendime her mahluk gibi, içimdeki hep aynı afacan kul iştiyakıyla, uyuya kalırım, acaba bu gece mi vuslat sorusu kalbimde…
beşer idrakinin üstünde kocaman ve geniş asuman katları, açar her garip gibi bana da kapılarını; her an ilk an, her an ilk olur...,
her gece saat yârimi gösterdiğinde, yüzümden nöbetçi bir bulut geçer zoraki gülümseyerek, sedir üstündeki eski bir şilteye uzanır gibi sarılırım kendime ve, kendimden başka kimim var farkındalığına, dolaş ha/sarmaş… ha/dolaş..., ne kendime kıyabilirim, ne de beni bana mutlak terk etmeyenin, beni sevdiği gibi, o/nu sevebilirim…
diye bir olgu var batının lisanında ve karartma altında asırlardır, yine batının kendi kancıklığında…
peki o halde, artık söndürün ışıkları doğuda da madem, ki içimden geçen radyasyon, kalbimi röntgenliyor...
ve yahuda ağacı astım, kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı; sabırsız ve güzel erguvanın baharda, yapraklanmadan çiçeklenmesi ve sığdırabilirdi esrarlı demleri o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının, mor salkımları kadar, koyuydu göz halkalarım yokluğunda…
o halde; asıyorum kalbimi ben de zamansız, a/mor/a çalan dallarına ve erguvan tebessümüne, aşkta üstadım senin…
ki kısa, çabuk ve hareketli, aceleci, sabrı kıt, fakat görkemli ve heybetli, ve ahir zaman baharı gibi, hemen geçmek üzre bilirsin erguvan zamanı… ah
ve kendinden kaçan bir soysuzun, ne çocuğu olduğunun, nasıl ve ne önemi olabilir… ki düştükleri hendekte, baktım, baktım; göremedim yüzlerini,
eğildim, yaklaştım, anlamaya çalıştım, yüzümü kıbleye döndüm, sordum mütemadi terbiyecim olan rabbime, nasıl bir körüm ben…
gözlerimden bir halat attım sonra, sözlerine mevlanın...
kıldan ince sırat köprüsü, ve ağladıkça gözyaşlarıyla, göz kamaştırıcı olur insan…
ellerimi gezdirdim kim bilir kaç mushafta…
tutundum divaneliğin sarhoşluğuna aklıma bir daha kavuşmamacasına, baktım, baktım; göremedim yüzünü cemiyetin, ve dokundum boşluğa,
nafile; yoktu gözlerim yüzümde, meğer çift hendekliydi hendese, şimdi dedim ağlasam, gözyaşlarım olur mu acep, bir harabât tekkesinin, ayak yolu eşiğine mermer..., ah
dikkat!.. yüzey, zaten koşullu alan değil mi? yani yüzeye çıkan kök, artık varlığını kök olarak sürdürmesi mümkün değil. çünkü orası, yüzeyin hakimiyet alanıdır. yani içerde olanın yolu, “içerde” olmaktır. böylelikle dışarıda olan ya meyve ya da kabuktur.
ikinci sorun; devinim, zıtlıktan mı çıkar, zıtlığa mı erişir.
şunu biliyoruz: “ tavşana kaç, tazıya tut!” zayıf olan güçlüye yem oluyor. görünürde bu koşuşturma ilgi çekici değil; aksine bezdirici, hatta ürkütücü. ayrıca yaşamın “kaçan ve kovalayan” döngüsü, aynı koşulların farklı sonuçlar doğurması gerçekliği, yaşamın tekamül amaçlı olduğuna dair öğretiyle uyumlu değil. bu şu demektir: beslenerek değil, kaybederek, besleyerek ilerliyoruz ya da mümkün olmayanı isteme deneyimi de diyebiliriz.
ne yaman çelişki ! yaşıyoruz; farkında değilsek, farkında oluncaya kadar yaşayacağız.
yüzeyde görünen, güçlünün zayıfı yem yapması, kimyasal hatta atomik düzeyde dahi geçerli. maddenin atom altı düzeyde devinimi, sürekli güç (nitelik) kazanma hedeflidir. elektron alışverişleri, atom altı quark ayrışmaları, madde anti madde dönüşümü… bu doğrultuda işliyor.
bu devinim ‘yeterliyi’ bilmez; bildiğinde, model çöker, çözülür; diğeri oluşumlara yem olur.
yeryüzünün akıllı mamulü insan, ham maddesinin hakim özelliği güç perestlik olmasına rağmen, bağrındaki barış, sevgi, empati ve dayanışmanın da farkında. fakat bu farkındalığı sürekli nepotizme yem ediyor. kendi bedenini merkez aldığından bedeninin devamı bildiği yakınlarına özündeki vicdanı yansıtıyor. vicdanlar bu yüzden yaralıdır.
bütünsel vicdanın tek tük insanda görülmesi, güç perestliğin ne kadar başarılı olduğunu ayrı bir göstergesidir. toplumlar bu zararlı eğilimin narkozundan kurtulamıyor. yönetimler, bu eğilimi bir birleriyle savaşarak canlı tutuyor. yeryüzündeki ilkellik, güçten besleniyor. bu yüzden iyilik, içimizde kalıyor; yüzey iyiliklerin yer yüzünde çoğalmasına set çekip, kabuk oluyor.
hadi çık, işin içinden!
sorun olmasaydı doğum olmazdı. “sorun”, yer yüzünde mi; yoksa yer yüzünün gelişmiş biçimi kabuk bedenlerde mi?
insanın kendiyle, hem türüyle, ona her şeyini veren doğayla çatışmasını tetikleyen ne?!
bu soruların cevabı gözlerimizin önünde; yer yüzü. doğa, insansız olarak ta kendi başına ‘güçlünün hüküm sürdürdüğü’ bir safari alanı. doğa, canlı üretme, öğütme fabrikası. kendinden olana zorluk , kendinden olanı güç ilişkileriyle beslerken, özündeki “güç perestliği” vurguluyor.
yanı sıra bu “işin” kaynağının dünyamızı var eden, kuşatan, “besleyen” evrenimiz olduğunu çıkarsayabiliyoruz.
tespitimiz üzücü fakat geçerli: bildiğimiz evren, güç perest !
yüzeydeki bu özellik, evrenin baskın karakteri; vicdan, barış adına üzülmeden edemiyoruz. bu baskınlığın, bastırdığı ise vicdan, barış, yardımlaşmadır. yüzeye çıkan, çoğunlukla bağrındaki ters özellikleri bastırıyor. dahası, yüzeyin karakteri, içinde olanın zıt yönü olmasıdır. bu bildiğimiz, sahnelenen kurgu. başka evrenlerde boyutlarda bu koşullar aynı sonuçlara sebep olmayacaktır. çünkü evrim, taklite terstir.
fakat içinde bulunduğumuz boyut ve koşullar zıtlığın eseri. maddenin sürekli devinimi ve devinimin canlıya, canlının zekaya erişmesi: bir çok zıtlığın toplamı sonucu oluştu.
bu yüzden hegel’yenler, maksistler hatta sufiler, koşulları, olacakların habercisi biliyor.(2)
sufiler; “ bırak ‘oluş’, bildiği gibi yapsın; direndikçe yoldan çıkar, sonra yolu bulmak için ayrı çaba sarfedersin,” derken; diğerleri, koşulların alt katmanlarına, onları oluşturan sebeplere “dalışlar” yapar; yüzeydekinin köklerini sonradan olacaklar için kullanmak isterler. bu derinliklerde kimisi vurgun yer, kimisi enboli geçirip oralarda kalır; çok azı ‘keşif’ dediğimiz bir şeyleri yüzeye çıkarır.
yeni/den orta çağ… 7
hürmüz anaforu
abd, israil iktidarlarının saldırısına karşı iran hürmüz boğazı’nı kapattı. etkisi sovyet sosyalist rejimi uydusu doğu berlin duvarının yıkılmasına eşdeğer oldu.
yeryüzünün en temel karakteri olan güç, hala yatağından çıkmış taşkın olarak kararsız görünümle pasifiğe doğru akıyor.(1)
siyasal öngörücüler, abd lehine “tarihin sonu” derken, derin israilin inşa ettiği abd, küresel misyonu neredeyse sonlandı; kendi kıtasına çekilmek zorunda kalacak. yer yüzüne en yıkıcı silahlarla “biricik değer” sembolü olarak dayatılan abd doları, üzerindeki parlak kaplama pul pul dökülüyor. israil yönetimi, abd nin kaçınılmaz sonunu, mistik görünümlü sanrılarla hızlandırdı. olan budur.
olayların değişim hızının oluşturduğu zihinsel anaforun debisi çok yüksek. insanlığın boğazlaşma, yıkım tarihine bırak-madığı izler, zamanın engin frekans okyanuslarında “kaydediliyor”.
bu yüzden sahnelenen olayların senaryo yazarlarının ihtiras ve çekişmelerine tanık olduğum olaylar bağlamında değiniler yapmayı sürdüreceğim.
doğarak öleceğini bilen yer yüzü akıllıları olarak ne kadar “şanslıyız” ! yaşam, bu anlamda “ikram” görülemez. belki de karma’nın “telafi imkanı” dediği doğrudur.
ruh gemilerimiz, zaman okyanusunun kıyılarına zihinsel çapalar atıp ( ki sezgi budur), kabuk bedenlere bürünerek, yer yüzünde keşfe çıkan özlerinin dönmesini bekliyor. yaşam budur. “karaya” her çıkış, bir çok hüsran kayıtları bırakarak sonlanıyor.
erenler
neyi aşk sandığını unutmuşsan,
hafızasız kalmışsa yüreğin ve
nazarında değilse artık zaman,
çağdaşısın demektir erenlerin,
yara almış bir zarif lisansındır…
günaydın ey zâkîr,
boncuk boncuk ter içinde ve
susuz geceden sonra sabahına merhaba…
emekçi
küfürü hüner sayanların emmisi,
beri gel sen de,
tek sevdiğin babanla beraber can yücel,
sevdiğim kadar sevilirim öyle mi,
salağın en salağı,
buysa hayat, bu hayatın yedi sülalesi,
istanbulun ta yedi tepesi,
ki dibi tutmuş bir kere
akdeniz kokusunun dahi…
çukulatadan beklene dursun seretonin,
harman yerindeki yanık tenin
yerini tutacak tarımsal/kırsal kalkınma,
öyle mi…
tabi tabi bekleyelim,
sirkecideki han hamallarının sırtındaki,
küfe ip izlerinin helali olan,
ayran aşı kadar,
içimize aş olacak ha;
emekçilerin emekleri…
üzüm
amenna ve eyvallah da,
yok işte benim neyleyim,
tuzu kuru ve hırpalanmamış
ve yaslandığı istinâd duvarı nizamî
ve el/itlerden himaye görmüş,
kitapsız mütedeyyin bir yüreğim...
ah sen de;
üzümler kadar beyaz ellerin için derken,
üzgünümleri ve tatlanmış üzümlerin
tatlı bağ bozumu telaşesini,
külahıma anlat pablo neruda,
anlat anlat hacet deflerini…
ki metal kırpıntısı ve
kalıptan/tornadan çıkmış,
tek tipleşen kalpler taşlaşa ve
pıhtılaşa dursun,
kan k/ayıplarımız…
yâr
raylı sistemin ve metronun hangi trenine binsem,
ve gerek otursam gerekse ayakta kalsam sensiz,
bindiğim vagon ya hüzün ya kahır taşıyor sessiz,
hangi istasyonda ineceğimin bir önemi kalmıyor
ve indiğim istasyonda iniyor,
o kahır ve o hüzün de benimle…
ki heves hırsızı dağılmış zihnim;
ve/us/
us/lu dur aklım...
her gece saat yârimde,
içimde bir çiçek silkelenir;
turuncu gül polenleri,
duyulabilen yegâne ses olan nefesimin
sığındığı genzimi yakarak…
o cin ali koşarak saatleri geri alır,
ve kendine yalan söylemeyi sever,
kızçelerin ip atladığı gibi bir rahatlıkla…
masal bulamacı işte;
her gece saat tam yârimde,
bir şiir,
cibinliğini çeker paravanın arkasında
ve son dizesini yazmadan,
kendine koşar yalın ayaklarıyla…
ki yazgıları ortak ve bir noktaya bakan gözlerde,
hani; karları erimeye yüz tutmuş bir korunun,
ağaç dalları arasından süzülen
o solgun gün ışığı hüzmesi altındaki,
kamaşıklıkla,
kırk yamalı paltosuna bürünmüş ve,
yuva sıcaklığından geçmiş bir evsizin,
bağrı yufkalığınca,
üşümek ister dizeler…
sonra;
sayıklamalar kesilir/ayıklanır
düşün o hayra yoracak yerleri,
geriye kalan kâbuslarından…
her gece saat yârimde,
usulca sarılıp kendime
her mahluk gibi,
içimdeki hep aynı afacan kul iştiyakıyla,
uyuya kalırım,
acaba bu gece mi vuslat
sorusu kalbimde…
beşer idrakinin üstünde kocaman
ve geniş asuman katları,
açar her garip gibi bana da kapılarını;
her an ilk an,
her an ilk olur...
her gece saat yârimi gösterdiğinde,
yüzümden nöbetçi bir bulut geçer
zoraki gülümseyerek,
sedir üstündeki eski bir şilteye uzanır gibi
sarılırım kendime ve,
kendimden başka kimim var farkındalığına,
dolaş ha/sarmaş… ha/dolaş...
ne kendime kıyabilirim,
ne de beni bana mutlak terk etmeyenin,
beni sevdiği gibi, o/nu sevebilirim…
yâr
raylı sistemin ve metronun hangi trenine binsem,
ve gerek otursam gerekse ayakta kalsam sensiz,
bindiğim vagon ya hüzün ya kahır taşıyor sessiz,
hangi istasyonda ineceğimin bir önemi kalmıyor
ve indiğim istasyonda iniyor,
o kahır ve o hüzün de benimle…
ki heves hırsızı dağılmış zihnim;
ve/us/
us/lu dur aklım...
her gece saat yârimde,
içimde bir çiçek silkelenir;
turuncu gül polenleri,
duyulabilen yegâne ses olan nefesimin
sığındığı genzimi yakarak…
o cin ali koşarak saatleri geri alır,
ve kendine yalan söylemeyi sever,
kızçelerin ip atladığı gibi bir rahatlıkla…
masal bulamacı işte;
her gece saat tam yârimde,
bir şiir,
cibinliğini çeker paravanın arkasında
ve son dizesini yazmadan,
kendine koşar yalın ayaklarıyla…
ki yazgıları ortak ve bir noktaya bakan gözlerde,
hani; karları erimeye yüz tutmuş bir korunun,
ağaç dalları arasından süzülen
o solgun gün ışığı hüzmesi altındaki,
kamaşıklıkla,
kırk yamalı paltosuna bürünmüş ve,
yuva sıcaklığından geçmiş bir evsizin,
bağrı yufkalığınca,
üşümek ister dizeler…
sonra;
sayıklamalar kesilir/ayıklanır
düşün o hayra yoracak yerleri,
geriye kalan kâbuslarından…
her gece saat yârimde,
usulca sarılıp kendime
her mahluk gibi,
içimdeki hep aynı afacan kul iştiyakıyla,
uyuya kalırım,
acaba bu gece mi vuslat
sorusu kalbimde…
beşer idrakinin üstünde kocaman
ve geniş asuman katları,
açar her garip gibi bana da kapılarını;
her an ilk an,
her an ilk olur...,
her gece saat yârimi gösterdiğinde,
yüzümden nöbetçi bir bulut geçer
zoraki gülümseyerek,
sedir üstündeki eski bir şilteye uzanır gibi
sarılırım kendime ve,
kendimden başka kimim var farkındalığına,
dolaş ha/sarmaş… ha/dolaş...,
ne kendime kıyabilirim,
ne de beni bana mutlak terk etmeyenin,
beni sevdiği gibi, o/nu sevebilirim…
erguvan
amor;
m
o
r,
diye bir olgu var batının lisanında
ve karartma altında asırlardır,
yine batının kendi kancıklığında…
peki o halde,
artık söndürün ışıkları doğuda da madem,
ki içimden geçen radyasyon,
kalbimi röntgenliyor...
ve yahuda ağacı astım,
kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı;
sabırsız ve güzel erguvanın baharda,
yapraklanmadan çiçeklenmesi
ve sığdırabilirdi esrarlı demleri
o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının,
mor salkımları kadar,
koyuydu göz halkalarım
yokluğunda…
o halde;
asıyorum kalbimi
ben de zamansız,
a/mor/a çalan dallarına
ve erguvan tebessümüne,
aşkta üstadım senin…
ki kısa,
çabuk ve hareketli,
aceleci, sabrı kıt,
fakat görkemli ve heybetli,
ve ahir zaman baharı gibi,
hemen geçmek üzre
bilirsin erguvan zamanı…
ah
tekke
ve kendinden kaçan bir soysuzun,
ne çocuğu olduğunun,
nasıl ve ne önemi olabilir…
ki düştükleri hendekte,
baktım, baktım;
göremedim yüzlerini,
eğildim, yaklaştım, anlamaya çalıştım,
yüzümü kıbleye döndüm,
sordum mütemadi terbiyecim olan rabbime,
nasıl bir körüm ben…
gözlerimden bir halat attım sonra,
sözlerine mevlanın...
kıldan ince sırat köprüsü,
ve ağladıkça gözyaşlarıyla,
göz kamaştırıcı olur insan…
ellerimi gezdirdim kim bilir
kaç mushafta…
tutundum divaneliğin sarhoşluğuna
aklıma bir daha kavuşmamacasına,
baktım, baktım;
göremedim yüzünü cemiyetin,
ve dokundum boşluğa,
nafile;
yoktu gözlerim yüzümde,
meğer çift hendekliydi hendese,
şimdi dedim ağlasam,
gözyaşlarım olur mu acep,
bir harabât tekkesinin,
ayak yolu eşiğine mermer...,
ah