nasıl ki, yaşanmışlığı olmayan bir hakikati yaşamış sayan her çıkarım, yaşanacakları ipotek altına alacak demekse ve o ipoteğin adı, sonunda yine dönüp dolaşıp yanılsama olarak karşımıza çıkıyorsa ve, bildiklerimiz sonuçta yanıldıklarımıza yetmez hale geliyorsa, öyle de; kulluk yolundaki suskunluk ve duralamalarımız, bir ömür k/aybı olarak mahcup ve anlayış bekleyici konumda kalmamız ötesine geçemez, ironik kazanımlarla yüzleşmek akıbetine uğramaktan azatlığın yolunu kesecektir…
şu kadar ki, her kul bağlı bulunduğu o muhabbet kaynağına karışabilecek kirliliklere ve vücut iklimi afiyetini fesada uğratabilecek dışsal unsurlara karşı, kuduz ve tetanos aşıları tedbirleri ve benlik eczalarını kullanımda ya da güvenlik ihlalleri ve yaşam hırpalanışlarına kapı açmakta hürdür ve hal endişelerinin ve varlık belirsizliklerinin gri alanlarında duyulan endişelere özür beyan etmenin erdemi bir kulda ifa kabiliyeti kazandığında, hangi derya okyanusuna maşuk olmaz; ve bir okyanusun bu derya muhabbetine yankı vermemesinin, bütün dikeyleri yatay hale getirecek bir varoluş öyküsünün inkârı olacağı da izahtan varestedir…
kavgası bitmek bilmeyecek bir ulu sevdanın, dertlerine tanı konması ve derman arayışının yolu, o yolu deneyimlemiş bilgelerin tespit ve tavsiyelerine kulak vermekle başlayacak olsa bile, karar anları; daima kişiye özel ve bu anlamda terzi işi kılınmıştır…
dünyanın saldırılarına maruz kalıp, yara almış, kan kaybeden her sine; haline bir çare ve yol yordam arayışına girmek için, her an ve her nefeste ölüm tehdidi altında bulunduğu farkındalığından çok, muhatap kılındığı ve her kulun kendine özgü teması içinde bulunduğu, o okyanus ve derya muhabbeti ihsanına teveccüh göstermesi ve bu muhabbetin mutlak vuslata dek geçecek vaktin, muvakkat ayrılığın en tesirli bir müsekkini olduğu bilinmelidir… bir sınav niteliğindeki soruyla başlayan o kadim çağrının sesindeki merhameti mütemadiyen hatırda tutabilmektir kulluk…
atlas yürekli ve nur yüzlü, güzel bir kulluk, uykulu gözlerle de olsa, bir okyanusa bir deryanın gösterdiği ilk mutlak razı olma ve teslimiyetle başlar… takva kokulu bir turuncu güle, muhabbete kanayan bir kızıl gülün yankı vermesi gibi… dingin bir uykudan, şafakların söküşünde hayırlı sabahlar, hayırlı vakitler; günaydın diyerek evrene uyanmak, ölmeden önce ölenlerin, hayatta oluşlarına bir teşekkürüdür…
okyanus; histerik soy sop mülahazalarında deryaya piç muamelesi yapmayı bir kenara bırakıp, hatta bundan utanç duyarak özür dilemeyi deneyecek olursa, ve derya de buna bağışlayıcı bir gönülle mukabele edebilirse, ummanın rahmet-i rahîminden o vakit biraz daha umutvar olabilirler…
hangi okyanus, gel benim aziz sultanım diye seslendi ve umman yoluna çağırdı da, bu çağrının istikametine yönelmeyen kaç derya oldu… sonuçta birbirlerinin, şu konma göçmede gurbet yolculuğunun çilesi oldukları zannı ve böyle yazılmış umman fermanı isnadı, yığma kagir bir bina kadar temelsizdir… ellerin ummana açıldığı ve gözlerin gurupta olduğu, vaktin gözeriminin altına indiği demlerde, okyanus sanıyor mu ki dualarına eşlik eden bir derya yok içinde… ve o esnada yaşaran gözlerinden dökülen şükran katrelerinde derya köpük köpük erimiyor…
siz yesribte ege, hirada gece, kisrada ecelsiniz, oku/da hecesiniz siz, beni kelime yapan, tutsak yapan beni; beni siz…
yudum yudum suyumsunuz, iç ferahlatan berrak; harika bir insan oluyorum hatırımda siz varsanız ve bahtıma iki yanı ağaçlı yollar düşüyor hep, ah
peygamberlerin hatemince, yetim tebessümleri yerleştirdiğimde yüzüme, ne zaman yürek boşluğumun duvarına bir çivi çakılmak istense, o duvar tutmuyor çiviyi,
belki, sadece noksan bir resimdim ümmete reva görülmüş şu kırık çerçevede, ki kardeşim dediğiniz benden size, ancak hicâb olur sadece…
nolaydı olaydınız kıyamadığım, sizde olmak ve hissedebilmek için sizi, koparıp deste deste takvimleri de, nice rivayetler mi okumalı, nice mevlûd kandili pastaları mı kesmeli bilmem ki, bu ahir zaman ertesinde,
yeni dileklere; yedi kat semanın, mütemadî senalı melekleri, ayrı/ayrı amin diyebileydi keşke; çarpışan beşerî çıkarların, kükürt kokularına bakmadan…
ki başka bir baharda; toplayıp satır aralarından, hayalet bir şehri uyandırmadan ve zihin kıvrımlarımı süslemeden, veballi ayaklarımın parmak uçlarına basarak utangaç tebessümlerle, sessizce şiirler yazarım ben size…
nebevî nefesinizin siy/ah hırkası, sarsın ne olur; şaşkın yüzümü, sonsuzlukta açılan iftar sofranızda…
yağmur duaları kifayetsizken, bir mücrimin muhabbet gözyaşlarıyla, gözlerimi nazarınıza temaslayıp, cemalinize teslim edebilmektir ruhumu niyazım... ah
ki tutucu bir adamım ben çok doğru, bir yol tuttu mu; geriye çevrilmem öyle kolay kolay, ama yalnız, geri çevrilmenin muhabbete gitmek, anlamına geldiğine inanırsam, yön tanımaz olurum ve kararır gözlerim,
evet; çizgisi orta yerde, bağnazıyım gerçek hayatın…
peki şimdi söyle güzel kardeşim, tam olarak sen neredesin, bak kaç ömürdür buradayım, bu denizin karşısında… ve ne kadar zaman oldu, yine hiçliğimle bekliyorum, kıpırdamadan, eylemsiz seni, intiharı seçmiş bir balina kadar ölü, kıyıya vurmuş ve cansız…
deryadayım… tam karşısında, kıpırtısızlığını delecek ilk dalgayı yakalamak için, gözlerimi kırpmadan bekliyorum, kafamı kaldırıp bir an göğe baksam, yine orada kim olsa bilir, o şımarık, tembel ve inatçı bulut…
sahi şu içi geçmiş dünyanın tepesindeki bulutlar renk değişmez mi hiç, hep o puslu gri, /kaç gündür aralıksız yağan rahmetten/ bir iç ses daha evet,
sıkılmaz mı hiç bu inatçı bulut çakılı kalmaktan, ve hep aynı hoşnutlukta…
renklerden gri, gri, gri, kaç fitten bana bakar sorsan,
/hey; hep maviyi bekleyen, /çekil aşağımdan; ki deniz suyu, köpük, bulanık burnumun ucu… ah
nasıl ki, yaşanmışlığı olmayan bir hakikati yaşamış sayan her çıkarım, yaşanacakları ipotek altına alacak demekse ve o ipoteğin adı, sonunda yine dönüp dolaşıp yanılsama olarak karşımıza çıkıyorsa ve, bildiklerimiz sonuçta yanıldıklarımıza yetmez hale geliyorsa, öyle de; kulluk yolundaki suskunluk ve duralamalarımız, bir ömür k/aybı olarak mahcup ve anlayış bekleyici konumda kalmamız ötesine geçemez, ironik kazanımlarla yüzleşmek akıbetine uğramaktan azatlığın yolunu kesecektir…
şu kadar ki, her kul bağlı bulunduğu o muhabbet kaynağına karışabilecek kirliliklere ve vücut iklimi afiyetini fesada uğratabilecek dışsal unsurlara karşı, kuduz ve tetanos aşıları tedbirleri ve benlik eczalarını kullanımda ya da güvenlik ihlalleri ve yaşam hırpalanışlarına kapı açmakta hürdür ve hal endişelerinin ve varlık belirsizliklerinin gri alanlarında duyulan endişelere özür beyan etmenin erdemi bir kulda ifa kabiliyeti kazandığında, hangi derya okyanusuna maşuk olmaz; ve bir okyanusun bu derya muhabbetine yankı vermemesinin, bütün dikeyleri yatay hale getirecek bir varoluş öyküsünün inkârı olacağı da izahtan varestedir…
kavgası bitmek bilmeyecek bir ulu sevdanın, dertlerine tanı konması ve derman arayışının yolu, o yolu deneyimlemiş bilgelerin tespit ve tavsiyelerine kulak vermekle başlayacak olsa bile, karar anları; daima kişiye özel ve bu anlamda terzi işi kılınmıştır…
dünyanın saldırılarına maruz kalıp, yara almış, kan kaybeden her sine; haline bir çare ve yol yordam arayışına girmek için, her an ve her nefeste ölüm tehdidi altında bulunduğu farkındalığından çok, muhatap kılındığı ve her kulun kendine özgü teması içinde bulunduğu, o okyanus ve derya muhabbeti ihsanına teveccüh göstermesi ve bu muhabbetin mutlak vuslata dek geçecek vaktin, muvakkat ayrılığın en tesirli bir müsekkini olduğu bilinmelidir… bir sınav niteliğindeki soruyla başlayan o kadim çağrının sesindeki merhameti mütemadiyen hatırda tutabilmektir kulluk…
atlas yürekli ve nur yüzlü, güzel bir kulluk, uykulu gözlerle de olsa, bir okyanusa bir deryanın gösterdiği ilk mutlak razı olma ve teslimiyetle başlar… takva kokulu bir turuncu güle, muhabbete kanayan bir kızıl gülün yankı vermesi gibi… dingin bir uykudan, şafakların söküşünde hayırlı sabahlar, hayırlı vakitler; günaydın diyerek evrene uyanmak, ölmeden önce ölenlerin, hayatta oluşlarına bir teşekkürüdür…
anahtar kelimeler...
umman\hak... okyanus/ruh... derya/nefs...
okyanus; histerik soy sop mülahazalarında deryaya piç muamelesi yapmayı bir kenara bırakıp, hatta bundan utanç duyarak özür dilemeyi deneyecek olursa, ve derya de buna bağışlayıcı bir gönülle mukabele edebilirse, ummanın rahmet-i rahîminden o vakit biraz daha umutvar olabilirler…
anahtar kelimeler...
umman\hak... okyanus/ruh... derya/nefs...
hangi okyanus, gel benim aziz sultanım diye seslendi ve umman yoluna çağırdı da, bu çağrının istikametine yönelmeyen kaç derya oldu… sonuçta birbirlerinin, şu konma göçmede gurbet yolculuğunun çilesi oldukları zannı ve böyle yazılmış umman fermanı isnadı, yığma kagir bir bina kadar temelsizdir… ellerin ummana açıldığı ve gözlerin gurupta olduğu, vaktin gözeriminin altına indiği demlerde, okyanus sanıyor mu ki dualarına eşlik eden bir derya yok içinde… ve o esnada yaşaran gözlerinden dökülen şükran katrelerinde derya köpük köpük erimiyor…
dervişlik olaydı sarıkla sakalla,
biz de alırdık; otuza kırka...
emrem yunus
habibullah
siz yesribte ege, hirada gece, kisrada ecelsiniz,
oku/da hecesiniz siz, beni kelime yapan,
tutsak yapan beni; beni siz…
yudum yudum suyumsunuz, iç ferahlatan berrak;
harika bir insan oluyorum hatırımda siz varsanız
ve bahtıma iki yanı ağaçlı yollar düşüyor hep,
ah
peygamberlerin hatemince,
yetim tebessümleri yerleştirdiğimde yüzüme,
ne zaman yürek boşluğumun duvarına
bir çivi çakılmak istense,
o duvar tutmuyor çiviyi,
belki,
sadece noksan bir resimdim
ümmete reva görülmüş şu kırık çerçevede,
ki kardeşim dediğiniz benden size,
ancak hicâb olur sadece…
nolaydı olaydınız kıyamadığım,
sizde olmak ve hissedebilmek için sizi,
koparıp deste deste takvimleri de,
nice rivayetler mi okumalı,
nice mevlûd kandili pastaları mı kesmeli
bilmem ki,
bu ahir zaman ertesinde,
yeni dileklere;
yedi kat semanın,
mütemadî senalı melekleri,
ayrı/ayrı amin diyebileydi keşke;
çarpışan beşerî çıkarların,
kükürt kokularına bakmadan…
ki başka bir baharda;
toplayıp satır aralarından,
hayalet bir şehri uyandırmadan ve
zihin kıvrımlarımı süslemeden,
veballi ayaklarımın parmak uçlarına basarak
utangaç tebessümlerle,
sessizce şiirler yazarım ben size…
nebevî nefesinizin siy/ah hırkası,
sarsın ne olur; şaşkın yüzümü,
sonsuzlukta açılan iftar sofranızda…
yağmur duaları kifayetsizken,
bir mücrimin muhabbet gözyaşlarıyla,
gözlerimi nazarınıza temaslayıp,
cemalinize teslim edebilmektir
ruhumu niyazım...
ah
tutucu
ki tutucu bir adamım ben çok doğru,
bir yol tuttu mu;
geriye çevrilmem öyle kolay kolay,
ama yalnız,
geri çevrilmenin muhabbete gitmek,
anlamına geldiğine inanırsam,
yön tanımaz olurum ve kararır gözlerim,
evet;
çizgisi orta yerde,
bağnazıyım gerçek hayatın…
peki şimdi söyle güzel kardeşim,
tam olarak sen neredesin,
bak kaç ömürdür buradayım,
bu denizin karşısında…
ve ne kadar zaman oldu,
yine hiçliğimle bekliyorum,
kıpırdamadan, eylemsiz seni,
intiharı seçmiş bir balina kadar ölü,
kıyıya vurmuş ve cansız…
deryadayım…
tam karşısında,
kıpırtısızlığını delecek ilk dalgayı yakalamak için,
gözlerimi kırpmadan bekliyorum,
kafamı kaldırıp bir an göğe baksam,
yine orada kim olsa bilir,
o şımarık, tembel ve inatçı bulut…
sahi şu içi geçmiş dünyanın tepesindeki
bulutlar renk değişmez mi hiç,
hep o puslu gri,
/kaç gündür aralıksız yağan rahmetten/
bir iç ses daha evet,
sıkılmaz mı hiç bu inatçı bulut çakılı kalmaktan,
ve hep aynı hoşnutlukta…
renklerden gri, gri, gri,
kaç fitten bana bakar sorsan,
/hey;
hep maviyi bekleyen,
/çekil aşağımdan;
ki deniz suyu,
köpük,
bulanık burnumun ucu…
ah