Kültür Sanat Edebiyat Şiir

nefis terbiyesi sizce ne demek, nefis terbiyesi size neyi çağrıştırıyor?

nefis terbiyesi terimi Seu Kuyt tarafından 15.04.2003 tarihinde eklendi

  • Cetin Metin
    Cetin Metin 07.09.2017 - 19:08

    namazla başlayan ..

  • Zümra Yıldız
    Zümra Yıldız 04.06.2016 - 01:03

    İki derviş, yolculukları sırasında bir dere kenarına varmışlar. Genç bir kadın dere kenarında karşıya nasıl geçeceğini bilemez halde ağlamaktaymış. Dervişlerden biri, genç kadını kucaklayıp suyun öteki tarafına bırakmış. Öteki derviş, arkadaşının bu davranışını hiç hoş karşılamamış ancak sesini de çıkarmamış. Dervişler dere kenarından bir kilometre kadar uzaklaştıklarında; diğer derviş daha fazla dayanamamış ve arkadaşına hışımla dönmüş:
    - Sen, böyle bir şeyi nasıl yaparsın? Biz dervişiz! Bırak bir kadını kucaklayıp karşıya geçirmeyi, onlara bakmamız bile yasaktır! Hatta seni baştan çıkarabilirdi.
    Öteki derviş oldukça sakin karşılık vermiş:
    - Dostum ben o kadını bir kilometre geride bıraktım. Sen? Sen ise hala onu taşıyorsun.

  • Esra Gök
    Esra Gök 04.11.2009 - 21:51

    Bir kadın, çocuğunu Abdülkâdir-i Geylânî'ye getirip; 'Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu âzâd edip, size getirdim.' dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona nefsin istemediklerini yapmasını emretti. Tarîkatta sülûke başlattı. Bu şekilde devâm ederken, bir gün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve uyumak sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. 'Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer.' dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; 'Kum bi-iznillâh! ' yâni Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitâben; 'Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin! ' buyurdu.

  • Fizanlı Necip Fîyakalı
    Fizanlı Necip Fîyakalı 15.03.2009 - 16:10

    'kaybolmuş bir dilin sözcükleri gibi köksüz bağsız durmayı öğrendim'

  • La_ley_la
    La_ley_la 11.03.2009 - 22:54

    'Öfke padişahlara şahtır, bizeyse köle. Öfkeyi de dizgine bağladım” Mevlana

  • İmran Tekin
    İmran Tekin 21.05.2006 - 20:47

    ah bi terbiye edebilsem belki o zaman kurtulurum bu nefsin esaretinden

  • Aydın Aydın
    Aydın Aydın 22.03.2006 - 20:47

    NEFSİN SIRRI HAKİKAT NİŞANINI AÇIYORUZ:

    Ey cahil ve zalim nefis sahibi insan oğlu? söyle bakalım kim büyük bu alemde? sen mi? Allah'mı?

    El cevap:Elbette ki Allah büyüktür bu alemde.Sen ki bir su damlasından meydana geldin ve büluğ çağına erip kendini buldun.Gençliğine erdin asi oldun.Cahil ve zalim nefsine uyup kendini herkezden ve herşeyden üstün sandın.Hem kendini hem Rabbini unuttun.Ve tüm bunları sana unutturan şeytana müsade ettin.Ve o senin cahil ve zalim nefsine benlik ve zan yüklerken hiç haberin olmadı.Çünkü o herşeyi sana süslü ve güzel gösteriyordu.Ve sen tüm bunlar olurken doğru iş yaptığını zannetin.Ve şimdi hak ile batılın ayrılma zamanı geldi çattı işte.Ve şimdi öz benliğine kavuşmanın tam zamanı hazır mısın.

    Tekrar soruyorum öyleyse? Ey cahil ve zalim nefis sahibi insanoğlu, söyle bakalım kim büyük bu alemde sen mi? yoksa Allah'mı?

  • Yusuf Kiyancicek
    Yusuf Kiyancicek 19.01.2006 - 12:31

    herşey allahtan değil mi... içinizde ne varsa iyidir o zaman...bırakın törpilemeyi.. dizginlemeyi...

  • Vedat Kocakaya
    Vedat Kocakaya 26.08.2005 - 15:21

    önce biraz dövün... sonra dinlendirin...daha sonra salçasını baharatını katın....beklemeye bırakın....alın size terbiye edilmiş nefis mangallık.......:P

  • Cem Nizamoglu
    Cem Nizamoglu 18.06.2005 - 18:26

    Sadece susturulmakla değil bazen gülmekten de konuşamayız.

    Aynaya bak, kendisini sana tanıtan bu yaratığı başka bir yerde daha önce tanıdığına yemin edebilirsin di mi, ama bir rüyada mı yoksa kabusta mı?
    İşte aynada gördüğün yaratıkla istek dışı tanıştırıldın!
    Peki baktığın ayna mı, yaa pencere ise?

    Dumanı görebiliyor musun, ateşi koklayabiliyor musun... savaş yaklaşıyor!

  • Düşünmüyorum Yine De Varım
    Düşünmüyorum Yine De Varım 08.06.2005 - 10:17

    Başlayın

  • Oktay Karaca
    Oktay Karaca 25.04.2005 - 16:16

    mevlananın en başta yapmamız gerektiğini önerdiği

  • Beyza
    Beyza 29.01.2005 - 18:33

    Terbiye edelim derken tarafindan terbiye edildigimiz sey..

  • İsgalci Güzel
    İsgalci Güzel 11.02.2004 - 17:20

    baskalarina karsi zafer kazanan kuvvetlidir,
    nefsine karsi zafer kazanan ise kudretli..

  • Cay Keyfi
    Cay Keyfi 26.01.2004 - 12:20

    EBEDİYET YOLCULUĞUNDA NEFS
    AHMET SAFA

    “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadis-i şerifinin manası derin. İnsan kadar derin. İnsan ne kadar derin olduğunu görüp de yüzeyden uzaklaştığı kadar, bu sözün manasına erecek.

    Nefs, insanoğlunun varlığının, yeryüzüne niçin geldiğinin ve nereye gideceğinin sırlarını taşıyor. Kişinin kendisine en yakın duran nefsini, tanımakla erişebileceği sırlar.

    Nefsi tanımak için tarih boyunca ve dünyanın dört bir yanında çeşitli usullere başvurulmuş. Nefs, farklı isimler altında sürekli incelenmiş, anlaşılmaya çalışılmış. Şeytanın da bu işlere çokça müdahil olup, çoğu kimseyi yoldan çıkardığı aşikâr.

    Bu konudaki bilgiler ancak Peygamber Efendimiz s.a.v.'den gelmişse kıymetlidir. Bu nedenledir ki, Efendimiz s.a.v.'den gayrısını mürşid tanımayan İslâm tasavvufu bu konuda en güvenilir kaynaktır.

    Bu konu başka hiçbir şeye benzemez. Sözkonusu olan varoluşun sırrıdır, “hakikat” ilmidir. Bu ilme vakıf olmaktan daha değerli bir şey var mı?

    Bu ilme ulaşmak için gayret etmek, teslim olmak, bağlanmak gerek.

    Fakat yol zor ve çetin. Tek başına ilerlenemeyecek kadar karışık, çetrefilli ve tehlikeli. Zaten böyle olması gerekmez mi? Ulaşılacak olan “En Kıymetli” olansa...

    İnsan, ilâhi isimlerin fiilî tecellisi olan kainatın küçük bir nüshası ve gözbebeğidir. Alemin esrarlı derinliklerini mıknatıs gibi kalbinde toplayabilecek bir gönül aynasına sahiptir. Cevherleri kainatın her zerresiyle alakadardır. Ötelere ait sonsuz sırların yumağı­dır. Çünkü ötelerden gelmiş, ötelere gidecek.

    Bu sevda unutulur mu?

    İnsan, Arş-ı Alâ'nın üzerinde Rabbi'nin tecellileriyle mest olup seyran ederken araya perdeler girmiş. Şu sıralarda gurbet hayatı yaşıyor. Fakat sevgilinin cemaliyle kendinden geçmiş, aşk derdiyle bir hoş olup yanmış yakılmış. Gurbet hayatı ona bir zindandan farksız. Güle aşık bülbül gibi gülzâra kanat çırpıyor. Mahbuba kavuşup vuslata ermeden ona rahat yok. Öyle bir sevgiliye tutulmuş ki, cennetin bin senelik en mesut hayatı bile, onu bir an görmenin zevkine denk değil.

    Fakat kimi ruhlar, gurbette tanışıp buluştuğu nefs -i emmareye aşık olunca, onun çektiği karanlık perde arkasında her şeyini unuttu. Ne hakiki sevgili, ne de asıl memleket kaldı. Cadıya benzeyen nefsini dünya güzeli diye sevdi. Gurbeti vatan, bu mezbeleyi mesken, bu ayrılığı kavuşma, bu karanlığı aydınlık, bu gerilemeyi ilerleme, bu hapishaneyi cennet sandı. Hayvanî nefsin esiri olup hürriyetini kaybetti. En yüce mertebelere çıkıp melekleri dahi geride bırakacak kabiliyete sahipken, aşağıların aşağısında kalıp insan suretinde bir hayvana dönüştü.

    Şimdi insanı gurbete düşüren bu uzun yolculuğun kısa öyküsünü ve dönüş yollarını anlatalım.

    Asıl vatandan gurbete

    Yolculuğa çıkmadan evvel, insan Allahu Tealâ'nın ezeli ilminde bir suret idi (Alem-i A'mâ) . Sonra Ruhlar Alemi'ne indi. Elest Bezmi'nde aşkı tanıdı. Ardından, henüz şekil ve cisme bulanmamış bir ruh olarak inişe devam etti. Bir çok menzillerden geçip dünyada karar kıldı. Mertebesine göre Arş, Kürsî ve yedi göğü mekân tutmuşken, o ulvi alemlerden bu süflî aleme indirildi. Ta ki kemâl kazanıp asli makamına geri dönsün veya daha yükseğine çıksın.

    Ama kemâl kazanma aletsiz olmayacağı için, Allahu Tealâ ona bu süflî alemden maddi bir beden yarattı. “Hayvanî nefs ” adı verilen bir kuvvetle bedenini donattı. Böylece insanî ve hayvanî nefsin buluşmasıyla iki alemden en güzel bileşim meydana geldi.

    İki alemin lâtifeleri

    Cenab -ı Mevlâ, o alemlerle irtibata kabiliyetli “lâtife” (çoğulu letaif) denen ruhanî cevherleri insanın vücuduna yerleştirdi. Bunlardan beş tanesi, geldiği Emr Alemi'ne, diğer beşi de şu an içinde yaşadığı Halk Alemi (Yaradılmışlar Alemi) 'ne aittir. Emr Alemi'ne ait olan lâtifeler sırasıyla Kalp, Ruh, Sır, Hafâ ve Ahfâ'dır.

    Hayvanların mahrum olduğu bu lâtifeler, insana insanlık ufku olan ulvî alemlere yeniden yükselmesi ve Sevgili'ye kavuşması için verilmiştir.

    Halk Alemi'ne ait olan lâtifeler ise, Nefs, Toprak, Su, Ateş ve Hava'dır. Bunlar da insana dünyevî ihtiyaçlarını görmesi ve ruha tabi olup ahiret amellerini işlemesi için verilmiştir.

    Ulvî lâtifelerin sultanı Ruh, süflî lâtifelerin sultanı ise Nefstir.

    Bedenin ana rahminde teşekkülünden sonra bu iki aleme ait lâtifeler birleşmişlerdir. Güveye giden gelinin ağladığı gibi Ruh da doğuşunda Nefsle birleştiği için ağlar. Aslî vatandan uzaklaştığı için ağlar.

    Vücudun muhtelif yerlerinde bulunan lâtifeler, ampülün içindeki elektrik gibidirler. Varlıkları eserleriyle anlaşılır. Elle tutulup gözle görülmezler. Tamamen manevi varlıklardır.

    Her lâtifenin insan bedeninde bir yeri, bir de hariçte makamı vardır. Emr Alemi'ne ait lâtifelerin makamları Arş'ın üzerinde, Mülk Alemi (Halk Alemi) 'ne ait lâtifelerin ise Arş'ın altındadır.

    Mertebelerine göre her bir lâtifenin, asıl makamıyla arasında irtibat mevcuttur. Kalp, ulvî ve süflî alemlerle bu irtibatların merkezi mesabesindedir. Her iki alemden gelen his, haber ve müşahedeler kalpte toplanır.

    Nefsini temizleyenlerin yükseliş ve inişi

    Nefislerini kötü vasıflardan temizleyip terbiye eden Nebi ve veliler, bu makamlara bizatihi yükselirler. Hz. Peygamber s.a.v., Melekût Alemi'ne iştiyak duyduğu zaman “ Erıhnî yâ Bilâl: Rahatlat bizi ey Bilâl” buyurdu.

    Hz. Bilâl'in okuduğu ezanın ardından namaz ile göklerin ötesine, Melekût Alemi'ne yükselen Efendimiz s.a.v., müşahede ve ince manalara dalar, o alemde seyr ü sülûk eden ashabını da irşad ederdi. Mülk Alemi'ne dönmek istediği zaman da Hz. Aişe validemize: “ Kellimnî yâ Humeyrâ: Ey gül yüzlü benimle konuş” derdi. Böylece Mülk Alemi'nde seyreden ashabını irşad eder ve dünya ile de meşgul olurdu.

    Devrinin kutuplarından Bursalı Üftade Hazretleri, bir gün müridi Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri'ne ders verirken içeriye biri girmiş, dua istemişti. Gelen zatın hatırını kıramayan Üftade Hazretleri, o gittikten sonra müridi Hüdayî'ye şöyle dedi: “Bu dua işi her ne kadar sevap olsa da, beni makamımdan indirdi. Göklerin üzerindeydim, yere indim.” (Vakıât -ı Üftâde)

    Hazret, Mülk Alemi'nin ehliyle ancak onların makamına indikten sonra konuşabiliyordu. İmam-ı Rabbanî Hazretleri başta olmak üzere bir çok veliler yükseldikleri alemleri tafsilatıyla kitaplarında anlatmaktadırlar.



    NEFS NEDİR?

    Kur'an -ı Kerim'de üçyüze yakın yerde “ nefs ” kelimesi geçmektedir. Bu kelime, filozoflar, kelâm, fıkıh ve tefsir alimleri tarafından muhtelif manalarda kullanılmış; ruh, can, kalp, ceset, benlik, bir şeyin hakikati, özü ve bütünü gibi yirmiyi aşkın mana verilmiştir. Aslında nefsin mahiyeti tam olarak kelimelere dökülemeyecek kadar derindir. O yüzden nefsi en iyi kavrayanlar kâmil velilerdir.

    Nefs kelimesi, sufiler arasında muhtelif makamlara göre, farklı manalarda kullanılmıştır. Fakat genel olarak bu kelime tasavvuf dilinde iki manaya gelir.

    Hayvanî nefs, insanî nefs

    Birincisi: “Bir şeyin özü, zatı, kendisi” anlamındadır. Buna ‘hayvanî nefs' de denir.

    Hayvanî nefs, Halk Alemi (Yaradılmışlar Alemi) ' ndendir. İnsanî nefsin bineği ve bütün şehvetlerin kaynağıdır. His, hareket ve hayat menbaıdır. Beş duyu organı ve diğer kuvveler vasıtasıyla hayatı, eşyayı kavrar.

    İkincisi: “Rabbin emrinden olan insanî ruh, manevi sıfat” anlamındadır. Hayvanlarda bulunmayan bu nefse, konuşan insanî nefs, nefs -i nâtıka da denir. Emr Alemi'ndendir. Allahu Tealâ tarafından insana üfürülen ruh, bedene taalluk edince ‘ nefs ' adını alır. Yeri iki kaşın ara­sıdır. İnsanın içi ve dışıyla irtibatlıdır. Asıl hakimiyeti beyin ve manevi bir lâtife olan ‘kalp' üzerindedir. Yürek dediğimiz kanı pompalayan maddi kalple de irtibatlıdır.

    Bu nefs hayvanî nefse mağlup olursa, hayvanların aşağısında şeytanların mertebesine düşebilir. Mevlâ'nın yardımıyla hayvanî nefse galip gelirse, ruhanileşip meleklerden üstün mertebelere çıkabilir.

    Nefsin lüzumu ve faydaları

    Konuyla ilgili olarak akla şu sual gelebilir: Nefs ve şeytan olmasaydı da, hepimiz cennete gitseydik olmaz mıydı?

    Böyle bir soru, öğrenmek kasdıyla değil de itiraz maksadıyla olsaydı, Allah korusun, imanı götürürdü. Çünkü Allah'ın takdirine rıza göstermek imanın şartlarındandır. O neylerse güzel eyler. Ayrıca mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Bizler O'nun işlerindeki hikmetleri tam manasıyla kavrayamayız.

    Ancak, kömür ruhlarla elmas ruhları birbirinden ayırmak Allah'ın hikmet ve adaletinin gereğidir. Eğer nefs ve şeytan olmasaydı, Hz. Ebubekir r.a. ile Ebu Cehil'in makamı bir olacaktı. Oysa bunların biri elmas, diğeri kömür. Ayrıca, şu imtihan dünyasının kurulmasının da bir manası kalmayacaktı.

    Nefs ve şeytan faydalı birer alet mesabesindedir. Tıpkı ateş veya bıçak gibi. Ateşi evimizi ısıtmakta, yemeğimizi pişirmekte, etrafımızı aydınlatmakta ve daha bir çok faydalı işlerde kullanırız. Ama dikkat edilmezse ateş insanın evini yakar. Bıçak elini doğrayabilir. Fakat kimse ateş evimi yakar, bıçak elimi doğrar diye bunları kullanmaktan vazgeçmez.

    Aynen bunun gibi, nefsin sayısız faydaları, yanlış kullanıldığı taktirde de büyük zararları vardır. Mesela nefs yaratılmasaydı insan ve hayvanlarda yeme, içme, evlenme, üreme arzusu olmayacaktı. Yaşamak ve hayatta kalmak için barınma, ısınma, tehlikelere karşı korunma, düşmanla savaşma, ihtiyaçları giderme, icat ve keşiflerde bulunma gibi yetenekler de bulunmayacaktı. Kısacası hayat olmayacaktı.

    Daha da önemlisi, nefs ve şeytanla mücahede kalmadığı için, mümin ahirete yönelik amellerden mahrum kalacaktı. Büyük cihat sevabı kazanamayacak, mertebesi yükselmeyip sabit kalacak, cennet ve Cemâlullah'tan yoksun olacaktı.

    Nefs ve diğer lâtifeler

    Fakat bunca faydalarına rağmen nefs, başıboş bırakıldığı zaman azgın bir at gibi binicisini helâke sürükler. Zira onun istekleri bitmek tükenmek bilmez. İnsanı şehvetlerinin esiri olan bir hayvan haline getirmek için uğraşır. Bu yüzden bizlere acıyıp, merhamet eden Rabbimiz, nefse hakim olup zararlı arzularından korunmamız için kalbin bir şubesi olarak aklı yarattı. Peygamberleri vasıtasıyla da önümüze bir kitap koyup, iyilik ve kötülüğün ne demek olduğunu gösterdi.

    Akıl, Allah'ın emirlerini ve nefsin, şeytanın arzularını inceler. İyiyle kötüyü, Allah'ın emrine uygun olanla olmayanı birbirinden ayırt eder. Ruhun bir başka alt kolu olan vicdan da doğruyu, güzeli, hakikati kalbe bildirir. Ayrıca ruh vasıtasıyla hafıza, mürşid, melek ve doğrudan Allah'dan gelen tesirler de kalpte toplanır. Beyin vasıtasıyla beş duyu organından gelen tesirler ile nefsin ve şeytanın telkinleri de kalpte toplanır.

    Gelen bilgi ve telkinleri değerlendiren kalp; aklın, vicdanın veya topyekün ruhun dediklerini tercih ederse, nefsin arzularını yerine getirmez. Yani beyin vasıtasıyla kendisine bağlı olan el, ayak, ağız, dil gibi uzuvlara nefsin isteğini yaptırmaz. Şehvet, gazap ve aklî hilelerin esaretinden kurtulur. Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanır. Namus, haya, takva, sabır, kanaat, şecaat, neşe, huzur, müsamaha, lütuf, yumuşaklık, vakar, metanet ve güzel suret sahibi olur. Lâtifeleri zikirle cilalanır, geldiği ulvi alemlere yükselerek Rabbine vasıl olur. Ebedi saadete ulaşır.

    Nefsin hakimiyeti

    Şayet kalp nefse tabi olursa, o zaman hayvanî nefs; toprak, su, hava, ateş lâtifelerinin yardımıyla ruh lâtifesinin yolunu keser. İnsanı mütemadiyen aşağılara doğru çeker. Toprak, ibadette gevşekliğe ve Allah'ın emirlerine uymamaya sevk eder. Su, riya ve münafıklığa götürür. Ateş, gazap, kin, hiddet, intikama yöneltir. Hava ise, kibir ve benliğe sevk eder. Böylece nefs, askerleriyle birlikte akıl ve diğer lâtifeleri emrine alır.

    Bu şekilde nefsinin emrine giren insan, yırtıcı hayvanlar gibi hiddetlenir, kızar, dövmek ve sövmekle etrafındakilere saldırır. Şehvet galebe edince, hayvanlar gibi boğazının ve eteğinin düşkünü olur. Firavun'un kendisini tanrı olarak ilan ettiği gibi, o da her şeyde üstünlük ve efendilik iddiasına geçer. Kulluk ve tevazudan hoşlanmaz. Bütün ilimlere heves eder, her şeyi bildiği iddiasına kalkışır. Alim dendiği zaman sevinir, cahil dendiği zaman canı sıkılır. Bu şahsın bir de şeytanlık vasfı vardır ki, bununla akıl ve düşüncelerini kötülükte kullanır. Aldatma ve hile yollarına baş vurur, kötülüğü iyilik gibi göstermeye çalışır. İşte bu da şeytanlık ahlâkıdır.

    Nefs ve ötelere ait tablolar

    Söz konusu çirkin huyların hepsinin berzah aleminde bir resmi vardır. Keşif ya da rüyada görülen hınzır, merkep vs. hayvanlar şehveti temsil ederler. Köpek hiddeti, tilki hile ve aldatmayı temsil eder. Nefsin sıfatlarına göre daha başka hayvanlar veya canavarlar suretinde de tezahür edebilir.

    Gazalî rh.a.'in dediği gibi, putperestlerin taşlara tapmasına kızan adamın gözünden gayb perdesi kalkıp da kendi hali görünseydi, bakacaktı ki kendisi bir hınzırın önünde eğilmiş duruyor. Bazen dize gelerek secde, bazan da rükû ediyor. Onun emirlerini yerine getiriyor, yemek, içmek ve şehevî arzularından neyi istiyorsa onu tedarik ediyor. Veya saldırgan bir köpeğin karşısında eğilmiş ona tapıyor, emirlerini titizlikle yerine getiriyor.

    Hilkatin tersyüz edilişi

    Bu adam basiret ve insafla bakarsa, ömrü boyunca nefs ve şehveti uğrunda çalıştığını hemen anlar. Akıl ve ulvî lâtifelerini nefsinin emrine vermekle galibi mağlup, efendiyi köle, padişahı hizmetçi yapmış olur. Allah, merkebi üzerine binip yularından tutarak sürmek veya sırtında yük taşımak için yaratmıştır. Şayet bu şahıs kalkar da merkebi kendi sırtına bindirir, boynuna taktığı esaret yularını da merkebe verirse, yaradılış gayesini ters çevirmiş olur. İşte bu zulmün son haddidir.

    Nefsin esaretine girip hürriyetini kaybeden ruh, malik ol­duğu itibar ve yüksek kıymetleri unutup, duygularının ve şehvetlerinin girdabına kapılmış­tır. Gönül nefsin istilasıyla puthaneye dönmüş, Allahu Tealâ'nın zatî tecellilerinden mahrum kalmıştır. Yüzü O'nun aşk ve sevgisinden dünyanın maddesine dönmüş, Allah sevgisi yok olmuştur. O aslî vatanı asla hatırına gelmeyip, ilk geldikleri ve son gidecekleri asıl ülkesini büsbütün unutarak terketmiştir. Kalp, Ruh, Sır, Hafâ, Ahfâ gaflete girmiş ve harap birer şehir haline gelmişlerdir. Böylece Kur'an -ı Kerim'de ifade buyurulduğu gibi, insanların çoğu hayvanların mertebesine düşmüş ve hatta onlardan da beter hale gelmişlerdir.

    Nefsin tabibi

    Nefsin hilesiyle kalp ve diğer lâtifeler koma halindedir. Zehirli yemler beden kafesindeki kekliği öyle uyuşturmuş ki, uykusundan uyanamaz. Artık kâmil bir mürşidden başka onları Emr Alemi'nden haberdar edecek, zikir kamçısıyla onları uyandıracak hiçbir kuvvet yoktur. Mürşid, sesiyle, bakışıyla aslî vatandan bahs eder. Dilsiz dilsizle konuştuğu gibi, kâmil üstad da lâtifelerle dilsiz konuşur, onlara nereli olduklarını hatırlatır.

    Nebilerin ve bütün mürşidlerin yaptıkları iş, işte budur. Yüce alemlerin kandilini yakarak gönülleri aydınlatmaktır. Ta ki insanoğlu nasıl bir çamur deryasında yüzdüğünü görsün. Sonra da kabiliyetini işleterek asıl ülkesine dönmeyi arzu etsin.



    NEFSİN MERTEBELERİ

    Emr Alemi'nden rabbanî bir lâtife olan insanî nefs, sıfatlarına göre farklı isimler alır. Hayvanî nefsin tesirinden uzaklaştıkça sıfatı değişir, mertebesi de yükselir. Nihayet tamamen billurlaşıp Rabbi'ne vasıl olur.

    İnsan, aşağıda ismi geçen mertebelerden sadece birinde olabilir. Üst mertebelere yükselebildiği gibi, geri de düşebilir. Bu mertebe ve isimleri sırasıyla görelim:

    Nefs-i Emmâre: Kötü his ve huyları, çirkin vasıfları barındırır. Şehvet düşkünü hayvanî nefsin hükmü altında olmakla, hayvanların yoluna girmiştir. Kötü işleri güzel görür. Hesap ve ahiret derdi yoktur. Sadece keyfini düşünür.

    Bu nefsin eserinden kibir benlik, hırs, şehvet, kıskançlık, cimrilik, kin, intikam, hiddet gibi huylar çıkar. Allah'ın düşmanıdır. Hadis-i kudside: “Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır.” buyrulmu ştur. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yusuf a.s.'ın diliyle: “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder.“ (Yusuf, 53) buyrulmaktadır.

    Bu nefsin bütün huyları bir kişide toplanırsa, o kişi şeytanların mertebesine düşer. Nefs -i emmarenin sahibi, ya fasık, ya münafık ya da kâfirdir. İtikadı düzeltmek, samimi tevbe ve ter­biye ile tedavi olur. Tezkiye edilmezse, cehennem ateşiyle temizlenmesi kaçınılmazdır.

    Nefs-i Levvâme: Kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan nefstir. Nitekim Allahu Tealâ: “ Nefs -i Levvâme'ye (kendini kınayan nefse) yemin olsun ki” (Kıyame, 2) buyur­muştur.

    Bu nefs sahibi, günah işlediğinde pişman olup tevbe eder, kendisini kınar, yapmamak için karar verir. Fakat günah önüne gelince duramaz, yine içine düşer. Sonra pişman olur. İyilik ve kötülük arasında gider gelir.

    Kendini beğenme, çekişme, gizli riya, makam ve şehvet tutkusu gibi nefs-i emmârenin bazı vasıfları bu mertebede de bulunur. Fakat nefs hakkı hak; batılı batıl görür. Yine bilir ki, bu sıfatlarla huzurdan uzaktır. Fakat onlardan kurtulamıyor.

    Hali muhabbet, gidişi tarikat, mahalli Kalp'tir. Alemi Berzah Alemi'dir. Nefsiyle mücahedede sabit olursa Misal Alemi'dir. Uykuyla uyanıklık arasında –genellikle oturma halinde- Misal Alemi'n­den bir çok manalar temessül eder. Bu mertebede nefs ve şeytan birleşip vesveseyle kalbe saldırırlar. Tedavisi rabıta ve zikirdir.

    Nefs-i Mülhime: Allahu Tealâ nefsin isyan ve itaatini vasıtasız ilham ettiği için bu makamda nefsin adı mülhime olmuştur. Nitekim Kur'an'da: “Sonra da o nefse isyan ve itaati ilham edene yemin ederim” (Şems, 8) buyrulmuştur.

    Nefs, tevbe, zikir, rabıta ve mücahedeyle günahların ağırlığından ve şehvet bağından kurtulunca, ilham ve feyiz almaya kabiliyet kazanır. Devamlı olarak kâmil mürşidden kalbine ilhamlar gelir. Bu mertebede hayvanî nefs tamamen ıslah olur. Haramdan kaçar, hayırlara koşar.

    Alemi Ruhlar Alemi, mahalli Ruh'tur. Ruhunda ilâhi aşk ateşi parlamaya başlar. İlim, tevazu, yumuşaklık, kanaat, mert­lik, sabır, belaya tahammül gibi, güzel hasletler belirir. Visal rüzgarları esmeye başlar. Fakat şeytan ona açık ve bariz bir şekilde saldırmaya ba ş lar. Kendini ve amellerini beğendirir, insanları küçük ve değersiz gösterir, ümitsizliğe düşürür, Allah'ın azabına karşı ona emniyet hissi verir. Bu makamda mürşidin himmeti olmazsa tehlikeye düşebilir.

    Nefs-i Mutmainne: Cenab -ı Mevlâ'nın “Ey tatmin olmuş Nefs” (Fecr, 27) hitabıyla ıstı­raptan kurtulup huzura eren nefstir. Her türlü şek ve şüpheden temizlenip rahatlamış, ayne'l - yakîne ve kâmil imana ulaşmıştır. Kötü huylardan tamamen pak olmuş, fenalıklara ar­zusu kalmamıştır. Seyri, Allah ile gerçekleşmiş (seyr-i meallah) , velilik mertebesine ulaşmış­tır. Alemi, Muhammedî Hakikat, mahalli Sır'dır. Manevi tecellilerin mazharıdır. Sıfatları, te­vekkül, incelik, cömertlik, yumuşaklık, güler yüz, tatlı dil, kusurları bağışlama, hamd, şükür, müşahede, teslimiyet ve rızadır.

    Nefs-i Râdiyye: İster bela, ister sefa, Allah'ın bütün fiillerinden razı olan, O'ndan başka her şeyi gözünden silip atan ve sadece Rabbi'nin rızasına nazarını diken nefstir. Bu nefse: “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabbine dön” (Fecr, 28) kelâmıyla hitab edilmiştir. Seyri Allah'tadır (Seyr -i fillâh) . Alemi Lâhut (Ruhanîler) Alemi; mahalli, Sırrın Sırrı'dır. Beşerî sıfatlardan büsbütün yok olmakla fenâya varmıştır. Fakat bu makama varanlar arif değil, velidirler. O yüzden başkasını irşad edemezler. Şeytan onların şeklinde başkalarının rüyalarına girip yoldan çıkarabilir.

    Nefs-i Mardıyye: Allahu Tealâ'nın razı olduğu nefstir. Ariflerin makamıdır. Bekabillâh burada tahakkuk eder. Muhtaç olduğu ilimleri bütünüyle alıp, mana aleminden bu görünen madde alemine dönmüştür. Dış itibariyle diğer insanlardan ayırdedilmez. Fakat iç itibariyle bütün cisimleri altına çevirecek bir tılsım gibidir. Kendine lütfedilen marifet bilgi­sinden dünya halkına ikram eder. İlâhi bilgi dairesinin mahremidir. Onun müşahedesine ya­bancı bir diyar yoktur. Kendisine üfürülen ruh ile görür, bilir. Sesini uzaklardan işittirir. Mür­şidinden izin almak kaydıyla irşadı sahihtir. Bunların kıyafetinde şeytan başkasının rüyasına giremez. Seyri Allah'tan (Seyr-i anillâh) 'dır. Alemi şu görünen maddi alem, mahalli Hafâ'dır.

    Nefs-i Kâmile: Seçkin, saf, tertemiz nefstir. Allah'ın en seçkin dostları olan Gavs ve Kutupların makamıdır. Seyirleri Allah'ladır (Seyr-i billâh) . Alemleri; kesrette (çoklukta) vahdet, vahdette kesrettir. Mahalleri Ahfâ'dır. Önceki bütün nefislerin güzel vasıflarını üzerinde toplamış­lardır. Her halleri ibadet ve zikirdir. Bir an Allah'tan gafil olmazlar. Onların mu­radı Allah'ın murad ettiği şeydir. Rızaları da öfkeleri de Mevlâ iledir. Allah için olan işleri yaparlar. Bunun için çevrenin ayıplaması ve çekiştirmesinden ürkmezler.

    Cenab-ı Hak onlarla alemlere ikramda bulunur, belaları def eder. Saliklerin gönüllerinde onlar sayesinde haller zuhur eder. Allah'ın emirlerine riayet edenleri kendi öz çocuklarından çok severler. Ama herkese merhamet ve şefkatle bakarlar. İnsanların kusurlarına bakmazlar. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.

    Pak ve tertemiz yüzleri huzur ve aydınlık saçar. Onları görenler Allah'a yönelirler. Mübarek yüzlerine edeple bakmak bile ibadettir. İnce ve lâtif sözleri katıksız hikmet bilgisidir. Gayet ince, zarif, yumuşak ve alçak gönüllülükle telkinde bulunurlar. Sıradan bir nazarları dahi dünya ve içindekilerden üstündür.

    Bu dünyada onların kapısında bulunmaktan daha büyük devlet ne olabilir? Onlar olmadan bunca sarp yollar nasıl aşılır?

  • Cay Keyfi
    Cay Keyfi 26.01.2004 - 12:19

    NEFS VE TERBİYESİ


    Beden ve ruhtan oluşan insan, sadece dünyevî varlıklar olan hayvanlar ile sadece uhrevî ve nuranî varlıklar olan melekler arasında yer alır. Her iki tarafın özelliklerini de barındırmış ve varlık sahnesine yaradılmışların en üstünü olarak çıkarılmıştır.

    İmanı, güzel ahlâkı ve salih amelleri ile meleklerin kendisine secde edebileceği, imrenilecek bir makama yükselen insanoğlu, heva -hevesi ve şehvetiyle hareket ettiğinde de hayvanlardan daha aşağı bir konuma düşme durumuyla yüz yüzedir.

    Fahri Alem s.a.v. Efendimiz insanoğlunun bu özelliğine işaret ederek şöyle buyurmuştur:

    “Muhakkak, hem şeytanın hem de meleğin insanoğlu üzerinde yönlendirici etkisi vardır. Şeytanın etkisi kötülüğe sevketmeye ve hakkı yalanlamaya, meleğin etkisi ise hayra ve hakkı tasdike yöneliktir.”

    Hakiki insan olmak, insanlığı bulmak isteyen kişi, bu etkileri tanımak, gönlünde kurduğu denetim ile kendisini belli yönlere sevketmek isteyen bu unsurları bilmek, birbirinden ayırdetmek zorundadır. Kendisini yükselten işlerin peşinden gitmek, alçaltan duygularını ise susturmak ancak böyle mümkün olacaktır.

    “Gönlün hayra meyli” diye ifade edilen niyet, kalbin yönelişini ve havatırın etkisini tayin bakımından oldukça önemli bir husustur. Birbirine zıt temayüller ve karşıt unsurların baskısı altında bulunan insanoğlu, bunlardan hangisi kuvvetli ise onun hakimiyeti altında girerek o istikamette davranış sergiler.

    İnsan için sürekli olarak biri akıldan, diğeri heva ve hevesden kaynaklanan iki yönlendirici etkiden aklın davetine uyan iman ve tevhide erer; heva ve hevesin çağrısına uyan da sapıklık ve dalâlete düşer. “Ruhu akıl, nefsi ise arzular yönlendirir.” sözüyle buna işaret edilmiştir.

    Buna göre nefs ile ruh veya melek ile şeytan insanların kalplerini hedef alarak onu ele geçirmenin amansız bir savaşı içindedir. İmtihan için yaradılmış olan insanoğlunun sırrı işte bu noktada toplanmaktadır.

    Ruh ile nefsin kesişme noktasında yer alan kalp, kendisine hayat veren bu iki unsurdan galip gelenin mahiyetine bürünür.

    Savaşın galibi nefs olunca, hakimiyet de nefse geçer ve kalp nefs ile örtülür. Eğer bu kavgada nefs değil de ruh üstünlük sağlarsa, bu sefer kalp onun mahiyetine dönüşür. Bu durumda kalp, içine yayılacak olan nurla nefsi de değiştirecek ve işte o zaman kalp asıl hüviyetiyle kendini gösterecektir. Kalbin sürekli ilâhi alemlere yönlenip oraya doğru yükselme çabası, hem dinî duygunun ta kendisi, hem de tasavvufun gayesidir.

    Tasavvuf, insanı Allah aşkıyla kendini aşmaya ve melekî hasletlerle donanmaya çağırır. Aslında varlığımızın şahsiyet kazanması, bizi güzel ahlâka götüren bu yükselme ve yücelme mücadelesinde gizlidir. Bu terakkide başarı, öncelikle kalbin nefsanî etkilerden boşaltılmasına, ardından bu boşluğun iyilikler ve güzelliklerle doldurulmasına bağlıdır. Bu iki önemli ameliyeden ilkine ‘nefsin tezkiyesi' yani “fenâ”, diğerine ‘kalbin tecliyesi ' veya “bekâ” adı verilmiştir.

    Müberra dinimiz İslâm'ın ayrdedici vasıflarından biri de, insanı olduğu gibi, yani gerçek kimliği ile kabul etmesidir. Beşer tabiatında bulunmayan şeyleri ona sun'i bir şekilde yüklememesidir. İslâm dini bu anlayışla insanoğlunu terbiye etmeyi amaçlamış, onu fıtrî yapısıyla yücelikler arasında bocalatmamıştır. Bu gayenin gerçekleşebilmesi için de insanın kendi nefsini tanımasını ana ilke olarak benimsemiştir.

    Mana itibariyle nefs iki şeye delalet eder. Birincisi, nefs insanın hakikati ve kendisi demektir. Diğeri de insandaki şehvet ve gazap kuvvetini ifade eden nefstir. Tasavvuf erbabı nefs terimini genellikle bu ikinci manada kullanır. Kendisiyle mücahede edilmesi istenen, tezkiye ve terbiye edilmesi gereken nefs, budur.

    Bu hale göre, insanın sıfatı mahiyetindeki nefsin terbiye edilerek faydalı ve olumlu bir hale kavuşturulması gerekmektedir. Nefs mücahedesinden anlaşılan da budur. Yani insanda bulunan gazap kuvveti, şehvet kuvveti, akıl kuvveti gibi temel güçleri ifrat ve tefritten korumak, mutedil bir yapıda tutmaktır. Yoksa bu güçlerin inkârı veya ihmali söz konusu olamaz.

    İnsanın asıl benliği (ruh) ile Rabbi arasına giren nefs, bir cihetiyle terbiye ve tezkiye edilerek şeref kazanırken, diğer cihetiyle de hayatın kaynağı ve dinamik güç niteliğindedir. Eğer bu nefsî güçler tefrit haline düşerse hayat durur. Uyumsuzluk ve dengesizlikler başlar. Oysa Yüce Rabbimiz kullarını bu güçlerle hem imtihan etmekte, hem de hayata bağlamaktadır.

    İnsanın sıfatı mahiyetindeki nefsin birçok mertebesi vardır. Bunlar, Nefs -i Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiyye, Mardiyye, Safiyye veya Kâmile mertebeleridir. Nefsin bu yedi makamı onun terbiye edilişi esnasında kazandığı sıfatlardır.

    Fahr -i Cihan s.a.v. bir hadisi-i şerifinde “Nefsini bilen Rabbi'ni bilir” buyurarak, kişinin Rabbi'ne hakiki kul olabilmesinin yolunun, nefsini tanımasından geçeceğini ifade etmiştir.

    Her nefs terbiye edilerek salih bir karakter kazanabilir. Hadis-i şerifte beyan edildiği üzere, “Her insan bir fıtrat üzere doğar. Sonra annesi babası onu yahudileştirir, hıristiyanlaştırır, mecusileştirir.” (Müslim) . Bu mukaddes haberin işaretinden de anlaşılıyor ki, insanlar çevrelerinin etkisiyle hayır ve şer istikametlerinde yönlendirilebilir. Bu itibarla nefs terbiyesinin lüzumu ve önemi açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

    Rabbanî alimlerin tariflerinde nefs: “Kula ait illetli vasıfların kaynağı, kötülüklerin menbaı ve içten vuran özelliği ile ruhun asıl alemine yükselmesine mani olan tabii kuvvet” şeklinde tanımlanmıştır. “Muhakkak ki nefis sürekli kötülüğü emredicidir.” (Yusuf, 12) ayet-i celilesi, onun bu vasfının en güzel ifadesidir.

    İşte nefsin tezkiye ve terbiyesi, onun temizlenmesi gereken tarafının kalbe yaptığı bu menfi etkiyi ortadan kaldırma gayret ve mücadelesidir.

    Ruhu cennetten ana rahmine, oradan bedene bürünmüş olarak dünyaya indirilen insanoğlu, bu aslî cevheriyle Rabbi'ni tanıyan ve O'na “Evet, sen bizim Rabbimizsin” cevabını verebilecek letafet ve özelliğe sahiptir.

    Tezkiyeden maksat, onu insan olmanın getirdiği bu tesirlerden, alışkanlıklardan, önyargılardan arındırmak ve Rabbimiz'in murad ettiği kâmil insan nitelikleriyle donatabilmektir. Diğer bir tabirle fıtrat denilen aslî özelliğe kavuşturabilmektir.

    Tezkiye işleminde nefsin isteklerinin öldürülmesinin değil, dizginlenmesinin önemli olduğu unutulmamalıdır. Akılsız ruh nasıl eksik ise, hevasız nefs de öylece eksiktir. Bunlar meşru zeminlerde tatmin edilmeli veya daha ulvi değerlere yönlendirilerek yüceltilmelidir. Böylece herşeyin yerli yerine oturduğu bir itidal çizgisine getirilmelidir. Bunun aksi durumunda yani bastırıldığında, nefs zorlayıcı olur. Bir başka zeminde hemen ortaya çıkacak sorunlar sebep olur.

    Şahsiyet kazanmada erişilmesi gereken hedef, şehvet, öfke ve akıl gibi nefse ait kuvvetlerin, sınırlarını aşmadan adalet ölçülerinde tutulmasıdır.

    Şu da unutulmamalıdır ki, nefsin tezkiyesi kişinin kendi başına kolay kolay üstesinden gelemeyeceği kadar zordur. Rabbani alimlerin ve Allah dostlarının manevi yardımlarına ihtiyaç vardır. Her eğitimin bir mektebi olduğu gibi, nefs tezkiyesinin mektebi de onların kapısıdır.

    Rabbimiz bizleri nefsini bilen salih kullarından eylesin.

    Rabbimiz'in tevfik ve İnayeti ile...

  • Cem Nizamoglu
    Cem Nizamoglu 15.04.2003 - 14:04

    Mevlana insanın nefsini köpeğe benzetiyor bu yüzden bana şu sözünü çağrıştırıyor 'Bir köpeğin önüne bir çuval dolusu şeker koysaniz bile onun gönlü yine de leşi ister'

    Nefs bir şeyin zatı olan, kendisi demektir yani öz varlık anlımına gelir ki negatif (şeytani, kötü) bir anlamı yoktur fakat daha kişisel olduğu için bedenin hissi istekleri anlamına gelir ki insan zayıf yaratıldığından nefsi daha çok kişiyi yanlışa yöneltir. Bu yüzden insanın nefsine zulm etmesi varlığına (özüne) zarar vereceğinden nefsini yok etmesi değil terbiye (kontrol) etmesi gerekir.

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt 15.04.2003 - 13:58

    BENLİK-NEFİS-RUH MÜNASEBETİ ve KAMİL İNSAN ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

    Dr. Selim Aydın

    Her insan, yaşadığı çağın birikimleri ve geçmişin mirası ışığında kâinatı ve hayatı anlamlandırır. Yirmi birinci yüzyılın bilim anlayışı, insan ve kâinatın içiçe geçmiş bir sistemler ağı kabullenmesi üzerinde gelişecektir. İnsan, kâinat ve hayat üçgenini; Kuran-ı Kerim'in mesajları doğrultusunda birbirine bağlamamızı ve bu üç hakikatin bütüncül bir resminin çizildiğini görmemizi mümkün kılacak bilgi parçaları, yeterli seviyede, ancak dağınık parçalar halinde üretilmiş bulunmaktadır. İhtiyaç duyulan şey, 'bütüncü-sistemci' düşünebilmeyi öğrenmek, muradımızı ve gayretimizi bu sentezi yapmaya yoğunlaştırmaktır.
    Kur'ân perspektifinden insan, kâinat, hayat üçgenini anlamaya çalıştığımızda, Kur'ân'ın, bu üç hakikatin çekirdeklerini içerdiğini ve 'insan, hayat, kâinat' üçlemesinin, kâinat kitabında, kudret kalemiyle detaylı şekilde resmedildiğini görürüz.

    İnsanın özünde var olan iyilik (hissî potansiyel) , güzellik (fizikî potansiyel) ve doğruluk (zihnî potansiyel): büluğ çağına girildiğinde aktif hale geçen nefis ve güçleri tarafından bencillik maskesiyle gizlenmeye başlar, insanın ruhu ile bedeni arasında bir perde oluşturan nefis güçlendikçe, kötülük yeşerir. Nefsanî isteklerin sınırsızca karşılanması ruhun kendi güzelliklerini sistemde ifade etmesine engel olur. İnsanın nefis-akıl-kalp üçgeninde cereyan eden imtihanında; nefis, kötülüğün ve negatif kuvvetlerin merkezi ve şeytanın kullanabileceği bir santraldır. Şeytanî özellikler nefis üzerinden insana hâkim olurken, melekî-insanî özellikler, kalp ve vicdan üzerinden insana yayılır. Akıl ise; iyilik ve kötülüğü, doğru ile yanlışı, faydalı ile zararlıyı ayırt eden bir âlettir. Dolayısıyla akıl; nefse de, kalbe de hizmet edebilir. İnsan nefsinde üç temel his olan; öfke, şehvet ve akıl, 'akleden kalbin' kontrolüne verilirse, insanın kötülüğe meyli azalır. Akleden kalbin kontrolündeki nefsin üç gücünden öfke gücü, yiğitliği; şehvet gücü, iffeti; akıl gücü de hikmeti üretir.

    Kur'an'da nefsin yedi mertebesinden bahsedilir. Nefs-i emmare, levvame, mülhime cismanî merkezli hayata hâkim olan nefis çeşitleri iken; nefs-i mutmainne, zekiyye, raziyye, safiyye ise, ruhî hayata hâkim nefis çeşitleridir. Bazı İslâm âlimleri nefsi, üçlü motif üzerinde de gruplamışlardır. Bu perspektiften insandaki nefis, nefs-i emmare (arka beynin ve limbik sistemin kumandasında olan nefis): nefs-i levvame (önbeynin devreye girdiği ve arka beyni ve limbik sistemi kontrol edebildiği ve şuurî farkındalığın oluştuğu nefis) ve nefs-i mutmainne (gelişimini tamamlamış, kendini kontrol edebilen ve hakka teslim olmuş nefis) şeklinde üçe ayrılır.

    İnsan; hayra, iyiliğe ve güzelliğe yatkın yaratılmıştır. Bediüzzaman, Kur'ân penceresinden bakıldığında, kâinatta hayır ve güzelliğin esas, şer ve çirkinliğin de zahiri olduğunu belirtir. Ancak insan, bu dünyaya imtihan için gönderildiğinden, insanın bu imtihanı kazanması ve fıtratındaki hayır ve güzellikleri temsil edip, kendini Yaratan'a ayinedârlık edebilmesi, nefsini terbiye edebilmesine bağlıdır. Bir başka deyişle, nefisteki şehvanî ve gadabî güçlerin isteklerinin, aklın kontrolünde, meşru çizgide karşılanmasına bağlıdır. Ancak kontrol altına alınmamış nefsin, O'na ayinedârlık etmesi mümkün olmadığından, İslâm'da nefis terbiyesi ve insanın kendini tanıması önemli yer tutar. Nefsin veya benliğin mahiyetini oluşturan zihnî (akıl) , hissî (his) ve fizikî (mide-beden) kapasitelerin; az yemek, az konuşmak, az uyumakla kontrol edilmesi, İslâm'ın önemli bir terbiye metodudur. Nefsin terbiyesine tefekkür ve okumakla da katkıda bulunarak, kalbin yolculuğunda denge gözetilmiş olur. Bediüzzaman'ın 'akleden kalp' ifadesinde buna işaret vardır. Nefsî güçlerin üç faziletinin (iffet, yiğitlik ve hikmet) ortaya çıkışını ve devamını sağlayan adaletin gerçekleşmesi de, akleden kalbin sisteme hâkim olmasına bağlıdır.

    Kâmil insan olma nefsin ve benliğin terbiyesiyle mümkündür. İnsan-ı kâmil olma yolculuğu, nefse hizmet eden aklı, nefsin kumandasından çıkarmaya; istekleri meşru daire ile sınırlandırıp, aklı kalbin kumandasına vermeye bağlıdır. Yolculuk esnasında da ifrat ve tefrite düşmemek için, kalbî hayatı; akıl, mantık ve adaletle dengelemek gerekir. Kişi, bu nefis terbiyesini, ya velâyet yolu ile (az konuşma, az yeme, az uyuma) ya da zikir, fikir ve şükürle veya ikisinin birleşimi olan 'akleden kalp -reşha' ile yapabilir. Şeytan, nefsin isteklerini kullanarak insanın kalbine fısıldar ve ona fesatlık eker.

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt 15.04.2003 - 13:57

    İnsanı bir gemiye benzetirsek, tayfa personeli, nefsi ve nefsin arzularını temsil eder, geminin tertip ve düzeninden sorumludur. Kaptan da ruhu ve onun tahtı olan kalbi temsil eder; gidilecek hedefe gemiyi götürmekten sorumludur. Akıl, hem tayfaya hem de kaptana hizmet eden, ihtiyaçları gideren ve hayatın sırlarını çözen bir unsurdur. İslâm'da nefis, terbiye edildikten sonra, benlik hapishanesinden çıkılır. Kâmil insan olmak için kalbin zümrüt tepelerine yolculuk başlar. Ruhî ve kalbî hayat yaşandığında, nefsin ihtiyaçları meşru dairede karşılanır. Ancak beden merkezli hayat sürdürüldüğünde de çoğu kez, kalp ve ruhun kendini ifade etmesi ve tekâmülü engellenir. İnsan, nefsini ıslah ettiğinde, kalp ve nefis arasındaki zıtlaşma da sona erer; kalp ilhama açık hale gelir. Kalpten beslenen akıl da, ilham ve sezgilerden beslenme imkânına kavuşur. İslâm'da nefis öldürülmez ancak ıslah edilip, ruhun inkişafına mani olmayacak seviyede arındırılır. Ve kendine özgü varlık mertebelerine doğru yükselir. Nefsin ölmesi demek, biyolojik sistemin çökmesi ve ruhun ahiret âlemine göç etmesi anlamına gelir. Vicdan, ruhun bir alt bileşeni olarak, insana doğruyu, iyiyi ve güzeli hatırlatır. Ruhun sözcülüğünü vicdan yaparken, nefsin sözcülüğünü, insî ve cinnî şeytanlar yapar.

    Kişi, dikkat ve enerjisini ön beyniyle kontrol edip şuurlu şekilde yönlendirmek isterse (nefs-i emmareden, nefs-i levvame derecesine) kendi üzerinde gözlem yapması, kişilik ve benlik hapishanesinin motiflerini keşfetmesi gerekmektedir. Normalde hayatını arka beynin kontrolünde sürdürmeye yatkın olan insanın asıl vazifesi, şuurlu bir hayat sürmek, ülfet-gaflet tuzağına düşmeden şükür ve tefekkür çizgisinde Allah'a ayinedârlık yapmaktır.

    Özetlersek, insanın kendini tanıması, her işin başlangıç kısmını oluşturur. Eski çağlarda filozofların kapısında 'Kendini bil! ' yazılı imiş. 'Kendini bilen, Rabbini bilir; kendini unutan, Rabbini de unutur.' sözü de bu açıdan çok anlamlıdır. Kur'ân'da tefekkürün enfüsî ve afakî olmak üzere iki tarzda gerçekleştiği belirtilir. Bediüzzaman, enfüsî tefekkürü tamamlamayan veya buna girmeyen bir insanın afakî tefekkürde muvaffak olamayacağı üzerinde durur. Enfüsî tefekkür; insanın kendi mahiyetini keşfetmesi, iç gözlem ve iç sorgulama yapması, üstün ve eksik taraflarının farkına varması ve bunları şuurlu bir şekilde kontrol edebilmesi gibi faaliyetleri kapsar.