ahtapot ayaklı ve üstünde insanların ancak kuğu gölü balesi figürleri ile ilerleyebildikleri bir kent üstgeçidinin, ömür törpüsü uğultulu ses kirliliği pisliğinden, kuduz köpekten kaçar gibi kaçıp, ecdat yadigârı, geniş ve huzurlu ön avlusu ve bilge sütunları olan, kibirsiz mimarili bir kamu binasının önünden geçerken, bahçe saatine baktım, 09:25
evet günümüz insanlarının, birbirini arayabilir olduğu güya \medenî\ vakte, otuzbeş kalaydı ve anladım ki, hikmetleri bilinmediğinde trafik ışıkları dahi, sadece aptallaradır…
oysa ki basit arkadaş; sabırsızlanmadan sükûnetle kırmızıda bekleyip, yeşilde mutluluk içinde geçeceksin karşıya, şu kirli sarıya gelince, hayat onu takmaz ve hazır da olmaz kimse zaten, ki bir anlıktır…
hayat trafiği var bir de işte hayat trafiği, örümcek ağından yuvalardaki cinayetler, kan donduruyor, kırmızıda…
ki dibi tutmuş bir kere akdeniz kokusunun dahi…, çukulatadan beklene dursun seretonin, harman yerindeki yanık tenin yerini tutacak tarımsal/kırsal kalkınma, öyle mi…, tabi tabi bekleyelim, sirkecideki han hamallarının sırtındaki, küfe ip izlerinin helali olan, ayran aşı kadar, içimize aş olacak ha…, emekçilerin emekleri;
ve okunu esas kendi kalbine fırlatan aptal eros, aşkın kerpeteniyle söküyorum mitolojik çivilerini, tek tek... şimdi öp o çivi izlerini bir bir... ve seni; artık şizofren bir bulutun kendini astığı göğe teslim ediyorum...
hiç mi seçilmezsin sen gecenin derin ve çivit mavisi karanlığına asılmış, kandiller arasından; hiç aşk… hep mi utangaç ve keşfedilme dertlisi ve saklısın,
sürekli sende olan gözlerime bir bak, çık ortaya; hırka… ceket… parka… tam üç perdeyle örtülüsün, kendine bürünüksen de sararsın yine de sana medyun ve senden mahrum olan divâneni, üşümesin elleri, ayakları, burnu ve ruhu diye, diye sen aşk…
bilirim, ama; evet işte bir ama daha ki, gür çayırların bezediği bir dalgalı tepede, görüş mesafesini sıfırlayan, akça dumanlı ve puslu; bulut bulut bir beyazlıkta, çenemden süzülen yağmur sularıyla, sırılsıklam sarılabilseydim sana aşk… senelerce kanal kanal pislik akmış bir tuhaf körfez denizi, kesilmesi sonrasında kirliliğin tedricen, hani kendini temizleyip nasıl yeniden ma/ss/mavi olabiliyorsa, sende öyle arındır seni senden, sende aşk, seni senden… ah
ki; kanlı gözyaşlarıyla, uyudum ve düşümde, hep o nar ağacı…
öylece bana bakar, dallarını gözlerimden ayırmadan, hep o kederli nar ağacı…
küçüldüm rüyaya ve içine girdim, gördüğüm en güzel bahçeydi, eğildim, yerde bir eflatun ayrılığın çiçek tozları, eflatun çiçek tozları her yer,
nar çiçeğim; senden mi süzüldü eflatun çiçek tozları söyle…
ve uyandım; kara boşlukta dönen, rengi bozulmaya yüz tutmuş, meymenetsiz bir dünya, sabah etmiş ortalığı düşüm dedim, yüzünü buruşturdu düş ve sabırsızlıkla bekledim geceyi, aklımda hep o nar ağacı, dalları yüreğime batan…
ki gözlerimi kapadım işte orada; bir turnayı seviyorum dedi, ve turnam derken, saçıldı etrafa kızıl iri taneli göz yaşları… ah
kapandım secdeye, yerdeki tekâvûd kalemefendisi seccademden eflatun çiçek tozları topladım, bağrıma saplanmış dalını çıkardım hüda-i nâbit alıcın, ve serpiştirdim tozlarını, beti benzi atmış dünyaya ve bir dua okudum kulağına, sesim bir başka sese çarptı, tuz buz mısralar kırıntısı rüyam ah, turnam…
keklik değil, güvercin ol diye fısıldayanım, dudağımda hep aynı şarkı, notalarını nar ağacının altına gömdüm...
yüreği kimsenin üzülmesine el vermeyen, bir yalancıyı sevdin sen ve varsın gedanız kendine kıysın ey maşuk, olgunlaşsın keder, çiçek yüklü dalında… ah
evlatları ve yakınları sevgisiz bir ihtiyar kadının, bayram sabahında sevince zorlanmış gözleri gibi nemlisin ve mazidesin ve bir tüketim tapınağı mescidi kadar, havasız ve sümmet/tedariksin sen aşk…
sağ yanından süzülen gün ışığının, saçlarında ışıldadığı bir güz günü, çerçeveledim yüzünü ki, bir boz kazak küheylanın, gözyaşı düşmesin diye tek yeryüzüne… kıyamadım sana evet gene aşk, sesinle ürperir bedenim, bakınamam o an etrafıma ve çözülürüm sesinle, ki düğüm düğüm dünyanın uğultularını, susturan sesindir bana ve sesindedir içimi dolduran pediatri kokulu nefes, adımladığım kaldırım taşları üzerinde, buz tutmuş su birikintisi çatlağı kadar kırılgansın sen aşk… erisen bile; suya dönsen bile ne çıkar, görünenden çok, görünmez yanları olan bir buzdağısın sen… içlerine işleyen ayazda, bağrı başı açık kalan gariplerin, ısınmayı bekleyen tenlerine vurup üstüne doğarken etkisiz kalan bir kış güneşi gibi yükseldin sen gökyüzünde madem, usul usul da kaybol şimdi artık aşk…, ah
ve öyleyse sizlerde duyun ulan, müstafiyim artık bu, hayata pantolonun paçasından bakan magandaların, ve akşam sofrasına bir arada oturamayan aileliği kütükte kalmışların ve aşkını vatanı bilmeyen, gözdelik ve ikbal peşindeki dilberlerin davasından,
hayatta olmak ve iyi olmak ve, uğrunda savaşmayı sevmek; ummanın tarafında yer almak için yapılırsa bir anlam ifade edecektir derya ve okyanus adına… böylesi müşterek mefkureleri olmayan derya okyanus yol arkadaşlığının; yavan, pamuk ipliği ile birbirine bağlı ve kasvetli bir yolculuktan başka verebileceği nesi olabilir ömürlerine ve ummana sunabilecekleri neleri olabilir değerli…
derya ve okyanus çatışmasında, umman sözünü aşktan yana kullanmıştır, yürürken durmak ve ayaktayken oturmak ihtiyâdıdır bu peygamber uygulamasında da keza, nefs ve ruhun çatışma anlarının yönetimindeki ilk yapılacak olan; durmak, oturmak, yani nefesim ve kalbim var benim diyebilmektir…
trafik
ahtapot ayaklı ve üstünde insanların
ancak kuğu gölü balesi figürleri ile
ilerleyebildikleri bir kent üstgeçidinin,
ömür törpüsü uğultulu ses kirliliği pisliğinden,
kuduz köpekten kaçar gibi kaçıp,
ecdat yadigârı, geniş ve huzurlu ön avlusu
ve bilge sütunları olan,
kibirsiz mimarili bir kamu binasının
önünden geçerken,
bahçe saatine baktım,
09:25
evet günümüz insanlarının,
birbirini arayabilir olduğu güya \medenî\ vakte,
otuzbeş kalaydı ve anladım ki,
hikmetleri bilinmediğinde trafik ışıkları dahi,
sadece aptallaradır…
oysa ki basit arkadaş;
sabırsızlanmadan sükûnetle kırmızıda bekleyip,
yeşilde mutluluk içinde geçeceksin karşıya,
şu kirli sarıya gelince,
hayat onu takmaz ve hazır da olmaz kimse zaten,
ki bir anlıktır…
hayat trafiği var bir de işte hayat trafiği,
örümcek ağından yuvalardaki cinayetler,
kan donduruyor,
kırmızıda…
ki dibi tutmuş bir kere
akdeniz kokusunun dahi…,
çukulatadan beklene dursun seretonin,
harman yerindeki yanık tenin
yerini tutacak tarımsal/kırsal kalkınma,
öyle mi…,
tabi tabi bekleyelim,
sirkecideki han hamallarının sırtındaki,
küfe ip izlerinin helali olan,
ayran aşı kadar,
içimize aş olacak ha…,
emekçilerin emekleri;
eros
ve okunu esas kendi kalbine fırlatan aptal eros,
aşkın kerpeteniyle söküyorum mitolojik çivilerini,
tek tek...
şimdi öp o çivi izlerini
bir bir...
ve seni; artık şizofren bir bulutun
kendini astığı göğe teslim ediyorum...
çivit
hiç mi seçilmezsin sen gecenin derin ve
çivit mavisi karanlığına asılmış,
kandiller arasından; hiç aşk…
hep mi utangaç ve
keşfedilme dertlisi ve saklısın,
sürekli sende olan gözlerime bir bak,
çık ortaya; hırka… ceket… parka…
tam üç perdeyle örtülüsün,
kendine bürünüksen de sararsın yine de
sana medyun ve
senden mahrum olan divâneni,
üşümesin elleri, ayakları, burnu ve ruhu diye,
diye sen aşk…
bilirim, ama;
evet işte bir ama daha ki,
gür çayırların bezediği bir dalgalı tepede,
görüş mesafesini sıfırlayan,
akça dumanlı ve puslu;
bulut bulut bir beyazlıkta,
çenemden süzülen yağmur sularıyla,
sırılsıklam sarılabilseydim sana aşk…
senelerce kanal kanal pislik akmış
bir tuhaf körfez denizi,
kesilmesi sonrasında kirliliğin tedricen,
hani kendini temizleyip
nasıl yeniden ma/ss/mavi olabiliyorsa,
sende öyle arındır seni senden,
sende aşk, seni senden…
ah
nar
ki;
kanlı gözyaşlarıyla,
uyudum ve düşümde,
hep o nar ağacı…
öylece bana bakar,
dallarını gözlerimden ayırmadan,
hep o kederli nar ağacı…
küçüldüm rüyaya ve
içine girdim,
gördüğüm en güzel bahçeydi,
eğildim, yerde bir eflatun ayrılığın çiçek tozları,
eflatun çiçek tozları her yer,
nar çiçeğim;
senden mi süzüldü
eflatun çiçek tozları söyle…
ve uyandım;
kara boşlukta dönen,
rengi bozulmaya yüz tutmuş,
meymenetsiz bir dünya,
sabah etmiş ortalığı düşüm dedim,
yüzünü buruşturdu düş ve
sabırsızlıkla bekledim geceyi,
aklımda hep o nar ağacı,
dalları yüreğime batan…
ki gözlerimi kapadım işte orada;
bir turnayı seviyorum dedi,
ve turnam derken,
saçıldı etrafa kızıl iri taneli göz yaşları…
ah
kapandım secdeye,
yerdeki tekâvûd kalemefendisi seccademden
eflatun çiçek tozları topladım,
bağrıma saplanmış dalını çıkardım hüda-i nâbit alıcın,
ve serpiştirdim tozlarını,
beti benzi atmış dünyaya ve
bir dua okudum kulağına,
sesim bir başka sese çarptı,
tuz buz mısralar kırıntısı rüyam
ah,
turnam…
keklik değil, güvercin ol diye fısıldayanım,
dudağımda hep aynı şarkı,
notalarını nar ağacının altına gömdüm...
yüreği kimsenin üzülmesine el vermeyen,
bir yalancıyı sevdin sen
ve varsın gedanız kendine kıysın ey maşuk,
olgunlaşsın keder,
çiçek yüklü dalında…
ah
kaybol
evlatları ve yakınları sevgisiz bir ihtiyar kadının,
bayram sabahında sevince zorlanmış
gözleri gibi nemlisin ve mazidesin
ve bir tüketim tapınağı mescidi kadar,
havasız ve sümmet/tedariksin sen aşk…
sağ yanından süzülen gün ışığının,
saçlarında ışıldadığı bir güz günü,
çerçeveledim yüzünü ki,
bir boz kazak küheylanın,
gözyaşı düşmesin diye tek
yeryüzüne…
kıyamadım sana evet gene aşk,
sesinle ürperir bedenim,
bakınamam o an etrafıma ve çözülürüm sesinle,
ki düğüm düğüm dünyanın uğultularını,
susturan sesindir bana ve
sesindedir içimi dolduran pediatri kokulu nefes,
adımladığım kaldırım taşları üzerinde,
buz tutmuş su birikintisi çatlağı kadar
kırılgansın sen aşk…
erisen bile; suya dönsen bile ne çıkar,
görünenden çok,
görünmez yanları olan bir buzdağısın sen…
içlerine işleyen ayazda,
bağrı başı açık kalan gariplerin,
ısınmayı bekleyen tenlerine vurup
üstüne doğarken etkisiz kalan
bir kış güneşi gibi yükseldin sen gökyüzünde madem,
usul usul da kaybol şimdi artık aşk…,
ah
ve öyleyse sizlerde duyun ulan,
müstafiyim artık bu,
hayata pantolonun paçasından bakan magandaların,
ve akşam sofrasına bir arada oturamayan
aileliği kütükte kalmışların ve
aşkını vatanı bilmeyen,
gözdelik ve ikbal peşindeki
dilberlerin davasından,
ve aşkını vatanı bilmeyen, gözdelik ve ikbal peşindeki dilberlerin davasından, istifa ettim..
hayatta olmak ve iyi olmak ve, uğrunda savaşmayı sevmek; ummanın tarafında yer almak için yapılırsa bir anlam ifade edecektir derya ve okyanus adına… böylesi müşterek mefkureleri olmayan derya okyanus yol arkadaşlığının; yavan, pamuk ipliği ile birbirine bağlı ve kasvetli bir yolculuktan başka verebileceği nesi olabilir ömürlerine ve ummana sunabilecekleri neleri olabilir değerli…
derya ve okyanus çatışmasında, umman sözünü aşktan yana kullanmıştır, yürürken durmak ve ayaktayken oturmak ihtiyâdıdır bu peygamber uygulamasında da keza, nefs ve ruhun çatışma anlarının yönetimindeki ilk yapılacak olan; durmak, oturmak, yani nefesim ve kalbim var benim diyebilmektir…