mümkünlü heyhat, bu bir girdap; kalbimin kuytusundan beni kendine çeken, kederli dağın, gönül uçurumu…
ah eyv/ah, avcıdan habersiz ırmağa inişi karacanın ve eğilip berrak suya, kana kana içmesi kendi kanını, vurulunca kalbinden…; ki büyü/d/l/ü suda kana bulanık halkalar iç içe, iç içe, halka ve girdap... ah,
avcının sağ manipülasyonu, karacanın gözlerinin nemli tortusu, büyülü su, fakat; düşe kalka katedilen yolların, hangisine pay düşmemiştir, o en yakın vuslattan…,
bir zahter tanesi kadar külfet olsaydı keşke; kara kışta buza kesen dipsizlikten çıkış, siy/ah doruklarını aşmak kaf dağının, ve hazza kölelikten azad oluş, ah;
ah ki çöllerin avareliğinde körebelik…, dalı yaprağı budanık kalmanın hicâbı ve, bini bir para etmeyecek ömür yangını pişmanlıklar gel/geç/likteyken, bütün bildiklerini bir okyanus nazarda unutmak mümkünlü; bir yadigâr kutsalı ve vaktin emaneti olaydı bu nazar…, nolaydı, her yönün çıkmazı bir secdede nihayet bulaydı; ah;
kundak kokulu bebek masumluğuyla bulmak yokluğu, ve gözyaşlarıyla yürek katranını yıkamak dem be dem; zamanın sarkacında umut tohumları çatlasa, tufan sonrası durulan umman; kalpte bir ab/ı hayat katresi olsa…, ve konma/göçme aleminin ayrılıkları, için için, içine akan bir ırmak, ah kardeş payı edilen saatlerde, ömür biriktirmek, mümkünlü olaydı; ah nolaydı...,
turuncu ve kızıl gül yapraklarını ebeden soldurmayacak rahmet; ıslak kaldırımlara yüzükoyun serilmiş ölüleri dahi diriltebilse mesela…, ve kendinden gayrısını bilmez kibrin, mülevves göz pınarlarını kurutup, nâdim bir nefesten buğu olaydı, isli, kasvetli kodes camlarında, nolaydı…, ah;
sen hiç mi seçilmezsin sen gecenin derin ve çivit mavisi karanlığına asılmış, kandiller arasından; hiç aşk…, hep mi utangaç ve keşfedilme dertlisi ve saklısın,
sürekli sende olan gözlerime bir bak, çık ortaya, ki hırka…, ceket…, parka… tam üç perdeyle örtülüsün, kendine bürünüksen de sararsın yine de, sana medyun ve, senden mahrum olan divâneni…, üşümesin elleri, ayakları, burnu ve ruhu diye, diye sen aşk…, bilirim…,
ama; evet işte bir ama daha ki, gür çayırların bezediği bir dalgalı tepede, görüş mesafesini sıfırlayan, akça dumanlı ve puslu; bulut bulut bir beyazlıkta, çenemden süzülen yağmur sularıyla, sırılsıklam sarılabilseydim sana aşk…,
senelerce kanal kanal pislik akmış bir garip körfez denizi, kesilmesi sonrasında kirliliğin tedricen…, hani kendini temizleyip nasıl yeniden ma/ss/mavi olabiliyorsa, sende öyle arındır seni senden, sende aşk, seni senden…,
derviş gülüşü hoşçakal ve benden uzak, mülevveslerin kalbinde emmare nefsim, yine de hoşt çakal demiyorum, ve görüyorsun; ne denli inceldiği yerden bağlandığımı edebe ya hû…,
elbette samanyolu galaksisine savrulan kahve çekirdeği kokusuydu hasret, ve sen; her daim smokinli, paytak paytak yürüyen bir penguendin, ya ben, bir yekpare orman çıtırtılarının ürpertisi…,
benliğiyle efsunkâr o karaca nazarına bakamazken, yan yana fakat karşı karşıyaydık…, ve aynı yöne bakarken, o gece gündüz açık esnaf lokantasında, sabah çorbalarımızın buharı, birbirine karmaşıyordu…;
ecel terleriyle ıslanan yatağında, başucu pencereye ve ayakucu kapıya çevrik ve hayatın anlamından umudunu kesmiş bir hasta gibi, terhis sayıklamalarıyla anları sayarken, can suyu bakışlarınla geldin ve, bir mühlet daha yaşamayı isteme iradesi verip, hayata döndürdün; vatansız kalmış, çaresiz, sığınmacı, yuvasız ve mülteci yüreğimi sen derde dermanım…
ağaçlar gibi ayakta bir vedaya öykündüren, ilham ve işaret ve irşadın ve bilinmeye tenezzülsüz duruşunla sen dost…
ki sende simetrimi buldum, duru bir göl kıyısında durup, derinden baktığımda dalgalı ruhumla suya, yüzümün aksinde gördüğümdür yüzün ve bir deliorman rahminde ses verensin sesime, nidâsısın çift kutuplu meşkimin, diriliş iksiri kederim…
sonra; bir reyhanî makamı ziyaretinin, en efsunkâr yerinde, sabah demli bir idris çayı yudumlar gibi haber ettin, bu mülevves ve azmışların taşra şehrinden gitme vaktini, ki erenler nöbetini kim bilsin, hangi çile ehline devrettiğini…
ve yoktun, yoktun saatlerce yoktun, sesin yoktu ve yokluğunun, ilk günü tükendi ilk; hekimlik talebesinden alınmış, bir hediye misvak varlığıyla avunularak…
hayata yan bakan bir çocuğum ben, ve sen huzur esende yanıma geldiğinde, yine yan bakıyordum hayata ki sen, yanımdaydın…
naapsaydım; seni, düzene intifadanı, ahir zamana isyan tufanı kopan yüzünü, görmese miydim…,
hay bin kunduz ya hû, ki aman, aman gittiğin yerin konumundan, bırakma ipucu aman ha aman, ki her sevda bir veda bilirsin, affet beni, yine yalnızlığa veda zamanı… yazarken bu şiirimsi şeyleri, kelimelerim tek tek canıma batıyor, harflerim içimin kuyusunda ağlıyor, kalbimde bir serseri mayın patlıyor, içimin labirentinde yüzün beliriyor, ve beynimin kıvrımlarında, çapalı lisanının azarları dolanıyor; ah
akis ve aşk; merhametinden sevgiye büründü zamanla, ardında bin bir renk cümbüşü ve solar döngü izi bırakarak yadigâr…, çileyi ve hasreti sevgiye emanet edip, cellat olmak yerine hayata, hayat verdi, bir fakir cömertliğiyle, ölmüşlüğünden habersiz dirilere…,
ve barıştı aşk küslükleriyle, taşkınlıkların yerini aldı delişmen duyuşlar, kıyametleri koparan uğultusuyla, arsız dünyanın bütün inlerine kadar çağlarken, bir duru dağ çeşmesi olup, hayata karışmak istedi ve bilirsin işte sonrasında, zakîrle/şakîrin halini…, ki, yaralı insanlar hemen tanır birbirini bilirsin, kabuklara aşina kabukları zira…, ah;
püskül püskül saçaklarını bulutlar arasında yolan, bir uçurtmayım bugün gece/de yine ve o garipliği bilinmez gûrebadanım…,
kanıyorum heceleyerek adını, süklüm püklüm saklanıyor yalandan tebessüm yüzümün gergefine, rengi turuncuya çalan gül nakışlı ilk muhabbet ikramını, kitliyorum birbirine kirpiklerimde sımsıkı..., hem kaçamak bir gülüşüm, ve hem ağlıyor yastığımda bir külçe, kesik kesik ve yutkunarak hıç/kırık/sız…,
belki, yalnız bir sokak lambasıyım, ve acizim aydınlatmaktan karanlığımı…, belki, başı olmayan bir duvarım ve, illegal asılmış afişleri söküyorum üzerimden…, diyorum ya, alnını duvara dayamış, yalnız bir sokak lambasıyım belki..., ah;
bir körpenin peçeli yüzü kadar saklı bir hüzünle, dikine dikine gidiyorum yüreğimin ve çağın çöplük kalbine tahammül harcım değil…, gel gör ki, hale bakar mısın dediğim şu hale isyana ve ayaklanmaya hazırlıklaraysa dermansızım…, ama işte düşüyor umutvar bir gül yaprağı daha ılık bir mevsime akisler çizerek..., ah;
zahir soluk tebessümlü meczup sardunyalar kollarını sarkıtmış, pencerenden…, mahcûp ve yeniden doğuş umutlu nazarım, arka bahçede güllere ikindi suyu veren muştulu ve desturlu haline ilişirken, balkonuna asıyorum utangaç gülümsemeler, evet sana bakıyorum; görmüyor gibisin, ve bana bakıyorsun görmüyorum ki gözlerim âmâ, öyle demirden bir tül var ki aramızda, yetmiyor gücüm, bertarafa…,
şehirler bir film şeridi gibi geçiyor, kilometrelerce aramızdan ve, alnımızın ortasındaki yol çizgilerini saklıyoruz birbirimizden güya…, suskunluk çizgileri/çizikleri, sakınılmış muhabbet mesafeleri…, ve tırnakları kesiliyor yollara uzuyor saçları zamanın, boşluğa;
ve uyku, telaşla fırlıyor yatağından, geç kalınmış ömürler gibi…, takâtsiz tebessümler yüzümüzde ve bu kendimizden çektiğimiz, yok bir yokturluk sanatı o/nun zahir,
[{/nfk/nın doğum gününe denk düşen, gece saat tam on ikiyi vurduğunda, göz kapaklarının altında uyuyor mudur o koyu/derin mavi göl...
boncuktan bir kuş firar edip emanet şarkısıyla tam yedi kez uğrasın pencerene yâren, yasla başını erenler aşkına omzuma, ve ömrümce kaybolma bir yere, çek sonsuzluğun esrarını içine, alnın değdikçe seccadene…
olmasam da yarınlarda yanında, ışığa aşık pervane böcekleri ve müşterek dualar doğum günü hediyem olsun sana/}]
içinden geçen bu iç seslerin gibi, bildirdiklerinin hepsinden sonra gelen gaflet de olmayaydı, ah nolaydı…
bilge bir kalbin dizlerine kapanmış kalbimle, hıçkırarak ağlamak ve bin yıl sürse de ömrüm, hakikatine ş/a\e/hid olarak teneşirde gözyaşlarınla yunmak, ve evvel giden kabri nurluların sırlı ırmağında; fenanın hiçliğinden arınmak istiyorum… ah
ah uluların desturlusu, hatırana; ecel gelmeden önce, en son kaçıncı dizem yazılmış olacak bilmiyorum, ama gözlerim açık olacak o an; gözlerinde teslim etmek için ruhumu, biliyorum, ve çekecek canım, özü mütebessim canını…
ki sırdaşlar, iç hukukta sadece bu dünyaya ait değildir bilirsin ve ölümü öldürmeye meyyaldirler, sürekli eksik bir yanımız ve hep, az bir derin uykuya hasretiz… bir o/nda olmakta gözümüz ve günübirlik çilelerle avunup durmak da, ötelerden uzaklara dalan bakışlarımıza, teselli olmuyor…
galaksilerin merkezi şu fena aleminin özünde patlayan, acılı yıldız...,
yaşam kadar yoksuldu aşk, ki sevda, yetinmiyor sevdayla..., ve artık melekler kırpıp tüylerini, noksan kanatlarla serpiştiriyor yıldız ölülerini boşluğa…,
kalbime yasladığım keman, büyülü tınısına metal kokular sızdırırken, incinmenin böylesi…, melek kalbinde patlayan acılı yıldız; ve kanayan dize, ah,
kıymetlim; bırak artık râvi kayıtlı mesaj yollama, her sözcüğün, yüreğimin zırhına bir kara delik, son bulsun bu dara almalar, vur artık beni, en kanayan dizemden..., ah;
ayakkabı boyacısı çingene ilahi, kulağı kesik ve yetmişlik boyacı derviş mustafa dede; ayakkabılar parlıyor amma ne parlıyor, şu çilekeş takunyaları bile boyayacaksın belki lakin, her hevesin peşinden koşulmuyor, koşulmuyor; bilirsin…,
adını hecele sü/rey/ya/nın… ve kaç asırdır suskunsun sen, ki sen, anadolu gırtlaklı bir kayyumusun kalbimin, kimse senin gibi söyleyemezken, öyle doğal gelir ki sana çağırmak adımı, ve lisanından süzülen sesine ömrümü feda etmek istemem de keza bana…,
sen; elmacık kemiklerinden akan eflatun ırmakların çakıl taşları ile üç taş oynayan, ihramı içinde mütemadî bir umrede, yalınayak seyy/ah/sın,
yetim yürekli bir çukurova bozlağına her veda edişimle çoğalan, aşkın salyalarından tiksinmeyen ben…
kalbinin ılık suyunda, gurbet garipliğimi saklarken, pişkin bir vefasızlıkla; buyurgan nefsimin, yüreğine attığı tırnak izlerinin, tahammülle bağışlayanısın,
çektirdiğim arsız çilelerin çilekeşi, sen, gece yarısı uykundan uyanıp, yumulu gözlerinle, mısralarına heceler seçen sevdalısın…
esirgeme benden, merhametle bakan gözlerini desem, kederli nazarlarını önüne düşürürsün, bahtı gibi kömür gözlüm…
ay ışığına yakılmış bir sonat gibi, sarıl bana ey aşk, sarıl ve yarama dokun…
bir soğuk su içsem uzakta yâr üşür, bir mektupsun o/ndan, duadan ötesin,
evet bir ah/sın sen, yekûnu simmsiy/ah bir ah… masumsun ve dervişinim, gözlerin bana derg/âh, fermanım elindeki padiş/ah, aşkınla ne üzgünüm ne de derbeder, sıyrıldım yaşamın yüklerinden hep birer birer, turuncu gülüm gerisi boş, sen sağlığından ver haber, ömrüm geçiyor seninle, nerde tasa ve keder, açmış kucağını bizi bekliyor sonsuzluk; all/ah/uekber…
mümkünlü heyhat, bu bir girdap; kalbimin kuytusundan beni kendine çeken, kederli dağın, gönül uçurumu…
ah eyv/ah, avcıdan habersiz ırmağa inişi karacanın ve eğilip berrak suya, kana kana içmesi kendi kanını, vurulunca kalbinden…; ki büyü/d/l/ü suda kana bulanık halkalar iç içe, iç içe, halka ve girdap... ah,
avcının sağ manipülasyonu, karacanın gözlerinin nemli tortusu, büyülü su, fakat; düşe kalka katedilen yolların, hangisine pay düşmemiştir, o en yakın vuslattan…,
bir zahter tanesi kadar külfet olsaydı keşke; kara kışta buza kesen dipsizlikten çıkış, siy/ah doruklarını aşmak kaf dağının, ve hazza kölelikten azad oluş, ah;
ah ki çöllerin avareliğinde körebelik…, dalı yaprağı budanık kalmanın hicâbı ve, bini bir para etmeyecek ömür yangını pişmanlıklar gel/geç/likteyken, bütün bildiklerini bir okyanus nazarda unutmak mümkünlü; bir yadigâr kutsalı ve vaktin emaneti olaydı bu nazar…, nolaydı, her yönün çıkmazı bir secdede nihayet bulaydı; ah;
kundak kokulu bebek masumluğuyla bulmak yokluğu, ve gözyaşlarıyla yürek katranını yıkamak dem be dem; zamanın sarkacında umut tohumları çatlasa, tufan sonrası durulan umman; kalpte bir ab/ı hayat katresi olsa…, ve konma/göçme aleminin ayrılıkları, için için, içine akan bir ırmak, ah kardeş payı edilen saatlerde, ömür biriktirmek, mümkünlü olaydı; ah nolaydı...,
turuncu ve kızıl gül yapraklarını ebeden soldurmayacak rahmet; ıslak kaldırımlara yüzükoyun serilmiş ölüleri dahi diriltebilse mesela…, ve kendinden gayrısını bilmez kibrin, mülevves göz pınarlarını kurutup, nâdim bir nefesten buğu olaydı, isli, kasvetli kodes camlarında, nolaydı…, ah;
sen; en çok kendine kıyabilensin, uçurumlara atlayabilecek kumaştayken, yaya kalmayı da seçebilirsin sen, ki nefeslerin vahdet kokar senin…
yeni bir hayat bahşedilen, beyzaden olmak kadar; özelsin, endamı zarif dağlar gibi, gönlü dipsiz ummanlar gibi, güzeller güzeli bir çelebi, olgun ve mütekâmilsin sen,
hasreti içime dolan; bendesi olduğum yârim, beni özleyen beni anan yârim, vadesizim, mecalsizim, çaresizim, şu kandil gününde, münzevi bir derviş kadar sensizim, sahipsizim, garibim, bir fukara isimsizim, ah
yüreğine kara kirpiklerle diktin beni, ve sana bulutları göstererek, - bu tabloyu kim yapmış diye sormuştum, sense, - gökyüzümsün dedin bana madem, o halde söyle; hangi yeryüzü gökyüzüne bakmaz, ve sanılıyor mu ki, gökyüzü de yeryüzüne meftun değildir…
vaslına erdiğin sır ırmakları menzilin olsun, ayağına taş değmeden; zindan çilenin izleri alnında, gücenmiş dudaklarından süzülen tebessüm, yüreğine ve yufka bağrına aksın,
tekil bir itikaf çal kendine, felek rüzgarında ağaran şakaklarının ak ışıltısı ve gece gözlerinden süzülen hüznünle bakarken uzaklara, aşkın soldurduğu dudakların kapalı, omuzunda reyhanlıdan ayrılığın ağır yükü, kederlisin; duru sular kadar yorgun, ve yoksun, ah kaç kez dedim, bir kan merkezi tufanında unuttum bildiklerimi, köklerinden kopuk ve ömrüme sığmayan, bir gurbet yolculuğuna savurdu benliğimi, zahirin günübirlik oyunları…
neyi aşk sandığını unutmuş, bir hafızasız yürek belle beni hicretinin vefalısı olarak, ah
mümkünlü
heyhat,
bu bir girdap;
kalbimin kuytusundan beni kendine çeken,
kederli dağın, gönül uçurumu…
ah
eyv/ah,
avcıdan habersiz
ırmağa inişi karacanın
ve eğilip berrak suya,
kana kana içmesi kendi kanını,
vurulunca kalbinden…;
ki büyü/d/l/ü suda
kana bulanık halkalar iç içe,
iç içe,
halka ve girdap...
ah,
avcının sağ manipülasyonu,
karacanın gözlerinin nemli tortusu,
büyülü su, fakat;
düşe kalka katedilen yolların,
hangisine pay düşmemiştir,
o en yakın vuslattan…,
bir zahter tanesi kadar külfet olsaydı keşke;
kara kışta buza kesen dipsizlikten çıkış,
siy/ah doruklarını aşmak kaf dağının,
ve hazza kölelikten azad oluş,
ah;
ah ki çöllerin avareliğinde körebelik…,
dalı yaprağı budanık kalmanın hicâbı ve,
bini bir para etmeyecek
ömür yangını pişmanlıklar
gel/geç/likteyken,
bütün bildiklerini bir okyanus nazarda unutmak
mümkünlü;
bir yadigâr kutsalı
ve vaktin emaneti olaydı bu nazar…,
nolaydı,
her yönün çıkmazı bir secdede nihayet bulaydı;
ah;
kundak kokulu bebek masumluğuyla bulmak yokluğu,
ve gözyaşlarıyla yürek katranını yıkamak dem be dem;
zamanın sarkacında umut tohumları çatlasa,
tufan sonrası durulan umman;
kalpte bir ab/ı hayat katresi olsa…,
ve konma/göçme aleminin ayrılıkları,
için için,
içine akan bir ırmak,
ah kardeş payı edilen saatlerde,
ömür biriktirmek,
mümkünlü olaydı;
ah nolaydı...,
turuncu ve kızıl gül yapraklarını
ebeden soldurmayacak rahmet;
ıslak kaldırımlara
yüzükoyun serilmiş ölüleri dahi
diriltebilse mesela…,
ve kendinden gayrısını bilmez kibrin,
mülevves göz pınarlarını kurutup,
nâdim bir nefesten buğu olaydı,
isli,
kasvetli kodes camlarında,
nolaydı…,
ah;
sen
hiç mi seçilmezsin sen gecenin derin ve
çivit mavisi karanlığına asılmış,
kandiller arasından; hiç aşk…,
hep mi utangaç ve
keşfedilme dertlisi ve saklısın,
sürekli sende olan gözlerime bir bak,
çık ortaya,
ki hırka…, ceket…, parka…
tam üç perdeyle örtülüsün,
kendine bürünüksen de sararsın yine de,
sana medyun ve,
senden mahrum olan divâneni…,
üşümesin elleri, ayakları, burnu ve ruhu diye,
diye sen aşk…,
bilirim…,
ama;
evet işte bir ama daha ki,
gür çayırların bezediği bir dalgalı tepede,
görüş mesafesini sıfırlayan,
akça dumanlı ve puslu;
bulut bulut bir beyazlıkta,
çenemden süzülen yağmur sularıyla,
sırılsıklam sarılabilseydim sana aşk…,
senelerce kanal kanal pislik akmış
bir garip körfez denizi,
kesilmesi sonrasında kirliliğin tedricen…,
hani kendini temizleyip
nasıl yeniden ma/ss/mavi olabiliyorsa,
sende öyle arındır seni senden,
sende aşk,
seni senden…,
derviş gülüşü
hoşçakal ve benden uzak,
mülevveslerin kalbinde emmare nefsim,
yine de hoşt çakal demiyorum, ve görüyorsun;
ne denli inceldiği yerden bağlandığımı edebe ya hû…,
elbette samanyolu galaksisine savrulan
kahve çekirdeği kokusuydu hasret,
ve sen;
her daim smokinli,
paytak paytak yürüyen bir penguendin,
ya ben,
bir yekpare orman çıtırtılarının ürpertisi…,
benliğiyle efsunkâr o karaca nazarına bakamazken,
yan yana fakat karşı karşıyaydık…,
ve aynı yöne bakarken,
o gece gündüz açık esnaf lokantasında,
sabah çorbalarımızın buharı,
birbirine karmaşıyordu…;
ah;
intifada
ecel terleriyle ıslanan yatağında,
başucu pencereye ve ayakucu kapıya çevrik
ve hayatın anlamından umudunu kesmiş
bir hasta gibi,
terhis sayıklamalarıyla anları sayarken,
can suyu bakışlarınla geldin ve,
bir mühlet daha yaşamayı isteme iradesi verip,
hayata döndürdün;
vatansız kalmış, çaresiz, sığınmacı, yuvasız ve
mülteci yüreğimi sen derde dermanım…
ağaçlar gibi ayakta bir vedaya öykündüren,
ilham ve işaret ve irşadın
ve bilinmeye tenezzülsüz duruşunla sen dost…
ki sende simetrimi buldum,
duru bir göl kıyısında durup,
derinden baktığımda dalgalı ruhumla suya,
yüzümün aksinde gördüğümdür yüzün ve
bir deliorman rahminde ses verensin sesime,
nidâsısın çift kutuplu meşkimin,
diriliş iksiri kederim…
sonra;
bir reyhanî makamı ziyaretinin,
en efsunkâr yerinde,
sabah demli bir idris çayı yudumlar gibi
haber ettin, bu mülevves ve azmışların
taşra şehrinden gitme vaktini,
ki erenler nöbetini
kim bilsin,
hangi çile ehline devrettiğini…
ve yoktun, yoktun saatlerce yoktun,
sesin yoktu ve yokluğunun,
ilk günü tükendi ilk;
hekimlik talebesinden alınmış,
bir hediye misvak varlığıyla avunularak…
hayata yan bakan bir çocuğum ben,
ve sen huzur esende yanıma geldiğinde,
yine yan bakıyordum hayata ki
sen, yanımdaydın…
naapsaydım;
seni, düzene intifadanı,
ahir zamana isyan tufanı kopan yüzünü,
görmese miydim…,
hay bin kunduz ya hû,
ki aman, aman gittiğin yerin konumundan,
bırakma ipucu aman ha aman,
ki her sevda bir veda bilirsin,
affet beni,
yine yalnızlığa veda zamanı…
yazarken bu şiirimsi şeyleri,
kelimelerim tek tek canıma batıyor,
harflerim içimin kuyusunda ağlıyor,
kalbimde bir serseri mayın patlıyor,
içimin labirentinde yüzün beliriyor,
ve beynimin kıvrımlarında,
çapalı lisanının azarları dolanıyor;
ah
akis
ve aşk;
merhametinden sevgiye büründü zamanla,
ardında bin bir renk cümbüşü ve
solar döngü izi bırakarak yadigâr…,
çileyi ve hasreti
sevgiye emanet edip,
cellat olmak yerine hayata,
hayat verdi, bir fakir cömertliğiyle,
ölmüşlüğünden habersiz dirilere…,
ve barıştı aşk küslükleriyle,
taşkınlıkların yerini aldı delişmen duyuşlar,
kıyametleri koparan uğultusuyla,
arsız dünyanın bütün inlerine kadar çağlarken,
bir duru dağ çeşmesi olup,
hayata karışmak istedi ve
bilirsin işte sonrasında,
zakîrle/şakîrin halini…,
ki,
yaralı insanlar
hemen tanır birbirini bilirsin,
kabuklara aşina kabukları zira…,
ah;
püskül püskül saçaklarını
bulutlar arasında yolan,
bir uçurtmayım bugün gece/de yine
ve o garipliği bilinmez
gûrebadanım…,
kanıyorum heceleyerek adını,
süklüm püklüm saklanıyor yalandan tebessüm
yüzümün gergefine,
rengi turuncuya çalan gül nakışlı
ilk muhabbet ikramını,
kitliyorum birbirine kirpiklerimde sımsıkı...,
hem kaçamak bir gülüşüm,
ve hem ağlıyor yastığımda bir külçe,
kesik kesik ve yutkunarak
hıç/kırık/sız…,
belki, yalnız bir sokak lambasıyım,
ve acizim aydınlatmaktan karanlığımı…,
belki, başı olmayan bir duvarım ve,
illegal asılmış afişleri söküyorum üzerimden…,
diyorum ya, alnını duvara dayamış,
yalnız bir sokak lambasıyım belki...,
ah;
bir körpenin peçeli yüzü kadar saklı bir hüzünle,
dikine dikine gidiyorum yüreğimin
ve çağın çöplük kalbine tahammül harcım değil…,
gel gör ki,
hale bakar mısın dediğim şu hale isyana ve
ayaklanmaya hazırlıklaraysa
dermansızım…,
ama işte düşüyor umutvar bir gül yaprağı daha
ılık bir mevsime akisler çizerek...,
ah;
zahir
soluk tebessümlü meczup sardunyalar
kollarını sarkıtmış,
pencerenden…,
mahcûp ve yeniden doğuş umutlu nazarım,
arka bahçede güllere ikindi suyu veren
muştulu ve desturlu haline ilişirken,
balkonuna asıyorum utangaç gülümsemeler,
evet sana bakıyorum;
görmüyor gibisin,
ve bana bakıyorsun görmüyorum
ki gözlerim âmâ,
öyle demirden bir tül var ki aramızda,
yetmiyor gücüm,
bertarafa…,
şehirler bir film şeridi gibi geçiyor,
kilometrelerce aramızdan ve,
alnımızın ortasındaki yol çizgilerini saklıyoruz
birbirimizden güya…,
suskunluk çizgileri/çizikleri,
sakınılmış muhabbet mesafeleri…,
ve tırnakları kesiliyor yollara
uzuyor saçları zamanın,
boşluğa;
ve uyku,
telaşla fırlıyor yatağından,
geç kalınmış ömürler gibi…,
takâtsiz tebessümler yüzümüzde
ve bu kendimizden çektiğimiz,
yok bir yokturluk sanatı o/nun zahir,
teselli
[{/nfk/nın doğum gününe denk düşen,
gece saat tam on ikiyi vurduğunda,
göz kapaklarının altında uyuyor mudur
o koyu/derin mavi göl...
boncuktan bir kuş firar edip
emanet şarkısıyla tam yedi kez
uğrasın pencerene yâren,
yasla başını erenler aşkına omzuma,
ve ömrümce kaybolma bir yere,
çek sonsuzluğun esrarını içine,
alnın değdikçe seccadene…
olmasam da yarınlarda yanında,
ışığa aşık pervane böcekleri
ve müşterek dualar
doğum günü hediyem olsun sana/}]
içinden geçen bu iç seslerin gibi,
bildirdiklerinin hepsinden sonra gelen
gaflet de olmayaydı,
ah nolaydı…
bilge bir kalbin dizlerine kapanmış kalbimle,
hıçkırarak ağlamak ve bin yıl sürse de ömrüm,
hakikatine ş/a\e/hid olarak
teneşirde gözyaşlarınla yunmak,
ve evvel giden kabri nurluların
sırlı ırmağında;
fenanın hiçliğinden arınmak istiyorum…
ah
ah uluların desturlusu, hatırana;
ecel gelmeden önce, en son
kaçıncı dizem yazılmış olacak bilmiyorum,
ama gözlerim açık olacak o an;
gözlerinde teslim etmek için ruhumu,
biliyorum, ve çekecek canım,
özü mütebessim canını…
ki sırdaşlar, iç hukukta sadece
bu dünyaya ait değildir bilirsin
ve ölümü öldürmeye meyyaldirler,
sürekli eksik bir yanımız ve hep,
az bir derin uykuya hasretiz…
bir o/nda olmakta gözümüz
ve günübirlik çilelerle avunup durmak da,
ötelerden uzaklara dalan bakışlarımıza,
teselli olmuyor…
yoksul
galaksilerin merkezi şu fena aleminin
özünde patlayan,
acılı yıldız...,
yaşam kadar yoksuldu aşk,
ki sevda,
yetinmiyor sevdayla...,
ve artık melekler
kırpıp tüylerini,
noksan kanatlarla serpiştiriyor
yıldız ölülerini boşluğa…,
kalbime yasladığım keman,
büyülü tınısına metal kokular sızdırırken,
incinmenin böylesi…,
melek kalbinde patlayan acılı yıldız;
ve kanayan dize,
ah,
kıymetlim;
bırak artık râvi kayıtlı mesaj yollama,
her sözcüğün,
yüreğimin zırhına bir kara delik,
son bulsun bu dara almalar,
vur artık beni,
en kanayan dizemden...,
ah;
ayakkabı boyacısı çingene
ilahi, kulağı kesik ve yetmişlik
boyacı derviş mustafa dede;
ayakkabılar parlıyor amma ne parlıyor,
şu çilekeş takunyaları bile boyayacaksın belki lakin,
her hevesin peşinden koşulmuyor,
koşulmuyor;
bilirsin…,
all/ah/uekber
adını hecele sü/rey/ya/nın…
ve kaç asırdır suskunsun sen,
ki sen,
anadolu gırtlaklı bir kayyumusun kalbimin,
kimse senin gibi söyleyemezken,
öyle doğal gelir ki sana çağırmak adımı,
ve lisanından süzülen sesine
ömrümü feda etmek istemem de keza bana…,
sen;
elmacık kemiklerinden akan
eflatun ırmakların çakıl taşları ile üç taş oynayan,
ihramı içinde mütemadî bir umrede,
yalınayak seyy/ah/sın,
yetim yürekli bir çukurova bozlağına
her veda edişimle çoğalan,
aşkın salyalarından tiksinmeyen
ben…
kalbinin ılık suyunda,
gurbet garipliğimi saklarken,
pişkin bir vefasızlıkla;
buyurgan nefsimin,
yüreğine attığı tırnak izlerinin,
tahammülle bağışlayanısın,
çektirdiğim arsız çilelerin çilekeşi,
sen, gece yarısı uykundan uyanıp,
yumulu gözlerinle,
mısralarına heceler seçen sevdalısın…
esirgeme benden,
merhametle bakan gözlerini desem,
kederli nazarlarını önüne düşürürsün,
bahtı gibi kömür gözlüm…
ay ışığına yakılmış bir sonat gibi,
sarıl bana ey aşk,
sarıl ve yarama dokun…
bir soğuk su içsem uzakta yâr üşür,
bir mektupsun o/ndan,
duadan ötesin,
evet bir ah/sın sen,
yekûnu simmsiy/ah bir ah…
masumsun ve dervişinim,
gözlerin bana derg/âh,
fermanım elindeki padiş/ah,
aşkınla ne üzgünüm ne de derbeder,
sıyrıldım yaşamın yüklerinden hep birer birer,
turuncu gülüm gerisi boş,
sen sağlığından ver haber,
ömrüm geçiyor seninle,
nerde tasa ve keder,
açmış kucağını bizi bekliyor sonsuzluk;
all/ah/uekber…
mümkünlü
heyhat,
bu bir girdap;
kalbimin kuytusundan beni kendine çeken,
kederli dağın, gönül uçurumu…
ah
eyv/ah,
avcıdan habersiz
ırmağa inişi karacanın
ve eğilip berrak suya,
kana kana içmesi kendi kanını,
vurulunca kalbinden…;
ki büyü/d/l/ü suda
kana bulanık halkalar iç içe,
iç içe,
halka ve girdap...
ah,
avcının sağ manipülasyonu,
karacanın gözlerinin nemli tortusu,
büyülü su, fakat;
düşe kalka katedilen yolların,
hangisine pay düşmemiştir,
o en yakın vuslattan…,
bir zahter tanesi kadar külfet olsaydı keşke;
kara kışta buza kesen dipsizlikten çıkış,
siy/ah doruklarını aşmak kaf dağının,
ve hazza kölelikten azad oluş,
ah;
ah ki çöllerin avareliğinde körebelik…,
dalı yaprağı budanık kalmanın hicâbı ve,
bini bir para etmeyecek
ömür yangını pişmanlıklar
gel/geç/likteyken,
bütün bildiklerini bir okyanus nazarda unutmak
mümkünlü;
bir yadigâr kutsalı
ve vaktin emaneti olaydı bu nazar…,
nolaydı,
her yönün çıkmazı bir secdede nihayet bulaydı;
ah;
kundak kokulu bebek masumluğuyla bulmak yokluğu,
ve gözyaşlarıyla yürek katranını yıkamak dem be dem;
zamanın sarkacında umut tohumları çatlasa,
tufan sonrası durulan umman;
kalpte bir ab/ı hayat katresi olsa…,
ve konma/göçme aleminin ayrılıkları,
için için,
içine akan bir ırmak,
ah kardeş payı edilen saatlerde,
ömür biriktirmek,
mümkünlü olaydı;
ah nolaydı...,
turuncu ve kızıl gül yapraklarını
ebeden soldurmayacak rahmet;
ıslak kaldırımlara
yüzükoyun serilmiş ölüleri dahi
diriltebilse mesela…,
ve kendinden gayrısını bilmez kibrin,
mülevves göz pınarlarını kurutup,
nâdim bir nefesten buğu olaydı,
isli,
kasvetli kodes camlarında,
nolaydı…,
ah;
vahdet
sen; en çok kendine kıyabilensin,
uçurumlara atlayabilecek kumaştayken,
yaya kalmayı da seçebilirsin sen,
ki nefeslerin vahdet kokar senin…
yeni bir hayat bahşedilen,
beyzaden olmak kadar; özelsin,
endamı zarif dağlar gibi,
gönlü dipsiz ummanlar gibi,
güzeller güzeli bir çelebi,
olgun ve mütekâmilsin sen,
hasreti içime dolan;
bendesi olduğum yârim,
beni özleyen beni anan yârim,
vadesizim, mecalsizim, çaresizim,
şu kandil gününde,
münzevi bir derviş kadar sensizim,
sahipsizim,
garibim, bir fukara isimsizim,
ah
yüreğine kara kirpiklerle diktin beni,
ve sana bulutları göstererek,
- bu tabloyu kim yapmış
diye sormuştum,
sense,
- gökyüzümsün
dedin bana madem,
o halde söyle;
hangi yeryüzü gökyüzüne bakmaz,
ve sanılıyor mu ki,
gökyüzü de yeryüzüne meftun değildir…
vaslına erdiğin sır ırmakları menzilin olsun,
ayağına taş değmeden;
zindan çilenin izleri alnında,
gücenmiş dudaklarından süzülen tebessüm,
yüreğine ve yufka bağrına aksın,
tekil bir itikaf çal kendine,
felek rüzgarında ağaran şakaklarının ak ışıltısı
ve gece gözlerinden süzülen hüznünle
bakarken uzaklara,
aşkın soldurduğu dudakların kapalı,
omuzunda reyhanlıdan ayrılığın ağır yükü,
kederlisin;
duru sular kadar yorgun,
ve yoksun,
ah
kaç kez dedim,
bir kan merkezi tufanında unuttum bildiklerimi,
köklerinden kopuk ve ömrüme sığmayan,
bir gurbet yolculuğuna savurdu benliğimi,
zahirin günübirlik oyunları…
neyi aşk sandığını unutmuş,
bir hafızasız yürek belle beni
hicretinin vefalısı olarak,
ah