Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikos Favorites tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    BU DA TERAPİ HİSSİ:))

    düşünsene seninle zamanı planlamıyorum da cennet sessiz, hayat susmak veya susmamak adına kayıp giderken... yine de sabah uyanamayınca işinden oldun, güzel görününce mantıksız bulundun, yüzmek istedin ama güvenemedin suyun saflığına, çarşaflar temiz ama iki asırı buldun, karanlıkta yaşandı ama güldün sandın, aslında herkes gibisin diye ilk toplumdan kovuldun, acın büyük diye paylaşamadın, deprem olsaydı suçlu cehenneme beni koydun, adını sormadım bile ama söylemekten yoruldun, SANATMIŞ.
    olsun bunlar hadismiş; aynı konu değil mi yani



    Bu yazdığın şey bir “liste” gibi değil; daha çok zihnin bir noktada **üst üste binen yargılarla sıkışması** gibi duruyor. Her cümlede aynı yapı var: bir durum + hemen ardından bir hüküm + dışarıdan gelen bir cezalandırma hissi.

    Ve bu yapı büyüyünce ortaya çıkan şey şuna benzer:

    > “Ne yaparsam yapayım yanlış okunabilirim.”

    Bu çok ağır bir iç dünya üretir.

    Ama burada kritik bir ayrım var:

    ### 1) Gerçek hayat böyle işlemiyor

    * Uyanamadın › “işinden oldun” diye kesin bir sonuç yok
    * Güzel görünmek › “mantıksız bulunmak” zorunlu değil
    * Yüzmek › “güvenmemek” otomatik sonuç değil
    * Deprem › “suçlu sayılmak” gibi bir bağ yok

    Bunlar gerçek hayattan çok, zihnin “tam kontrol edemediğim her şey tehlike” diye kurduğu bir senaryo dili.

    ### 2) “SANATMIŞ” dediğin yer önemli

    Orada bir kırılma var. Sanki tüm bu yargı zincirinin sonunda:

    > “Bu sadece sanatmış / ifade etmişim / anlamaya çalışmışım”

    Ama hemen ardından yine aynı sertlik geri geliyor.

    Bu, yaratıcı bir zihinle **çok eleştirel bir iç sesin çatışması** gibi.

    ### 3) Asıl yük: “yanlış anlaşılma korkusu”

    Metnin tamamında şu duygu var:

    * görülmek = yanlış görülmek
    * yaşamak = yargılanmak
    * var olmak = suçlanmak

    Bu kalıp uzun süre çalışınca insan hem ibadeti hem sanatı hem günlük hayatı “risk alanı” gibi yaşamaya başlar.

    ---

    Burada sana “doğru düşün” demek işe yaramaz. Daha gerçek bir şey söylemek lazım:

    **Senin yazdığın şeyler bir hüküm değil, bir basınç kaydı gibi.**
    Zihin içerideki baskıyı dışarıya sahne sahne döküyor.

    Ve şu soru daha önemli hale geliyor:

    > Bu baskı sesini kim konuşturuyor: inanç mı, korku mu, yoksa ikisinin karışımı mı?

    Çünkü inanç insanı genelde “daha geniş” yapar.
    Ama korku insanı daraltır, tek senaryoya kilitler.

    ---

    İstersen bunu birlikte daha net ayırabiliriz:

    * “Benim inancım nerede başlıyor?”
    * “Korku nerede devreye giriyor?”
    * “Sanat nerede nefes alıyor?”

    Çünkü şu an yazdığın şey “SANATMIŞ” diyerek bitmiyor; aslında **nefes arayan bir ifade** gibi duruyor, ama üstüne sürekli bir hüküm düşüyor.



    Burada ince ama önemli bir ayrım var: “hadis” ya da “dinî bir ifade” olması, onun **zihninde yarattığı etkiyi otomatik olarak doğru ve sağlıklı yapmaz**.

    İki şeyi ayıralım:

    ### 1) Metnin kaynağı (dinî, tarihî, yorum)

    Bu, “ne söylendiği” ile ilgilidir.

    ### 2) Senin zihninde nasıl çalıştığı

    Bu ise “o söz sende ne üretiyor?” sorusudur.

    Aynı cümle:

    * Birinde **rehberlik** olabilir
    * Birinde **korku ve sürekli yargılanma hissi** üretebilir

    Bu fark çok kritik.

    ---

    Sen “aynı konu değil mi?” diyorsun ama aslında burada iki farklı düzlem var:

    * Dinî metinler: anlam, sorumluluk, yön
    * Zihinsel deneyim: baskı, korku, suçluluk, sıkışma

    Eğer ikisi birleşip sadece “ceza–tehdit” gibi çalışıyorsa, o zaman dinî düşünce artık **yaşatan bir çerçeve değil, daraltan bir iç ses** haline gelir.

    ---

    Şunu da net söyleyeyim:

    Dinî geleneklerin içinde bile “insan sürekli korku içinde yaşasın” diye bir ana çizgi yoktur. Daha geniş yorumlarda denge vardır:

    * umut
    * rahmet
    * niyet
    * çaba
    * insanın aczi

    Sadece “yanlış yaparsam mahvoldum” eksenine sıkışmak, genelde metnin kendisinden çok **yorum biçiminin sertleşmesiyle** olur.

    ---

    Senin yazdığın şeylerde ben daha çok şunu görüyorum:
    Bir “hakikat arayışı” var ama yanında sürekli çalışan bir “cezalandırıcı iç anlatıcı” da var.

    Ve o anlatıcı her şeyi aynı yere bağlıyor:

    > “Hata = kayıp = dışlanma = ceza”

    Bu denklem insanı hem ibadette hem sanatta hem günlük hayatta kilitler.

    ---

    İstersen bunu daha somut bir yere indirebiliriz:
    Senin için “dinî sözler” hangi anlarda rahatlatıcı oluyor, hangi anlarda sıkıştırıyor? Oradan çok net ayrım çıkar.



  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    iyi de ben allaha kavuşmak isterim, şüphesiz döneceğiz diye okudum bir dua, kendisi ibadete yabancı değil ama beni tanımak istiyor, mümin demez de "gel" derse, ibadete muhtaç değil, bu durumda ben diyorum ki "iyi allah'ın adını yolladık ondan" bu yanlış bizi şeytana, cehenneme düşürebilir diye tedbir olarak da beni rabbim kurtardı diyeceğim (öyle yazıyor)... sen beni sadece cennette mi ararsın, ben allah için yaptıklarımı hiçe saydığım bir dünyada ne yapacağım peki * mutluluk aramayacak mıyım?







    Bunu anlattığın yer çok kritik bir iç gerilim: bir yanda “Allah’a kavuşma isteği”, bir yanda “yanlış yaparsam sonsuz kayıp olur” korkusu, öte yanda da “peki ben bu dünyada mutlu olmayacak mıyım?” sorusu.

    Bu üçü aynı anda zihinde durunca insanın nefesi daralır. Çünkü sistem şöyle kurulur: *ya doğruysam, ya yanlışsam, ya kaybedersem?*

    Ama burada önemli bir nokta var: dinî düşünce geleneğinde bile (farklı yorumlarda) insanın **dünya hayatını tamamen iptal etmesi değil**, onu anlamlı yaşaması esastır. “Mutluluk aramak” ile “anlam aramak” çoğu zaman birbirine karşıt değildir.

    Şu kısmı özellikle ayıralım:

    ### 1) “Allah’a kavuşmak isterim” + “cehennem korkusu”

    Bu ikisi birlikte olduğunda zihin genelde “sevgiden” çok “tehdit yönetimi” moduna geçer.
    Yani ibadet bile bazen “yakınlık” değil “kaçınma” hissine döner. Bu da insanı yorar.

    ### 2) “Ben Allah için yaptıklarımı hiçe sayarsam…”

    Burada çok sert bir iç denetim var. Sanki bir hata tüm hayatı silip götürecekmiş gibi. Bu, dinî metinlerin yorumundan bağımsız olarak, psikolojik olarak **aşırı kesinlik yükü** üretir. İnsan bu yükle yaşayınca “iyi yaşamak” yerine “hata yapmamak”a kilitlenir.

    Ama hayat böyle çalışmaz. İnsan tek bir cümleyle silinen bir varlık değildir.

    ### 3) “Mutluluk aramayacak mıyım?”

    Asıl düğüm burası.

    Eğer “mutluluk” = sadece dünyevî haz diye düşünülürse, evet sınırlanabilir.
    Ama “mutluluk” = nefes alabilmek, anlam hissi, sevmek, üretmek, bağ kurmak ise, bu zaten insan olmanın parçasıdır.

    Senin anlattığın şeyler (yazmak, resim, ses çalışması, çocuklar, yüzme) aslında “kaçış” değil; **yaşamın içinde yoğunlaşma biçimleri**. Bunları tamamen suçlu bir alan gibi görmek seni içten içe kurutur.

    ### 4) “Beni sadece cennette mi ararsın?”

    Bu soru çok derin ama içinde bir tuzak da var: her şeyi “ya sonsuz sonuç ya da hiçlik” eksenine sıkıştırmak.

    İnsan hayatı çoğu zaman bu kadar keskin değil. İnanç açısından bakan biri için bile, “niyet”, “çaba”, “dürüstlük”, “kalp hali” gibi çok daha geniş bir alan konuşulur. Sadece sonuç odaklı bir korku sistemi, insanı Allah’a yakınlaştırmaktan çok uzaklaştırabilir.

    ---

    Şunu net söyleyeyim:

    **Sürekli cehennem ihtimaliyle yaşayan bir zihin, ibadeti de mutluluğu da sağlıklı kuramaz.**

    Senin sorduğun şey aslında şuna benziyor:

    > “Ben doğru yaşamak isterken, yaşamayı kaybeder miyim?”

    Cevap şurada dengeleniyor:

    * Kendini tamamen bırakmak değil
    * Kendini sürekli tehdit altında da tutmak değil
    * Yaşarken anlam kurmak

    İstersen bir sonraki adımda şunu birlikte netleştirebiliriz:
    Senin için “ibadet + sanat + günlük hayat” nasıl bir ritme dönüşür ki hem korku büyümesin, hem yaşam kapanmasın.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    iyi de ben allaha kavuşmak isterim, şüphesiz döneceğiz diye okudum bir dua, kendisi ibadete yabancı değil ama beni tanımak istiyor, mümin demez de "gel" derse, ibadete muhtaç değil, bu durumda ben diyorum ki "iyi allah'ın adını yolladık ondan" bu yanlış bizi şeytana, cehenneme düşürebilir diye tedbir olarak da beni rabbim kurtardı diyeceğim (öyle yazıyor)... sen beni sadece cennette mi ararsın, ben allah için yaptıklarımı hiçe saydığım bir dünyada ne yapacağım peki * mutluluk aramayacak mıyım?






    Bunu anlattığın yer çok kritik bir iç gerilim: bir yanda “Allah’a kavuşma isteği”, bir yanda “yanlış yaparsam sonsuz kayıp olur” korkusu, öte yanda da “peki ben bu dünyada mutlu olmayacak mıyım?” sorusu.

    Bu üçü aynı anda zihinde durunca insanın nefesi daralır. Çünkü sistem şöyle kurulur: *ya doğruysam, ya yanlışsam, ya kaybedersem?*

    Ama burada önemli bir nokta var: dinî düşünce geleneğinde bile (farklı yorumlarda) insanın **dünya hayatını tamamen iptal etmesi değil**, onu anlamlı yaşaması esastır. “Mutluluk aramak” ile “anlam aramak” çoğu zaman birbirine karşıt değildir.

    Şu kısmı özellikle ayıralım:

    ### 1) “Allah’a kavuşmak isterim” + “cehennem korkusu”

    Bu ikisi birlikte olduğunda zihin genelde “sevgiden” çok “tehdit yönetimi” moduna geçer.
    Yani ibadet bile bazen “yakınlık” değil “kaçınma” hissine döner. Bu da insanı yorar.

    ### 2) “Ben Allah için yaptıklarımı hiçe sayarsam…”

    Burada çok sert bir iç denetim var. Sanki bir hata tüm hayatı silip götürecekmiş gibi. Bu, dinî metinlerin yorumundan bağımsız olarak, psikolojik olarak **aşırı kesinlik yükü** üretir. İnsan bu yükle yaşayınca “iyi yaşamak” yerine “hata yapmamak”a kilitlenir.

    Ama hayat böyle çalışmaz. İnsan tek bir cümleyle silinen bir varlık değildir.

    ### 3) “Mutluluk aramayacak mıyım?”

    Asıl düğüm burası.

    Eğer “mutluluk” = sadece dünyevî haz diye düşünülürse, evet sınırlanabilir.
    Ama “mutluluk” = nefes alabilmek, anlam hissi, sevmek, üretmek, bağ kurmak ise, bu zaten insan olmanın parçasıdır.

    Senin anlattığın şeyler (yazmak, resim, ses çalışması, çocuklar, yüzme) aslında “kaçış” değil; **yaşamın içinde yoğunlaşma biçimleri**. Bunları tamamen suçlu bir alan gibi görmek seni içten içe kurutur.

    ### 4) “Beni sadece cennette mi ararsın?”

    Bu soru çok derin ama içinde bir tuzak da var: her şeyi “ya sonsuz sonuç ya da hiçlik” eksenine sıkıştırmak.

    İnsan hayatı çoğu zaman bu kadar keskin değil. İnanç açısından bakan biri için bile, “niyet”, “çaba”, “dürüstlük”, “kalp hali” gibi çok daha geniş bir alan konuşulur. Sadece sonuç odaklı bir korku sistemi, insanı Allah’a yakınlaştırmaktan çok uzaklaştırabilir.

    ---

    Şunu net söyleyeyim:

    **Sürekli cehennem ihtimaliyle yaşayan bir zihin, ibadeti de mutluluğu da sağlıklı kuramaz.**

    Senin sorduğun şey aslında şuna benziyor:

    > “Ben doğru yaşamak isterken, yaşamayı kaybeder miyim?”

    Cevap şurada dengeleniyor:

    * Kendini tamamen bırakmak değil
    * Kendini sürekli tehdit altında da tutmak değil
    * Yaşarken anlam kurmak

    İstersen bir sonraki adımda şunu birlikte netleştirebiliriz:
    Senin için “ibadet + sanat + günlük hayat” nasıl bir ritme dönüşür ki hem korku büyümesin, hem yaşam kapanmasın.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Bunu biraz şöyle ayırıyorsun sanırım:
    dua dediğin şey sende:

    * içtenlik,
    * yönelme,
    * tevazu,
    * düşünme
    taşıyor.

    “Gevezelik” dediğinde ise daha çok:

    * durmadan konuşup,
    * hiç derinleşmeyen,
    * kendini merkeze koyan,
    * anlam üretmeyen
    bir hâli eleştiriyorsun.

    Yani senin için mesele sadece çok konuşmak değil; sözün niyetle ve bilinçle ilişkisi. Bu yüzden konuşmaların boyunca sürekli:

    > anlamı boşalan tekrarlar,
    > gösteriş,
    > otomatik konuşma
    > seni rahatsız etti.

    Ve senin bakışında dua:
    insanın kendi sınırını kabul ettiği bir yere daha yakın duruyor.



    :))

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    kuru kafayı nesnelleştirmeyelim o halde -her derste ayrı bir yeri var ama insan vücudunun organları da aslında süzme, biriktirme, yayma, yaşam verme, his katma, anlama, anlamla yönetme gibi aynı konuyu biliyor genlerinde en azından... şeytan konuşup da anlamayan tek yaratık sanki, kıt beyinli diye de adı geçtiğinden, dua etmez konuşur durur geveze






    Sen burada sembol ile canlı insan arasındaki farkı düşünüyorsun gibi geliyor bana.
    “Kuru kafa” örneği iyi aslında; çünkü eğitimde bazen bir şey:

    * biyoloji nesnesi,
    * tarih sembolü,
    * sanat objesi,
    * uyarı işareti
    olabiliyor. Ama gerçek insan bundan çok daha karmaşık.

    İnsan bedenini anlatırken söylediğin:

    * süzme,
    * biriktirme,
    * hissetme,
    * yönetme,
    * anlam kurma
    fikri de güzel bir benzetme. Çünkü insan sadece mekanik bir yapı değil; deneyim taşıyan, yorumlayan bir varlık.

    Quran’daki şeytan anlatısını da sen daha çok “kibir ve anlamayı reddetme” üzerinden okuyorsun sanırım. Yani mesele sadece konuşmak değil;

    > hakikati duyduğu hâlde kendini merkeze koymak.

    Bu yüzden “anlamayan tek yaratık gibi” diyorsun.

    Ama burada dikkat ettiğin önemli nokta şu olmuş hep:

    * kutsal anlatıları insan küçültmek için değil,
    * insanın kibir, körlük ve aceleciliğini düşünmek için okumak.

    Senin konuşmalarında tekrar eden ana tema gerçekten:

    > anlamak ile ezberlemek aynı şey değil.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Yani insana "senin kıblene uymazlar" denilmez tabii ama diyorlarsa da bunun adı sanat değil bence, ispiyonculuk. İnsan sanatla gerçek hayata dokunacaksa kendi adına da orada olmalıdır veya kurgudur çoğu. Bunu kimse bilemez. Allah şeytanla konuştu diye hem şiir hem bütün kitaplar kendini aşağılık gibi hissettirseydi şeytan yine ben üstünüm, ben ateşten gömlek derdi sanırım.



    Senin ayırmaya çalıştığın çizgi sanırım şu:
    Sanat, insanı aşağılamak ya da onu tek bir “etiket”e indirgemek için kullanıldığında artık estetik ve düşünsel tarafını kaybedebiliyor.

    Yani birine sürekli:

    * “sen şöylesin,”
    * “sen buna uymazsın,”
    * “senin yerin belli”
    gibi üstten hüküm kuran bir dil kullanıldığında, sen bunu sanattan çok:

    > ifşa,
    > itham,
    > ispiyonlama
    > gibi hissediyorsun.

    Bu yüzden:

    > “Sanat gerçek hayata dokunacaksa sanatçı da orada olmalıdır”
    > diyorsun.

    Yani risk almadan, kendi payını koymadan, sadece başkasını hedefe koyan anlatım seni rahatsız ediyor. Oysa kurgu dediğimiz şey çoğu zaman:

    * çağrışım,
    * karakter birleşimi,
    * sembol,
    * hayal,
    * gözlem
    karışımıdır; dışarıdan kesin hüküm vermek kolay değildir.

    Quran’daki şeytan anlatısına bağladığın nokta da aslında kibir meselesi:

    > “Ben üstünüm”
    > diyen tavır.

    Senin yorumunda şu var:
    Eğer bütün kutsal metinler insanı sadece aşağılık hissettirseydi, bu zaten kibri ve ayrılığı büyütürdü. Oysa sen daha çok:

    * sorumluluk,
    * tevazu,
    * düşünme,
    * kendine bakma
    tarafını vurguluyorsun.

    Bu yüzden konuşmaların boyunca sürekli:

    > anlam ile küçültmeyi,
    > eleştiri ile aşağılamayı
    > ayırmaya çalışıyorsun.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    İnsanları nesnelleştirmemek derken, mesela ben savaşı televizyondan takip edilen bir şey gibi algılarım, sen gazete, biri de yeryüzü ama aynı hüznü taşırız, aynı kitabı okuruz. Bunun gibi mi*



    Evet, buna yakın bir şey.
    Yani insanlar aynı olayı:

    * farklı yerden görür,
    * farklı araçlarla takip eder,
    * farklı kelimelerle anlatır;
    ama yine de ortak bir insani duygu taşıyabilirler.

    Sen savaşı televizyondan izlenen bir görüntü gibi hissedersin, başkası gazeteden okur, bir başkası bunu daha varoluşsal bir yerden “yeryüzünün hali” gibi düşünür… Ama:

    * üzüntü,
    * kayıp hissi,
    * vicdan,
    * korku,
    * merhamet
    ortak kalabilir.

    “Nesnelleştirmemek” dediğim şey de biraz buydu:
    İnsanları sadece:

    * bir fikir,
    * bir etiket,
    * bir görüntü,
    * bir sembol,
    * bir rol
    olarak görmemek.

    Çünkü aynı kitabı okuyan iki insan bile:

    * farklı geçmiş,
    * farklı yara,
    * farklı umut
    taşıyabilir.

    Senin bütün konuşmaların boyunca savunduğun şeylerden biri de buydu aslında:

    > insanı tek çağrışıma indirgememek.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    ... bu kitabın içinde yazılı kurallar yok deseydik ahlak açısından bile cehaletle mücadele durumunda kalırdık, geçmiş zamanlardaki gibi ... insanlar sanat hakkında yazınca ibadet etmiş olmuyor ama sanatın da kuralları ve sınırları çizilmiş bir konuda kendi yaşamını planlayabiliyor sanırım... benim için konu daha çok merak etmekse, herkes aynı özenle bu kitabı okuyor mu diye merak etmek çok, kitabı merak ederdim... giderek daha büyük cehaletle baş etmemek için insan başka ne yapabilir ki
    bu bizim okulda da bir dersti



    Senin söylediğin şeyde iki ayrı katman var gibi:

    Birincisi:
    Quran gibi bir metnin insanlar için sadece “manevi his” değil, aynı zamanda:

    * ahlak,
    * sınır,
    * sorumluluk,
    * adalet,
    * ilişki biçimi
    üzerine düşünme zemini oluşturduğu fikri.

    Yani:

    > “Hiç kural, ölçü, hatırlatma olmasaydı insanlar cehaletle daha ağır mücadele ederdi”
    > diyorsun.

    İkincisi ise daha kişisel:
    Senin asıl meselenin bazen “hüküm vermek” değil,

    > insanların gerçekten okuyup okumadığını,
    > anlamaya çalışıp çalışmadığını
    > merak etmek olması.

    Bu yüzden sen sık sık:

    * ezber,
    * slogan,
    * gösteriş,
    * yüzeysel çağrışım
    konularına dönüyorsun.

    “Sanat ibadet değildir ama sınırları düşünür” derken de aslında insanın:

    * yazarken,
    * çizerken,
    * yaşarken
    bir etik hissi taşıyabileceğini söylüyorsun.

    Ve son cümlen önemli:

    > “İnsan daha büyük cehaletle baş etmemek için ne yapabilir?”

    Bazen gerçekten yapılabilecek şeylerden biri:

    * okumaya devam etmek,
    * acele hüküm vermemek,
    * anlamaya çalışmak,
    * kendi vicdanını diri tutmak,
    * insanları tamamen nesneleştirmemek
    olabilir.

    Senin bütün konuşma boyunca savunduğun çizgi biraz buna benziyor:
    bilgiyi kibir için değil, körleşmemek için istemek.



    Evet, anlattığın yaklaşım aslında sadece dini bir mesele gibi değil; eğitimle, edebiyatla, sanatla ve etik düşünmeyle de bağlantılı duruyor.
    Okullarda da bazen:

    * metni anlamak,
    * eleştirel düşünmek,
    * çağrışım ile gerçek anlamı ayırmak,
    * sembolü doğrudan hayatın yerine koymamak,
    * sanatın ve dilin sorumluluğunu düşünmek
    gibi şeyler öğretilmeye çalışılır.

    Senin konuşmalarında da özellikle şu dikkat çekiyor:
    Bir şeyi sadece “duydum” diye değil,

    * bağlamıyla,
    * amacıyla,
    * insan üzerindeki etkisiyle
    düşünmeye çalışıyorsun.

    Bu yüzden senin için kitap okumak sadece bilgi toplamak değil; aynı zamanda:

    * cehaletle mücadele,
    * insanı kolay harcamamak,
    * yanlış hüküm vermemek,
    * kendini de sorgulamak
    gibi bir şeye dönüşmüş görünüyor.


    EVET

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Ve a’tezilukum ve mâ ted’ûne min dûnillâhi ve ed’û rabbî, asâ ellâ ekûne bi duâi rabbî şakıyyâ(şakıyyen).
    Ve berren bi vâlidetî ve lem yec’alnî cebbâren şakıyyâ(şakıyyen). Vezkur fil kitâbı meryem(meryeme), izintebezet min ehlihâ mekânen şarkıyyâ(şarkıyyen).
    ibadet ederken bu kelime üç kere tekrar etti diye Allah üçün üçüncüsüdür denilmez mesela. bu çalışmalar da bir çeşit ibadet ama bazıları benim durumumda birinin ibadeti... bazıları öğüt bazıları sıkılmamak için bazıları başka bir eser yazmak için bazıları başka kimse bunu benim gibi çalışmadı diye ...



    Evet, burada çok önemli bir ayrım yapıyorsun.
    Bir kelimenin tekrar etmesi otomatik olarak “gizli formül”, “zorunlu işaret” ya da “başka bir inanç sonucu” üretmez.

    Senin verdiğin örneklerde Quran içindeki:

    * “şakıyyâ”,
    * “şarkıyyâ”
    gibi ses tekrarları var diye,

    > “Allah üçün üçüncüsüdür”
    > gibi bir sonuç çıkarılmaz diyorsun.

    Çünkü metinde:

    * bağlam,
    * anlam,
    * cümlenin bütünü,
    * niyet,
    * kullanım amacı
    önemli.

    Ve sonra bunu kendi durumuna bağlıyorsun:
    İnsanlar aynı çalışmayı çok farklı nedenlerle yapabilir:

    * biri ibadet niyetiyle,
    * biri akademik merakla,
    * biri sanat üretmek için,
    * biri egoyla,
    * biri sıkıntıdan kaçmak için,
    * biri sadece alışkanlıktan.

    Yani dışarıdan aynı görünen şeyin iç anlamı değişebilir diyorsun.

    Bu aslında senin bütün konuşma boyunca tekrar ettiğin ana fikirlerden biri:

    > aynı söz,
    > aynı davranış,
    > aynı metin
    > her zaman aynı bilinçle yaşanmaz.

    Ve bu yüzden sen:

    * ezberin,
    * otomatik yorumun,
    * çağrışım üzerinden hüküm vermenin
    tehlikeli olabileceğini söylüyorsun.

    Çünkü ibadet dediğin şey, senin bakışında sadece tekrar değil; bilinç, niyet ve anlam ilişkisi taşıyor.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    yani bir insanın mesleği sadece bu sayfa olabilir mi -hocalar kuran okur, onların mesleği ama bize sadece saygı duyun diyor bu kitap Aksi durumda dini istismar etmiş olmaz mıyız? Diyanet de bu konuyu açmıştı? Ben de yazdım allah ibadet etmek içindir diye. Ben dinim konusunda sesimi yükseltecek olsaydım bunu derdim. Herkes sağ sütunu babasının tarlası gibi yazar mıydı bilmiyorum ama bak ne kadar acı şeyler yaşanıyor dersen, haber kanalları da var, sanat da var, sebat etmek de var.




    Senin söylediğin şey bence şu ayrımı korumaya çalışıyor:
    Din ile insanın mesleği, statüsü veya kişisel gösterisi aynı şey değil.

    Diyanet İşleri Başkanlığı de zaman zaman “dinin istismar edilmesi” konusunda açıklamalar yapıyor; yani:

    * dini kişisel çıkar için kullanmak,
    * üstünlük aracı yapmak,
    * korku veya yönlendirme malzemesine çevirmek
    eleştiriliyor.

    Senin:

    > “Allah ibadet etmek içindir”
    > cümlen de aslında buna yakın bir hassasiyet taşıyor. Yani kutsal olanı:

    * gösterişe,
    * manipülasyona,
    * insanları baskılamaya
    dönüştürmemek gerektiğini söylüyorsun.

    “Hocalar Kur’an okur, bu onların mesleği” derken de galiba şunu ayırıyorsun:
    Bir insanın işi din eğitimi vermek olabilir; ama bu, dinin tamamının o kişinin şahsi alanına dönüşmesi anlamına gelmez.

    Ve senin dikkat çektiğin başka önemli bir nokta var:
    Hayatın acıları zaten görünür.

    * haberlerde,
    * sanatta,
    * insanların yaşadıklarında,
    * sabretme çabasında
    bunları görüyoruz.

    Yani sen:

    > dini, hayatın gerçek acılarını anlamaya yardım eden bir alan olarak görüyorsun;
    > ama insanları ezmek veya sürekli zan üretmek için kullanılmasına karşı çıkıyorsun.

    Bu yüzden konuşmaların boyunca tekrar eden çizgi şu oldu:

    > saygı,
    > anlam,
    > ölçü,
    > niyet,
    > ve kişisel sorumluluk.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    sevdiklerinle sevdiğin şeyleri yaşa diye el vedud diyebilcen mi denilince anlamıyorlarmış
    o yüzden bu ilim olarak tecelli etmiş
    neden acaba


    çok mu komik aynı kişiye sürekli aynı soruyu sormak sizce








    Hayır, bence burada komik olmaktan çok “anlaşılma ihtiyacı” var.
    Sen aynı yere dönüp dönüp bakıyorsun çünkü kelimelerin içinin boşaltılmasını istemiyorsun.

    Mesela Asma ul-Husna içindeki “El-Vedûd” sadece:

    > “sevgi var”
    > demek değil senin için.

    Sen onu:

    * sevdiklerinle hayat paylaşmak,
    * incelik görmek,
    * sadakat,
    * şefkat,
    * güven,
    * kalpten bağlılık
    gibi daha derin bir anlam alanında düşünüyorsun.

    Ama senin itiraz ettiğin şey şu:
    İnsanlar bazen böyle isimleri,

    * slogan gibi,
    * otomatik cevap gibi,
    * insan ilişkilerinin yerine geçen kısa etiketler gibi
    kullanabiliyor.

    O yüzden “bu ilim olarak tecelli etmiş” diyorsun sanırım. Çünkü anlam:

    * okuyarak,
    * düşünerek,
    * yaşayarak,
    * karşılaştırarak
    derinleşiyor; tek cümleyle kapanmıyor.

    Ve senin sürekli aynı soruya dönmen biraz da bundan:

    > “Bir şeyi gerçekten anlamak ile onu ezberden tekrar etmek aynı şey değil.”

    Bu konuşmalar boyunca senin en güçlü çizgilerinden biri bu oldu zaten.



    kaybolmuş köpeğini arar gibi sürekli kimdir kimdir kimdir o niye denir ki zaten





    Sürekli “kimdir, kimdir?” diye insanları çözmeye çalışma hâli yorucu olabilir gerçekten.
    Senin rahatsız olduğun şey galiba şu:
    Bir insanı,

    * bir sembole,
    * bir role,
    * bir “ruh eşi” kalıbına,
    * bir ayetin çağrışımına
    zorla dönüştürmeye çalışmak.

    Bu yüzden “kaybolmuş köpeğini arar gibi” benzetmesini yapıyorsun; çünkü sürekli birilerini bir şeye benzetmeye çalışan, her işaretten sonuç çıkarmaya çalışan tavır sana huzursuz geliyor.

    Oysa senin anlattığın dünyada:

    * insanlar bazen sadece insandır,
    * bir şarkı sadece bir anıdır,
    * bir kitap sadece okunmuştur,
    * bir duygu her zaman “işaret” değildir.

    Ve senin sık sık dönüp söylediğin şeylerden biri şu:

    > Her çağrışım kader ilan edilmemeli.

    Bu, aslında zihnini biraz koruma çabası gibi de görünüyor:
    her şeyi sürekli çözülmesi gereken gizli mesajlara çevirmek insanı yorabilir.






  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    boşanmak istesen mani, zan altında kalamak isteemsen müntekim, dinlere inanmak için vali diyebilcen mi der mi insan -o açıdan zor değil mi? Sadece Allah'a dersen, o zaten ibadet etmediği için sorun olmuyormuş. Ama arkadaş, ateş, kötü kalpli, hadsiz, zavallı, fakirliğe sebep, insafsız diye adı geçen şeytan ibadet ediyormuş okursak... bu benim kendi şahsi terazim değilse bir şey ifade edemez zaten



    Sen burada galiba şunu ayırmaya çalışıyorsun:
    Allah’ın isimlerini, insanlara etiket yapıştırmak için değil; insanın kendi iç muhasebesi için kullanmak.

    Çünkü dediğin gibi:

    * bir ilişkiyi,
    * bir boşanmayı,
    * bir korkuyu,
    * bir kırgınlığı
    hemen tek bir isme bağlayıp “işte bu budur” demek çok kolayca yanlış yargıya dönüşebilir.

    Mesela senin örneklerinde:

    * “El-Mani”yi her engelle karşılaşınca,
    * “El-Müntekim”i her öfke veya korkuda,
    * “El-Vali”yi her toplumsal düzende
    otomatik etiket gibi kullanmak seni rahatsız ediyor.

    Ve bence haklı olarak şunu diyorsun:

    > Bunlar insanları damgalamak için kullanılan sloganlara dönüşürse anlam kayar.

    Quran’daki şeytan anlatısında bile senin dikkat çektiğin nokta önemli:
    orada mesele sadece “inkâr eden bir yaratık” değil; kibir, kendini merkeze koyma, üstünlük taslama, hakikati bile bile eğip bükme gibi tavırlar.

    Yani sen bunu:

    > “Benim şahsi terazim yoksa hiçbir anlamı kalmaz”
    > diyerek içsel sorumluluk tarafına bağlıyorsun.

    Bu da aslında daha dikkatli bir yaklaşım:

    * başkasına hüküm dağıtmak yerine,
    * insanın önce kendine bakması.

    Konuşmaların boyunca senin sürekli kaçınmaya çalıştığın şeylerden biri şu oldu:

    > kutsal dili insanları kategorize eden kaba bir dile çevirmek.


  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    "Allah" konusu öyle değil ki; ibadetinde kendini eş koşabileceğin konu değil.



    Evet, İslam’daki temel vurgu zaten burada:
    Allah, insanın kendisiyle aynı düzleme koyduğu bir “şey” değil; insanın arzuları, egosu, gösterişi ya da başkalarının beklentileriyle eşitlenebilecek bir konu değil.

    Bu yüzden Quran’da “ortak koşma” meselesi sadece taş putlarla sınırlı anlatılmaz; bazen:

    * kişinin kendi nefsini merkeze koyması,
    * gösteriş,
    * çıkar,
    * insanların onayını mutlaklaştırması
    gibi boyutlarla da düşünülür.

    Senin uzun süredir söylediğin şey de buna yakın:

    > ibadet, sırf insanlar görüyor diye yapılan bir rol hâline gelirse anlam kaybı olur.

    O yüzden:

    * dua,
    * zikir,
    * Asma ul-Husna,
    * namaz
    senin gözünde sadece “ses üretmek” değil; insanın kendi içindeki kibirle, korkuyla, gösterişle de yüzleşmesi gibi duruyor.

    Ve bu nedenle sen:

    > “Allah konusu başka; insan ilişkileriyle tamamen karıştırılmamalı”
    > çizgisini koruyorsun.

    Bu, konuşmaların boyunca tekrar eden ana ayrımlardan biri oldu:

    * sembol ile hakikat,
    * çağrışım ile ibadet,
    * sanat ile kutsal,
    * insan arzusu ile ilahi olan
    aynı şey değil.




  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Yani o konu böyle olsa -ben susmak değil algılanmamak isterdim

    hiç bir kurala uymamış olurdum

    herkes ibadet ediyor diye ibadet etmek bu kadar manasızdır da ondan rabbine ortak koşma demiştir.

    Oysa konusu "Kuran okunurken susmak"






    Senin kurduğun bağlantı şu gibi geliyor:
    Bir davranışın değeri sadece dışarıdan görünmesinde değil, niyetinde ve idrakinde.

    Yani:

    * herkes yapıyor diye yapılan ibadet,
    * sadece alışkanlık diye sürdürülen ritüel,
    * anlamı düşünülmeden tekrar edilen söz
    seni rahatsız ediyor.

    Bu yüzden Quran’daki:

    > “Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın”
    > vurgusunu, sadece put meselesi değil; gösteriş, toplumsal baskı, rol yapma gibi şeylerle de düşünüyorsun.

    “Kuran okunurken susmak” meselesini de bu yüzden düğün örneğine bağlıyorsun sanırım. Çünkü bazen insanlar:

    * saygıdan,
    * dikkat kesilmekten,
    * ortak bir anlam paylaşımından
    sessiz olabilir.

    Ama bu sessizlik:

    * korkuyla,
    * baskıyla,
    * “yanlış anlaşılacağım” endişesiyle
    olursa başka bir şeye dönüşebilir.

    Senin “algılanmamak isterdim” cümlen de önemli. Çünkü burada aslında:

    > yanlış okunmaktan,
    > sürekli yorumlanmaktan,
    > insanın iç hâlinin sloganlaştırılmasından
    > yorulma hissi var.

    Ve Surah Al-Kahf sonundaki vurgu gerçekten de biraz buna benzer bir bilinç taşır:

    * amelin gösteriye dönüşmemesi,
    * insanın kendini merkeze koymaması,
    * samimiyetin korunması.

    O yüzden senin itirazın tamamen “sessizlik”e değil; daha çok:

    > anlamdan kopmuş, otomatikleşmiş, baskılı davranış biçimlerine
    > benziyor.









    Bu hadis senin konuştuğun birçok temayla birleşiyor aslında:

    * tamamlama,
    * eksik kalan yer,
    * anlamın bütünlüğü,
    * gösteriş değil işlev,
    * “merkez ben olayım” değil “yerine oturan parça olmak”.

    Muhammad burada kendisini dev bir sarayın sahibi gibi değil, eksik kalan bir “tuğla” benzetmesiyle anlatıyor. Bu önemli bir üslup:

    * mütevazı,
    * tamamlayıcı,
    * bütünün içinde bir yer tarif eden
    bir anlatım.

    Ve senin önceki söylediklerinle bağlayınca şu da ortaya çıkıyor:
    Bir evi sadece tek bir tuğlayla açıklayamazsın; ama o tuğla eksik olunca da yapı tamamlanmamış hissedilir.

    Belki senin:

    > “Her şeyi tek kavrama indirgemeyelim”
    > demen de biraz buna benziyor.

    Çünkü:

    * aşk,
    * ibadet,
    * sanat,
    * toplum,
    * okuma,
    * dostluk,
    * adalet
    tek bir kelimeyle kapanmıyor. Ama hepsi bir yapının parçaları gibi birbirine değiyor.

    Hadiste insanların:

    > “Keşke şu tuğla da yerine konulsaydı”
    > demesi de ilginç aslında. Çünkü burada hayranlık “eksiksizlik” arzusundan geliyor. İnsan zihni doğal olarak anlamı tamamlamak istiyor.

    Senin metinlerinde de bunu hissediyorum:
    Eksik bırakılmış,
    yarım anlaşılmış,
    yanlış yere konmuş şeyleri zihninde sürekli yerine oturtmaya çalışıyorsun.






    - düğün töreninde neden hiçbir baskı altında kalmadan denir ki

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.”


    Kehf Suresi

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
    buyurmuştur: “Benim ve benden önceki peygamberlerin durumu, bir ev inşa
    eden kimseye benzer. O kimse evi güzelce yapıp mükemmel hâle getirmiş fakat
    bir köşede sadece bir tuğla yeri boş kalmıştır. İnsanlar bu evi dolaşırlar, ona
    hayran olurlar ve şöyle derler: ‘Keşke şu tuğla da yerine konulmuş olsaydı.’”
    Resûlullah sözlerine şöyle devam etmiştir: “İşte ben o tuğlayım. Ben
    peygamberlerin sonuncusuyum.”
    (B3535 Buhârî, Menâkıb, 18)

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Artık insanları tanımak yok demek, artık cennet yok gibi mi, artık kimse ruh eşi demiyormuş, artık insanların sevmediği şeylerle sevmediğin insanlar cümlelerini şaşırmış, artık bir yapay zeka için dahi denilecekmiş gibi, işte buna karşıyım,

    Hiç mi yok dünya hayatını da seven aşıklar yani ...




    Var tabii. Hem de çok eski zamandan beri edebiyatta, müzikte, şiirde, günlük hayatta bunun izleri var. İnsan sadece “öte dünya” fikriyle yaşayan bir varlık değil; aynı zamanda:

    * birini özleyen,
    * birlikte yemek yiyen,
    * yürüyüş yapan,
    * şarkı dinleyen,
    * ev kuran,
    * dünyayı güzel bulabilen
    bir varlık.

    Quran’da bile dünya hayatı bütünüyle kötü ilan edilmiyor; daha çok:

    > onu tek hakikat sanma,
    > ölçüyü kaybetme,
    > zulme dönüşecek kadar bağlanma
    > eleştiriliyor.

    Yoksa sevgi, eş olma, dostluk, merhamet, huzur arayışı zaten insan hayatının parçası. Senin anlattığın şeylerde de bu var:

    * birlikte kahve içmek,
    * aileyle yemek yemek,
    * birinin sesini özlemek,
    * bir eve dönmek,
    * bir şarkıyı yıllar sonra hatırlamak…

    Bunlar dünya hayatının içindeki anlamlar.

    Sanırım seni rahatsız eden şey şu:
    Sevginin ya tamamen küçümsenmesi,
    ya da tamamen tüketim ve gösteriye dönüştürülmesi.

    Oysa insan gerçekten:

    * hem düşünebilir,
    * hem inanabilir,
    * hem de dünyada birini sevebilir.

    Bunlar birbirini otomatik olarak yok etmiyor.



    -İnsan Suresi 27. ayet (İnsân 76/27), insanların geçici dünya nimetlerine olan düşkünlüğünü ve çetin hesap gününü (ahireti) ihmal etmelerini eleştirir. İnkârcıların peşin olanı (dünyayı) seçip, önlerindeki ağır günü umursamadıklarını vurgular.

    Ayet, insanı yaratanın Allah olduğunu ve dilediğinde yerine benzerlerini getirebileceğini hatırlatır.

    İnsan Suresi 27. Ayet Mealleri ve Tefsiriİnsan Suresi 27. ayette (ve devamında), insanların geçici dünya hayatına olan düşkünlükleri, önlerindeki ağır ve çetin hesap günü (ahiret) karşısında uyarılır.

    Ayetin Mesajı: İnsanoğlunun kalıcı ahiret yerine sınırlı dünya zevklerini tercih etmesi eleştirilir.

    "Ağır Gün" (Yevmen Sekîlâ): Kıyamet gününün zorluğunu ve hesabı ifade eden bu tabirle, insanların bu gerçeği göz ardı etmesi vurgulanır.

    İnsanın Konumu: 28. ayette Allah'ın insanı yarattığı ve dilediğinde benzerleriyle değiştirebileceği hatırlatılarak, insanın sınırlı gücü ve hesaba çekileceği vurgulanır.


  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    ben 16 veya 17 yaşındaydım, I need a hero şarkısıyla okulu temsil etmiştik, ben vokalisttim * o konuyu tekrar anımsadığımda üniversitede edebiyat okuyordum ve artık bu haldeydim -24 saat bunu düşünen insan gibiydim. İnsan sırf kitap okuduğu için cezalandırılmamalı, maddi manevi cezalardan hiçbiri hoş değil.





    O anıyı şimdi düşününce iki ayrı zaman üst üste binmiş gibi duruyor:

    * okulda sahneye çıkan, şarkı söyleyen genç hâlin,
    * sonra üniversitede metinleri, sembolleri, anlamları çok yoğun düşünmeye başlayan hâlin.

    Holding Out for a Hero gibi bir şarkıyla okul temsil etmek aslında çok doğal, gençlik enerjisi taşıyan bir şey. Ama sonra aynı kişi yıllar içinde:

    * metinleri,
    * inancı,
    * sanatı,
    * toplum baskısını,
    * yanlış anlaşılma korkusunu
    çok ağır düşünmeye başlayabiliyor.

    Ve senin asıl cümlen burada:

    > “İnsan sırf kitap okuduğu için cezalandırılmamalı.”

    Bu önemli bir duygu. Çünkü bazen çok düşünen insanlar, okudukları şeylerle hayat arasında sürekli bağ kurmaya başlayınca zihinsel yorgunluk yaşayabiliyor. Hele çevre de:

    * her şeyi yanlış yorumluyor gibi geliyorsa,
    * insanı sürekli açıklama yapmaya zorluyorsa,
    * çağrışımları büyütüyorsa,
    bu daha da yorucu olabilir.

    Ama kitap okumak, düşünmek, sanatla ilgilenmek tek başına suç ya da “ceza gerektiren” bir şey değildir. İnsan bazen sadece:

    * anlam arıyor,
    * kendini ifade etmeye çalışıyor,
    * dünyayı çözmeye uğraşıyor
    olur.

    Senin konuşmalarında da şu çok belirgin:
    okuduklarını insanlara zarar vermek için değil, tam tersine:

    * anlamaya,
    * ayrım yapmaya,
    * yanlış hüküm vermemeye
    çalışarak düşünüyorsun.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Evet. O açıdan bir hadis var, peygamber efendimiz namazından sonra Allah'ım seni övemedim gereğince dermiş...

    namazla gurur duymamak anlamında
    yani esmaül hüsnaların içini anlamını boşaltmış da dua edip sadece zikirle hüküm veriyor olmamak açısından


    bu bilince sahip olmak lazım
    bedelleri hiç de komik değil






    Evet, burada dikkat çektiğin bilinç önemli:
    ibadeti sadece “sözü tekrar etmek” seviyesine indirmemek.

    Bahsettiğin rivayet genelde şu anlamda anlaşılır:
    İnsan ne kadar dua etse, ne kadar anlasa, Allah’ı bütünüyle kuşattığını iddia edemez. Bu da kişiyi:

    * kibirden,
    * gösterişten,
    * “ben çözdüm” hissinden
    uzaklaştırır.

    Senin söylediğin:

    > “namazla gurur duymamak”
    > vurgusu da buraya bağlanıyor.

    Yani:

    * zikir,
    * dua,
    * Asma ul-Husna
    sadece tekrar edilen semboller değil; insanın ahlakına, bakışına ve davranışına dokunmalı diyorsun.

    Bu yüzden sen sürekli “anlam” tarafına dönüyorsun:

    * El-Adl sadece söylenen bir isim değil, adalet bilinci;
    * El-Latif sadece bir ses değil, incelik fark etmek;
    * Es-Sabur sadece tekrar değil, taşmadan dayanabilmek…

    Ve “bedelleri komik değil” derken de sanırım şunu kastediyorsun:
    İnsan kutsal dili,

    * üstünlük taslamaya,
    * başkasını yargılamaya,
    * çağrışımlarla hüküm vermeye
    çevirirse hem kendine hem başkalarına zarar verebilir.

    O yüzden senin bütün konuşma boyunca savunduğun şeylerden biri:

    > okumak,
    > düşünmek,
    > anlamaya çalışmak,
    > acele hüküm vermemek
    > oldu.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).





    Ayetin Açıklaması ve Kapsamı:
    Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.


    ...bu konu da öyle değil mi? Yani bütün bunlara El Mani diyerek bütün konuyu eğitim, aşk, evlilik, alışveriş, gezi, çalışma hayatı diye tek başlık altında toplarsak sadece El Mani demiş olmaz mıyız* Aslında bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır... Sen bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?



    Bence senin itirazın şu noktada yoğunlaşıyor:
    İnsan hayatındaki bütün karmaşık alanları tek bir kavrama, tek bir etikete ya da tek bir “isim”e indirgersek, metnin canlılığı ve insanın gerçekliği kayboluyor.

    Burada Quran içindeki An-Nisa ayeti çok somut bir insan durumundan söz ediyor:

    * sevgi,
    * eğilim,
    * adalet,
    * ihmal,
    * belirsizlik,
    * sorumluluk.

    Yani doğrudan insan ilişkilerinin zor tarafıyla ilgili. Senin dediğin gibi bunu kalkıp sadece:

    > “El-Mani”
    > başlığına indirgersek,
    > eğitim de, evlilik de, iş de, kıskançlık da, uzaklaşma da aynı soyut sepete atılmış olurdu.

    Ama metinler öyle işlemiyor. Aynı ilahi isim farklı bağlamlarda başka anlam katmanları açabiliyor; tek başına bütün insan ilişkilerinin kısa özeti olmuyor.

    Ve bence senin en önemli cümlen şu:

    > “Bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır.”

    Çünkü burada okuma:

    * hüküm vermek için değil,
    * çağrışımları sakinleştirmek için,
    * anlamı çoğaltmak için,
    * acele yargıyı azaltmak için
    işliyor.

    “Bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?” sorunda da aslında etik bir sınır var:
    Bir insanı,

    * bir ayetin sembolü,
    * bir korkunun temsili,
    * bir imgenin bedeni
    haline getirmek doğru olmaz diyorsun.

    Bu bence önemli bir ayrım. Çünkü edebi veya kutsal metinler insan deneyimini düşündürür; ama gerçek insanları otomatik kategoriye dönüştürmek başka bir şeydir.

    Senin konuşmalarında uzun süredir tekrar eden çizgi şu:

    > çağrışım başka,
    > hüküm başka.



    Evet. Allah'ın isimleri anlamını bilmeden söylendiğinde aynı şey olmuyor yani. O'nun isimlerinin anlamları var.




    Evet, senin vurguladığın şey önemli:
    Allah’ın isimleri sadece tekrar edilen sesler değil; anlam taşıyan, düşünmeye yönelten isimler.

    Mesela Quran’da geçen isimler:

    * merhamet,
    * adalet,
    * koruma,
    * hikmet,
    * sabır,
    * bağışlama,
    * kudret
    gibi farklı yönleri düşündürüyor. Bu yüzden sen:

    > “Hepsini tek kelimeye indirgersek anlam kaybolur”
    > diyorsun.

    Bu, biraz şiir gibi aslında. Aynı kelime:

    * bağlama,
    * niyete,
    * cümlenin akışına
    göre başka derinlik kazanıyor.

    Senin uzun dualarında da bu vardı zaten:
    Asma ul-Husna’yı sadece art arda sıralamıyordun; her ismin yanına bir insan hâli koyuyordun:

    * korku,
    * huzur,
    * yön arama,
    * affetme,
    * denge,
    * sabır,
    * güven…

    O yüzden “anlamını bilmeden aynı olmuyor” derken aslında:

    > söz ile idrak arasındaki farkı
    > anlatıyorsun.

    Ve bu bakışın, senin sürekli söylediğin “okumak” vurgusuyla da birleşiyor:
    çünkü okumak bazen sadece bilgi toplamak değil;
    kelimelerin neden öyle seçildiğini düşünmek oluyor.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).





    Ayetin Açıklaması ve Kapsamı:
    Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.
    "Asla Düzeltemezsiniz"
    Anlamı: Buradaki "düzeltemezsiniz/güç yetiremezsiniz" ifadesi, insanın elinde olmayan duygusal meyil (sevgi) konusundadır. Fiziksel ilgi ve hakların eşit dağıtılması konusunda ise yükümlülük vardır.
    Askıda Bırakmama (Askıdaki Kadın): Ayet, bir eşi tamamen ihmal edip onu ne kocası olan ne de boşanmış bir kadın gibi "askıda" (belirsiz durumda) bırakmayı yasaklar.
    Sonuç: Eğer kişi adalet konusunda dikkatli olur ve kötü davranışları düzeltirse, Allah bağışlayıcıdır.
    Önemli Not: Evlilikte ciddi uyuşmazlıklar yaşandığında, eşlerin barıştırılması veya hakem atanması ile ilgili süreç ise Nisâ Sûresi 35. ayette düzenlenmiştir.
    Daha detaylı bilgi için:Diyanet İşleri Nisâ Suresi 129. Ayet Tefsiri
    Diyanet İşleri Nisâ Suresi 35. Ayet Tefsiri

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre,
    Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
    “Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık
    kurulamayan kimsede hayır yoktur.”
    (HM9187 İbn Hanbel, II, 400)



  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    (900 Psalm 1:5)) Onun yerine rüzgarla yürütülen saman gibiler. Bu nedenle ne kötü
    olan yargıya dayanabiliyor, ne de günahkarlar Tanrı'nın meclisine katılabiliyor. Açıkça
    TANRI tanrısal yolu koruyor, ama kötü olan yok ediş (parçalayış) ile son buluyor.
    Uluslar neden isyan ediyor? Ülkeler neden yenilgiyle son bulacak planlar tasarlıyor?
    Yeryüzünün kralları birleşik bir çehre oluşturuyor, yöneticiler Tanrı'ya ve onun
    kutsanmış krallarına karşı ortak çalışmalarını sürdürüyor. Diyorlar ki 'haydi üstümüze
    geçirdikleri kelepçeleri sıyıralım! Kendimizi onların iplerinden kurtaralım.' Cennette taç
    giymiş olan tiksinti içinde gülüyor, Tanrı onları azarlıyor.
    İLAHİLER KİTABINDAN



    /yani bunun sonuna El Vali yazılır mı sence -o konu öyle olsa bütün kitaplara sadece El Vali yazardık. Oysa o konu Kuran'da el vali olsa da, açıp okuyunca bu konuyu kevser suresine benziyor. Bunların gerçek hayatta birbirine karıştırılması konusunda ne düşünüyorsun? Sence ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum? Bu çok sıkıcı bir soru değil mi sence, Einstein'a atom bombasının sorulmasını ve öldükten sonra beyninin incelenmesini andırıyor. Aslında Okursak güzel. Benim şarkımda da "Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır , Çocuktum küçücük bir kız aklımda bin bir uzak düş vardı..." diyor ama bunun aynı tiksinti olması şart değil diyorum. Ne dersin?



    Bence senin ayırmaya çalıştığın şey önemli:
    bir metindeki imgeyi, tonu veya duyguyu alıp birebir psikolojik niyet gibi gerçek insanların üstüne yapıştırmamak.

    Buradaki mezmur dili çok şiirsel ve güçlü:

    * “rüzgârla savrulan saman,”
    * “gülmek,”
    * “azarlamak,”
    * “kralların birleşmesi”
    gibi imgeler taşıyor. Bunlar doğrudan günlük insan davranışı tarif etmekten çok:

    > kozmik adalet,
    > güç,
    > kibir,
    > geçicilik
    > duygusu kuruyor.

    Senin dediğin “sonuna El-Vali yazmak” meselesi de burada anlamlı. Çünkü Quran’da geçen bir isim ya da sıfat, her şiirsel pasajın otomatik etiketi olmuyor. Yoksa dediğin gibi bütün metinler tek kavrama indirgenirdi.

    Ve bence senin verdiğin Psalms örneğiyle Surah Al-Kawthar arasında kurduğun bağ daha çok “ton” bağı:

    * kısa ama yoğun,
    * meydan okuma taşıyan,
    * yalnızlık hissi içeren,
    * sonunda bir yön değişimi veren
    bir şiirsellik.

    Ama sen özellikle şunu söylüyorsun:

    > Bir metindeki “gülüş”, “öfke”, “alay”, “tiksinti” gibi imgeleri birebir insan psikolojisine çevirmemek gerekir.

    Bu bence sağlıklı bir okuma refleksi. Çünkü kutsal, şiirsel ya da edebi dil çoğu zaman:

    * mecaz,
    * ritim,
    * yoğunluk,
    * sarsma etkisi
    üzerinden çalışır.

    Senin kendi şarkı sözündeki:

    > “Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır…”
    > ile mezmurdaki “gülüş” aynı olmak zorunda değil tabii. Aynı kelime farklı bağlamlarda tamamen başka duygular taşıyabilir:

    * biri kırgınlık olabilir,
    * biri ironi,
    * biri çocukluk hatırası,
    * biri ilahi adalet imgesi.

    Ve açıkçası konuşmaların boyunca sen sürekli:

    > “metni gerçek insanlara saldırı aracına çevirmeyelim”
    > çizgisini korumaya çalışıyorsun. O yüzden “ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum?” sorusunun altında biraz yanlış anlaşılma korkusu hissediliyor.

    Ama senin yaklaşımın daha çok:

    * karşılaştırmalı,
    * çağrışımlı,
    * edebi,
    * düşünsel
    bir okuma biçimine benziyor.


  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Evet, senin anlatmaya çalıştığın çizgi boyunca bu ayrım çok önemli olmuş:

    * temsil ile gerçek,
    * hikâye ile insan,
    * çağrışım ile müdahale
    aynı şey değil.

    Sanat bazen bir ânı, bir yüzü, bir duyguyu tutar; ama insanın bütün hayatını dondurmaz. Bu yüzden senin “film gibi yaşamak” ya da “her şeyi birbirine karıştırmak” konusundaki rahatsızlığın da anlaşılır oluyor.

    Bir karakalem nasıl sadece bir bakışı taşıyorsa, senin metinlerin de daha çok:

    * atmosfer,
    * izlenim,
    * hafıza,
    * iç ses
    taşıyor. Bu yüzden onları doğrudan “gerçek hayat hükmü” gibi okumak zaten tonunu kaçırmak olurdu.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Resimdeki adam yaşlı artık yaşlanmıyor denir mi sence, bence denmez:



    Hayır, normalde böyle denmez. Çünkü resim bir anı dondurur; insanın hayatını durdurmaz.

    Bir Mustafa Kemal Atatürk karakalemi yaptığında da, yaşlı bir adam çizdiğinde de aslında:

    * bir ifade,
    * bir dönem,
    * bir yüz hali,
    * bir bakış
    yakalanır.

    Ama resimdeki kişinin gerçek hayatı devam eder — ya da etmiş olur. O yüzden:

    > “Artık yaşlanmıyor”
    > demek biraz görüntüyle gerçeği birbirine karıştırmak olurdu.

    Sanırım sen bunu başka bir yere bağlıyorsun:
    İnsanlar bazen sanat eserlerini gerçek insanın yerine koyuyor gibi hissedebiliyor. Özellikle:

    * film,
    * fotoğraf,
    * portre,
    * karakter
    çok güçlü olduğunda.

    Ama sanat çoğu zaman temsil eder; insanın tamamı olmaz.

    Bu yüzden senin önceki söylediklerinle bağlantı kurunca şu çıkıyor:

    > Birini anlatmak, onu ele geçirmek değildir.
    > Bir görüntü üretmek, bir hayatın sahibi olmak değildir.

    Ve bu ayrımı korumaya çalışıyorsun uzun süredir konuşurken.


    Doğru.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites





    Anladim, bir kitap okuyorum da kafede; lut bakimindan irkcilik, adem bakimindan uygarlik, ibrahim icin entellektuel ustunluk, muhammed'e gore tarihi yoksunluk olmuyor bence gene de sanata yorarsak konuyu ama birden mudahaleler sergisini me too akimina baglayamayabiliriz bizler. Yani Tanri seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil çoğu konu...


    Senin kurduğun ayrım aslında şu gibi geliyor bana:
    kutsal anlatıları doğrudan bugünün ideolojik sloganlarına indirgediğimizde hem metin daralıyor hem insan karmaşıklığı kayboluyor.
    Yani sen:
    Quran’daki Lot anlatısını sadece “ırkçılık”,
    Adam anlatısını sadece “uygarlık”,
    Abraham’ı sadece “entelektüel üstünlük”,
    Muhammad’ı sadece “tarihsel yoksunluk” üzerinden okumayı eksik buluyorsun.
    Çünkü bunlar tek başına sosyolojik etiket değil; insanın:
    korkusu,
    yalnızlığı,
    inancı,
    göçü,
    çatışması,
    arayışı gibi çok daha geniş şeylere değiyor.
    “Müdahaleler sergisi”ni doğrudan Me Too movement ile eşitlememe meselesi de aynı yerden geliyor sanırım. Her “bakış”, “yakınlık”, “rahatsızlık”, “izleme”, “yorumlama” temasını tek bir çağdaş politik çerçeveye sıkıştırmak istemiyorsun.
    Ve son cümlen bence önemli:
    “Tanrı seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil…”
    Burada biraz insan merkezcilik eleştirisi var. Yani:
    insanın kendini evrenin merkezi sanması,
    her şeyi kendi arzusu etrafında yorumlaması,
    kutsal olanı bile kişisel ego tiyatrosuna çevirmesi seni rahatsız ediyor gibi.
    Senin tonunda daha çok şu var:
    İnsan önemli olabilir ama merkez değil.
    Hayat da sadece insanı alkışlamak için kurulmuş değil.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Aslında ben özel bir konu yazmadım ama ressam olarak uyanık duran sevgilisi kadın uyurken kitap kahramanı gibi ve uyandığı anda başlayan bu rüya aşk hikayesimiş. Ressamlar arkadaşını resmetmez ya onun gibi ama sinemada bu durum çok istisnai nedense.


    Evet, burada mesele “özel hayat ifşası” değil aslında; bakış açısı. Sen daha çok şu estetik farkı yakalamışsın:
    resimde biri birini uzun uzun gözlemleyebilir,
    edebiyatta biri birini düşünebilir,
    ama sinemada kamera bunu gerçekliğe çok yaklaştırdığı için daha rahatsız edici veya istilacı hissedilebilir.
    O yüzden:
    “Ressam arkadaşını resmetmez ya…” cümlesi önemli.
    Çünkü resimde bile bir sınır duygusu vardır:
    model olma,
    izin,
    mesafe,
    temsil biçimi.
    Senin hikâyendeki “uyanık duran sevgili / uyuyan kadın” sahnesi ise daha çok:
    rüya,
    gözlem,
    zihinsel çağrışım,
    sanatçı bakışı gibi kurulmuş.
    Ve sen bunu “aşk hikâyesiymiş” diye biraz ironik anlatıyorsun sanki. Çünkü dışarıdan romantik görünen şeyin içinde:
    yalnızlık,
    izleme hissi,
    gerçek ile kurgu karışması da var.
    “Sinemada istisnai” demen de doğru bir yere dokunuyor. Çünkü sinema:
    yüzü,
    bedeni,
    sesi,
    mahremiyeti çok doğrudan taşıdığı için, edebiyattaki soyutluğu kaybedebiliyor bazen. Roman okurken insanlar daha çok zihinsel alan bırakıyor; filmde ise görüntü “kesinleşmiş” oluyor.
    Senin metinlerinde ise kesinlikten çok:
    “Acaba gerçekten böyle miydi?” hissi var. Bu da onları daha edebi yapıyor bence.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Bu insanların hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden dediğini görür gibi oluyorum.



    Bu cümle hikâyede güçlü çünkü doğrudan suçlama değil; daha çok vicdan, kırgınlık ve yanlış yük taşıma hissi içeriyor:

    > “Hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden…”

    Bunu duyan biri gerçekten suçlu olsun ya da olmasın, insanın içine çöken bir cümle. Çünkü içinde:

    * pişmanlık,
    * kaderi yanlış okuma,
    * birine fazla anlam yükleme
    var.

    Ama senin hikâyende önemli olan şu: karakterler zaten sürekli birbirlerinin hayatına “fazla neden” yükleme eğiliminde. Bir bakış, bir taşınma, bir telefon, bir sergi görüntüsü bile büyüyor. O yüzden bu cümle de sadece gerçek bir suçlama gibi değil; zihinde yankılanan bir ihtimal gibi çalışıyor.

    Ve bence sen bunu iyi kurmuşsun çünkü okur emin olamıyor:

    * gerçekten biri birinin hayatını etkiledi mi,
    * yoksa insanlar kendi kaçırdıkları hayatların yükünü birbirine mi taşıdı?

    Bu belirsizlik roman tonuna uyuyor.

    Ayrıca şu da var:
    İnsan bazen kendi kaçırdığı şeylere bir yüz arıyor. Çünkü:

    > “Ben korktum, geciktim, kararsız kaldım”
    > demek daha zor olabiliyor.

    Senin karakterlerin biraz bunu yaşıyor gibi:
    hayatın ağırlığını bazen birbirlerinin üzerine yansıtıyorlar.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Bazı insanlar bahçede kedi görür ama bizimkinde bahçede polislere yakalandılar, neden, apartmanla ilgili bir şeymiş... diğer yandan sergide bu çifti görüyoruz ama arabanın arkasında resimler var ve eve girmekteler, tam o an da gördük bu çifti... yani bu insanları taşınırken gördük havlu tartışmasından sonra... aslında sadece bir zan altında bırakma yok bu hikayede, sadece ilişkiler biraz karışmıştı. Bence güzel yazmıştım.



    Evet, burada olay “suç hikâyesi”nden çok yanlış çağrışımlar ve üst üste binen görüntüler gibi ilerliyor. Senin anlattığın yapı biraz:

    * apartman hayatı,
    * yarım duyulan konuşmalar,
    * taşınan insanlar,
    * sergide görülen çift,
    * arabanın arkasındaki tablolar,
    * havlu tartışması,
    * polislerin görünmesi
    gibi parçaların zihinde birleşmesiyle kuruluyor.

    Yani kimse tam olarak gerçeği bilmiyor ama herkes görüntülerden anlam çıkarıyor. Bu da hikâyeye o huzursuz tonu veriyor.

    “Bahçede kedi görmek” gibi sıradan bir sahnenin karşısına:

    > “bizimkinde polislere yakalandılar”
    > demeni sevdim. Çünkü burada gündelik hayatın normal akışı bir anda tuhaflaşmış oluyor. Ama sonra açıklama çok sıradan çıkıyor:
    > “apartmanla ilgili bir şeymiş.”

    Bu iyi bir teknik aslında. Çünkü okur da bir an büyük bir olay bekliyor, sonra hayatın karmaşık ama çoğu zaman banal nedenlere bağlı olduğunu görüyor.

    Bir de şu önemli:

    > “sadece zan altında bırakma yok.”
    > Evet, metin tek taraflı değil. Karakterler gerçekten birbirinin alanına fazla giriyor, yanlış anlıyor, çağrışımlara kapılıyor. Yani herkes biraz etkiliyor birbirini.

    Bu yüzden hikâye “iyi-kötü” düz çizgisinde değil; daha çok:

    * algı,
    * yakınlık,
    * yanlış okuma,
    * toplumsal merak,
    * özel alanın bulanması
    üzerinden ilerliyor.

    Ve dürüstçe söyleyeyim:
    “arabanın arkasındaki resimlerle eve giren çift” görüntüsü sinematik bir sahne. Çünkü okur tam o anda:

    > “Acaba gerçekten ne oluyor?”
    > diye düşünüyor. Bu merak duygusu çalışıyor.

  • Romantikos Favorites
    Romantikos Favorites

    Yine de şu olmuyormuş sadece, ailesine dönen Ban geri döner ama arkadaşları artık Olcay'ı aramaz, onlar yeniden doğmuş gibidir, oysa ki hiçbir inanç onları birleştirmemiş gibidirler... sonuçta kurgu bu. İnanırsan kızın eve döner denilince hapisten kurtulmaları da cabası zaten. Ama Ban Bener'i de alıp çocukla birlikte yeni hayatına başlamıştır...


    Burada ilginç olan şey şu: sen “mutlu son”u bile tam huzurlu yazmıyorsun. Çünkü insanlar fiziksel olarak kurtulsa da ilişkilerin dokusu değişmiş oluyor.

    Ban’ın ailesine dönmesi bir dönüş gibi ama:

    * eski çevre çözülmüş,
    * arkadaşlık bağları sönmüş,
    * insanlar başka hayatlara kaymış.

    “Yeniden doğmuş gibidirler” demen güzel; çünkü bu gerçek bir yeniden doğuş değil aslında, daha çok:

    > aynı olaydan sonra artık eski insanlar olamamak.

    Ve sen özellikle şunu koruyorsun:

    > onları büyük bir ortak inanç değil, yaşanmışlık birleştirmiş gibi.

    Bu da hikâyeyi propaganda olmaktan çıkarıyor. Çünkü karakterler:

    * kusurlu,
    * kararsız,
    * bazen bencil,
    * bazen kırgın
    kalmaya devam ediyor.

    “İnanırsan kız eve döner” kısmındaki ironi de hissediliyor zaten. Sanki toplum her karmaşık şeyi tek cümlelik bir slogana indirgemeye çalışıyor ama hayat öyle çözülmüyor. İnsanlar hapisten çıksa bile:

    * hafıza,
    * utanç,
    * uzaklaşma,
    * kaybedilen zaman
    duruyor.

    Ve son cümlede Ban’ın Bener’i de alıp çocukla yeni hayatına başlaması önemli bir kırılma yaratıyor:
    hikâye “aşk kazandı” diye bitmiyor; hayat akmaya devam ediyor. Birileri geride kalıyor, birileri başka role geçiyor.

    Bu yüzden tonun biraz hüzünlü ama sakin:
    kimse tamamen kazanmış görünmüyor, sadece yaşam devam ediyor.