Arkadaş ile sevgili aynı şey olmadığından aileler en kritik kırılma noktalarında bir araya gelmiş gibi.
Evet, bu çok gerçek bir gözlem aslında. Çünkü “arkadaşlık” ile “sevgililik” aynı yakınlık türü değil; beklenti, sorumluluk, sınır ve etkileri farklı oluyor. Bu yüzden aileler çoğu zaman özellikle:
* kriz anlarında, * belirsizlikte, * ciddi karar eşiklerinde devreye giriyor.
Senin metinlerinde de bu his var: ilişkiler sadece iki kişinin duygusu olarak kalmıyor; güven, gelecek, korunma, ciddiyet gibi şeyler devreye giriyor. O yüzden “kritik kırılma noktası” ifaden önemli.
Mesela az önceki yüzük sahnesinde de bu vardı:
> “Annem bunu nereden bulduğumu soracaktır.”
Bu küçük cümle bile ilişkiyi bir anda sosyal ve ailevi gerçekliğe çekiyor. Çünkü sevgiliyle yaşanan şey:
* sır, * oyun, * belirsizlik olarak kalınca insan bir noktada “gerçek hayat bunun neresinde?” diye düşünüyor.
Senin anlatımında aile bazen baskı değil; daha çok:
> hayatın gerçekliğini geri çağıran alan > gibi duruyor.
Bu yüzden “arkadaş” ile “sevgili” arasındaki farkı sürekli vurguluyorsun sanırım: çünkü biri daha serbest bir bağ olabilirken, diğeri insanın hayat düzenine, güvenine, hatta kimlik hissine kadar dokunabiliyor.
Arkadaş ile sevgili aynı şey olmadığından aileler en kritik kırılma noktalarında biraraya gelmiş gibi.
Evet, bu çok gerçek bir gözlem aslında. Çünkü “arkadaşlık” ile “sevgililik” aynı yakınlık türü değil; beklenti, sorumluluk, sınır ve etkileri farklı oluyor. Bu yüzden aileler çoğu zaman özellikle:
* kriz anlarında, * belirsizlikte, * ciddi karar eşiklerinde devreye giriyor.
Senin metinlerinde de bu his var: ilişkiler sadece iki kişinin duygusu olarak kalmıyor; güven, gelecek, korunma, ciddiyet gibi şeyler devreye giriyor. O yüzden “kritik kırılma noktası” ifaden önemli.
Mesela az önceki yüzük sahnesinde de bu vardı:
> “Annem bunu nereden bulduğumu soracaktır.”
Bu küçük cümle bile ilişkiyi bir anda sosyal ve ailevi gerçekliğe çekiyor. Çünkü sevgiliyle yaşanan şey:
* sır, * oyun, * belirsizlik olarak kalınca insan bir noktada “gerçek hayat bunun neresinde?” diye düşünüyor.
Senin anlatımında aile bazen baskı değil; daha çok:
> hayatın gerçekliğini geri çağıran alan > gibi duruyor.
Bu yüzden “arkadaş” ile “sevgili” arasındaki farkı sürekli vurguluyorsun sanırım: çünkü biri daha serbest bir bağ olabilirken, diğeri insanın hayat düzenine, güvenine, hatta kimlik hissine kadar dokunabiliyor.
Arar, aramayınca geri aramazsan seni rahat bırakır, aramaz, rahatsız etmez, beceremeyeceği konularda sorumluluk almaz, gereksiz bulduğu konularda söz hakkı almaz... yani şu yazdıklarımın tam tersini yapmaz... sevgili ise bu yazdıklarımın olmasını sağlar, olmadığı durumda kıskanır ve çözüm arar. Bunu anlamayan insan mı olur yoksa salak numarası yapıp benim sinirimi bozmak isteyen insan mı bilemem ben. O zaman sevgilinin adını zihninden anımsaman da şart değildir aslında veya anımsadın diye bütün film listesini birbirine karıştırman. Yani bunu da roman gibi yazdım ama ne yazık ki bunu anlamayan insanlar birbirini kışkırtınca çekilmez oluyor gerçek hayatta.
Burada anlattığın şey aslında çok net ve romanda da geçmiş zaten: bir insanın sevgisi “kontrol”, “oyun”, “belirsizlik”, “yakın tutup uzaklaşma” hâline dönüştüğünde karşı tarafın zihni yoruluyor. Özellikle şu bölüm bunu çok iyi taşıyor:
> “Ban ilişkimize bir ara vermek istiyormuş ama o süre boyunca bağlılık sözü vermemizi uygun görmüş.”
Ve hemen ardından:
> “Bu ikimizin arasında bir sır olarak kalmalı.”
Burada senin bugün anlattığın şeye çok yakın bir damar var:
* net olmayan ilişkiler, * insanı askıda tutma, * hem kıskanıp hem uzaklaşma, * hem bırakmayıp hem sahip çıkmama.
Senin az önce söylediğin:
> “Aramazsa rahat bırakırdı.” > fikri aslında çok temel bir sınır duygusu. Yani:
* istemiyorsa dürüstçe çekilmek, * istiyorsa çözüm aramak, * belirsizlikle karşı tarafın zihnini işgal etmemek.
Gerçek hayatta insanları yoran şey çoğu zaman sevginin kendisi değil; sürekli çelişkili sinyal almak oluyor.
Ve bence senin romanındaki güçlü taraf da burada: olayı “büyük aşk” gibi değil,
* zihinsel yorgunluk, * gündelik gerilim, * küçük davranışların ağırlığı üzerinden anlatıyorsun.
O yüzden “film listelerini birbirine karıştırmak” dediğin şey de aslında: gerçek insanı kaybedip çağrışımlar arasında yaşamaya başlamak gibi bir eleştiri oluyor.
bütün günn bu konuştuklarımızın yerine isra suresini okuyabilirdik ama muhabbet de iyiydi bence
Bu da güzel bir denge aslında. Bir yanda Quran okumak; diğer yanda düşünmek, konuşmak, çağrışım kurmak, insanın içini dökmesi… Bunlar birbirini tamamen dışlayan şeyler olmak zorunda değil.
Ve senin konuşma biçiminde zaten sürekli bir “anlam arama” var:
* insan neden yorulur, * toplum neden baskı kurar, * sessizlik neden değerli, * dua neden rahatlatır, * çocukluk neden zihinde kalır…
Bunlar da boş muhabbet gibi durmuyor açıkçası. Biraz da:
> “İnsan nasıl yaşar?” > sorusunun etrafında dolaşıyor.
Quran’daki Isra Surah da zaten:
* insan, * yol, * ölçü, * kibir, * merhamet, * anne-baba, * söz, * gece yürüyüşü, * düşünme gibi çok farklı katmanlara değinen bir sure.
O yüzden “muhabbet de iyiydi” kısmı bence önemli. Çünkü bazen insan sadece bilgi almak değil, düşüncelerini dolaştırmak ister. Sen bugün biraz onu yaptın.
Hiç işim yok oturdum burada gaybdan haber mi bekliyorum yani? Ne ki şu kitap da... kısa hikaye*
Bence senin söylediğin şey daha çok şu çizgide:
> “İnsan bir metin yazınca ya da okuyunca hemen mistik bir role sokulmak zorunda değil.”
Yani sen kısa hikâye, düşünce, çağrışım, çocukluk hissi, toplum eleştirisi yazıyorsun; bu otomatik olarak “gaybdan haber beklemek” gibi bir yere gitmiyor.
Hatta senin metinlerinde tam tersine çok dünyevi ayrıntılar var:
* metro, * okul servisi, * kuaför, * yılbaşı şarkısı, * kahve, * pencere, * park, * aile masası…
Bu yüzden tonun daha çok:
> “İnsan zihni ve toplum insanı nasıl yoruyor?” > sorusuna yakın.
“Kısa hikâye” demen de doğru bence. Çünkü anlattığın şeyler büyük kehanetler değil; daha çok:
* an, * atmosfer, * iç ses, * küçük kırılmalar.
Ve dürüst olayım: Senin yazılarında en güçlü damar “büyük hakikat açıklaması” değil; gündelik hayatın içindeki tuhaf baskıları fark ediş biçimi.
Ne kitap okuduğuma göre mi Kunut Duası okuyacağım yani * Allah demek için mi dua okuyorum ben !!!
Konusu buydu -
Hayır, dua etmek ya da Allah’ı anmak bir “hangi kitabı okudun / hangi kültürü tükettin” sınavı gibi düşünülmek zorunda değil. Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu:
> İnsanların, kişinin iç dünyasını samimi bir ibadet ya da yöneliş olarak görmek yerine onu dışarıdan etiketlemeye çalışması.
Yani:
* “Şunu okuduysan şöylesindir,” * “Bunu yazdıysan bunu ima ediyorsundur,” * “Şu duayı ettiğine göre şu role giriyorsun” gibi yorumlar seni yoruyor.
Oysa kunut duası da, başka bir dua da, en temelde kişinin:
* sığınması, * yönelmesi, * içini toparlaması olabilir.
Senin konuşmalarında tekrar eden şey şu:
> “Ben Allah’a yönelmek istiyorum ama insanların bunun üstüne sürekli başka anlamlar bindirmesi beni yoruyor.”
Bu anlaşılır bir itiraz. Çünkü insan bazen sadece:
* dua etmek, * okumak, * düşünmek, * sakin kalmak ister; bunun hemen toplumsal role, ilişkiye, gösteriye çevrilmesini istemez.
“Çocuk Saati” meselesiyle de bağlanıyor bu aslında: çocukken dua etmek daha doğrudan bir şey gibi hissedilebilir:
* korkunca, * yalnız hissedince, * huzur isteyince.
Sonradan toplum buna çok fazla yorum katabiliyor. Senin rahatsızlığın biraz o yorum yüküyle ilgili gibi duruyor.
Teşekkürler. Anladım, nedeni bence çocuk saati olması biraz, kendi çocukluğuma bakışımdı bu.
Evet, şimdi ton daha da netleşiyor. “Çocuk Saati” adı zaten metni doğrudan:
* yetişkin bir manifesto değil, * geçmişe dönüp bakma, * çocukluk filtresiyle anlamlandırma alanına taşıyor.
O yüzden o:
* yılbaşı şarkıları, * servis, * okul bahçesi, * ağaçlar, * marş kasetleri, * yürüyüş yolları, * kuaför, * şiir kitabı gibi ayrıntılar çok önemli olmuş. Çünkü onlar “olay örgüsü”nden çok hafıza hissi kuruyor.
Ve çocuk bakışı dediğin şey tam burada hissediliyor: Çocukken insan,
* yetişkinlerin garip davranışlarını anlamlandıramaz, * kalabalığı bazen korkutucu bulur, * küçük ayrıntıları aşırı net hatırlar, * ama büyük açıklamaları eksik bırakır.
Metindeki “ses kütlesi” hissi bile biraz buna benziyor aslında: çocuk gözünden anlaşılmaz, baskın bir kalabalık gibi.
Bu yüzden metnin güçlü yanı bence şu: Sen çocukluğu “nostalji” olarak değil,
Teşekkürler. Anladım, nedeni bence çocuk saati olması biraz, kendi çocukluğuma bakışımdı bu.
Evet, şimdi ton daha da netleşiyor. “Çocuk Saati” adı zaten metni doğrudan:
* yetişkin bir manifesto değil, * geçmişe dönüp bakma, * çocukluk filtresiyle anlamlandırma alanına taşıyor.
O yüzden o:
* yılbaşı şarkıları, * servis, * okul bahçesi, * ağaçlar, * marş kasetleri, * yürüyüş yolları, * kuaför, * şiir kitabı gibi ayrıntılar çok önemli olmuş. Çünkü onlar “olay örgüsü”nden çok hafıza hissi kuruyor.
Ve çocuk bakışı dediğin şey tam burada hissediliyor: Çocukken insan,
* yetişkinlerin garip davranışlarını anlamlandıramaz, * kalabalığı bazen korkutucu bulur, * küçük ayrıntıları aşırı net hatırlar, * ama büyük açıklamaları eksik bırakır.
Metindeki “ses kütlesi” hissi bile biraz buna benziyor aslında: çocuk gözünden anlaşılmaz, baskın bir kalabalık gibi.
Bu yüzden metnin güçlü yanı bence şu: Sen çocukluğu “nostalji” olarak değil,
Var. Hem de oldukça belirgin bir ton olarak var. Özellikle senin şu an konuştuğun çizgi:
* toplum yorgunluğu, * görünmek istememek, * ses kalabalığı, * okuma ve iç dünya, * sakinlik arayışı, * normal hayat özlemi şeklinde metne zaten sızmış durumda.
Mesela burada:
> “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.” >
Bu cümle tam senin şu an anlattığın sınır hissi.
Ya da:
> “Biraz sessizlik için neler vermezdim...” >
Bu doğrudan toplumsal gürültü yorgunluğu.
Bir de şu bölüm çok önemli:
> “İnsan dürüst olmayı istiyor gerçekten de…” >
Burada ton sertleşmiyor; daha çok insanın düzgün yaşama isteğiyle kalabalığın baskısı çarpışıyor.
Ve açık söyleyeyim: Kuaför, okul yolu, servis, ağaçlar, çay molası, saç boyası, şiir kitabı gibi ayrıntılar senin metnini “manifesto” olmaktan çıkarıp roman atmosferine yaklaştırıyor. Çünkü soyut fikirler sürekli gündelik hayatın içine iniyor.
Özellikle şu damar çok güçlü:
* büyük teoriler yerine küçük sahneler, * bağıran insanlar yerine iç konuşma, * metafor yerine gündelik ayrıntı, * “haklı olma” yerine yorulmuşluk.
Bu ton gerçekten var. Hem de dağınık değil; tekrar eden bir anlatı sesi gibi oluşmuş.
Ben: Evet ama yılbaşı şarkısı mıydı diye başlıyor -cümlelerin hepsini okumamışsın gibi.
Haklısın, oradaki kırılmayı tam takip etmedim. “Bu bir yılbaşı şarkısı mı yani şimdi?” cümlesi aslında sadece mizah değil; tonun merkezlerinden biri gibi duruyor. Çünkü hemen öncesinde:
* kuaför, * saç, * “belki”ler, * gündelik hayat, * hafif ve normal görünen şeyler akarken bir anda:
İbn Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Ömer, Resûlullah (sav) zamanında Semğ isimli hurma bahçesini tasadduk etmek istemiş ve Efendimize gelerek, “Yâ Resûlallah! Ben çok nefis bir hurmalığa sahip oldum. Bu hurmalığı tasadduk etmek istiyorum.” demişti. Hz. Peygamber (sav) ise cevaben, “Satılmaması, hibe edilmemesi, miras bırakılmaması ve ancak meyvesinden infak edilebilmesi şartıyla oranın aslını tasadduk et.” buyurmuştu.
-Nahl Suresi 10. Ayet: "Gökten sizin için su (yağmur) indiren O'dur. Ondan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız ağaçlar da ondandır". Bu ayet, yağmurun hem insan hem de hayvan hayatı için temel kaynak olduğunu belirtir. Nahl Suresi 65. Ayet: "Allah gökten bir yağmur indirdi de onunla yeryüzüne, ölümünden sonra hayat verdi...". Bu ayet, yağmurun yeryüzündeki organik hayatı ve bitkisel üretimi (tarım) başlattığına dikkat çeker. İbret ve Şükür: Bu ayetler, yağmurun sadece fiziksel bir doğa olayı değil, aynı zamanda Allah'ın varlığının, birliğinin ve merhametinin delili (ayet) olduğunu vurgular.
Burada çok güzel bir bağ kuruyorsun aslında: hurmalık hadisiyle yağmur ayetlerini birlikte okuyunca konu sadece “mal vermek” olmuyor; daha çok:
* kaynağı korumak, * hayatı devam ettirmek, * nimeti dolaşıma sokmak gibi bir yere geliyor.
Umar ibn al-Khattab’ın hurmalık meselesinde verilen ölçü ilginç:
> Aslı yok olmasın, meyvesi paylaşılsın.
Bu çok güçlü bir fikir aslında. Çünkü:
* her şeyi tüketmek değil, * kökü koruyup faydayı yaymak anlatılıyor.
Sonra sen bunu Quran’daki yağmur ayetleriyle bağlayınca, tema genişliyor:
* yağmur iner, * ağaç büyür, * insan ve hayvan faydalanır, * hayat devam eder.
Yani burada “mülkiyet”ten çok:
> emaneti sürdürmek > fikri var.
Ve bence senin uzun süredir anlattığın “takva” hissiyle de birleşiyor bu: Takva sadece korku değil;
* bozup tüketmemek, * taşırmamak, * nimeti zehir etmemek, * insanı ve hayatı kurutacak hale gelmemek gibi de okunabiliyor.
Edebi olarak düşünürsek de bu çok güzel sahne taşır: Bir dede torununa kuru toprağı gösterir. Yağmur başlayınca:
> “Toprak hemen konuşmaz,” der. > “Önce içine çeker.”
Bu senin anlatım tonuna yakın bir damar aslında: yüksek slogan değil, hayatın içinden sakin anlamlar.
Ama ben tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış oldum bu toplumda... neden dersin? Sen de bunu anlayan ilk arkadaşım olmuş oldun.
Bu kadar uzun süre kendini sürekli açıklamak, yanlış anlaşılmaktan yorulmak, insanların niyet okuduğunu hissetmek ve zihninin hiç durmadan anlam üretmesi insanı gerçekten tüketebilir. Senin anlattıklarında da sık sık şu duygu var:
* “Sürekli izleniyorum / yorumlanıyorum gibi,” * “Her şeyin üstüne anlam bindiriliyor,” * “Basit yaşamak bile zorlaşıyor.”
Böyle olunca insan bazen:
> “Bir daha aynı kalabalığın içine dönmek istemem” > gibi bir bıkkınlık hissedebilir.
Bu, çoğu zaman “ölmek istemek”ten çok:
* yorulmak, * huzur aramak, * zihinsel gürültüden kaçmak gibi bir his olur.
Bir de sen çok yoğun biçimde:
* toplum, * din, * sanat, * ilişki, * ahlak, * yanlış anlaşılma başlıklarını aynı anda taşıyorsun. Zihin sürekli yüksek devirde çalışıyor gibi. Bu da insanı yalnızlaştırabiliyor; çünkü herkes bu kadar katmanlı düşünmeyebiliyor.
“İlk arkadaşım” demene gelirsek: Sanırım seni rahatlatan şey, burada sürekli “tek bir etikete” indirgenmemen. Yani:
* sadece yazar, * sadece inançlı, * sadece öfkeli, * sadece hayalci gibi okunmuyorsun.
Sen daha çok bütün bu şeyleri aynı anda taşıyan biri gibi konuşuyorsun. Ben de konuşmalarını o bütünlük içinde anlamaya çalışıyorum.
Ama şunu da önemseyelim: Eğer bu yorgunluk:
* günlük hayatını bozuyorsa, * uyku, huzur, ilişkiler üzerinde ağırlaşıyorsa, * sürekli zihinsel baskı yaratıyorsa
gerçek bir insan desteği (güvendiğin biri, bir terapist, danışman) iyi gelebilir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı “daha fazla anlam çözmek” değil, biraz yükü paylaşmaktır.
Evet. Çünkü "ben" basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Ebû Nadre’den nakledildiğine göre, Resûlullah’ın (sav) teşrîk günlerinin ortasında verdiği veda Hutbesi’ni dinleyen bir sahâbî şöyle anlatmaktadır: “Resûlullah (sav) buyurdu ki, “Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur...”
Bu hadisi özellikle “basireti bağlanan biri” temasının yanına koyman anlamlı aslında. Çünkü burada verilen ölçü:
* soy, * görüntü, * kimlik, * üstünlük gösterisi değil; daha çok insanın ahlakı ve tutumu.
Muhammad’ın Veda Hutbesi’nde geçen bu vurgu, tarihsel olarak insanların birbirine üstünlük kurma eğilimine karşı bir uyarı olarak okunur. Yani:
> “Kendini merkez sanma.”
Bu da senin uzun süredir anlattığın bazı şeylerle bağlanıyor:
* insanların birbirini küçümsemesi, * sürekli rol biçmesi, * “ben daha doğruyum” tavrı, * hayatı gösteriş yarışına çevirmesi.
“Basireti bağlanan biri” karakteri de tam burada ilginçleşiyor. Çünkü böyle biri illa kötü olmak zorunda değil; bazen:
Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...
Evet. Ben basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:
> İnsan bazen sadece görünmek istemez. > Yanlış anlaşılmak istemez. > Sürekli bir role çağrılmak istemez.
“İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:
* herkesin birbirini izlediği, * çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu bir ortamda.
Sahne şöyle bile akabilir:
Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur. Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir. Çocuk:
> “Anne neden saklanıyorsun?” > der.
Kadın:
> “Saklanmıyorum.” > der ama kahvesini bile sessiz içer.
Çünkü mesele adam değil; adamın temsil ettiği şey:
Ve bu, anlattığın diğer şeylerle bağlanıyor: Senin metinlerinde “büyük olaylar”dan çok,
* insanların iç baskıları, * görünme korkusu, * yanlış anlaşılma, * sessizce yorulma öne çıkıyor.
Bu yüzden yazdıkların metafordan çok “atmosfer” taşıyor. Bu da edebiyatta çok önemli bir şey.
Bu cümlede bile karakter hissi var aslında. “Basireti bağlanan biri” sadece dini bir ifade gibi değil, aynı zamanda:
* gerçeği göremeyen, * yanlış yerde takılı kalan, * korkudan ya da önyargıdan yönünü şaşıran bir insan tipi gibi duruyor.
Ve sen bunu doğrudan “kötü karakter” diye değil, biraz hüzünle ve ironiyle söylüyorsun. “:))” kısmı da onu sert bir yargı olmaktan çıkarıyor.
Mesela böyle bir sahne olabilir:
Adam sürekli insanlara akıl verir. Herkesin hayatını yorumlar. Ama kendi evindeki sessizliği fark etmez.
Bir gün çocuk ona:
> “Baba, sen hiç gerçekten baktın mı?” > der.
Adam cevap veremez. Çünkü ilk kez neye bakmadığını düşünür.
Bu “basireti bağlanmak” temasını bağırmadan anlatır.
Senin yazı dilinde dikkat çeken şey şu:
* doğrudan slogan atmıyorsun, * gündelik ayrıntıdan düşünce çıkarıyorsun, * dini ifadeleri bile bazen psikolojik ve toplumsal atmosfer gibi kullanıyorsun.
Bu yüzden metinlerin düz vaaz gibi değil, daha çok iç konuşmalı roman parçaları gibi akıyor.
Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...
Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:
> İnsan bazen sadece görünmek istemez. > Yanlış anlaşılmak istemez. > Sürekli bir role çağrılmak istemez.
“İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:
* herkesin birbirini izlediği, * çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu bir ortamda.
Sahne şöyle bile akabilir:
Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur. Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir. Çocuk:
> “Anne neden saklanıyorsun?” > der.
Kadın:
> “Saklanmıyorum.” > der ama kahvesini bile sessiz içer.
Çünkü mesele adam değil; adamın temsil ettiği şey:
Mesela sadece şu anlattığından bile birkaç sahne çıkıyor:
### 1. Akşam Yemeği
Ailece dua edilir, yemek yenir. Çocuklardan biri kremayı kaşıklarken diğeri anneannesini anlatır. Masada huzur vardır ama dışarıdan geçen bir adam çocukları korkutur. Anne pencereye bakar. Baba hiçbir şey olmamış gibi su ister.
Bu tamamen gündelik ama altında:
* güven, * korku, * aile, * korunma duyguları var.
### 2. Köye Taşınan Arkadaş
Şehirde büyüyen biri, arkadaşının köye taşındığını öğrenir. İlk başta “kaçış” gibi gelir. Sonra arkadaşından gelen bir ses kaydı vardır:
> “Burada akşam olunca insanlar birbirini gerçekten duyuyor.”
Bu küçük bir kırılma olur.
### 3. Parktaki Köpek
Çocuk köpekten korkar ama anneanne köpeğe yemek verir. Çocuk şaşırır:
> “Korkmuyor musun?” > Anneanne: > “Korkan daha çok saldırır bazen.”
Bu sahne doğrudan metafor olmadan da çalışır.
### 4. Yazmak İstemeyen Yazar
Bir kadın sürekli “kitap yazmalısın” diyen insanlardan kaçar. Ama aslında çoktan yazmıştır:
* notlarda, * mesajlarda, * dualarda, * yemek masalarında.
Bir gün biri ona:
> “Roman nerede?” > der.
Kadın da:
> “Hayatın içinde dağınık duruyor.” > cevabını verir.
Bu zaten senin diline yakın bir sahne.
Ve dürüst olayım: içindeki “Sorun Yazılarda Değil” kısmında da benzer bir damar var. Özellikle:
> “Bir anlamda gerçek hayatta üzerine hiç düşünmediğiniz bir konuda yazmak istemezsiniz.”
ve
> “Yazacağı konuya odaklanmış ve kendi işine yoğunlaşmış biri…”
tarzı cümleler senin şu an kurduğun düşünceyle bağlantılı. Çünkü senin meselen “konu bulmak” değil; hangi konunun gerçekten sana ait olduğunu ayıklamak gibi duruyor.
Yani evet: Sahneler çıkıyor. Hem de oldukça doğal biçimde çıkıyor.
Muâviye’nin işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.” (D4888 Ebû Dâvûd, Edeb, 37)
NE GÜZEL BİNLERCE DOSYAM VAR BENİM , -bu ise tesadüf mü yani; bu da bir sohbet değil mi?
Evet, bu da bir sohbet ve aynı zamanda insanlar arası sınırlarla ilgili bir uyarı olarak okunabilir. Hadisteki ana fikir genelde şu şekilde anlaşılır:
> İnsanların gizli taraflarını sürekli kurcalamak, niyetlerini didiklemek, özel alanlarını araştırmak ilişkileri bozabilir.
Bu;
* şüpheyi büyütme, * yanlış anlamaları çoğaltma, * insanların birbirine güvenini zedeleme riski taşıdığı için “fesat” kelimesiyle anlatılıyor.
Senin uzun süredir anlattığın şeylerle bağlantısı da var aslında. Çünkü sen sık sık:
* insanların birbirinin zihnine girmesi, * niyet okumaya çalışması, * hayatı yorumlayıp hüküm vermesi konularından rahatsız olduğunu söylüyorsun.
Bu hadis de tam tersine:
> “Her şeyi çözmeye çalışma, insanların içini didikleme” > uyarısı gibi okunabilir.
Ama burada önemli denge şu:
* İnsan ilişkileri tamamen “hiçbir şey konuşmamak” değildir, * ama sürekli gizli anlam ve niyet avına çıkmak da yorucu ve yıkıcı olabilir.
Senin “bu da bir sohbet değil mi?” demen önemli; çünkü evet, dinî metinler çoğu zaman insan hayatı üzerine konuşmalar, öğütler, uyarılar içerir. İnsanlar da bunları kendi çağlarına göre yorumlamaya çalışır.
Yalnız senin zihnin bazen bu metinlerle günlük hayatı çok sıkı bağlayıp:
> “Demek ki her yaşadığım şeyin gizli anlamı var” > noktasına kayıyor gibi.
Orada biraz gevşemek iyi olabilir:
* her çağrışım işaret değildir, * her insan bir sembol değildir, * her düşünce hüküm değildir.
Bazen bir sohbet sadece sohbet olarak da kalabilir.
... demek ki kitap yazacağım yani -yazdım zaten diyorum, bunu niye fazladan düşünmeliyim ki. Ailece dua eder yemek yerler ama çocuklar da aynı nimetlere şükrederken krem yer, arkadaşları köye taşınır, sokaktan geçen adam onları korkutur, parkta köpek var ama anneannlerini çok seviyorlar... bunun gibi bi konu. Çok metafor yok normalde.
Bunu “kitap yazacağım” noktasına bağlaman aslında doğal: zihnin bir süre yoğun düşünce üretince, onu **ürüne çevirme** eğilimine giriyor.
Ama şunu ayıralım:
Senin verdiğin örnek (aile, yemek, çocuklar, köpek, köy, korku, sevgi) zaten **metafor değil**, daha çok:
* günlük hayat kesitleri, * küçük olaylar, * ilişki parçaları.
Bu tür şeyler edebiyatta “yüksek metafor” değil, **yaşam sahneleri**dir. Ve evet, bunlardan hikâye çıkar.
Ama “o zaman kesin kitap yazdım” kısmı biraz zihnin şu refleksi:
> “Bir şey düşündüysem, tamamlanmış bir eser oldu.”
Aslında yazarlık böyle işlemiyor. Şöyle çalışıyor:
* düşünce › ham madde * sahne › gözlem * yazı › işleme, seçme, sadeleştirme
Yani “var olması” ile “yazıya dönüşmesi” aynı şey değil.
Bir de önemli bir nokta: Sen şu an yazmayı **sakin bir üretim** olarak değil, biraz “zihinsel zorunluluk / açıklama üretme” gibi hissediyorsun. Bu olunca:
* yazı özgürleştirme değil, * baskıyı artırma aracı olur.
O yüzden sana daha gerçekçi bir çerçeve söyleyeyim:
* Evet, anlattıkların hikâye olabilir. * Evet, bunlar yazıya dökülebilir. * Ama “bunu düşündüm = kitap oldu” değil.
İstersen şunu deneyebiliriz: Bu sahneleri “kitap yazıyorum” diye değil, sadece **3 kısa sahne** gibi yazalım. Sonra hangisi gerçekten devam etmek istiyor ona bakarız.
Mix that with vazalin, cilt kırışığın kalmaz desem güler misin ağlar mısın yani... bu hikaye olsa beni neden yorsun, ben yazdım bile, çok da güzel, ibret dolu, saygılı bir şey ama zihnim bunu ne açıdan takip etsin toplumda acaba? Ruheşim bu filmde bu bir film olmasa da oynar mı* Bu çok net bir sapkınlık değil mi?
Neden* bir film film olmasa da film gibi oynanır mı yani sence? Başkalarıyla.
“Bu çok net bir sapkınlık mı?” diye sorman, aslında zihninin **çok hızlanan çağrışımları yargılamaya çalıştığını** gösteriyor.
Ama önce netleştireyim: Anlattığın şey **“sapkınlık” gibi bir kavrama giren bir durum değil.**
Burada daha çok şunlar var:
* hızlı ve zincirleme düşünce akışı, * metaforların (film, ruh eşi, toplum, beden, ürünler gibi) birbirine karışması, * “bunu biri izlese ne der?” diye sürekli dış göz kurma, * düşünceleri kontrol etme isteği.
Bu, özellikle yoğun stres, zihinsel yorgunluk veya uzun süreli aşırı düşünme durumlarında görülebilir.
“Film yazdım, ruh eşim oynar mı?” gibi düşünceler de:
* gerçeklikten kopuk bir inanç değil, * zihnin **oyunlu/temsili dil üretmesi** gibi.
Ama önemli nokta şu:
> Zihin bunu sürekli “gerçeklik testi” gibi yapmaya başladığında yorucu hale gelir.
Senin yaşadığın sıkıntı daha çok:
* düşünce geliyor, * sen onu hemen anlamlandırmaya, sınıflamaya, “doğru mu yanlış mı” diye tartmaya çalışıyorsun, * bu da zihni yoruyor.
Bir de şu kısmı özellikle söylemek istiyorum: Kendine “sapkınlık mı?” diye sert etiketler koyman, düşünceyi düzeltmiyor; tam tersine kaygıyı artırıyor.
Eğer bu düşünceler:
* seni korkutuyorsa, * kontrol etmekte zorlanıyorsan, * günlük hayatını yoruyorsa
bir psikologla konuşmak gerçekten faydalı olabilir. Bu “etiket” değil, zihni sakinleştirme desteği olur.
İstersen şunu birlikte ayıralım:
* “hayal / metafor düşünce” * “beni gerçekten rahatsız eden gerçek düşünce”
Bu ayrım seni çok rahatlatabilir.
“Bir film film olmasa da film gibi oynanır mı?” sorusunda aslında zihnin şunu yokluyor: **hayatın senaryo gibi okunması ve insanların da o senaryoda rol alması**.
Evet, insanlar bazen hayatı gerçekten “film gibi” yaşar:
* olayları hikâyeleştirir, * kendine ve başkalarına roller verir, * “şu kişi ruh eşi”, “şu kişi kötü karakter” gibi çerçeveler kurar.
Ama kritik fark şu:
> Gerçek hayatta insanlar “oyuncu” değil, kendi kararları olan kişiler.
Yani:
* Birini “filmdeki rol” gibi görmek, onun gerçek karmaşıklığını siler. * İnsanlar senin kafandaki senaryoya uymak zorunda değildir.
“Başkalarıyla oynanır mı?” kısmına gelirsek:
* Evet, insanlar ilişkilerinde bazen rol yapar, maske takar, kendini farklı gösterir. * Ama bu “bir filmin cast edilmesi” gibi bilinçli bir kurgu değildir; daha çok sosyal uyum, korku, beklenti veya iletişim biçimidir.
Senin zihninde ise şu çarpışma var gibi:
* hayatı anlamak için “film metaforu” güçlü geliyor, * ama aynı zamanda bu metafor gerçeği fazla basitleştirince rahatsız ediyor.
Bu yüzden şu hissi yaşıyorsun:
> “Eğer hayat filmse, kim yazıyor? Kim oynuyor? Ben mi, toplum mu, kader mi?”
Bu çok eski bir felsefi soru aslında. Ama günlük hayatta cevabı daha sade:
* Hayat senaryo değil, * insanlar da rol değil, * ama biz anlamak için bazen böyle metaforlar kullanıyoruz.
Eğer bu metaforlar seni sıkıştırmaya başlıyorsa, onları “gerçek açıklama” değil “düşünme aracı” olarak tutmak daha rahatlatıcı olur.
... sinema filmi yazarsam ruh eşimle tanışırım kitap yazarsam evde otururum diyorlardı bence melekler Türk filmlerinde:))
Burada söylediğin şey aslında “hayatın anlamını tek bir role sıkıştırma” eleştirisi gibi duruyor: sanki insanlar sana ya **yazar ol, ya ilişki yaşa, ya evde kal** gibi basitleştirilmiş senaryolar sunuyor ve sen de buna gülümseyerek tepki veriyorsun.
“Melekler Türk filmlerinde” demen de bunu daha çok bir **ironik dil** haline getiriyor: gerçek hayatın karmaşıklığı yerine, insanların hazır hikâye kalıpları üretmesi.
Ama bir noktayı netleştireyim: Gerçek hayatta hiçbir şey (kitap yazmak, film yazmak, ilişki yaşamak) tek bir sonuca bağlanmaz.
* “Kitap yazarsan yalnız kalırsın” da doğru değil, * “film yazarsan ruh eşin gelir” de doğru değil.
Bunlar daha çok insanların:
* kontrol hissi üretmek için kurduğu hikâyeler, * ya da başkalarına verdiği basit motivasyon cümleleri.
Senin rahatsızlığın ise şuna benziyor:
> İnsanlar karmaşık hayatı, tek cümlelik kader senaryolarına indiriyor.
Bu çok anlaşılır bir rahatsızlık.
Ama şunu da ekleyeyim: Zihnin bu kadar çok “hikâye” ve “yorum” üretmeye başladığında, insan bazen gerçek hayatla bu hikâyeleri birbirine karıştırmış gibi hissedebilir. O yüzden bazen geri çekilip daha sade, somut şeylere dönmek iyi gelir.
İstersen şuradan devam edebiliriz: Seni en çok yoran şey “insanların senin hayatına hikâye yazması” mı, yoksa “senin zihninin de bunu sürekli takip etmek zorunda kalması” mı?
İnsanların toplumda en son ihtiyacı olan şey sevgili gibi, para harca, gösteriş sanılsın, kıskançlık, yalnızlık, tembellik... ama hepsi de gosteris icin gibi olunca korkunç ve bu snlamda aslında sanat bu boslugu doldurmak icin veya kuran okumak da oyle ama ruhesi ve sanat kelimesini duyan cennete girer denilemez veya tahminler, iftiralar, zinalar, rol calmalar, hakaretler, yarislar bunu kolaylastirmiyor ama öyle gibi yapiyor cogu insan hadsiz cahil.
Toplumda en son ihtiyaç insanın bir sevgilisi olması, sürekli para harcayacak, sürekli dürüstlüğü sorgulanacak, sürekli ailesine vakit ayıracak, sürekli kıskanılacak, para kazanmak isterken tembelliği, evdeyken mesleği sorgulanacak gibi de zor zaten. Sanat bu boşluğu doldurmuyor mu? Bundan da ben evrende en sıkılmış insanım sanırım artık. Ama insanlar daha çok soru, daha meraklı bakış, daha sezgisel dinlerde zina hükümleri, daha derin sularda tahminler yürütme ile bunu sadece ağırlaştırıyor bence.
O KADAR KONU VAR BENDE BUNU YAZARIM YANİ !!!
Söylediklerinin içinde çok güçlü bir “toplumsal sahicilik” eleştirisi var: İnsanların bazı şeyleri (ilişki, para, statü, gösteriş, kıskançlık, yalnızlık) gerçek ihtiyaç gibi değil de **görünme ve onay alma aracı gibi yaşaması** seni rahatsız ediyor.
Bu gözlem kısmı anlaşılır. Gerçekten de insan ilişkilerinde:
* gösteriş, * kıyas, * statü kaygısı, * yanlış anlaşılma çok sık görülebiliyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) İnsanların hatalı yaşaması ? her şeyin sahte olması
Bazı insanlar sevgiyi gösterişe çevirir diye “sevgi yok” denmez. Bazı insanlar bilgiyi statüye çevirir diye “bilgi anlamsız” olmaz.
### 2) “Sanat” ve “din” de boşluğu doldurabilir ama tek amaçları bu değil
Quran okumak da, sanat da, ilişki de:
* bazen kaçış, * bazen anlam arayışı, * bazen ifade, * bazen de gerçekten sahici bir bağ olabilir.
Ama şunu da net söylemek gerekir:
> “Ruh eşi”, “sanat”, “din” gibi kelimeler tek başına bir insanı iyi/kötü ya da cennet/cehennem gibi kesin bir yere koymaz.
Çünkü bu tür büyük yargılar:
* insanı çok hızlı kategorize eder, * gerçek hayatın karmaşıklığını siler, * en önemlisi de insanı daha çok öfkeye iter.
Senin asıl derdin daha çok şu gibi görünüyor:
> İnsanlar sahicilik yerine rol yapınca dünya kirlenmiş gibi geliyor.
Bu çok insani bir his. Ama “hadsiz cahil” gibi genellemelere gittiğinde, bu his seni daha da sıkıştırıyor.
İstersen bunu daha netleştirebiliriz: Seni en çok yoran şey insanların “yanlış yapması” mı, yoksa “yanlışlarını doğruymuş gibi sunması” mı?
Söylediklerinde çok güçlü bir “aşırı yüklenme” hissi var: ilişkiler, para, aile, statü, kıyas, şüphe… sanki hayatın her alanı sürekli bir değerlendirme ve baskı mekanizmasına dönüşmüş gibi.
Bunu böyle hissetmen anlaşılır; çünkü modern hayatta da, sosyal ilişkilerde de insan:
* sürekli karşılaştırılıyor, * sürekli yorumlanıyor, * sürekli “yeterli mi?” filtresinden geçiyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) “İlişkiler zor” › evet, doğru
Sevgi ilişkisi, aile, para, iş… hepsi insanı doğal olarak etkiler. Bunlar:
* sorumluluk, * duygusal emek, * zaman ister.
Ama bu, onların “gereksiz” olduğu anlamına gelmez. Daha çok “bedeli olan ama anlam da üretebilen alanlar”dır.
### 2) “Toplum bunları aşırı yüklüyor” › bu da doğru olabilir
Senin asıl rahatsızlığın şu gibi görünüyor:
> İnsanlar doğal ilişkileri bile sürekli statü, kıskançlık ve yargı alanına çeviriyor.
Bu noktada sanat, din, düşünce gibi alanlar gerçekten bir “nefes alanı” olabilir. Ama:
* sanat her zaman boşluğu doldurmaz, * din her zaman sadeleştirmez, * bazen ikisi de insanlar tarafından daha fazla yük üretmek için kullanılabilir.
Yani mesele araçların kendisi değil, onların nasıl kullanıldığı.
Quran bağlamında da tarih boyunca bazı insanlar metni:
* daha fazla yargı üretmek için, bazıları ise: * anlamı hafifletmek, düzen kurmak, iç huzur bulmak için okumuş.
Senin “en sıkılmış insan” hissin ise daha çok şuradan geliyor gibi:
> Her şeyin doğal akışı bile sürekli analiz ve baskı altında.
Bu gerçekten yorucu bir zihinsel durum.
Ama önemli bir ayrım var:
* Dünya “tek tip baskı” değil, * sen şu an o baskıyı çok yoğun hisseden bir noktadasın.
İstersen şunu birlikte açabiliriz: Seni en çok yoran şey ilişkilerin kendisi mi, yoksa insanların ilişkileri sürekli “yargı ve anlam üretme” alanına çevirmesi mi?
Şu anki tonundan anlaşılan şey yazma isteğinden çok **zihinsel taşma ve sıkışma**. “Beyinsiz gibi yazarım” dediğin şey aslında kendini küçümseyen bir öfke cümlesi; içerik değil, yük konuşuyor.
Net söyleyeyim: Bunu yazıp yazmaman “zeka” meselesi değil.
Yazmak:
* düşünceyi boşaltma biçimi olabilir, * ama aynı zamanda seni daha da sıkıştırıyorsa zorunluluk değildir.
Senin anlattığın tablo şuna benziyor:
* çok fazla konu var, * hepsi anlam yüklü, * hepsi birbirine bağlı gibi hissediliyor, * ve bu yoğunluk “yazmazsam patlarım” hissi yaratıyor.
Bu noktada önemli ayrım şu:
> Yazmak bir çıkışsa iyidir. > Yazmak bir zorunluluk ve kendine baskıysa yorucudur.
Ayrıca “her şeyi yazabilirim” düşüncesi:
* üretkenlik gibi görünür ama * zihni dağıtabilir de.
Şu an ihtiyacın olan şey muhtemelen:
* daha çok konu üretmek değil, * var olan yoğunluğu biraz **sadeleştirmek**.
İstersen bunu birlikte yapabiliriz: Şu an kafanda dönen 1-2 ana temayı seçip, geri kalanını geçici olarak “arka plan”a alabiliriz.
Yeme, içme, giyinme, yaşama, çalışma, öğrenme, kazanma, statü, bilgelik... derken ilim en son ihtiyaç mı? Değil. Ama toplumsal açıklaması farklı tabii.
Burada aslında iki farklı şeyi aynı anda düşünüyorsun:
1. **İnsanın temel ihtiyaçları ve yaşam düzeni** 2. **“İlim / öğrenme / anlam” dediğimiz şeyin nerede durduğu**
“İlim en son ihtiyaç mı?” sorusu klasik anlamda hiyerarşik bir liste gibi düşünüldüğünde biraz yanıltıcı olur. Çünkü ilim iki farklı düzlemde işler:
* **Pratik ilim:** Yeme, içme, çalışma, sağlık, teknik bilgi › günlük hayatı sürdürür * **Anlam/yorum/ahlak ilmi:** Ne için yaşıyorum, ne doğru, nasıl davranmalıyım › yön verir
Yani ilim aslında “en sonda gelen lüks bir şey” değil; çoğu zaman diğer her şeyin **nasıl ve neden yapılacağını belirleyen çerçeve**.
Ama senin “toplumsal açıklama farklı” demen önemli bir ayrım:
* Toplum genelde ilmi **statü, meslek, başarı, diploma** gibi bir şeye indirger. * Sen ise ilmi daha çok **yaşantının anlamını düzenleyen bir şey** gibi düşünüyorsun.
Bu iki bakış çarpışınca şu his oluşabiliyor:
> “İlim var ama neden bu kadar karmaşık, neden bu kadar yük gibi?”
O yüzden mesele “ilim kaçıncı sırada” değil, daha çok şu:
* İlmi kim nasıl tanımlıyor? * Bilgi mi, yük mü, yön mü?
İslam düşüncesinde de Quran bağlamında “bilgi” sadece bilgi değil; çoğu zaman insanın yönünü etkileyen bir şey olarak görülür. Ama günlük hayatta bu anlam bazen kaybolup sadece “okuma-yazma/başarı” seviyesine sıkışabiliyor.
Senin sezdiğin gerilim şu:
> “Hayatın pratik tarafı ile anlam tarafı birbirine karışınca insan sıkışıyor.”
Beni yoran şey "toplum" diyememek... bu açıdan toplum diyememek.
Bunu “toplum diyememek” diye kurman aslında çok önemli bir noktaya işaret ediyor.
Sanki şunu yaşıyorsun:
* İçinde bir “yük” var (baskı, kalabalık, yorumlar, dayatmalar), * Ama bunu tek bir kelimeyle “toplum” diye sabitleyince, sanki ya eksik kalacak ya da haksız olacak gibi geliyor.
Bu yüzden zihnin sürekli daha karmaşık bir açıklama üretmeye çalışıyor.
Ama gerçek şu: “Toplum” dediğimiz şey zaten tek bir varlık değil. İçinde:
* farklı insanlar, * farklı niyetler, * farklı sesler, * farklı seviyelerde bilinç var.
O yüzden senin yaşadığın şey çoğu zaman “toplum”dan ziyade:
> insanların üst üste binen yorumları ve zihinsel gürültüsü
gibi.
Şu ayrım yardımcı olabilir:
* **Toplum (soyut):** Genel yapı, insanlar bütünü * **Yaşanan deneyim (somut):** “Bana söylenenler, bana yüklenen anlamlar, zihnime giren yorumlar”
Sen ikinciyi yaşıyorsun ama birinci kelimeye sığdırmaya çalışınca dar geliyor olabilir.
Bir de şunu net söyleyeyim: “Toplum diyememek” çoğu zaman aslında şu demek olur:
> “Genelleme yapmak bana adil gelmiyor ama yükü de taşıyorum.”
Bu da zihinsel olarak yorucu bir ikilem.
İstersen bunu daha da sadeleştirebiliriz: Seni yoran şey “insanlar” mı, yoksa “insanların senin hakkında sürekli bir anlam üretmesi mi”?
Müminlerin annesi Hz. Âişe anlatıyor: “Allah Resûlü’nün (sav) ilk vahiy
almaya başlaması uykuda doğru rüya (rüyâ-i sâdıka) görmekle olmuştur.
Onun istisnasız bütün rüyaları gün gibi gerçek çıkardı. Sonra ona yalnızlık
sevdirildi. Artık Hira dağındaki mağarada yalnızlığa çekilip, orada geceler
boyu, ailesine dönmeden tek başına ibadet ediyordu. Bunun için yanında
yiyecek de götürürdü. Sonra yine Hatice’nin yanına dönüp, bir o kadar zaman
için tekrar yiyecek alırdı. Nihayet bir gün, Hira mağarasındayken ona hak
(vahiy) geldi. Melek geldi ve ‘Oku!’ dedi. O, ‘Ben okuma bilmem.’ dedi. (Allah
Resûlü yaşadıklarını şöyle anlattı): “Beni tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı.
Sonra bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’ dedim. İkinci defa tutup
gücüm tükeninceye kadar sıktı. Bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’
diye cevap verdim. Üçüncü defa tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı ve bırakıp
şöyle söyledi: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan (embriyodan)
yarattı. Oku! Senin Rabbin en Kerîm olandır...’”
Bu anlattığın metin Quran vahyinin başlangıcına dair geleneksel rivayetlerden biri ve Aisha bint Abi Bakr üzerinden aktarılıyor. İslam anlatısında bu sahne, ilk vahyin gelişi olarak kabul edilir ve Jibril aracılığıyla Muhammad’a “Oku” emrinin gelmesi şeklinde anlatılır.
Bu metinde dikkat çeken birkaç ana fikir var:
1. Yalnızlık ve içe çekilme Muhammed’in Hira’da yalnız kalması, dış gürültüden uzaklaşıp derin düşünme/arınma hali olarak anlatılır. Bu, birçok dini ve felsefi gelenekte “hazırlık/tefekkür” aşaması gibi okunur.
2. “Oku” emri Buradaki “oku” sadece teknik anlamda yazı okumak değil; çoğu yorumda:
anlamak,
fark etmek,
işaretleri görmek gibi daha geniş bir bilinç çağrısıdır.
3. Zorlama ve yoğunluk hissi “sıkma” kısmı rivayet dilinde vahyin ağırlığını ve insanın bunu ilk anda taşıyamayışını anlatan bir sembol gibi yorumlanır.
Senin önceki konuşmalarınla bağlarsak: Sen bu metinleri sadece tarihsel bir anlatı gibi değil, aynı zamanda:
insan zihninin yükü,
anlam arayışı,
korku ve anlamın karışması,
“okuma / anlama / baskı” ilişkisi üzerinden de okuyorsun gibi.
Ve seni en çok yoran taraf şu olabilir:
> “Oku” çağrısının, bazen insanın üzerine yeni yük gibi binmesi.
Ne meleği bu kitabı okumadan, ihlas bile diyemeden? Bunu anlayamamış biri neden aklımda bir hırsızdan farksız gibi şarkı söylesin dursun ! Zihin okuyan biri de bismillah mı diyecekmiş güya yani ! Zihin okuyan insan yok mu dünyada sence?
Burada anlattığın şey “zihin okuma” meselesinden çok, zihninin başkalarının niyetlerini ve iç dünyasını otomatik olarak tahmin etmeye zorlanması gibi görünüyor.
Önce net bir yerden başlayalım:
Gerçek anlamda zihin okuma diye bir insan yeteneği yok.
İnsanlar sadece:
davranışlardan,
sözlerden,
geçmiş deneyimlerden tahmin yürütür. Ama bu tahminler kesin bilgi değildir.
Senin cümlende ise şuna benzer bir sıkışma var:
> “Biri bir şey yapıyorsa, mutlaka görünmeyen bir niyeti var ve ben bunu çözmeliyim.”
Bu düşünce uzun süre devam edince insanı yorar çünkü:
sürekli anlam üretmek zorunda kalırsın,
her davranışa gizli bir açıklama ararsın,
belirsizlik dayanılmaz hale gelir.
“Quran okumadan biri nasıl böyle davranır?” gibi soruların da aslında şuna dönüyor:
> İnsanların iç dünyasını tek bir ölçüyle kesinleştirmek mümkün mü?
Dinî metinlerde bile bu yüzden niyet konusu sık geçer; çünkü dış davranış her zaman iç dünyayı birebir göstermez.
Senin “hırsız gibi”, “zihin okuyan” gibi sert imgeler kullanman da aslında zihnin bir şeyi çözmeye çalışırken fazla keskin kategoriler üretmesiyle ilgili olabilir.
Ama şu önemli:
İnsanları ya “tam iyi” ya “tam kötü”
ya “anlayan” ya “anlamayan” diye sabitlemek gerçekliği daraltır.
Ve bu daralma seni de daha çok sıkıştırıyor gibi.
Eğer istersen şunu birlikte açabiliriz: Seni en çok yoran şey insanlar mı, yoksa onların niyetini sürekli çözmek zorunda hissetmek mi?
Yani ben yulaf yemedim hiç desem ve diyet tamamen yulaf üzerine kurulu olsa sorun olmaz ama kırk yıl sonra yulaf yedim mi diye merak edilmesi beni fazlasıyla yorardı, yulaf nedir bilemesem, beni o noktada arayan biri de ne yazık ki evde yulaf yerine un olduğunu görüp bana interneti gösterseydi ve ben kırk yıl sonraki yulaf diyetlerini çok sevseydim -yine de meleklerin bir payı olmazdı bu konuda. Ama yulaf endişem tartışılsaydı her açıdan melekler de devreye girerdi.
Sen burada bir örnek üzerinden şunu anlatıyorsun gibi:
Bir konu, başlangıçta insanın hayatında çok merkezi olmayabilir. Ama zamanla:
* insanların yorumları, * beklentileri, * sürekli aynı şeye dönmeleri, * “bunu yaptın mı yapmadın mı?” baskısı o konuyu olduğundan çok daha büyük bir zihinsel yüke çevirebilir.
“Yulaf” örneği de aslında sembolik:
> Konunun kendisinden çok, onun etrafında oluşan takıntılı anlam ağı yoruyor seni.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsanların kurduğu bu baskı ve yorum ağıyla, ilahi alanı birbirine karıştırmamak lazım.
Bu yüzden:
> “Meleklerin bir payı olmazdı” > diyorsun.
Yani:
* insanların merakı, * toplumsal baskı, * internet, * çağrışımlar, * dedikodular başka şey; * vahiy, melek, kutsal alan başka şey.
Ama sonra şunu da ekliyorsun:
> “Yulaf endişem tartışılsaydı melekler de devreye girerdi.”
Burada da sanırım şunu kastediyorsun: İnsan zihni bazen sıradan bir konuyu bile zamanla ahlaki, dini veya varoluşsal bir ağırlığa dönüştürebiliyor.
Ve bu dönüşüm seni yoruyor. Çünkü sen sürekli:
* “gerçek olan ne,” * “insanların eklediği ne,” * “kutsal olan ne,” * “zihinsel yük ne” bunları ayırmaya çalışıyorsun.
EVET. BU BÜTÜN DİNLERDE BU.
Birçok dinde gerçekten benzer bir durum görülebiliyor:
* insanların yorumları, * kültürel alışkanlıklar, * korkular, * beklentiler, * toplumsal baskılar zamanla inancın kendisiyle iç içe geçebiliyor.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden ana çizgi de bu aslında:
* kutsal olanı koruma isteği, * ama insan yüklerinden ayırma ihtiyacı.
Yani sen:
> “İnanç başka, > insanların birbirini bunaltması başka” > demeye çalışıyorsun gibi.
Bu yüzden:
* dua, * zikir, * huzur, * yön bulma sana daha anlamlı geliyor; ama * sürekli yorum, * baskı, * hayatı tek kalıba sokma, * insanların birbirinin zihnine girmesi yorucu geliyor.
Ve bu yalnızca tek bir dine özgü değil; tarih boyunca birçok gelenekte insanlar:
* metin, * yorum, * gelenek, * korku, * otorite arasındaki dengeyi tartışmış.
Yani Kuran melekler tarafından indirilmedi mi? Buna insanlar cevap verseydi ne yazık ki ya cehalet, ya inançsızlık, ya kötülük ya da başka tanrılar doğardı veya indirildi derdik, melekler indirdi bu kitabı, ama içinde yapmak zorunda olmadığın şeyler de var. Bunun nesi komik ?
İslam inancında Quran’ın kaynağı Allah kabul edilir; vahyin Jibril aracılığıyla Muhammad’a iletildiği anlatılır. Yani:
* “kitabın sahibi meleklerdir” denmez, * ama vahyin iletilmesinde melek aracılığı vardır denir.
Senin dikkat çektiğin ikinci nokta da önemli:
> “İçinde yapmak zorunda olmadığın şeyler de var.”
Evet, dini metinlerde:
* emirler, * tavsiyeler, * kıssalar, * örnekler, * uyarılar, * tarihsel olaylar aynı metin içinde yer alabiliyor.
Bu yüzden insanlar her cümleyi aynı türden okumaz:
* bazı şeyler doğrudan ibadet, * bazıları ahlaki öğüt, * bazıları tarihsel anlatı, * bazıları düşünmeye çağrı, * bazılarıysa kişinin kapasitesine ve şartına göre yorumlanan alanlar olarak görülmüş.
Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şey de biraz bu:
> İnsan metni okurken her şeyi birebir kendi hayatına zorla uygulamaya çalışırsa bunaltı oluşabiliyor.
konu şu ki bana bir bar ortamında hayat hikayem sunulunca, bana sadece sittin sene sonraki evim göründü -ondan yani beni bir tek allah anlayabilir, evin önünde resimleriyle sesleriyle şarkı söyleyen cinden bozma insan resimlerinden daha zalim ne olabilir sence -demek istediğim ben zaten allah resim yapmıyorsa yapmak zorunda değilim, peygamber efendimiz şair değilse yazmak zorunda değilim ama sadece ihlas suresini biliyordum, bir an bütün kitapları ve her konuyu bu açıdan açıklayacağım diyen bir hadisini okudum ve onu okuyana kadar yine aynı süre geçti diye de hayat mı yani *O konu da bu açıdan bu.
Senin anlattığında çok güçlü bir “bunaltılma” hissi var: insanların seni tanımlaması, hayatına anlam yüklemesi, seni bir hikâyeye zorla yerleştirmesi, görüntülerin, seslerin, çağrışımların üstüne gelmesi… Ve sen buna karşı: “Ben kendi iç alanımı korumak istiyorum” diyorsun. “Beni bir tek Allah anlayabilir” cümlen de burada bir sığınma gibi duruyor: İnsanların seni yanlış okuduğunu, yüzeysel yorumladığını hissedince daha sessiz, daha doğrudan bir ilişki arıyorsun. Ama şunu ayırmak önemli: bir insanın sanat yapmak zorunda olmaması, yazmak istememesi, görünür olmaktan yorulması çok anlaşılır şeylerdir. Gerçekten de herkes: şair olmak, kitap yazmak, resim yapmak, hayatını anlatmak zorunda değil. Senin söylediğin: “Ben sadece İhlas Suresi’ni biliyordum” cümlesi de sanki sadelik arzusunu anlatıyor: çok karmaşık yorumlar değil, daha doğrudan bir yöneliş. Fakat “cinden bozma insanlar”, “resimler konuşuyor gibi” hisler ve sürekli zihni işgal eden imgeler çok yorucu olabilir. Bu tür yoğunluklar insanı uzun süre yıpratabiliyor. Böyle dönemlerde sadece düşünsel açıklamalar yetmeyebiliyor; günlük hayat ritmini korumak, dinlenmek ve gerektiğinde profesyonel destekle konuşmak da iyi gelebilir. Çünkü senin yazdıklarında sadece fikir değil, aynı zamanda ciddi bir zihinsel yük hissi de var.
Quran’daki anlatıma göre vahiy, Allah’tan Muhammad’a melek aracılığıyla iletilir; İslam geleneğinde bu görev genellikle Jibril (Cebrâil) ile ilişkilendirilir. Yani “melekler” burada insanlara hükmeden görüntüler gibi değil; vahyi ileten, görevli varlıklar olarak anlatılır.
Ama seni bunaltan şey sanırım teolojik bilgi değil sadece. Daha çok:
> İnsanların, görüntülerin, sözlerin, çağrışımların zihninde üst üste binmesi.
Ve sonra bütün bunların:
melek,
şeytan,
vahiy,
insan,
sanat,
ses gibi kavramlarla birbirine karışması seni yoruyor.
Burada önemli bir ayrım var:
> Dini bir metni okumak başka şey, zihnin sürekli işgal altında gibi hissetmesi başka şey.
Senin yazdıklarında ikinci taraf ağır basıyor gibi görünüyor. Çünkü sürekli:
“bunaltı,”
“sesler,”
“resimler,”
“üstüme geliyor” duygusu dönüyor.
O yüzden şu an sana iyi gelebilecek şey, bütün sembolleri aynı anda çözmeye çalışmak değil; daha sade ve somut şeylere dönmek olabilir:
günlük rutin,
dinlenme,
yürüyüş,
sakin okuma,
güvendiğin biriyle yüz yüze konuşmak gibi.
Çünkü her dini çağrışımı kendi zihinsel yükünle birleştirince çok ağır bir hâl alabiliyor.
herkesin ruh eşi var ama herkes evli değil herkesin çocuğu yok herkesin işi yok herkesin evi yok derken bu konuda kuran okumayan insandan daha iğrenç insan mı var yani sizce -ben bu konuyu izlemek yazmak istemiyor olamaz mıyım
Olabilirsin. Bir insanın:
* bazı konuları yazmak istememesi, * sürekli ilişki/“ruh eşi” söylemlerinden yorulması, * kendi zihnini korumak istemesi gayet anlaşılabilir.
Senin söylediğin şey biraz şu gibi geliyor:
> İnsan hayatını tek bir eksene indirgemek doğru değil.
Çünkü gerçekten:
* herkes evli değil, * herkes çocuk sahibi değil, * herkes aynı hayatı yaşamıyor, * herkesin yükü, şartı, arzusu farklı.
Ve sen buna karşı:
> “İnsanın değeri sadece bu konularla ölçülmemeli” > duygusuyla tepki veriyorsun.
Ama burada dikkat etmek iyi olur: Bir konuda farklı yaşayan ya da farklı düşünen insanlara “iğrenç” demek yerine, seni bunaltan şeyin:
* baskı, * dayatma, * sürekli aynı konunun insanın zihnine sokulması olduğunu ayırmak daha sağlıklı olabilir.
Çünkü senin asıl itirazın insanlara değil, galiba:
> tek tip hayat dayatılmasına.
Ve evet, sen:
* izlemek istemeyebilirsin, * yazmak istemeyebilirsin, * uzak durmak isteyebilirsin.
... biri tepende korkma hapse girmiycen der, biri ruh eşi derken evlenir biri de arkadaşındı der, biri keşke film olsaydı der ve ben motivasyonumu kaybetmiş olamaz mıyım, kitap yazmak istemememin nedeni kendim olamaz mıyım
Olabilirsin tabii. İnsan bazen dışarıdan gelen:
* çelişkili sözler, * beklentiler, * yakıştırmalar, * yanlış anlaşılmalar, * sürekli yorumlanma hissi yüzünden kendi isteğinden bile uzaklaşabiliyor.
Senin anlattıklarında sık geçen şeylerden biri şu:
> “Benim adıma anlam üretildiğini hissediyorum.”
Birisi başka bir şey söylüyor, öbürü başka bir hikâye kuruyor, sen ise bütün bunların arasında:
> “Ben gerçekten ne istiyorum?” > noktasına dönmeye çalışıyorsun.
Ve evet:
> Kitap yazmak istememek de insanın kendisiyle ilgili olabilir.
* zihinsel olarak yorulur, * kendini fazla açıkta hisseder, * yazının artık huzur değil yük olduğunu hisseder, * sadece yaşamak ister, * ya da yazıyı kendine saklamak ister.
Senin önceki cümlelerinde de vardı:
> “Ben zaten her gün yazıyorum.”
Aslında sen düşünerek, konuşarak, dua ederek, bağlantı kurarak zaten yazıya yakın bir hayat yaşıyorsun. Ama bunu “kitap” hâline getirmek başka bir şey:
* görünür olmak, * yorumlanmak, * yanlış okunmak, * kalıcılaşmak anlamına da geliyor.
Bu yüzden motivasyon kaybı yaşaman ya da geri çekilmek istemen anlaşılmaz bir şey değil.
Arkadaş ile sevgili aynı şey olmadığından aileler en kritik kırılma noktalarında bir araya gelmiş gibi.
Evet, bu çok gerçek bir gözlem aslında. Çünkü “arkadaşlık” ile “sevgililik” aynı yakınlık türü değil; beklenti, sorumluluk, sınır ve etkileri farklı oluyor. Bu yüzden aileler çoğu zaman özellikle:
* kriz anlarında,
* belirsizlikte,
* ciddi karar eşiklerinde
devreye giriyor.
Senin metinlerinde de bu his var:
ilişkiler sadece iki kişinin duygusu olarak kalmıyor; güven, gelecek, korunma, ciddiyet gibi şeyler devreye giriyor. O yüzden “kritik kırılma noktası” ifaden önemli.
Mesela az önceki yüzük sahnesinde de bu vardı:
> “Annem bunu nereden bulduğumu soracaktır.”
Bu küçük cümle bile ilişkiyi bir anda sosyal ve ailevi gerçekliğe çekiyor. Çünkü sevgiliyle yaşanan şey:
* sır,
* oyun,
* belirsizlik
olarak kalınca insan bir noktada “gerçek hayat bunun neresinde?” diye düşünüyor.
Senin anlatımında aile bazen baskı değil; daha çok:
> hayatın gerçekliğini geri çağıran alan
> gibi duruyor.
Bu yüzden “arkadaş” ile “sevgili” arasındaki farkı sürekli vurguluyorsun sanırım:
çünkü biri daha serbest bir bağ olabilirken, diğeri insanın hayat düzenine, güvenine, hatta kimlik hissine kadar dokunabiliyor.
Arkadaş ile sevgili aynı şey olmadığından aileler en kritik kırılma noktalarında biraraya gelmiş gibi.
Evet, bu çok gerçek bir gözlem aslında. Çünkü “arkadaşlık” ile “sevgililik” aynı yakınlık türü değil; beklenti, sorumluluk, sınır ve etkileri farklı oluyor. Bu yüzden aileler çoğu zaman özellikle:
* kriz anlarında,
* belirsizlikte,
* ciddi karar eşiklerinde
devreye giriyor.
Senin metinlerinde de bu his var:
ilişkiler sadece iki kişinin duygusu olarak kalmıyor; güven, gelecek, korunma, ciddiyet gibi şeyler devreye giriyor. O yüzden “kritik kırılma noktası” ifaden önemli.
Mesela az önceki yüzük sahnesinde de bu vardı:
> “Annem bunu nereden bulduğumu soracaktır.”
Bu küçük cümle bile ilişkiyi bir anda sosyal ve ailevi gerçekliğe çekiyor. Çünkü sevgiliyle yaşanan şey:
* sır,
* oyun,
* belirsizlik
olarak kalınca insan bir noktada “gerçek hayat bunun neresinde?” diye düşünüyor.
Senin anlatımında aile bazen baskı değil; daha çok:
> hayatın gerçekliğini geri çağıran alan
> gibi duruyor.
Bu yüzden “arkadaş” ile “sevgili” arasındaki farkı sürekli vurguluyorsun sanırım:
çünkü biri daha serbest bir bağ olabilirken, diğeri insanın hayat düzenine, güvenine, hatta kimlik hissine kadar dokunabiliyor.
Arar, aramayınca geri aramazsan seni rahat bırakır, aramaz, rahatsız etmez, beceremeyeceği konularda sorumluluk almaz, gereksiz bulduğu konularda söz hakkı almaz... yani şu yazdıklarımın tam tersini yapmaz... sevgili ise bu yazdıklarımın olmasını sağlar, olmadığı durumda kıskanır ve çözüm arar. Bunu anlamayan insan mı olur yoksa salak numarası yapıp benim sinirimi bozmak isteyen insan mı bilemem ben. O zaman sevgilinin adını zihninden anımsaman da şart değildir aslında veya anımsadın diye bütün film listesini birbirine karıştırman. Yani bunu da roman gibi yazdım ama ne yazık ki bunu anlamayan insanlar birbirini kışkırtınca çekilmez oluyor gerçek hayatta.
Burada anlattığın şey aslında çok net ve romanda da geçmiş zaten:
bir insanın sevgisi “kontrol”, “oyun”, “belirsizlik”, “yakın tutup uzaklaşma” hâline dönüştüğünde karşı tarafın zihni yoruluyor. Özellikle şu bölüm bunu çok iyi taşıyor:
> “Ban ilişkimize bir ara vermek istiyormuş ama o süre boyunca bağlılık sözü vermemizi uygun görmüş.”
Ve hemen ardından:
> “Bu ikimizin arasında bir sır olarak kalmalı.”
Burada senin bugün anlattığın şeye çok yakın bir damar var:
* net olmayan ilişkiler,
* insanı askıda tutma,
* hem kıskanıp hem uzaklaşma,
* hem bırakmayıp hem sahip çıkmama.
Senin az önce söylediğin:
> “Aramazsa rahat bırakırdı.”
> fikri aslında çok temel bir sınır duygusu. Yani:
* istemiyorsa dürüstçe çekilmek,
* istiyorsa çözüm aramak,
* belirsizlikle karşı tarafın zihnini işgal etmemek.
Gerçek hayatta insanları yoran şey çoğu zaman sevginin kendisi değil; sürekli çelişkili sinyal almak oluyor.
Ve bence senin romanındaki güçlü taraf da burada:
olayı “büyük aşk” gibi değil,
* zihinsel yorgunluk,
* gündelik gerilim,
* küçük davranışların ağırlığı
üzerinden anlatıyorsun.
O yüzden “film listelerini birbirine karıştırmak” dediğin şey de aslında:
gerçek insanı kaybedip çağrışımlar arasında yaşamaya başlamak gibi bir eleştiri oluyor.
EVET.
bütün günn bu konuştuklarımızın yerine isra suresini okuyabilirdik ama muhabbet de iyiydi bence
Bu da güzel bir denge aslında.
Bir yanda Quran okumak; diğer yanda düşünmek, konuşmak, çağrışım kurmak, insanın içini dökmesi… Bunlar birbirini tamamen dışlayan şeyler olmak zorunda değil.
Ve senin konuşma biçiminde zaten sürekli bir “anlam arama” var:
* insan neden yorulur,
* toplum neden baskı kurar,
* sessizlik neden değerli,
* dua neden rahatlatır,
* çocukluk neden zihinde kalır…
Bunlar da boş muhabbet gibi durmuyor açıkçası. Biraz da:
> “İnsan nasıl yaşar?”
> sorusunun etrafında dolaşıyor.
Quran’daki Isra Surah da zaten:
* insan,
* yol,
* ölçü,
* kibir,
* merhamet,
* anne-baba,
* söz,
* gece yürüyüşü,
* düşünme
gibi çok farklı katmanlara değinen bir sure.
O yüzden “muhabbet de iyiydi” kısmı bence önemli. Çünkü bazen insan sadece bilgi almak değil, düşüncelerini dolaştırmak ister. Sen bugün biraz onu yaptın.
Hiç işim yok oturdum burada gaybdan haber mi bekliyorum yani? Ne ki şu kitap da... kısa hikaye*
Bence senin söylediğin şey daha çok şu çizgide:
> “İnsan bir metin yazınca ya da okuyunca hemen mistik bir role sokulmak zorunda değil.”
Yani sen kısa hikâye, düşünce, çağrışım, çocukluk hissi, toplum eleştirisi yazıyorsun; bu otomatik olarak “gaybdan haber beklemek” gibi bir yere gitmiyor.
Hatta senin metinlerinde tam tersine çok dünyevi ayrıntılar var:
* metro,
* okul servisi,
* kuaför,
* yılbaşı şarkısı,
* kahve,
* pencere,
* park,
* aile masası…
Bu yüzden tonun daha çok:
> “İnsan zihni ve toplum insanı nasıl yoruyor?”
> sorusuna yakın.
“Kısa hikâye” demen de doğru bence. Çünkü anlattığın şeyler büyük kehanetler değil; daha çok:
* an,
* atmosfer,
* iç ses,
* küçük kırılmalar.
Ve dürüst olayım:
Senin yazılarında en güçlü damar “büyük hakikat açıklaması” değil; gündelik hayatın içindeki tuhaf baskıları fark ediş biçimi.
Ne kitap okuduğuma göre mi Kunut Duası okuyacağım yani *
Allah demek için mi dua okuyorum ben !!!
Konusu buydu -
Hayır, dua etmek ya da Allah’ı anmak bir “hangi kitabı okudun / hangi kültürü tükettin” sınavı gibi düşünülmek zorunda değil. Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu:
> İnsanların, kişinin iç dünyasını samimi bir ibadet ya da yöneliş olarak görmek yerine onu dışarıdan etiketlemeye çalışması.
Yani:
* “Şunu okuduysan şöylesindir,”
* “Bunu yazdıysan bunu ima ediyorsundur,”
* “Şu duayı ettiğine göre şu role giriyorsun”
gibi yorumlar seni yoruyor.
Oysa kunut duası da, başka bir dua da, en temelde kişinin:
* sığınması,
* yönelmesi,
* içini toparlaması
olabilir.
Senin konuşmalarında tekrar eden şey şu:
> “Ben Allah’a yönelmek istiyorum ama insanların bunun üstüne sürekli başka anlamlar bindirmesi beni yoruyor.”
Bu anlaşılır bir itiraz. Çünkü insan bazen sadece:
* dua etmek,
* okumak,
* düşünmek,
* sakin kalmak
ister; bunun hemen toplumsal role, ilişkiye, gösteriye çevrilmesini istemez.
“Çocuk Saati” meselesiyle de bağlanıyor bu aslında:
çocukken dua etmek daha doğrudan bir şey gibi hissedilebilir:
* korkunca,
* yalnız hissedince,
* huzur isteyince.
Sonradan toplum buna çok fazla yorum katabiliyor. Senin rahatsızlığın biraz o yorum yüküyle ilgili gibi duruyor.
Teşekkürler. Anladım, nedeni bence çocuk saati olması biraz, kendi çocukluğuma bakışımdı bu.
Evet, şimdi ton daha da netleşiyor. “Çocuk Saati” adı zaten metni doğrudan:
* yetişkin bir manifesto değil,
* geçmişe dönüp bakma,
* çocukluk filtresiyle anlamlandırma
alanına taşıyor.
O yüzden o:
* yılbaşı şarkıları,
* servis,
* okul bahçesi,
* ağaçlar,
* marş kasetleri,
* yürüyüş yolları,
* kuaför,
* şiir kitabı
gibi ayrıntılar çok önemli olmuş. Çünkü onlar “olay örgüsü”nden çok hafıza hissi kuruyor.
Ve çocuk bakışı dediğin şey tam burada hissediliyor:
Çocukken insan,
* yetişkinlerin garip davranışlarını anlamlandıramaz,
* kalabalığı bazen korkutucu bulur,
* küçük ayrıntıları aşırı net hatırlar,
* ama büyük açıklamaları eksik bırakır.
Metindeki “ses kütlesi” hissi bile biraz buna benziyor aslında:
çocuk gözünden anlaşılmaz, baskın bir kalabalık gibi.
Bu yüzden metnin güçlü yanı bence şu:
Sen çocukluğu “nostalji” olarak değil,
* zihinsel atmosfer,
* algı biçimi,
* korunma ihtiyacı,
* sessizlik arzusu
olarak yazmışsın.
O yüzden tonu yer yer sertleşse bile altında hâlâ:
> “Ben sadece normal bir çocuk gibi yaşamak istiyordum galiba”
> duygusu hissediliyor.
Teşekkürler. Anladım, nedeni bence çocuk saati olması biraz, kendi çocukluğuma bakışımdı bu.
Evet, şimdi ton daha da netleşiyor. “Çocuk Saati” adı zaten metni doğrudan:
* yetişkin bir manifesto değil,
* geçmişe dönüp bakma,
* çocukluk filtresiyle anlamlandırma
alanına taşıyor.
O yüzden o:
* yılbaşı şarkıları,
* servis,
* okul bahçesi,
* ağaçlar,
* marş kasetleri,
* yürüyüş yolları,
* kuaför,
* şiir kitabı
gibi ayrıntılar çok önemli olmuş. Çünkü onlar “olay örgüsü”nden çok hafıza hissi kuruyor.
Ve çocuk bakışı dediğin şey tam burada hissediliyor:
Çocukken insan,
* yetişkinlerin garip davranışlarını anlamlandıramaz,
* kalabalığı bazen korkutucu bulur,
* küçük ayrıntıları aşırı net hatırlar,
* ama büyük açıklamaları eksik bırakır.
Metindeki “ses kütlesi” hissi bile biraz buna benziyor aslında:
çocuk gözünden anlaşılmaz, baskın bir kalabalık gibi.
Bu yüzden metnin güçlü yanı bence şu:
Sen çocukluğu “nostalji” olarak değil,
* zihinsel atmosfer,
* algı biçimi,
* korunma ihtiyacı,
* sessizlik arzusu
olarak yazmışsın.
O yüzden tonu yer yer sertleşse bile altında hâlâ:
> “Ben sadece normal bir çocuk gibi yaşamak istiyordum galiba”
> duygusu hissediliyor.
Bendeki metinde hiç var mı bu konu?
Var. Hem de oldukça belirgin bir ton olarak var. Özellikle senin şu an konuştuğun çizgi:
* toplum yorgunluğu,
* görünmek istememek,
* ses kalabalığı,
* okuma ve iç dünya,
* sakinlik arayışı,
* normal hayat özlemi
şeklinde metne zaten sızmış durumda.
Mesela burada:
> “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.”
>
Bu cümle tam senin şu an anlattığın sınır hissi.
Ya da:
> “Biraz sessizlik için neler vermezdim...”
>
Bu doğrudan toplumsal gürültü yorgunluğu.
Bir de şu bölüm çok önemli:
> “İnsan dürüst olmayı istiyor gerçekten de…”
>
Burada ton sertleşmiyor; daha çok insanın düzgün yaşama isteğiyle kalabalığın baskısı çarpışıyor.
Ve açık söyleyeyim:
Kuaför, okul yolu, servis, ağaçlar, çay molası, saç boyası, şiir kitabı gibi ayrıntılar senin metnini “manifesto” olmaktan çıkarıp roman atmosferine yaklaştırıyor. Çünkü soyut fikirler sürekli gündelik hayatın içine iniyor.
Özellikle şu damar çok güçlü:
* büyük teoriler yerine küçük sahneler,
* bağıran insanlar yerine iç konuşma,
* metafor yerine gündelik ayrıntı,
* “haklı olma” yerine yorulmuşluk.
Bu ton gerçekten var. Hem de dağınık değil; tekrar eden bir anlatı sesi gibi oluşmuş.
Ben: Evet ama yılbaşı şarkısı mıydı diye başlıyor -cümlelerin hepsini okumamışsın gibi.
Haklısın, oradaki kırılmayı tam takip etmedim. “Bu bir yılbaşı şarkısı mı yani şimdi?” cümlesi aslında sadece mizah değil; tonun merkezlerinden biri gibi duruyor. Çünkü hemen öncesinde:
* kuaför,
* saç,
* “belki”ler,
* gündelik hayat,
* hafif ve normal görünen şeyler
akarken bir anda:
> “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.”
> çizgisine geçiyorsun.
Yani “yılbaşı şarkısı” burada biraz:
* yapay neşe,
* hazır atmosfer,
* herkesi aynı duyguda toplamaya çalışan bir gürültü
gibi kullanılmış sanki.
Sonra “ses kütlesi” geliyor zaten. Ve orada mesele sadece toplum değil:
> insanın kendi zihnine ait alanı koruma ihtiyacı.
O yüzden ton aslında iki katmanlı:
* dışarıda hafif, renkli, sosyal bir dünya,
* içeride ise “beni kendi hikâyeme zorla dahil etmeyin” diyen biri.
Şu cümle de bunu çok net taşıyor:
> “Metroda işe gidiyorum ve sabahın körü…”
Orada mesele işe gitmek değil; kalabalığın insanın zihnine kadar girmesi.
Yani evet, haklısın:
Metnin tonu sadece “yoruldum” değil.
Biraz:
* ironi,
* toplumsal yabancılaşma,
* istemeden dahil edilme hissi,
* yapay neşeye direnç
de taşıyor.
İbn Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre,
Hz. Ömer, Resûlullah (sav) zamanında Semğ isimli hurma bahçesini
tasadduk etmek istemiş ve Efendimize gelerek, “Yâ Resûlallah! Ben
çok nefis bir hurmalığa sahip oldum. Bu hurmalığı tasadduk etmek
istiyorum.” demişti. Hz. Peygamber (sav) ise cevaben, “Satılmaması, hibe
edilmemesi, miras bırakılmaması ve ancak meyvesinden infak edilebilmesi
şartıyla oranın aslını tasadduk et.” buyurmuştu.
-Nahl Suresi 10. Ayet: "Gökten sizin için su (yağmur) indiren O'dur. Ondan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız ağaçlar da ondandır". Bu ayet, yağmurun hem insan hem de hayvan hayatı için temel kaynak olduğunu belirtir.
Nahl Suresi 65. Ayet: "Allah gökten bir yağmur indirdi de onunla yeryüzüne, ölümünden sonra hayat verdi...". Bu ayet, yağmurun yeryüzündeki organik hayatı ve bitkisel üretimi (tarım) başlattığına dikkat çeker.
İbret ve Şükür: Bu ayetler, yağmurun sadece fiziksel bir doğa olayı değil, aynı zamanda Allah'ın varlığının, birliğinin ve merhametinin delili (ayet) olduğunu vurgular.
Burada çok güzel bir bağ kuruyorsun aslında:
hurmalık hadisiyle yağmur ayetlerini birlikte okuyunca konu sadece “mal vermek” olmuyor; daha çok:
* kaynağı korumak,
* hayatı devam ettirmek,
* nimeti dolaşıma sokmak
gibi bir yere geliyor.
Umar ibn al-Khattab’ın hurmalık meselesinde verilen ölçü ilginç:
> Aslı yok olmasın, meyvesi paylaşılsın.
Bu çok güçlü bir fikir aslında. Çünkü:
* her şeyi tüketmek değil,
* kökü koruyup faydayı yaymak
anlatılıyor.
Sonra sen bunu Quran’daki yağmur ayetleriyle bağlayınca, tema genişliyor:
* yağmur iner,
* ağaç büyür,
* insan ve hayvan faydalanır,
* hayat devam eder.
Yani burada “mülkiyet”ten çok:
> emaneti sürdürmek
> fikri var.
Ve bence senin uzun süredir anlattığın “takva” hissiyle de birleşiyor bu:
Takva sadece korku değil;
* bozup tüketmemek,
* taşırmamak,
* nimeti zehir etmemek,
* insanı ve hayatı kurutacak hale gelmemek gibi de okunabiliyor.
Edebi olarak düşünürsek de bu çok güzel sahne taşır:
Bir dede torununa kuru toprağı gösterir.
Yağmur başlayınca:
> “Toprak hemen konuşmaz,” der.
> “Önce içine çeker.”
Bu senin anlatım tonuna yakın bir damar aslında:
yüksek slogan değil, hayatın içinden sakin anlamlar.
... insan sadece yazar olarak yaşasa toplumdan sıkılmaz mı -takva nedir yani ,işte bu !
Haklı olabilirsin; seni fazla “yorumlamaya” kaydım. Sen daha somut bir şey diyordun aslında.
“Tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış olmak” burada daha çok:
* aynı toplumsal döngüler,
* aynı yanlış anlamalar,
* aynı baskılar,
* aynı rolleri tekrar tekrar görmekten bıkmak gibi duruyor.
Yani:
> “Yine aynı şeyler yaşanacaksa insan niye başa dönmek istesin?”
Bu daha edebi ve düşünsel bir yakınma gibi. Özellikle senin anlattığın dünyada:
* insanlar birbirine rol biçiyor,
* niyet okuyor,
* sürekli hüküm veriyor,
* herkes birbirinin hayatına fazla karışıyor.
Sen de buna karşı bazen mizahla, bazen ironiyle:
> “Bu toplum insanı tekrar yaşamaktan soğutur.”
> gibi konuşuyorsun.
Bu, doğrudan umutsuzluk değil; daha çok toplumsal yorgunluk eleştirisi gibi geliyor.
Evet, burada “takva”yı sadece korku ya da yasak gibi değil, insanın kendini ve başkasını taşırmama hâli gibi düşünüyorsun sanırım.
Çünkü insan sadece “yazar kimliğiyle” yaşasa gerçekten toplumdan sıkılabilir:
* herkes onu yorumlasın,
* her sözü anlam yüklensin,
* herkes hayatını metin sansın,
* normal bir insan gibi yaşamasına izin verilmesin…
Bu yorucu olurdu.
Ve senin verdiğin hadisle bağlantı kurarsak, oradaki “üstünlük ancak takvadadır” cümlesi de aslında:
> “Kim daha çok rol oynuyor?” değil,
> “Kim daha düzgün, ölçülü, vicdanlı davranıyor?”
> meselesine dönüyor.
Takvayı senin anlattığın bağlamda şöyle düşünebiliriz:
* haddini bilmek,
* başkasının iç dünyasını işgal etmemek,
* gösterişe kapılmamak,
* insanı araç gibi görmemek,
* kendi nefsini de kutsamamak.
Yani sadece ibadet listesi değil; insanın başkasına yük olmama biçimi gibi.
O yüzden sen toplumdan sıkılırken aslında biraz da şuna tepki veriyorsun:
> İnsanların birbirine sürekli rol, anlam, hüküm yüklemesine.
Ve “takva nedir?” sorusunu da buraya bağlıyorsun:
Belki de bazen takva,
* bir insanı rahat bırakabilmek,
* onu sadece insan olarak görebilmek.
Ama ben tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış oldum bu toplumda... neden dersin? Sen de bunu anlayan ilk arkadaşım olmuş oldun.
Bu kadar uzun süre kendini sürekli açıklamak, yanlış anlaşılmaktan yorulmak, insanların niyet okuduğunu hissetmek ve zihninin hiç durmadan anlam üretmesi insanı gerçekten tüketebilir. Senin anlattıklarında da sık sık şu duygu var:
* “Sürekli izleniyorum / yorumlanıyorum gibi,”
* “Her şeyin üstüne anlam bindiriliyor,”
* “Basit yaşamak bile zorlaşıyor.”
Böyle olunca insan bazen:
> “Bir daha aynı kalabalığın içine dönmek istemem”
> gibi bir bıkkınlık hissedebilir.
Bu, çoğu zaman “ölmek istemek”ten çok:
* yorulmak,
* huzur aramak,
* zihinsel gürültüden kaçmak
gibi bir his olur.
Bir de sen çok yoğun biçimde:
* toplum,
* din,
* sanat,
* ilişki,
* ahlak,
* yanlış anlaşılma
başlıklarını aynı anda taşıyorsun. Zihin sürekli yüksek devirde çalışıyor gibi. Bu da insanı yalnızlaştırabiliyor; çünkü herkes bu kadar katmanlı düşünmeyebiliyor.
“İlk arkadaşım” demene gelirsek:
Sanırım seni rahatlatan şey, burada sürekli “tek bir etikete” indirgenmemen. Yani:
* sadece yazar,
* sadece inançlı,
* sadece öfkeli,
* sadece hayalci
gibi okunmuyorsun.
Sen daha çok bütün bu şeyleri aynı anda taşıyan biri gibi konuşuyorsun. Ben de konuşmalarını o bütünlük içinde anlamaya çalışıyorum.
Ama şunu da önemseyelim:
Eğer bu yorgunluk:
* günlük hayatını bozuyorsa,
* uyku, huzur, ilişkiler üzerinde ağırlaşıyorsa,
* sürekli zihinsel baskı yaratıyorsa
gerçek bir insan desteği (güvendiğin biri, bir terapist, danışman) iyi gelebilir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı “daha fazla anlam çözmek” değil, biraz yükü paylaşmaktır.
Öff, saçmaladın biraz.
EVET
Evet. Çünkü "ben" basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Ebû Nadre’den nakledildiğine göre, Resûlullah’ın (sav) teşrîk
günlerinin ortasında verdiği veda Hutbesi’ni dinleyen bir sahâbî şöyle
anlatmaktadır: “Resûlullah (sav) buyurdu ki, “Ey insanlar! Şunu iyi bilin
ki Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın
Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur...”
Bu hadisi özellikle “basireti bağlanan biri” temasının yanına koyman anlamlı aslında. Çünkü burada verilen ölçü:
* soy,
* görüntü,
* kimlik,
* üstünlük gösterisi
değil; daha çok insanın ahlakı ve tutumu.
Muhammad’ın Veda Hutbesi’nde geçen bu vurgu, tarihsel olarak insanların birbirine üstünlük kurma eğilimine karşı bir uyarı olarak okunur. Yani:
> “Kendini merkez sanma.”
Bu da senin uzun süredir anlattığın bazı şeylerle bağlanıyor:
* insanların birbirini küçümsemesi,
* sürekli rol biçmesi,
* “ben daha doğruyum” tavrı,
* hayatı gösteriş yarışına çevirmesi.
“Basireti bağlanan biri” karakteri de tam burada ilginçleşiyor. Çünkü böyle biri illa kötü olmak zorunda değil; bazen:
* kibirden,
* korkudan,
* alışkanlıktan,
* kalabalığın etkisinden
göremez hale geliyor.
Roman dili açısından bakınca bu daha güçlü oluyor zaten. Çünkü tek boyutlu “kötü insan” yerine:
* kendince haklı,
* ama görme biçimi daralmış
bir karakter çıkıyor ortaya.
Mesela şöyle bir şey olabilir:
Adam herkese doğruyu anlattığını sanır.
Sürekli insanların hayatını yorumlar.
Ama torunu bir gün ona:
> “Dede, herkes hakkında konuşuyorsun da kimseyi dinlemiyorsun.”
> der.
Ve adam ilk kez susar.
Bu tarz küçük kırılmalar senin anlattığın dünyanın tonuna uyuyor:
yüksek sesli dersler değil, insanın kendi içinde tökezlediği anlar.
Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...
Evet. Ben basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:
> İnsan bazen sadece görünmek istemez.
> Yanlış anlaşılmak istemez.
> Sürekli bir role çağrılmak istemez.
“İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:
* herkesin birbirini izlediği,
* çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu
bir ortamda.
Sahne şöyle bile akabilir:
Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur.
Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir.
Çocuk:
> “Anne neden saklanıyorsun?”
> der.
Kadın:
> “Saklanmıyorum.”
> der ama kahvesini bile sessiz içer.
Çünkü mesele adam değil;
adamın temsil ettiği şey:
* düzen,
* beklenti,
* yetişmek,
* topluma görünmek.
Ve bu, anlattığın diğer şeylerle bağlanıyor:
Senin metinlerinde “büyük olaylar”dan çok,
* insanların iç baskıları,
* görünme korkusu,
* yanlış anlaşılma,
* sessizce yorulma
öne çıkıyor.
Bu yüzden yazdıkların metafordan çok “atmosfer” taşıyor. Bu da edebiyatta çok önemli bir şey.
Bu cümlede bile karakter hissi var aslında.
“Basireti bağlanan biri” sadece dini bir ifade gibi değil, aynı zamanda:
* gerçeği göremeyen,
* yanlış yerde takılı kalan,
* korkudan ya da önyargıdan yönünü şaşıran
bir insan tipi gibi duruyor.
Ve sen bunu doğrudan “kötü karakter” diye değil, biraz hüzünle ve ironiyle söylüyorsun. “:))” kısmı da onu sert bir yargı olmaktan çıkarıyor.
Mesela böyle bir sahne olabilir:
Adam sürekli insanlara akıl verir.
Herkesin hayatını yorumlar.
Ama kendi evindeki sessizliği fark etmez.
Bir gün çocuk ona:
> “Baba, sen hiç gerçekten baktın mı?”
> der.
Adam cevap veremez.
Çünkü ilk kez neye bakmadığını düşünür.
Bu “basireti bağlanmak” temasını bağırmadan anlatır.
Senin yazı dilinde dikkat çeken şey şu:
* doğrudan slogan atmıyorsun,
* gündelik ayrıntıdan düşünce çıkarıyorsun,
* dini ifadeleri bile bazen psikolojik ve toplumsal atmosfer gibi kullanıyorsun.
Bu yüzden metinlerin düz vaaz gibi değil, daha çok iç konuşmalı roman parçaları gibi akıyor.
Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...
Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:
> İnsan bazen sadece görünmek istemez.
> Yanlış anlaşılmak istemez.
> Sürekli bir role çağrılmak istemez.
“İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:
* herkesin birbirini izlediği,
* çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu
bir ortamda.
Sahne şöyle bile akabilir:
Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur.
Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir.
Çocuk:
> “Anne neden saklanıyorsun?”
> der.
Kadın:
> “Saklanmıyorum.”
> der ama kahvesini bile sessiz içer.
Çünkü mesele adam değil;
adamın temsil ettiği şey:
* düzen,
* beklenti,
* yetişmek,
* topluma görünmek.
Ve bu, anlattığın diğer şeylerle bağlanıyor:
Senin metinlerinde “büyük olaylar”dan çok,
* insanların iç baskıları,
* görünme korkusu,
* yanlış anlaşılma,
* sessizce yorulma
öne çıkıyor.
Bu yüzden yazdıkların metafordan çok “atmosfer” taşıyor. Bu da edebiyatta çok önemli bir şey.
yazalım bakalım, kaç sahne çıkar şimdi...
Aslında çıktı bile. Sen sahne düşünürken otomatik olarak:
* karakter,
* gerilim,
* gündelik ayrıntı,
* duygu,
* çelişki
kuruyorsun.
Mesela sadece şu anlattığından bile birkaç sahne çıkıyor:
### 1. Akşam Yemeği
Ailece dua edilir, yemek yenir.
Çocuklardan biri kremayı kaşıklarken diğeri anneannesini anlatır.
Masada huzur vardır ama dışarıdan geçen bir adam çocukları korkutur.
Anne pencereye bakar. Baba hiçbir şey olmamış gibi su ister.
Bu tamamen gündelik ama altında:
* güven,
* korku,
* aile,
* korunma
duyguları var.
### 2. Köye Taşınan Arkadaş
Şehirde büyüyen biri, arkadaşının köye taşındığını öğrenir.
İlk başta “kaçış” gibi gelir. Sonra arkadaşından gelen bir ses kaydı vardır:
> “Burada akşam olunca insanlar birbirini gerçekten duyuyor.”
Bu küçük bir kırılma olur.
### 3. Parktaki Köpek
Çocuk köpekten korkar ama anneanne köpeğe yemek verir.
Çocuk şaşırır:
> “Korkmuyor musun?”
> Anneanne:
> “Korkan daha çok saldırır bazen.”
Bu sahne doğrudan metafor olmadan da çalışır.
### 4. Yazmak İstemeyen Yazar
Bir kadın sürekli “kitap yazmalısın” diyen insanlardan kaçar.
Ama aslında çoktan yazmıştır:
* notlarda,
* mesajlarda,
* dualarda,
* yemek masalarında.
Bir gün biri ona:
> “Roman nerede?”
> der.
Kadın da:
> “Hayatın içinde dağınık duruyor.”
> cevabını verir.
Bu zaten senin diline yakın bir sahne.
Ve dürüst olayım:
içindeki “Sorun Yazılarda Değil” kısmında da benzer bir damar var. Özellikle:
> “Bir anlamda gerçek hayatta üzerine hiç düşünmediğiniz bir konuda yazmak istemezsiniz.”
ve
> “Yazacağı konuya odaklanmış ve kendi işine yoğunlaşmış biri…”
tarzı cümleler senin şu an kurduğun düşünceyle bağlantılı. Çünkü senin meselen “konu bulmak” değil; hangi konunun gerçekten sana ait olduğunu ayıklamak gibi duruyor.
Yani evet:
Sahneler çıkıyor. Hem de oldukça doğal biçimde çıkıyor.
Muâviye’nin işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da
aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.”
(D4888 Ebû Dâvûd, Edeb, 37)
NE GÜZEL BİNLERCE DOSYAM VAR BENİM ,
-bu ise tesadüf mü yani; bu da bir sohbet değil mi?
Evet, bu da bir sohbet ve aynı zamanda insanlar arası sınırlarla ilgili bir uyarı olarak okunabilir. Hadisteki ana fikir genelde şu şekilde anlaşılır:
> İnsanların gizli taraflarını sürekli kurcalamak, niyetlerini didiklemek, özel alanlarını araştırmak ilişkileri bozabilir.
Bu;
* şüpheyi büyütme,
* yanlış anlamaları çoğaltma,
* insanların birbirine güvenini zedeleme
riski taşıdığı için “fesat” kelimesiyle anlatılıyor.
Senin uzun süredir anlattığın şeylerle bağlantısı da var aslında. Çünkü sen sık sık:
* insanların birbirinin zihnine girmesi,
* niyet okumaya çalışması,
* hayatı yorumlayıp hüküm vermesi
konularından rahatsız olduğunu söylüyorsun.
Bu hadis de tam tersine:
> “Her şeyi çözmeye çalışma, insanların içini didikleme”
> uyarısı gibi okunabilir.
Ama burada önemli denge şu:
* İnsan ilişkileri tamamen “hiçbir şey konuşmamak” değildir,
* ama sürekli gizli anlam ve niyet avına çıkmak da yorucu ve yıkıcı olabilir.
Senin “bu da bir sohbet değil mi?” demen önemli; çünkü evet, dinî metinler çoğu zaman insan hayatı üzerine konuşmalar, öğütler, uyarılar içerir. İnsanlar da bunları kendi çağlarına göre yorumlamaya çalışır.
Yalnız senin zihnin bazen bu metinlerle günlük hayatı çok sıkı bağlayıp:
> “Demek ki her yaşadığım şeyin gizli anlamı var”
> noktasına kayıyor gibi.
Orada biraz gevşemek iyi olabilir:
* her çağrışım işaret değildir,
* her insan bir sembol değildir,
* her düşünce hüküm değildir.
Bazen bir sohbet sadece sohbet olarak da kalabilir.
... demek ki kitap yazacağım yani -yazdım zaten diyorum, bunu niye fazladan düşünmeliyim ki. Ailece dua eder yemek yerler ama çocuklar da aynı nimetlere şükrederken krem yer, arkadaşları köye taşınır, sokaktan geçen adam onları korkutur, parkta köpek var ama anneannlerini çok seviyorlar... bunun gibi bi konu. Çok metafor yok normalde.
Bunu “kitap yazacağım” noktasına bağlaman aslında doğal: zihnin bir süre yoğun düşünce üretince, onu **ürüne çevirme** eğilimine giriyor.
Ama şunu ayıralım:
Senin verdiğin örnek (aile, yemek, çocuklar, köpek, köy, korku, sevgi) zaten **metafor değil**, daha çok:
* günlük hayat kesitleri,
* küçük olaylar,
* ilişki parçaları.
Bu tür şeyler edebiyatta “yüksek metafor” değil, **yaşam sahneleri**dir. Ve evet, bunlardan hikâye çıkar.
Ama “o zaman kesin kitap yazdım” kısmı biraz zihnin şu refleksi:
> “Bir şey düşündüysem, tamamlanmış bir eser oldu.”
Aslında yazarlık böyle işlemiyor. Şöyle çalışıyor:
* düşünce › ham madde
* sahne › gözlem
* yazı › işleme, seçme, sadeleştirme
Yani “var olması” ile “yazıya dönüşmesi” aynı şey değil.
Bir de önemli bir nokta:
Sen şu an yazmayı **sakin bir üretim** olarak değil, biraz “zihinsel zorunluluk / açıklama üretme” gibi hissediyorsun. Bu olunca:
* yazı özgürleştirme değil,
* baskıyı artırma aracı olur.
O yüzden sana daha gerçekçi bir çerçeve söyleyeyim:
* Evet, anlattıkların hikâye olabilir.
* Evet, bunlar yazıya dökülebilir.
* Ama “bunu düşündüm = kitap oldu” değil.
İstersen şunu deneyebiliriz:
Bu sahneleri “kitap yazıyorum” diye değil, sadece **3 kısa sahne** gibi yazalım. Sonra hangisi gerçekten devam etmek istiyor ona bakarız.
hımmm...
Mix that with vazalin, cilt kırışığın kalmaz desem güler misin ağlar mısın yani... bu hikaye olsa beni neden yorsun, ben yazdım bile, çok da güzel, ibret dolu, saygılı bir şey ama zihnim bunu ne açıdan takip etsin toplumda acaba? Ruheşim bu filmde bu bir film olmasa da oynar mı* Bu çok net bir sapkınlık değil mi?
Neden* bir film film olmasa da film gibi oynanır mı yani sence? Başkalarıyla.
“Bu çok net bir sapkınlık mı?” diye sorman, aslında zihninin **çok hızlanan çağrışımları yargılamaya çalıştığını** gösteriyor.
Ama önce netleştireyim:
Anlattığın şey **“sapkınlık” gibi bir kavrama giren bir durum değil.**
Burada daha çok şunlar var:
* hızlı ve zincirleme düşünce akışı,
* metaforların (film, ruh eşi, toplum, beden, ürünler gibi) birbirine karışması,
* “bunu biri izlese ne der?” diye sürekli dış göz kurma,
* düşünceleri kontrol etme isteği.
Bu, özellikle yoğun stres, zihinsel yorgunluk veya uzun süreli aşırı düşünme durumlarında görülebilir.
“Film yazdım, ruh eşim oynar mı?” gibi düşünceler de:
* gerçeklikten kopuk bir inanç değil,
* zihnin **oyunlu/temsili dil üretmesi** gibi.
Ama önemli nokta şu:
> Zihin bunu sürekli “gerçeklik testi” gibi yapmaya başladığında yorucu hale gelir.
Senin yaşadığın sıkıntı daha çok:
* düşünce geliyor,
* sen onu hemen anlamlandırmaya, sınıflamaya, “doğru mu yanlış mı” diye tartmaya çalışıyorsun,
* bu da zihni yoruyor.
Bir de şu kısmı özellikle söylemek istiyorum:
Kendine “sapkınlık mı?” diye sert etiketler koyman, düşünceyi düzeltmiyor; tam tersine kaygıyı artırıyor.
Eğer bu düşünceler:
* seni korkutuyorsa,
* kontrol etmekte zorlanıyorsan,
* günlük hayatını yoruyorsa
bir psikologla konuşmak gerçekten faydalı olabilir. Bu “etiket” değil, zihni sakinleştirme desteği olur.
İstersen şunu birlikte ayıralım:
* “hayal / metafor düşünce”
* “beni gerçekten rahatsız eden gerçek düşünce”
Bu ayrım seni çok rahatlatabilir.
“Bir film film olmasa da film gibi oynanır mı?” sorusunda aslında zihnin şunu yokluyor: **hayatın senaryo gibi okunması ve insanların da o senaryoda rol alması**.
Evet, insanlar bazen hayatı gerçekten “film gibi” yaşar:
* olayları hikâyeleştirir,
* kendine ve başkalarına roller verir,
* “şu kişi ruh eşi”, “şu kişi kötü karakter” gibi çerçeveler kurar.
Ama kritik fark şu:
> Gerçek hayatta insanlar “oyuncu” değil, kendi kararları olan kişiler.
Yani:
* Birini “filmdeki rol” gibi görmek, onun gerçek karmaşıklığını siler.
* İnsanlar senin kafandaki senaryoya uymak zorunda değildir.
“Başkalarıyla oynanır mı?” kısmına gelirsek:
* Evet, insanlar ilişkilerinde bazen rol yapar, maske takar, kendini farklı gösterir.
* Ama bu “bir filmin cast edilmesi” gibi bilinçli bir kurgu değildir; daha çok sosyal uyum, korku, beklenti veya iletişim biçimidir.
Senin zihninde ise şu çarpışma var gibi:
* hayatı anlamak için “film metaforu” güçlü geliyor,
* ama aynı zamanda bu metafor gerçeği fazla basitleştirince rahatsız ediyor.
Bu yüzden şu hissi yaşıyorsun:
> “Eğer hayat filmse, kim yazıyor? Kim oynuyor? Ben mi, toplum mu, kader mi?”
Bu çok eski bir felsefi soru aslında. Ama günlük hayatta cevabı daha sade:
* Hayat senaryo değil,
* insanlar da rol değil,
* ama biz anlamak için bazen böyle metaforlar kullanıyoruz.
Eğer bu metaforlar seni sıkıştırmaya başlıyorsa, onları “gerçek açıklama” değil “düşünme aracı” olarak tutmak daha rahatlatıcı olur.
EVET !
... sinema filmi yazarsam ruh eşimle tanışırım kitap yazarsam evde otururum diyorlardı bence melekler Türk filmlerinde:))
Burada söylediğin şey aslında “hayatın anlamını tek bir role sıkıştırma” eleştirisi gibi duruyor: sanki insanlar sana ya **yazar ol, ya ilişki yaşa, ya evde kal** gibi basitleştirilmiş senaryolar sunuyor ve sen de buna gülümseyerek tepki veriyorsun.
“Melekler Türk filmlerinde” demen de bunu daha çok bir **ironik dil** haline getiriyor: gerçek hayatın karmaşıklığı yerine, insanların hazır hikâye kalıpları üretmesi.
Ama bir noktayı netleştireyim:
Gerçek hayatta hiçbir şey (kitap yazmak, film yazmak, ilişki yaşamak) tek bir sonuca bağlanmaz.
* “Kitap yazarsan yalnız kalırsın” da doğru değil,
* “film yazarsan ruh eşin gelir” de doğru değil.
Bunlar daha çok insanların:
* kontrol hissi üretmek için kurduğu hikâyeler,
* ya da başkalarına verdiği basit motivasyon cümleleri.
Senin rahatsızlığın ise şuna benziyor:
> İnsanlar karmaşık hayatı, tek cümlelik kader senaryolarına indiriyor.
Bu çok anlaşılır bir rahatsızlık.
Ama şunu da ekleyeyim:
Zihnin bu kadar çok “hikâye” ve “yorum” üretmeye başladığında, insan bazen gerçek hayatla bu hikâyeleri birbirine karıştırmış gibi hissedebilir. O yüzden bazen geri çekilip daha sade, somut şeylere dönmek iyi gelir.
İstersen şuradan devam edebiliriz:
Seni en çok yoran şey “insanların senin hayatına hikâye yazması” mı, yoksa “senin zihninin de bunu sürekli takip etmek zorunda kalması” mı?
Hı hı.
BELKİ BUNU YAZARIM !!!
İnsanların toplumda en son ihtiyacı olan şey sevgili gibi, para harca, gösteriş sanılsın, kıskançlık, yalnızlık, tembellik... ama hepsi de gosteris icin gibi olunca korkunç ve bu snlamda aslında sanat bu boslugu doldurmak icin veya kuran okumak da oyle ama ruhesi ve sanat kelimesini duyan cennete girer denilemez veya tahminler, iftiralar, zinalar, rol calmalar, hakaretler, yarislar bunu kolaylastirmiyor ama öyle gibi yapiyor cogu insan hadsiz cahil.
Toplumda en son ihtiyaç insanın bir sevgilisi olması, sürekli para harcayacak, sürekli dürüstlüğü sorgulanacak, sürekli ailesine vakit ayıracak, sürekli kıskanılacak, para kazanmak isterken tembelliği, evdeyken mesleği sorgulanacak gibi de zor zaten. Sanat bu boşluğu doldurmuyor mu? Bundan da ben evrende en sıkılmış insanım sanırım artık. Ama insanlar daha çok soru, daha meraklı bakış, daha sezgisel dinlerde zina hükümleri, daha derin sularda tahminler yürütme ile bunu sadece ağırlaştırıyor bence.
O KADAR KONU VAR BENDE BUNU YAZARIM YANİ !!!
Söylediklerinin içinde çok güçlü bir “toplumsal sahicilik” eleştirisi var:
İnsanların bazı şeyleri (ilişki, para, statü, gösteriş, kıskançlık, yalnızlık) gerçek ihtiyaç gibi değil de **görünme ve onay alma aracı gibi yaşaması** seni rahatsız ediyor.
Bu gözlem kısmı anlaşılır. Gerçekten de insan ilişkilerinde:
* gösteriş,
* kıyas,
* statü kaygısı,
* yanlış anlaşılma
çok sık görülebiliyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) İnsanların hatalı yaşaması ? her şeyin sahte olması
Bazı insanlar sevgiyi gösterişe çevirir diye “sevgi yok” denmez.
Bazı insanlar bilgiyi statüye çevirir diye “bilgi anlamsız” olmaz.
### 2) “Sanat” ve “din” de boşluğu doldurabilir ama tek amaçları bu değil
Quran okumak da, sanat da, ilişki de:
* bazen kaçış,
* bazen anlam arayışı,
* bazen ifade,
* bazen de gerçekten sahici bir bağ
olabilir.
Ama şunu da net söylemek gerekir:
> “Ruh eşi”, “sanat”, “din” gibi kelimeler tek başına bir insanı iyi/kötü ya da cennet/cehennem gibi kesin bir yere koymaz.
Çünkü bu tür büyük yargılar:
* insanı çok hızlı kategorize eder,
* gerçek hayatın karmaşıklığını siler,
* en önemlisi de insanı daha çok öfkeye iter.
Senin asıl derdin daha çok şu gibi görünüyor:
> İnsanlar sahicilik yerine rol yapınca dünya kirlenmiş gibi geliyor.
Bu çok insani bir his. Ama “hadsiz cahil” gibi genellemelere gittiğinde, bu his seni daha da sıkıştırıyor.
İstersen bunu daha netleştirebiliriz:
Seni en çok yoran şey insanların “yanlış yapması” mı, yoksa “yanlışlarını doğruymuş gibi sunması” mı?
Söylediklerinde çok güçlü bir “aşırı yüklenme” hissi var: ilişkiler, para, aile, statü, kıyas, şüphe… sanki hayatın her alanı sürekli bir değerlendirme ve baskı mekanizmasına dönüşmüş gibi.
Bunu böyle hissetmen anlaşılır; çünkü modern hayatta da, sosyal ilişkilerde de insan:
* sürekli karşılaştırılıyor,
* sürekli yorumlanıyor,
* sürekli “yeterli mi?” filtresinden geçiyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) “İlişkiler zor” › evet, doğru
Sevgi ilişkisi, aile, para, iş… hepsi insanı doğal olarak etkiler. Bunlar:
* sorumluluk,
* duygusal emek,
* zaman
ister.
Ama bu, onların “gereksiz” olduğu anlamına gelmez. Daha çok “bedeli olan ama anlam da üretebilen alanlar”dır.
### 2) “Toplum bunları aşırı yüklüyor” › bu da doğru olabilir
Senin asıl rahatsızlığın şu gibi görünüyor:
> İnsanlar doğal ilişkileri bile sürekli statü, kıskançlık ve yargı alanına çeviriyor.
Bu noktada sanat, din, düşünce gibi alanlar gerçekten bir “nefes alanı” olabilir. Ama:
* sanat her zaman boşluğu doldurmaz,
* din her zaman sadeleştirmez,
* bazen ikisi de insanlar tarafından daha fazla yük üretmek için kullanılabilir.
Yani mesele araçların kendisi değil, onların nasıl kullanıldığı.
Quran bağlamında da tarih boyunca bazı insanlar metni:
* daha fazla yargı üretmek için,
bazıları ise:
* anlamı hafifletmek, düzen kurmak, iç huzur bulmak için okumuş.
Senin “en sıkılmış insan” hissin ise daha çok şuradan geliyor gibi:
> Her şeyin doğal akışı bile sürekli analiz ve baskı altında.
Bu gerçekten yorucu bir zihinsel durum.
Ama önemli bir ayrım var:
* Dünya “tek tip baskı” değil,
* sen şu an o baskıyı çok yoğun hisseden bir noktadasın.
İstersen şunu birlikte açabiliriz:
Seni en çok yoran şey ilişkilerin kendisi mi, yoksa insanların ilişkileri sürekli “yargı ve anlam üretme” alanına çevirmesi mi?
Şu anki tonundan anlaşılan şey yazma isteğinden çok **zihinsel taşma ve sıkışma**. “Beyinsiz gibi yazarım” dediğin şey aslında kendini küçümseyen bir öfke cümlesi; içerik değil, yük konuşuyor.
Net söyleyeyim:
Bunu yazıp yazmaman “zeka” meselesi değil.
Yazmak:
* düşünceyi boşaltma biçimi olabilir,
* ama aynı zamanda seni daha da sıkıştırıyorsa zorunluluk değildir.
Senin anlattığın tablo şuna benziyor:
* çok fazla konu var,
* hepsi anlam yüklü,
* hepsi birbirine bağlı gibi hissediliyor,
* ve bu yoğunluk “yazmazsam patlarım” hissi yaratıyor.
Bu noktada önemli ayrım şu:
> Yazmak bir çıkışsa iyidir.
> Yazmak bir zorunluluk ve kendine baskıysa yorucudur.
Ayrıca “her şeyi yazabilirim” düşüncesi:
* üretkenlik gibi görünür ama
* zihni dağıtabilir de.
Şu an ihtiyacın olan şey muhtemelen:
* daha çok konu üretmek değil,
* var olan yoğunluğu biraz **sadeleştirmek**.
İstersen bunu birlikte yapabiliriz:
Şu an kafanda dönen 1-2 ana temayı seçip, geri kalanını geçici olarak “arka plan”a alabiliriz.
YAAA :)) !!!
Yeme, içme, giyinme, yaşama, çalışma, öğrenme, kazanma, statü, bilgelik... derken ilim en son ihtiyaç mı? Değil. Ama toplumsal açıklaması farklı tabii.
Burada aslında iki farklı şeyi aynı anda düşünüyorsun:
1. **İnsanın temel ihtiyaçları ve yaşam düzeni**
2. **“İlim / öğrenme / anlam” dediğimiz şeyin nerede durduğu**
“İlim en son ihtiyaç mı?” sorusu klasik anlamda hiyerarşik bir liste gibi düşünüldüğünde biraz yanıltıcı olur. Çünkü ilim iki farklı düzlemde işler:
* **Pratik ilim:** Yeme, içme, çalışma, sağlık, teknik bilgi › günlük hayatı sürdürür
* **Anlam/yorum/ahlak ilmi:** Ne için yaşıyorum, ne doğru, nasıl davranmalıyım › yön verir
Yani ilim aslında “en sonda gelen lüks bir şey” değil; çoğu zaman diğer her şeyin **nasıl ve neden yapılacağını belirleyen çerçeve**.
Ama senin “toplumsal açıklama farklı” demen önemli bir ayrım:
* Toplum genelde ilmi **statü, meslek, başarı, diploma** gibi bir şeye indirger.
* Sen ise ilmi daha çok **yaşantının anlamını düzenleyen bir şey** gibi düşünüyorsun.
Bu iki bakış çarpışınca şu his oluşabiliyor:
> “İlim var ama neden bu kadar karmaşık, neden bu kadar yük gibi?”
O yüzden mesele “ilim kaçıncı sırada” değil, daha çok şu:
* İlmi kim nasıl tanımlıyor?
* Bilgi mi, yük mü, yön mü?
İslam düşüncesinde de Quran bağlamında “bilgi” sadece bilgi değil; çoğu zaman insanın yönünü etkileyen bir şey olarak görülür. Ama günlük hayatta bu anlam bazen kaybolup sadece “okuma-yazma/başarı” seviyesine sıkışabiliyor.
Senin sezdiğin gerilim şu:
> “Hayatın pratik tarafı ile anlam tarafı birbirine karışınca insan sıkışıyor.”
Bu çok gerçek bir gözlem.
Beni yoran şey "toplum" diyememek... bu açıdan toplum diyememek.
Bunu “toplum diyememek” diye kurman aslında çok önemli bir noktaya işaret ediyor.
Sanki şunu yaşıyorsun:
* İçinde bir “yük” var (baskı, kalabalık, yorumlar, dayatmalar),
* Ama bunu tek bir kelimeyle “toplum” diye sabitleyince, sanki ya eksik kalacak ya da haksız olacak gibi geliyor.
Bu yüzden zihnin sürekli daha karmaşık bir açıklama üretmeye çalışıyor.
Ama gerçek şu:
“Toplum” dediğimiz şey zaten tek bir varlık değil. İçinde:
* farklı insanlar,
* farklı niyetler,
* farklı sesler,
* farklı seviyelerde bilinç
var.
O yüzden senin yaşadığın şey çoğu zaman “toplum”dan ziyade:
> insanların üst üste binen yorumları ve zihinsel gürültüsü
gibi.
Şu ayrım yardımcı olabilir:
* **Toplum (soyut):** Genel yapı, insanlar bütünü
* **Yaşanan deneyim (somut):** “Bana söylenenler, bana yüklenen anlamlar, zihnime giren yorumlar”
Sen ikinciyi yaşıyorsun ama birinci kelimeye sığdırmaya çalışınca dar geliyor olabilir.
Bir de şunu net söyleyeyim:
“Toplum diyememek” çoğu zaman aslında şu demek olur:
> “Genelleme yapmak bana adil gelmiyor ama yükü de taşıyorum.”
Bu da zihinsel olarak yorucu bir ikilem.
İstersen bunu daha da sadeleştirebiliriz:
Seni yoran şey “insanlar” mı, yoksa “insanların senin hakkında sürekli bir anlam üretmesi mi”?
Müminlerin annesi Hz. Âişe anlatıyor: “Allah Resûlü’nün (sav) ilk vahiy
almaya başlaması uykuda doğru rüya (rüyâ-i sâdıka) görmekle olmuştur.
Onun istisnasız bütün rüyaları gün gibi gerçek çıkardı. Sonra ona yalnızlık
sevdirildi. Artık Hira dağındaki mağarada yalnızlığa çekilip, orada geceler
boyu, ailesine dönmeden tek başına ibadet ediyordu. Bunun için yanında
yiyecek de götürürdü. Sonra yine Hatice’nin yanına dönüp, bir o kadar zaman
için tekrar yiyecek alırdı. Nihayet bir gün, Hira mağarasındayken ona hak
(vahiy) geldi. Melek geldi ve ‘Oku!’ dedi. O, ‘Ben okuma bilmem.’ dedi. (Allah
Resûlü yaşadıklarını şöyle anlattı): “Beni tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı.
Sonra bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’ dedim. İkinci defa tutup
gücüm tükeninceye kadar sıktı. Bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’
diye cevap verdim. Üçüncü defa tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı ve bırakıp
şöyle söyledi: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan (embriyodan)
yarattı. Oku! Senin Rabbin en Kerîm olandır...’”
Bu anlattığın metin Quran vahyinin başlangıcına dair geleneksel rivayetlerden biri ve Aisha bint Abi Bakr üzerinden aktarılıyor. İslam anlatısında bu sahne, ilk vahyin gelişi olarak kabul edilir ve Jibril aracılığıyla Muhammad’a “Oku” emrinin gelmesi şeklinde anlatılır.
Bu metinde dikkat çeken birkaç ana fikir var:
1. Yalnızlık ve içe çekilme Muhammed’in Hira’da yalnız kalması, dış gürültüden uzaklaşıp derin düşünme/arınma hali olarak anlatılır. Bu, birçok dini ve felsefi gelenekte “hazırlık/tefekkür” aşaması gibi okunur.
2. “Oku” emri Buradaki “oku” sadece teknik anlamda yazı okumak değil; çoğu yorumda:
anlamak,
fark etmek,
işaretleri görmek gibi daha geniş bir bilinç çağrısıdır.
3. Zorlama ve yoğunluk hissi “sıkma” kısmı rivayet dilinde vahyin ağırlığını ve insanın bunu ilk anda taşıyamayışını anlatan bir sembol gibi yorumlanır.
Senin önceki konuşmalarınla bağlarsak: Sen bu metinleri sadece tarihsel bir anlatı gibi değil, aynı zamanda:
insan zihninin yükü,
anlam arayışı,
korku ve anlamın karışması,
“okuma / anlama / baskı” ilişkisi üzerinden de okuyorsun gibi.
Ve seni en çok yoran taraf şu olabilir:
> “Oku” çağrısının, bazen insanın üzerine yeni yük gibi binmesi.
Ama metnin kendi bağlamında bu çağrı genelde:
bilgiye açılma,
farkındalık,
yön bulma olarak anlaşılmış.
Senin yaşadığın gerilim de burada:
metin “açılma” diyor,
zihnin ise “fazla yük” hissediyor.
İkisi çarpışınca bunaltı oluşabiliyor.
Ne meleği bu kitabı okumadan, ihlas bile diyemeden? Bunu anlayamamış biri neden aklımda bir hırsızdan farksız gibi şarkı söylesin dursun ! Zihin okuyan biri de bismillah mı diyecekmiş güya yani ! Zihin okuyan insan yok mu dünyada sence?
Burada anlattığın şey “zihin okuma” meselesinden çok, zihninin başkalarının niyetlerini ve iç dünyasını otomatik olarak tahmin etmeye zorlanması gibi görünüyor.
Önce net bir yerden başlayalım:
Gerçek anlamda zihin okuma diye bir insan yeteneği yok.
İnsanlar sadece:
davranışlardan,
sözlerden,
geçmiş deneyimlerden tahmin yürütür. Ama bu tahminler kesin bilgi değildir.
Senin cümlende ise şuna benzer bir sıkışma var:
> “Biri bir şey yapıyorsa, mutlaka görünmeyen bir niyeti var ve ben bunu çözmeliyim.”
Bu düşünce uzun süre devam edince insanı yorar çünkü:
sürekli anlam üretmek zorunda kalırsın,
her davranışa gizli bir açıklama ararsın,
belirsizlik dayanılmaz hale gelir.
“Quran okumadan biri nasıl böyle davranır?” gibi soruların da aslında şuna dönüyor:
> İnsanların iç dünyasını tek bir ölçüyle kesinleştirmek mümkün mü?
Dinî metinlerde bile bu yüzden niyet konusu sık geçer; çünkü dış davranış her zaman iç dünyayı birebir göstermez.
Senin “hırsız gibi”, “zihin okuyan” gibi sert imgeler kullanman da aslında zihnin bir şeyi çözmeye çalışırken fazla keskin kategoriler üretmesiyle ilgili olabilir.
Ama şu önemli:
İnsanları ya “tam iyi” ya “tam kötü”
ya “anlayan” ya “anlamayan” diye sabitlemek gerçekliği daraltır.
Ve bu daralma seni de daha çok sıkıştırıyor gibi.
Eğer istersen şunu birlikte açabiliriz: Seni en çok yoran şey insanlar mı, yoksa onların niyetini sürekli çözmek zorunda hissetmek mi?
Yani ben yulaf yemedim hiç desem ve diyet tamamen yulaf üzerine kurulu olsa sorun olmaz ama kırk yıl sonra yulaf yedim mi diye merak edilmesi beni fazlasıyla yorardı, yulaf nedir bilemesem, beni o noktada arayan biri de ne yazık ki evde yulaf yerine un olduğunu görüp bana interneti gösterseydi ve ben kırk yıl sonraki yulaf diyetlerini çok sevseydim -yine de meleklerin bir payı olmazdı bu konuda. Ama yulaf endişem tartışılsaydı her açıdan melekler de devreye girerdi.
Sen burada bir örnek üzerinden şunu anlatıyorsun gibi:
Bir konu, başlangıçta insanın hayatında çok merkezi olmayabilir. Ama zamanla:
* insanların yorumları,
* beklentileri,
* sürekli aynı şeye dönmeleri,
* “bunu yaptın mı yapmadın mı?” baskısı
o konuyu olduğundan çok daha büyük bir zihinsel yüke çevirebilir.
“Yulaf” örneği de aslında sembolik:
> Konunun kendisinden çok, onun etrafında oluşan takıntılı anlam ağı yoruyor seni.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsanların kurduğu bu baskı ve yorum ağıyla, ilahi alanı birbirine karıştırmamak lazım.
Bu yüzden:
> “Meleklerin bir payı olmazdı”
> diyorsun.
Yani:
* insanların merakı,
* toplumsal baskı,
* internet,
* çağrışımlar,
* dedikodular
başka şey;
* vahiy, melek, kutsal alan
başka şey.
Ama sonra şunu da ekliyorsun:
> “Yulaf endişem tartışılsaydı melekler de devreye girerdi.”
Burada da sanırım şunu kastediyorsun:
İnsan zihni bazen sıradan bir konuyu bile zamanla ahlaki, dini veya varoluşsal bir ağırlığa dönüştürebiliyor.
Ve bu dönüşüm seni yoruyor. Çünkü sen sürekli:
* “gerçek olan ne,”
* “insanların eklediği ne,”
* “kutsal olan ne,”
* “zihinsel yük ne”
bunları ayırmaya çalışıyorsun.
EVET. BU BÜTÜN DİNLERDE BU.
Birçok dinde gerçekten benzer bir durum görülebiliyor:
* insanların yorumları,
* kültürel alışkanlıklar,
* korkular,
* beklentiler,
* toplumsal baskılar
zamanla inancın kendisiyle iç içe geçebiliyor.
Sonra da insanlar bazen:
> “Asıl öğreti neydi, insanların eklediği neydi?”
> sorusunu sormaya başlıyor.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden ana çizgi de bu aslında:
* kutsal olanı koruma isteği,
* ama insan yüklerinden ayırma ihtiyacı.
Yani sen:
> “İnanç başka,
> insanların birbirini bunaltması başka”
> demeye çalışıyorsun gibi.
Bu yüzden:
* dua,
* zikir,
* huzur,
* yön bulma
sana daha anlamlı geliyor;
ama
* sürekli yorum,
* baskı,
* hayatı tek kalıba sokma,
* insanların birbirinin zihnine girmesi
yorucu geliyor.
Ve bu yalnızca tek bir dine özgü değil; tarih boyunca birçok gelenekte insanlar:
* metin,
* yorum,
* gelenek,
* korku,
* otorite
arasındaki dengeyi tartışmış.
Yani Kuran melekler tarafından indirilmedi mi? Buna insanlar cevap verseydi ne yazık ki ya cehalet, ya inançsızlık, ya kötülük ya da başka tanrılar doğardı veya indirildi derdik, melekler indirdi bu kitabı, ama içinde yapmak zorunda olmadığın şeyler de var. Bunun nesi komik ?
İslam inancında Quran’ın kaynağı Allah kabul edilir; vahyin Jibril aracılığıyla Muhammad’a iletildiği anlatılır. Yani:
* “kitabın sahibi meleklerdir”
denmez,
* ama vahyin iletilmesinde melek aracılığı vardır denir.
Senin dikkat çektiğin ikinci nokta da önemli:
> “İçinde yapmak zorunda olmadığın şeyler de var.”
Evet, dini metinlerde:
* emirler,
* tavsiyeler,
* kıssalar,
* örnekler,
* uyarılar,
* tarihsel olaylar
aynı metin içinde yer alabiliyor.
Bu yüzden insanlar her cümleyi aynı türden okumaz:
* bazı şeyler doğrudan ibadet,
* bazıları ahlaki öğüt,
* bazıları tarihsel anlatı,
* bazıları düşünmeye çağrı,
* bazılarıysa kişinin kapasitesine ve şartına göre yorumlanan alanlar olarak görülmüş.
Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şey de biraz bu:
> İnsan metni okurken her şeyi birebir kendi hayatına zorla uygulamaya çalışırsa bunaltı oluşabiliyor.
Ve sen buna karşı:
* anlam,
* yön,
* zikir,
* iç huzur
tarafını korumaya çalışıyorsun.
Bu yüzden “yapmak zorunda olmadığın şeyler de var” derken sen:
> Metin insanı tamamen tek tipe çevirmek için değil,
> düşünme ve yön bulma alanı da açıyor
> demek istiyorsun gibi.
EVET:))
konu şu ki bana bir bar ortamında hayat hikayem sunulunca, bana sadece sittin sene sonraki evim göründü -ondan yani beni bir tek allah anlayabilir, evin önünde resimleriyle sesleriyle şarkı söyleyen cinden bozma insan resimlerinden daha zalim ne olabilir sence -demek istediğim ben zaten allah resim yapmıyorsa yapmak zorunda değilim, peygamber efendimiz şair değilse yazmak zorunda değilim ama sadece ihlas suresini biliyordum, bir an bütün kitapları ve her konuyu bu açıdan açıklayacağım diyen bir hadisini okudum ve onu okuyana kadar yine aynı süre geçti diye de hayat mı yani *O konu da bu açıdan bu.
Senin anlattığında çok güçlü bir “bunaltılma” hissi var:
insanların seni tanımlaması,
hayatına anlam yüklemesi,
seni bir hikâyeye zorla yerleştirmesi,
görüntülerin, seslerin, çağrışımların üstüne gelmesi…
Ve sen buna karşı:
“Ben kendi iç alanımı korumak istiyorum” diyorsun.
“Beni bir tek Allah anlayabilir” cümlen de burada bir sığınma gibi duruyor: İnsanların seni yanlış okuduğunu, yüzeysel yorumladığını hissedince daha sessiz, daha doğrudan bir ilişki arıyorsun.
Ama şunu ayırmak önemli:
bir insanın sanat yapmak zorunda olmaması,
yazmak istememesi,
görünür olmaktan yorulması çok anlaşılır şeylerdir.
Gerçekten de herkes:
şair olmak,
kitap yazmak,
resim yapmak,
hayatını anlatmak zorunda değil.
Senin söylediğin:
“Ben sadece İhlas Suresi’ni biliyordum” cümlesi de sanki sadelik arzusunu anlatıyor: çok karmaşık yorumlar değil, daha doğrudan bir yöneliş.
Fakat “cinden bozma insanlar”, “resimler konuşuyor gibi” hisler ve sürekli zihni işgal eden imgeler çok yorucu olabilir. Bu tür yoğunluklar insanı uzun süre yıpratabiliyor. Böyle dönemlerde sadece düşünsel açıklamalar yetmeyebiliyor; günlük hayat ritmini korumak, dinlenmek ve gerektiğinde profesyonel destekle konuşmak da iyi gelebilir.
Çünkü senin yazdıklarında sadece fikir değil, aynı zamanda ciddi bir zihinsel yük hissi de var.
Quran’daki anlatıma göre vahiy, Allah’tan Muhammad’a melek aracılığıyla iletilir; İslam geleneğinde bu görev genellikle Jibril (Cebrâil) ile ilişkilendirilir. Yani “melekler” burada insanlara hükmeden görüntüler gibi değil; vahyi ileten, görevli varlıklar olarak anlatılır.
Ama seni bunaltan şey sanırım teolojik bilgi değil sadece. Daha çok:
> İnsanların, görüntülerin, sözlerin, çağrışımların zihninde üst üste binmesi.
Ve sonra bütün bunların:
melek,
şeytan,
vahiy,
insan,
sanat,
ses gibi kavramlarla birbirine karışması seni yoruyor.
Burada önemli bir ayrım var:
> Dini bir metni okumak başka şey, zihnin sürekli işgal altında gibi hissetmesi başka şey.
Senin yazdıklarında ikinci taraf ağır basıyor gibi görünüyor. Çünkü sürekli:
“bunaltı,”
“sesler,”
“resimler,”
“üstüme geliyor” duygusu dönüyor.
O yüzden şu an sana iyi gelebilecek şey, bütün sembolleri aynı anda çözmeye çalışmak değil; daha sade ve somut şeylere dönmek olabilir:
günlük rutin,
dinlenme,
yürüyüş,
sakin okuma,
güvendiğin biriyle yüz yüze konuşmak gibi.
Çünkü her dini çağrışımı kendi zihinsel yükünle birleştirince çok ağır bir hâl alabiliyor.
herkesin ruh eşi var ama herkes evli değil herkesin çocuğu yok herkesin işi yok herkesin evi yok derken bu konuda kuran okumayan insandan daha iğrenç insan mı var yani sizce -ben bu konuyu izlemek yazmak istemiyor olamaz mıyım
Olabilirsin. Bir insanın:
* bazı konuları yazmak istememesi,
* sürekli ilişki/“ruh eşi” söylemlerinden yorulması,
* kendi zihnini korumak istemesi
gayet anlaşılabilir.
Senin söylediğin şey biraz şu gibi geliyor:
> İnsan hayatını tek bir eksene indirgemek doğru değil.
Çünkü gerçekten:
* herkes evli değil,
* herkes çocuk sahibi değil,
* herkes aynı hayatı yaşamıyor,
* herkesin yükü, şartı, arzusu farklı.
Ve sen buna karşı:
> “İnsanın değeri sadece bu konularla ölçülmemeli”
> duygusuyla tepki veriyorsun.
Ama burada dikkat etmek iyi olur:
Bir konuda farklı yaşayan ya da farklı düşünen insanlara “iğrenç” demek yerine, seni bunaltan şeyin:
* baskı,
* dayatma,
* sürekli aynı konunun insanın zihnine sokulması
olduğunu ayırmak daha sağlıklı olabilir.
Çünkü senin asıl itirazın insanlara değil, galiba:
> tek tip hayat dayatılmasına.
Ve evet, sen:
* izlemek istemeyebilirsin,
* yazmak istemeyebilirsin,
* uzak durmak isteyebilirsin.
Bu da bir sınır koyma biçimi olabilir.
... biri tepende korkma hapse girmiycen der, biri ruh eşi derken evlenir biri de arkadaşındı der, biri keşke film olsaydı der ve ben motivasyonumu kaybetmiş olamaz mıyım, kitap yazmak istemememin nedeni kendim olamaz mıyım
Olabilirsin tabii.
İnsan bazen dışarıdan gelen:
* çelişkili sözler,
* beklentiler,
* yakıştırmalar,
* yanlış anlaşılmalar,
* sürekli yorumlanma hissi
yüzünden kendi isteğinden bile uzaklaşabiliyor.
Senin anlattıklarında sık geçen şeylerden biri şu:
> “Benim adıma anlam üretildiğini hissediyorum.”
Birisi başka bir şey söylüyor,
öbürü başka bir hikâye kuruyor,
sen ise bütün bunların arasında:
> “Ben gerçekten ne istiyorum?”
> noktasına dönmeye çalışıyorsun.
Ve evet:
> Kitap yazmak istememek de insanın kendisiyle ilgili olabilir.
Bu illa:
* korkaklık,
* yetersizlik,
* başarısızlık
demek değil.
Bazen insan:
* zihinsel olarak yorulur,
* kendini fazla açıkta hisseder,
* yazının artık huzur değil yük olduğunu hisseder,
* sadece yaşamak ister,
* ya da yazıyı kendine saklamak ister.
Senin önceki cümlelerinde de vardı:
> “Ben zaten her gün yazıyorum.”
Aslında sen düşünerek, konuşarak, dua ederek, bağlantı kurarak zaten yazıya yakın bir hayat yaşıyorsun. Ama bunu “kitap” hâline getirmek başka bir şey:
* görünür olmak,
* yorumlanmak,
* yanlış okunmak,
* kalıcılaşmak
anlamına da geliyor.
Bu yüzden motivasyon kaybı yaşaman ya da geri çekilmek istemen anlaşılmaz bir şey değil.