Kültür Sanat Edebiyat Şiir

dersim 1938 katliamı sizce ne demek, dersim 1938 katliamı size neyi çağrıştırıyor?

dersim 1938 katliamı terimi Selahattin Aykurt tarafından 08.07.2008 tarihinde eklendi

  • Şaban Mortaş
    Şaban Mortaş 14.07.2017 - 19:23

    Kılıçdaroğlu'na sormak lazım. Sanırım chp yi yok ederek dedesinin intikamını almak istiyor.

  • Tufan Can Can
    Tufan Can Can 12.02.2012 - 22:57

    Dersimde devletin isyanı bastırmak için uygulama hataları olabilir. Ama bu uygulama hataları asla Dersimin, İngilizlerin dolaylı oyunları ve Ermenilerin işbirliği ile daha öncesinde 1921 lerde yapılan koçgiri isyanı ve aynı elebaşların Dersim isyanını yaptığı gerçeğini ortadan kaldıramaz. Bu isyan ne kürtlere nede Ermenilere hizmet etmiştir. Şuan tekrar ortadoğuda petrol kuyularına hakim olmak isteyen emperyalist batı devletlerine hizmet etmiştir.

  • Acem Kizii
    Acem Kizii 24.11.2011 - 09:08

    dersim olaylari ne tam olarak bilmiyordum interneten bakttim ve arkadaslarin yazdiklarini okudum bunlari yapan insan mi? susuyorum olenlerin yeri cennet olsun

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 24.11.2011 - 04:58

    bu yaslı adam seyit rıza rap rap yürüdü.çingeneyi itti.ipi boynuna geçirdi.sandalyeye ayağıyla vurdu.infaz gerçeklesmisti! .ama gözünü kırpmadan ölüme yürüyüsünü taktir etmekten kendimi alamadım'ihsan sabri çağlayangil '

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 24.11.2011 - 01:33

    sadece geçmiste yaptığı kırımların bedelini ödemis bir insanlık bugününe sahip çıkabilir.'w.benjamin'

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 24.11.2011 - 01:31

    istençli olarak dersim'i yok sayabilirsiniz.ama tarihideğistiremezsiniz.

  • Gülizar Güven
    Gülizar Güven 30.11.2009 - 23:49

    evlatlarını katletmiş bir ana(!) nın 'analar ağladıysa ne olmuş' sözleri kulaklarımda yankılanıyor...
    ana deyip baş tacı ettiğimiz varlık, gaddar bir ana olduğunu haykırdı ama duyabilene...

  • Ulvi Koçu
    Ulvi Koçu 28.11.2009 - 13:00

    Seyit Rıza 'etmeyin' dedi 'beni oğlumdan önce asın,görmeyeyim oğlumun asıldığını' 'yok' dediler, 'oğlunun ölümünü göreceksin bunu zevkle izleyeceğiz' ONUR ÖYMEN puştu ve katil sevici KILIÇDAROĞLUNA SELAM OLSUN.

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 28.11.2009 - 00:07

    Ben iki aya yakın Dersim’de görev yaptım.Okuyucularımdan özür diliyorum ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum

    Emekli Orgeneral Muhsin Batur (Anılarından)

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 26.11.2009 - 00:32

    Milletler Cemiyet’inde teşebbüsler sonucunda,Hatay’ın emniyeti için Fransızlarla birlikte Türk askerleri 5 temmuz 1938’de Hatay topraklarına girmiştir.Gerçek böyle olduğu halde,cahilane bir şekilde 1938 Dersim katliamını Hatay sorunu ile ilişkilendirmek insafsızlıktır.Katliamı meşru saymak ise vicdansızlıktır.

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 23.11.2009 - 20:40

    Bir resmi tarih tabusunu deşifre olmasını sağladığı için (bence bilerek) Sayın Onur Öymen'e minnettar olmalıyız.

  • Azad Özgür
    Azad Özgür 23.11.2009 - 03:00

    EY ON ur Öymen sen ne dediğinin bilmiyorsun DERSİM dekimazlum Alevi kürtlerle Yunları rumları veavrudaki gayrımüslümleri aynıkatasgoruya soktun

  • Azad Özgür
    Azad Özgür 23.11.2009 - 02:56

    CHP NİNKİRLİ YÜZÜ VE ONUR ÖYMENİN CANAVAR RUH TAŞIDIĞININ SÖZE DÖNÜŞMESİ

  • Azad Özgür
    Azad Özgür 23.11.2009 - 02:54

    Dersim katliamından kurtulanlar konuştu
    22 Kasım 2009 / 13:08
    Dersim İsyanı'nın kanlı bir biçimde bastırılması, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in Meclis'teki konuşmasında bunu terörle mücadeleye örnek göstermesiyle gündeme yerleşti

    Ali Haydar Gözlü'nün haberi

    İsyan sırasında yaşananların canlı tanıkları o günleri gözyaşları içerisinde anlattı. 1938 yılında henüz 15 yaşında olan Şadiye Yüksel, hâlâ o acı ve korku dolu günleri aklından silememiş. Yaşadıkları köyün ileri gelenlerinin öldürüldüğünü gören Yüksel (85) , kardeşi ile birlikte bahçeye saklanarak kurtulmuş. Bir çavuşun sahiplenmesiyle kurtulan Salman Yeşildağ (91) ise o günleri, 'Ailemizi ellerini bağlayıp kurşuna dizdiler, çocukların çığlıkları göklere yükselmişti.' sözleriyle özetledi.

    Şadiye Yüksel, Tunceli merkeze bağlı Kocakoç köyünde yaşarken acı dolu günlere şahit olmuş. Köye gelen silahlı grupların çok sayıda insanı toplayıp derede öldürdüklerini unutamamış. Bu sırada kendilerinin kardeşi ile kaçarak bahçeye gittiklerini belirten Yüksel, 'İki kardeşim ve bendim, birini sırtıma aldım. Birinin de elinden tutup götürdüm. Annem, 'Sen git yoksa öldürürler sizi' dedi. Ağır makineli taramasının ardından biz döndük. Baktık ki bebekler, kadınlar hepsi kan içinde, birinin kolu yok, birinin bacağı. Bunları gözümle gördüm, anlatamıyorum o günleri. Allah o günü bir daha geri getirmesin.' diyor.

    Salman Yeşildağ ise Demirkapı köyünde iken o günleri geçirmiş. 300 kişinin öldürüldüğünü, kendisinin de kaçarak kurtulduğunu ifade eden Yeşildağ, yaşadıklarını şöyle aktarıyor: 'Asker bizim köye geldi, silahları istedi. Silahı olan verdi; silahı olmayanlara işkence yaptılar. On beş gün sonra köyün her tarafını çembere aldılar, süvari birliğiydi. Bize diz çöktürdüler, çembere alıp taramaya başladılar. Sonra ara verdiler, ellerim babama bağlıydı. Babam dişleriyle ellerimi açtı. Atla dedi. Çalının arkasında gizlendim, hepsini kırdılar. Çocukların çığlıkları göklere yükselmişti. Kaçtık. Köye döndüğümüzde her şey yanmış kül olmuştu. Gittik mezar kazdık, her mezara dört beş ceset koyduk. Yeniden evlerimizi kurduk ve o günleri atlattık.'
    Zaman

  • Angel Cake
    Angel Cake 22.11.2009 - 23:37

    Örsan Öymen'in açıklaması elbette asla hoş görülecek birsey değil,ama en azından bu konuyu tabu olmakdan çıkardı ve konuşulabilir,sorgulanabilir,bir duruma getirdiği için bir kazanım oldu diye düşünüyorum...hayra vesile olan bir şer diye bakıyorum olaya :))

  • Emma Libertarian
    Emma Libertarian 22.11.2009 - 13:10

    Kerbela, IV Murat vs olayından sonra,
    Alevi kesime yapılan, 60bin insanın öldürüldüğü,
    70bin insanın sürgün edildiği en büyük soykırımdır.
    Nedense bir jenosid olduğu kabul edilmiyor.

    Gündemdedir; soykırım mı denmeli yoksa katliam mı tartışmaları?

  • Emma Libertarian
    Emma Libertarian 21.11.2009 - 19:51

    “Uzun süre silahların sesini duydum. Nerdeyse annemin altında boğuluyordum. Kolumda ve bacağımda bir yanma ve acı vardı ama henüz vurulduğumu ve annemlerin öldüğünü bilmiyordum. Silah sesleri kesildikten soma vücudumun ıslandığım anladım. Annemin altından çıkmak için çok uğraştım ama beceremedim”

    bknkz: Ema Lenge (kitabından)

  • Emma Libertarian
    Emma Libertarian 21.11.2009 - 19:30

    'O konuşmayı dehşetle izledim. Formül olarak Dersim'i örnek göstermesi demokrasi adına büyük bir utanç olarak tarihe geçecek. Irkçı, kafatasçı bir yaklaşım. Bence Onur Öymen söylemleriyle bir insanlık suçu işlemiştir.'

    bknkz: Ferhat Tunç'un, Öymen'in bakış açısına yaptığı yorum..

    Harikasın Tunç.

  • Free Ever
    Free Ever 20.11.2009 - 23:02

    dersim isyanında analar ağlamadı mı? ? ?

    bakış açısına bak....

    bi daha bi daha mı ağlasın?
    hep mi ağlasın?

    belli, snn anan ağlamamiş...

  • Osman Ayhaner
    Osman Ayhaner 20.11.2009 - 17:19

    yüzlerce yıldır biz Türkleri öldürenler ne olacak peki

  • Babür Pınar
    Babür Pınar 20.11.2009 - 12:42

    BURJUVA SOL PARTİLER MİLLİYETÇİDİR



    CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in, Dersim katliamının zorunlu gerçekleştirildiğini ve devletin bekası için bu tür katliamların yapılacağını ima eden açıklaması, demokrasi yanlısı çevrelerde büyük tepki aldı. Bu tepkilerin doğruluğunu kabul etmenin yanısıra; meselenin diğer yönünü açıklamak son derece önemlidir. Sorunun tam anlaşılması için, eksik veri bırakmamak gerekiyor. Öncelikle bu açıklamanın, yalnızca Onur Öymen’in kişisel düşüncesini yansıtmadığı görülmelidir. Bu söylem, CHP yönetici kadrosunun genel fikrinin yansımasıdır. Zaman zaman, bu tür açıklamalar, burjuva sol parti yöneticileri tarafından yapılmakla birlikte, Açıklamanın “kişiye özel” olduğu ve partiyi bağlamadığı söylenerek sorunun gerçek yüzünün üzeri örtüldü. Burjuva sol partilerin yapısal vasfının halktan gizlenmesi için özel gayret gösterildi. Aslına bakarsanız, Bu tür açıklamaları yapan siyasi kadrolar, fikirlerinde “samimidirler”. Çünkü bu açıklamalar, CHP’nin ve benzeri partilerin yapısal vasfına bağlı temel fikrin dışa vurumudur.

    Unutmamak gerekir ki; CHP’nin temel ilkelerinden ikisi “devletçilik” ve “milliyetçiliktir”. Bir partinin ilkesi, o partinin eylemine yol gösterir. Dolayısıyla “Devletin bekası için gerekli görüldüğü zaman, her türlü eylem zorunlu ve mubahtır. Türk ulusunun egemenliğini tehlikeye sokacak her türlü toplumsal girişimin bastırılması normal ve meşrudur.” ilkesine bağlı partinin söyleminin bu ilkenin teyidi olması şaşırtıcı değildir. CHP’nin bu çizgiden vazgeçmesi için partinin ilkeleri olan “devletçilik” ve “milliyetçilik” maddelerini silmek gerekir. Peki, CHP bu silme işlemini gerçekleştirirse; TC’nin kurucu partisi olduğu iddiasını sürdürebilir mi? Kurucu ve cumhuriyetin sahibi parti kimliğinden vazgeçmek, doğrudan CHP’nin kendini inkar etmesi demektir ki; CHP, bu sınıfsal intihar eylemini gerçekleştiremez. O halde sorun; CHP’nin siyasi kimliğinin anlaşılması konusunda yaşanan bilinç bulanıklığının giderilmesidir.

    CHP, SHP ve DSP', vb. partiler; 'emekçilerin siyasi ve iktisadi haklarının, emeğin kurtuluşu referanslı savaşımla kazanılmasından yana olmadıkları, kapitalizmle ciddi ve gerçek anlamda hesaplaşmaya girmedikleri; devletçi ve milliyetçi oldukları; Kürt sorunu ve azınlıkların hakları konusunda tutarsız ve ikiyüzlü tavır aldıkları için; 'sol' parti olarak adlandırılamazlar' saptaması yapılıyor. Bu yaygın kanıdır. 'Radikal' gibi görünse de, aslında, bu yaklaşımın reformculuğa çanak tutan bir yanı var. Sorunun ve yanıtın kurgusu; CHP, SHP ve DSP'nin burjuva düzen partisi oldukları ve bu partilerin, hiçbir zaman, 'emekten yana', ' kapitalizme karşı ' olamayacakları gerçeğinin üstünü örtmektedir. Birbirlerinden biçimsel farklılıkları olsa da; CHP, SHP ve DSP; kapitalist sistemin savunucusu, düzen içi, devletçi, milliyetçi burjuva sol partilerdir.

    'Sol' kavramı, politika zemininde tek başına bir şey ifade etmez. Politik alanda 'sol' kavramı, ilk olarak, Büyük Fransız devrimi ile ortaya çıktı. İhtilal sonrası kurulan parlamentoda özgürlüklerin destekçisi burjuvalar genellikle başkan koltuğunun solunda; değişimlere karşı çıkmakta olan soylular ise sağda oturmaktaydılar. Bugün Fransız parlamentosunda bu gelenek hala devam etmektedir. Dolayısıyla kavramın ilk kullanımı bir oturum şekline bağlıdır. Bu kavram, meclisteki burjuva, küçük burjuva üyelerin “özgürlük” yanlısı oluşunu tanımlar. Kuşkusuz “özgürlükçü olmak”, geniş kapsamlı bir tanımlamadır ve bu kavram, birey ve partinin siyasal ve ideolojik anlamda öznel kimliğini tanımlamaktan ve açıklamaktan uzaktır. 'Sol' kavramı, modern sınıflı toplumda siyasi tarafların sınıfsal vasfını tanımlamakta eksik kalır. Bu kavram ancak bir nitelendirici sıfat ile kullanılırsa toplumsal açıdan bir anlam kazanır. Yani politik zeminde bir kesimi adlandırmak için sol kavramının 'burjuva, küçük burjuva, ulusal, devletçi, liberal, sosyalist, devrimci, komünist,' kavramlarından birisiyle birlikte kullanılması gereklidir. Bu sıfatların kullanılması “özgürlükçü” birey ve partinin sınıfsal kimliği konusunda net bilgi verir. Bu noktada hangi sınıf için özgürlük sorusuna yanıt için; kavramın sınıfsal vasfını belirleyen sıfatla birlikte kullanılması önem kazanır. 'Sol' kavramının bu kullanım şekli birey ve partilerin öznel kimliğinin anlaşılması noktasında kafa karışıklığını önler.

    Burjuva sol partiler; burjuva devrimleri döneminde ortaya çıktılar. Bu partiler, feodalizme karşı ayaklanan işçileri ve köylüleri burjuva idealler (eşitlik, özgürlük ve özel mülkiyet şiarı) etrafında organize etmeği ve devrimin gövdesi yapmayı başardılar. Burjuva devrimler süreci, aynı zamanda kapitalist gelişmenin kaçınılmaz sonucu olarak toplumsal yaşama giren “ulusalcılığın” da kavram durumundan çıkıp ete kemiğe büründüğü dönemdir. Ulusal devletler; burjuva pazarın sınırlarını belirleme eylemine paralel, burjuva devrimlerin sonucu kuruldu. Ulusal kapitalist pazar ilişkileri toplumsal yaşamın (İktisadi, siyasi, ideolojik) tüm hücrelerine sızdı ve gücünün yettiği her alanı kendi rengiyle bezedi. Ulusal devlet, kapitalist pazarın varlığının koruyucusu ve sürekliliğinin güvencesi olarak şekillendi. Bu anlamda burjuvazi için özgürlük; milliyetçilik (ulusalcılık) ve devletçilik ilkeleriyle tümlenen siyasi argüman oldu. Burjuva sistemin iktisadi gereksiniminin siyasi tezahürü olan milliyetçilik ve devletçilik, toplumsal bir görev ve kimlik olarak toplum tarafından benimsendi. Burjuva özgürlükçü partiler, siyasi alana ilk çıkış gerekçeleri itibarıyla milliyetçi oldular.

    İktisadi ve siyasi iktidarın tam anlamıyla kurulması sonrasın da, 'eşitlik ve özgürlük' ilkelerinin işçi sınıfı tarafından bayraklaştırılması karşısında geri adım atarak devrime ihanet eden burjuvazi; 'Özgürlük ve eşitlik' şiarını burjuva sınıfının üyeleri arasında pratik ifadesini bulan ve burjuva sınıf üyeleri için gerçekleşebilir argümanlar olarak kalmasını sağladı. Özgürlükçülük ilkesi, milliyetçilik ve devletçiliğin belirlediği sınırlar içerisinde kullanılabilir eylemliliğe indirgendi. Özgürlük, eşitlik kavramları; “özel mülkiyet” ekseninde tanımlanabilir kavramlara dönüştü. İktidarı ele geçirdiği günden itibaren burjuvazi, devrim düşüncesini emekçilerin toplumsal belleğinden silmek için özel yöntemlere başvurdu. Devrim savunusu burjuva sistem içerisinde ve burjuvaziyi iktidara taşıyan bir eylemin tanımlanması olarak hatırlandı; Devrim fikrini “sömürülen, ezilen“ sınıfların sahiplenmesini ve güncelleştirmesini önlemek için karşı yöntemler geliştirildi. Bu yöntemi, halktan yana görünerek (emekçilerin durumunun iyileştirilmesi politikasıyla) sahiplenen partiler burjuva sol partiler oldu. Burjuva sol partiler, özgürlük eşitlik ilkesini burjuva gömleği giydirilmiş haliyle kabullendiler ve devrimciliği rafa kaldırarak unutulmaya bıraktılar. Ama bu partiler, milliyetçiliği, ulusal bir devlet kurmanın nişanesi olduğu anlamda, “siyasal farklılıklarının” göstergesi olarak daha da benimsediler ve burjuvazinin sınıfsal, tarihsel yüklenimi olan milliyetçilik rozetini hep göğüslerinde taşıdılar. Ulusalcılık, (milliyetçilik) burjuvazinin diğer ulusal devletlerle pazar paylaşım savaşı esnasında, burjuva sol partilerin gür bir biçimde seslendirdiği argüman oldu.

    Burjuva sol, varlığını; kapitalist sistemde, sınıf çatışması içerisinde yer alan ve sermaye sahibi olmayan dolayısıyla ideolojik ve siyasi iktidar sahibi olmayan emekçilerin hak arama savaşımına borçludur. Hak arama savaşımının; düzen dışına çıkarak iktidar olma savaşına dönüşme olasılığına karşı bu savaşımı 'düzen içinde bir arayış' a indirgemek ihtiyacından doğan siyasa, bu siyasanın genel doğrultusunu dillendiren siyasi partilerin oluşumunu sağlar. Genel olarak kapitalist sistem içerisinde işçi sınıfının ve emekçilerin devrim inisiyatiflerini köreltmekle yükümlü ve bu nedenle devrimci enerjiyi elimine ederek bu toplumsal enerjiyi 'kapitalizmin iyileştirilmesi' ve ”burjuvazinin özgürlük alanının genişletilmesi” için kullanma politikalarını programına alan anlayışlar 'burjuva sol'durlar.

    Burjuva solculuğu; sosyalist hareketin bir versiyonu değildir ve tarihin hiçbir döneminde olmamıştır da. Burjuva sol hareketi, ideolojik, siyasi köken olarak sosyalist harekete bağlayan görüş ve düşünceler yanıltıcıdır. Kuşkusuz burjuva sol hareket; işçi sınıfının toplumsal duruşundan, çatışan sınıfların arasındaki denge durumundan ve elbette sosyalist hareketin varlığından etkilendi. Burjuva sol partilerin programlarında bu olguların etkisini görmek mümkündür. Ancak bu etkilenme; hareketin burjuva sınıf köklerini değiştirmez; genel sınıf vasfını taşıyan gövdeye giydirilen elbisenin biçimini etkiler. Sınıfsal çatışmanın boyutları, burjuva iktidarın tüm ideolojik siyasi ve ekonomik aygıtlarının biçimini belirler, temel gerçeği üzerinden hareketle, burjuva sol ve sağ partilerin sınıfsal çatışmanın o anki durumuna uygun biçimlendikleri ve kapitalist iktidarın sürdürülebilir olması için, siyasal alanda konumlanmayı amaçladıkları gerçeği görülmelidir. Bu gerçek görülmediği taktirde, siyasi fenomenlerin adlandırılması noktasında kafa karışıklığı kaçınılmaz yaşanacaktır.

    Burjuva sol ve sağ partilerin olmazsa olmaz ilkesi milliyetçiliktir. Burjuva ulusal devletin kurucusu ve öncüsü olan burjuva sol partilerin, milliyetçi olmaları kaçınılmazdır. Denilebilir ki; milliyetçilik ile olan bağı, emekten yana sosyalist partiler ile burjuva sol partilerin (Burjuva sosyal demokrat partiler de dahil) arasındaki farklılığa rengini veren belirleyici temel unsurdur. Sosyalist bir parti milliyetçilikle bağını güçlendirdikçe ve milliyetçiliği (ulusalcılığı) temel siyasi argümanı olarak benimsedikçe burjuva sol zemine kayar. Özellikle sömürge halkların kurtuluşuna ilişkin tavır alma noktasında, sosyalist partilerin ulusalcı vasıfları nedeniyle şovenizme kayması gerçekleşir. Bu siyasi gerçeklik görülmediği takdirde, devrimci sosyalist partilerin, burjuva sol partilerle farklılığını ortaya koyması zorlaşır. Sömürge ülkelerde ayağa kalkan “ulusal kurtuluşçu” halk hareketine karşı, Avrupa’da yeralan sosyalist partilerin çoğunluğu, burjuva “devlet” politikalarının yanında yer aldılar ve bu partiler, sosyalist hareketle aralarındaki “son bağı” da keserek, sosyal demokrat partilere dönüştüler. Bugün, Türkiye’deki burjuva sol partilerin, sosyal demokrat parti vasfına sahip olmadığından bahisle; bu partilerin sosyal demokrat kimlik kazanmaları halinde, milliyetçi niteliğinden kurtulacağını ve hatta emekçilerden yana tavır alacağını sanan siyasiler, ideologlar, niyetle gerçeği birbirine karıştırmaktadırlar. Bu siyasiler, ideologlar, Avrupa’nın tüm ülkelerinde, kapitalist sömürü ilişkilerinin idamesiyle yükümlü toplumsal yapıyla ve değerlerle sınırları çizilen siyasi arenada yer alan sosyal demokrat partilerin, burjuva ve milliyetçi olduklarını görmek istemiyorlar. Bu baylar toplumsal gerçeklikten uzak bu sanal savlara halkın da inanması için yoğun propaganda yapıyorlar. Oysa, milliyetçilik, işçilerin, emekçilerin ve halkların enternasyonal kardeşlik ve barış istencini aşındırır. İşçilerin ve emekçilerin emperyalizme karşı topyekun savaş gücünü zayıflatır. Emperyalizme karşı ulusalcı duruş, toplumsal pratikte “emeğin kurtuluşu perspektifinden kopuksa” emekçilerin yararına olmayan, aksine emekçileri kapitalist pazara daha bağımlı kılan ve 'teselli verici' argüman olur. Emperyalizm çağında burjuva milliyetçiliği kof ve aldatıcıdır. Burjuva milliyetçilik, anti-kapitalist bir nitelik kazanamayacağı anlamda ve dolayısıyla uzlaşmacı vasfı nedeniyle emperyalizmin değirmenine su taşır. Bu değirmene su taşıma işini en iyi şekilde gerçekleştirenlerin başında burjuva sol partiler yer almaktadır. Burjuva sol partilerin emperyalizm karşıtı 'ulusalcı' söylemleri tutarsızdır; çünkü pratikte, emperyalist mali sermaye ve uluslararası siyasi kurumlarla ilişkilerde, iktisadi bağımlılık baskın gelir ve siyasi ideolojik ilişkilerin vasfını belirleyici rol oynar. Bu nedenle burjuva sol partilerin milliyetçi silahının yönü, pratik olarak emperyalizme değil, ezilen halkların özgürlük hareketlerine doğru çevrilir.

    Sınıfsal olgularla doğrudan ilişkili biçimlenen burjuva partilerin, yapısal vasfı doğru kavrandığı taktirde; herhangi bir burjuva sol partinin önder kadrolarının, 'milliyetçi' söylemine şaşırmamak gerekir. Söz konusu milliyetçi ve burjuva söylemin; burjuva sol partilerin varoluşunun toplumsal zemininde yeşeren siyasi ilkelerine sadakatinin göstergesi olduğu açıktır. Bir siyasi partinin ve toplumsal grubun kendi vasfıyla doğrudan ilişkili söylemi bizi şaşırtmamalıdır. Şaşırtıcı olan bir partiye ve insana, onda olmayan vasıflar atfetmek ve bu atfedilen sıfata ilişkin söyleme sahip olmasını beklemektir. Halkları baskı altına alma ve ezme politikalarının hangi düzeye gelmesi; Burjuva sol partilerde yer alan emekçilerin ve sözde “sosyalistlerin”, Bu partilerin emekçilerin partisi olabileceği iddialarının ve umutlarının kırılması için yeterli olacaktır. Burjuva sol partilerin milliyetçi vasıfta olduğunu anlamamak; bu partilerin, emekçilerin kurtuluşu hareketi içerisinde yer alabileceği iddiasının, halkı aldatmak için kullanılmasına katkıdır.


    BABÜR PINAR

  • Sultan Şeker
    Sultan Şeker 20.11.2009 - 11:15

    Otuzsekiz anılarıyla büyüdüm
    Dersimli her çocuk gibi
    Umut Türküleriyle besledim Yüreğimi
    Toprağıma benzer ömrüm
    Sesimde öfke
    Şiirimde kavga
    Ve alnımda çizgiler
    Elbette olacaktır.
    DERSİM!
    Seni neremde saklayayım

  • Serhıldan Jiyane
    Serhıldan Jiyane 19.11.2009 - 10:35

    yine insana insanlık dışı muamele yapılan ağır hakaretlerden ve utanç duyulacak dönemlerden biri maalesef....öfkenin,nefretin insanlığın ötesine çıktığı kaos.....

  • Canpolat Akçakaya
    Canpolat Akçakaya 18.11.2009 - 20:48

    Avrupanın Sevr ve israilin Vadedilmiş topraklar ideolojilerine hizmet etmenin herzamanki sonucu bu olur şimdi bu amaçlara hizmet edenler yokmu? kim neye hizmet ettiğini biliyor herkes kendince eziliyor kendince haklı. dtp pkk gazını alanın gözlerine yahudi perdesi iniyor kim gerçekleri düşünüp yorumlam zahmetine giriyor?

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 18.11.2009 - 11:59

    Resmi tarihinden bağımsız olarak her toplum er yada geç tarihinde işlemiş olduğu insanlık suçlarının (kah tazminat ödeyerek,Almanların Yahudilere yaptığı gibi,kah özür dileyerek Amerikalıların Kızılderililerden,Avustralya’nın,Aborjinler ve Geçmişte İngiltere’den zorla getirdiği çocuklardan,Fransız’ların soykırım yaptığı Cezayir’den) hesabını insanlık adına ödediler.Ve de ödemeye devam edeceklerdir.

  • Meral Tekin
    Meral Tekin 18.11.2009 - 11:03

    Okuduklarımızdan yola çıkarsak eğer her ülke kendini korumak adına kan dökmüştür. Bakınız tarihteki bir çok medeni veya namedeni ülkelerdede olmuştur. amerika gibi ' medeni! ' bir ülke Kızılderilerin hepsini yok etmiştir kendini var etmek için. Dersim olayıda bir isyanı bastırmak adına ülkesini korumak isteyenler tarafından yapılmıştır. Bugünde dünyanın bir çok yerinde halen toplu katliamlar yapılıyor, hemde masum kadınlar, çocuklar öldürülüyor. Hem suçsuz hemde hainlik falanda yaptıkları yok.

  • Mate Latte
    Mate Latte 18.11.2009 - 08:26

    insana reva görülen..

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 14.11.2009 - 02:29

    Şimdi,insan olmanın gereği olarak resmi tarihten bağımsız olarak geçmişte olan tüm olumsuz olayları anlama,anlatma,ve önyargılardan sıyrılıp irdeleme zamanıdır.

  • Ulusal
    Ulusal 05.05.2009 - 09:26

    Sabırla Tamamını Oku Yanlı Haber Değil Belgeli Bilgi

    Dersim Olayları (Katliam Deiğil Vatan Savunmasıdır)

    Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar devlet aleyhtarı her türlü hareketin merkezi Tunceli şehri olmuştur. Günümüzde nasıl ki bazı hainler “Avrupa’nın yolu Diyarbakır’dan geçer, kürdistanın başkenti Diyarbakır’dır” diyorlarsa, 1938’e kadar bu tip hainliklerin merkezi Dersimdi. 1938’e kadar diyoruz çünkü 1938’den sonra cezalı toprak durumuna düştü ve Dersim diye bir şey kalmadı.

    Yabancı devletlerin Milli Mücadele yıllarında “Hasta adam” diye nitelendirdikleri Osman Devletini yıkma politikasının bir parçası olan “Böl - Parçala – Yönet” stratejisi ile doğu illerimizde faaliyet gösteren Fransızlar, işgal sırasında Türkleri yenebilmek için kürtleri ve ermenileri kullanmışlardır. Özellikle bugünkü güneydoğu sınırlarımızda da hâlâ faaliyet gösteren sınır kaçakçılığı milli mücadele yıllarında çok daha vahim bir durumdaydı. Sınır boylarımız yolgeçen hanına dönmüştü. O dönem bölgeden geçen demiryolunu denetimi altında tutan Fransızlar ve kaçakçılığın ağababası olan Suriyeliler sınırlarımızda bir kaçakçılık hattı kurmuşlardı. Ama bu kaçakçılık işlemini elbette kendileri yapmıyor, kürt ve ermeni çetelerine yaptırıyorlar, kazançtan da pay veriyorlardı. Bunun yanında kürtlere her türlü kolaylık sağlanıyordu. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile her ne kadar geriletilmiş olsa da tamamen yok edilememişti. Çünkü yörede 1930’lu yıllara kadar başka demiryolu bulunmadığı ve demiryolu denetimi Fransızlarda olduğu için gerekli önlemler alınamıyor, alınsa bile Fransız memurlar kürtlere her türlü kolaylığı sağladıkları, hatta teşvik ettikleri için bu durum sonlandırılamıyordu.

    Fransızlar bununla da kalmıyor zaman zaman kürt aşiretlerinin liderleri ile toplantılar düzenliyorlar (Toplantıların çoğu Suriye’de gerçekleşmiştir) bu toplantılarda genellikle “İsyan” kararı alındığı için aşiretler birer birer Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanma çıkarıyorlardı.

    Tunceli denilince kürt terör örgütü olan “Hoybun”dan bahsetmemek konuyu eksik bırakır. Şeyh(kürt) Sait ayaklanmasından sonra Fransızların yardımı ile yurtdışına kaçan kürtler 1927 yılında Suriye’de Dr. Mehmet Şükrü Sekban başkanlığında “Kürt Milli Genel Kurultayı”nı toplamışlardı. Toplantıya katılan Kürt Teali Cemiyeti, Kürt Teşkilatı İçtimaiye, Kürt Millet Fırkası ve Kürt Ulusal Birliği adındaki dört örgüt toplantı sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı birleşme kararı aldılar ve bu birleşme ile HOYBUN KÜRT TERÖR ÖRGÜTÜ kurulmuş oldu. Bu toplantıya katılanlar sadece kürtler değildi. Goms adıyla bilinen Ermeni Taşnak Terör Örgütü lideri Van’lı Papaz Vahan Papazyan ve yandaşları da katılmıştı. Bu toplantı sonrası ortak bir bildiri yayınlandı. Bildiri kısaca “Kürtlerin özgür ve bağımsız yaşama hakkı için savaş kararı” ve “Kürt – Ermeni dostluğunu” içeriyordu. Yani Fransızların yardımı ile kürtler ve ermeniler anlaşmışlardı. Ortak çıkarlar doğrultusunda birlikte hareket edeceklerdi. Zaten bu birlikteliğin temeli bu toplantıdan çok önce 1925 yılında Marsilya’da düzenlenen “Sosyalist Enternasyonal”da atılmıştı. Ermeni terör örgütü Taşnak bu toplantı da “kürtlerin bağımsızlığını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kürdistanı(!) işgal ettiğini ve kürt ulusal hareketlerini desteklediklerini” dile getiren bir bildiri yayınlamışlardı. Suriye’de ki toplantıdan sonra da bu birliktelik tamamen resmileşti. Bu toplantı sonrası Taşnak örgütü başta, Zürih ve Londra’daki toplantılar olmak üzere katıldığı her toplantıda “kürtlerin bağımsızlığını gündeme getirdi. Hoybun örgütünün kuruluşu Türkiye Cumhuriyeti için çok önemlidir. Çünkü Suriye’deki bu toplantıdan önce çıkarılan ayaklanmalar (kürt sait isyanı hariç) genellikle birkaç toprak ağasının ayaklanmasından ibaretti. Hoybun örgütünün kuruluşu ile Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ermeni, kürt, fransız, ingiliz işbirliği ile planlı programlı ayaklanmalar başlatılmıştır. Öyle ki dünyaca ünlü bizimde çok iyi bildiğimiz Albay(Casus) Lawrence bile Hoybun’la işbirliği yapmıştır. İngiltere’nin Tebriz’deki Başkonsolosu Stophone Palmer’den Londra’daki Dış İşleri Bakanlığında görevli bulunan Sir Cilve’ye gönderilen 11 Ağustos 1930 tarihli ve 145 sayılı sayılı gizli raporda Albay Lawrence’nin kürtlere (hoybun örgütüne) yardım ettiğini ve Lawrence’nin vasıtasıyla Ermeni Ruben Paşa’nın İngiliz Büyükelçiliğinden kürtler için silah istediği haberini vermişti.

    Hoybun aslında sadece taşeron bir örgüttü. Eylemleri planlayan ve yöneten dış devletler, uygulayanlar ise Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları üzerinde nefes alan ermeniler ve kürtlerdi. Tunceli ilinin önemi işte bu Suriye’deki toplantıdan sonra daha da anlaşılmıştı. Çünkü nüfusu genellikle kürtlerden ve ermenilerden oluşuyordu. Tunceli bu özelliği ile Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı eylemlerin merkezi haline geldi.

    Doğusu Bingöl, kuzeyi Erzincan, batısı Malatya ve güneyi Elazığ’la çevrilmiş bölgeye “DERSİM” deniyordu. Ve Hoybun örgütünün kurulması ile yani ermeni ve kürt işbirliğinin kurulmasından sonra Dersim için için kaynamaya başladı. Hoybun ve Taşnak terör örgütlerinin yardımıyla kürt aşiretleri ve köylüleri silahlanmaya başladılar. Öyle ki 1937’de yapılan gizli sayımlar neticesinde Dersim’de en az 20 bin kişinin silahlı olduğu anlaşılmıştı. Ayaklanmaların arkası kesilmiyor, Dersimin silahlı kürtleri civar şehirlerde de ayaklanmalara sebep oluyorlardı. Mutki, Alikan, Oramar ayaklanmaları güçlükle bastırılabilmişti. 7 Ekim 1925 yılındaki Ali Boğazı çevresinde yerleşik bulunan Koçuşağı aşiretinin başlattığı ayaklanmayı bastıran büyük Türk Komutanı Mustafa Muğlalı Paşa’da bölgeye sevkedildi. Kahraman Muğlalı Paşa’nın 28 Kasım 1926’da Mustafa Kemal Atatürk’e gönderdiği raporda bölgenin durumu şöyle anlatılıyordu. “Aziz vatanımızın bağrında adeta kangren haline gelmiş bir çıbandan başka bir şey olmayan Dersim acilen temizlenmelidir” Raporu okuduktan sonra ilk Meclis toplantısında açılış konuşması yapan Mustafa Kemal Atatürk meclis üyelerine “Dahili işlerimizden en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dahilde bulunan iş, bu yarayı, bu korkunç çıbanı, ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş yetki verilmelidir” demiştir. Meclisten istediği yetkiyi alan Mustafa Kemal Paşa 4 Mayıs 1937’de Dersim’e önce Fevzi Çakmak Paşa’yı gönderdi. Fevzi Çakmak bölgede durumun ciddi boyutlara geldiğini ve önemle tedbir alınmazsa ileride daha büyük felaketlerin olabileceğini dile getirdi. Fevzi Çakmak’ın Atatürk’e sunduğu raporun sonu “Dersim asırlarca nüfuz edilememiş, hükümete önemli sorunlar çıkarmış, eşkıyalığı alışkanlık haline getirmiş mütecaviz ve soyguncu unsurları taşıyan bir adadır. Sadece taarruz hareketiyle iktifa ettikçe isyan olarak daimi yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri boşaltmak ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür. Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve iyileştirmenin esasını oluşturur. Kürtlük eritilmeli ve öz Türk hukuku uygulanmalıdır” olmuştu. Mustafa Kemal bölgeye müdahale etmek üzere iken İsmet Paşa, O’nu engellemiş ve bir de durumu kendisi görmek istediğini belirtmişti. Bunun üzerine İsmet Paşa doğu gezisine çıkmış ve o meşhur “Kürt Dosyasını” hazırlamıştı. Dosyayı hazırlamasına hazırlamıştı ama Dersim için sanıldığı gibi bir tehlike olmadığını, asıl tehlikenin Fransızlar olduğunu ve Fransızlarla sorun çözülürse ve kürtlere asimilasyon uygulanırsa bölgede sorun kalmayacağını bildirmişti. Bir tarafta Kahraman Mustafa Muğlalı ve Fevzi Çakmak Paşa “Dersim temizlenmeli” derken, İsmet Paşa “durum o kadar vahim” değil diye bir rapor hazırlamıştıi.Atatürk Gelişmeleri yakından takip etti. Dersim yine ayaklanmaya hazırlanıyordu. Ayaklanmanın liderliğini “Baytar Nuri” adıyla bilinen Nuri Dersimi yapıyordu. Kendisi aynı zamanda Hoybun Örgütünün lider kadrosundandı. Ermenilerden özellikle de Taşnak Örgütünden büyük destek alıyordu. Hem bölgedeki, hem civar illerdeki hem de dış ülkelerde ki kürt aşiret reisleri ile sürekli temas halindeydi. Bir kolu Fransa’da, bir kolu Suriye’deydi. Ve çok geç geçmeden 1938 Temmuz başında “Dersim Ayaklanması” patlak verdi. Ama Mustafa Kemal Atatürk durumu iyi tahlil ettiği için hemen taarruza geçti. Önce Dersim çevresine uçaklar vasıtasıyla Türkçe ve kürtçe olarak hazırlanmış bildiriler dağıtıldı.Bu bildiride kürtlere “ Her tarafınız sarıldı, 24 saat içinde ayaklanmayı sonlandırıp silahlarınızı Türk Ordusuna teslim edin, aksi takdirde silahlı kuvvetler harekete geçecektir.” Yazıyordu. 24 saat içinde hiçbir silah teslim edilmediği ve ayaklanma sonlandırılmadığı için Mareşal Fevzi Çakmak komutasındaki Türk Silahlı Kuvvetleri Dersim’e müdahale ettiler. 21 Temmuz 1938’de ayaklanmanın en önemli noktası olan Laç Deresi’nde silahlı ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldı. Daha sonra ikinci büyük ayaklanma 19 Ağustos 1938’de bastırıldı. Kürtler her ne kadar diğer yerlerde çatışmaya devam etseler de iki büyük hezimetten sonra ufak gruplara ayrıldıkları için 30 Ağustos 1938’de ayaklanma tamamen bastırıldı. Ayaklanma bastırıldıktan sonra Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal Atatürk’e “ayaklanmanın bittiğini” bildiren bir telgraf yolladı. Mustafa Kemal ise Fevzi Çakmak’a cevap olarak: “Ordumuzun yüksek ve her zaman olduğu gibi milletin güvenine cidden layık kıymet ve kudretle dolu manevrasının, çok faydalı safhalarını göstererek bittiğini bildiren telgrafınızı aldım. Türk ordusunun yarattığı büyük zaferin yıldönümünde böyle bir başarıdan dolayı kalbim orduya karşı takdir ve şükran hisleri ile doludur....” telgrafını yolladı. Ayaklanma bastırıldıktan sonra Dersim vilayeti cezalı toprak durumuna düştü ve ayaklanma ile ilgisi bulunan herkes cezalandırıldı. Ayrıca yeni bir ayaklanmayı önlemek için “Dersim İskan Kanunu” ile 347 kürt ailesi için sürgün kararı alındı. Bu aileler 3470 kişiden oluşuyordu. Bu ailelerden 76’sı Tekirdağ’a, 38’i Edirne’ye, 56’sı Kırklareli’ne, 65’i Balıkesir’e, 73’ü Manisa’ya, 39’ü İzmir’e sürgün edildi. Sürgünler için hazineden 300 Bin TL ödenek ayrıldı. O gün şartlarında çok büyük bir külfetti. (Zaten bu kürt belasının hiçbir yararı olmadığı gibi her zaman hem maddi hem manevi zarar olmuştur Türk Milletine...) Ama cezalandırılmayı hak edenlerin başında gelen ve Dersim ayaklanmasını başlatan Baytar Nuri ayaklanmanın ilk günlerinde “Gemiyi ilk terk eden fare misali” Suriyelilerin yardımı ile sınırdan kaçırıldı. Yanlış hatırlamıyorsam 90’lı yaşlara kadar yaşadı ve son nefesini verene kadar Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kin kustu. PKK’nın ideollerinden biridir kendisi yazdığı kitaplar her kürdün ve kürtçünün elinde bir kılavuzdur. Suriye’de bir trafik kazası sonucu feci şekilde öldü. Leşi bulunduğunda tanınmayacak haldeydi..

    1938 yılının Eylül aynın sonunda sürgünlerin de tamamlanmasıyla Dersim çıbanı tamamen yok edildi. Ve bu olaydan yaklaşık 40 – 45 gün sonra Türk Milletini bir müddet bile olsa kürt illetinden kurtaran, Mustafa Kemal Atatürk Uçmak’a vardı. Her zaman söylemişizdir Mustafa Kemal Atatürk aramızdan erken ayrıldı. Keşke Tanrı bizlerin ömrünü O’na verseydi de hâlâ yaşıyor olabilseydi. Çok değil belki 10 sene daha yaşasaydı bugün başımızda ne kürt sorunu kalırdı, ne ermeni sorunu....

    Dersim taarruzu her ne kadar bazı çevrelerce eleştirilse bile (-ki eleştirenler ya kürttür ya komünist ya da aşırı hümanist) Mustafa Kemal Atatürk’ün, hayatının son deminde aldığı karar bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin 79. yılını kutlamasına sebep olmuştur. Eğer o tarihte Dersim temizlenmese idi kürtler birçok amaçlarına çoktan kavuşmuş olacaklardı. Çünkü ordumuz ve halkımız yeni bir savaştan çıkmış, ekonomi geçen 10 yıl içerisinde henüz yaralarını saramamıştı. Öyle ki Milli Kurtuluş Savaşı’nda silahlar tutanların çoğu şehit olmuş kalanlar ise hem aldıkları yaralardan, hem de hastalıklardan dolayı iş göremez haldeydiler. Türkiye Cumhuriyeti ise daha henüz çok gençti. Batılı devletlerinde desteği ile yeni bir savaş Türkiye için bir felaket olabilirdi. Ama Türkiye Cumhuriyeti başında, Mustafa Kemal Atatürk’ü olduğu için yine de dimdik kalmayı başarmıştı.

    Şuan ki Tunceli, Dersim’in devamıdır. Fakat sınırları değişmiş ve daraltılmıştır..

  • Emel Yılmaz
    Emel Yılmaz 24.11.2008 - 16:04

    Dersim'de özgürlüğünün peşindeydi... Seid Rıza katliama ve sürgüne başkaldırışını Dersim'de başlattı.. Aleviydi..Kürttü ve varlığının bilincinde olan tüm Kürtler gibi kendi dilinde türküler söylemek istedi..

    İsyan başlamış, özgürlük ateşi dağları çoktan yakmıştı.. bu ateşi bir tek ihanet söndürebilirdi ve nitekim öyle oldu, Rayber'in kelle başına para almasıyla birlikte gelen mağlubiyet...

    Kendi dilinde türkü söylemek isteyenler zincirlenip, acımasızca kurşuna dizildi.. 'amazon', dağların başında bombalar yağdırıyordu Munzur kan olmuş akıyordu...

    Ve Seid Rıza esir düştü.. bir an bile beklenmeden pazar gecesi araba farının ışığında idam edildi.. şimdi mezarı bile yok...

    Dersim isyanın tarih kitaplarında yer almamasının tek sebebi, gerici bir isyan diye ört bas edilememesidir.. Seid Rıza'ya mezar bile bırakılmamıştır ki özgürlük düşüncesiyle birlikte yok olup gitsin...