Fatih’in ölümünden sonra da müsbet bilimlere gösterilen ilginin devam ettiği görülmektedir. Bu sırada da Sinan Paşa ve öğrencisi olan Tokatlı Molla Lütfi’nin matematik ve astronomi üzerine çalışmaya devam ettikleri anlaşılmaktadır. Gerçekten bu sırada Molla Lutfi, yüz kadar bilim dalının ad ve konularını gösteren El-Metalibu’l-İlahiye fi Mevzuati’l-Ulum adlı eserini yazmıştır. Ali Kuşçu’dan matemakitk dersleri almış olan Molla Lütfi’nin önemli sayılabilecek bir eseri deTaz’ifu’l-mezbah (Sunağın İki Katına Çıkarılması) adını taşımaktadır. Lutfi’nin bu eseri yazarken İzmirli Theon’un Delas adasında yapılan sunağın iki katına çıkarılmasına dair, Eflatun’dan öğrenmiş gibi yazdığı ünlü eserden ilham aldığı sanılmaktadır. Bilindiği üzere bu konu, bilim tarihinde Delos Problemi adıyla anılır. Sunağın iki katına çıkarılması meselesi de tanrının daha büyük bir sunağa ihitiyacı meselesi olmayıp,Yunanlıların matematiği ihmal ettiklerine bir işarettir. Theon,bu meselenin orta orantılı usulüyle çözümlenebileceğini anlatmıştır. Molla Lütfi de,adı geçen eserinde,önce çizgi ve karelerin kendileriyle çarpımı üzerinde durmuş,sonra küpün ikileştirilmesinin,yanına yeni bir küp eklemek olmadığını aksine bunu sekiz defa büyütmek olduğunu açıklamıştır.Lutfi,bu vesile ile ünlü Kadızade’nin Eşkalu’t-Tessi adlı eserine yazılan Ebu’l-Fetih hasiyesinden başlayarak, birçok eserde sözü edilen “geometnri bilmeyen kadının yargıda yanlışlık yaptığı yolundaki düşünceyi de tekrarlamıştır. Bilindiği üzere bu düşünce,daha sonraları, başka eserlerde de tekrar edilecektir..Kaynaklar, Lütfi’nin keskin zekalı, keskin dilli, bilimin bir çok dalında bilginlik derecesine ulaşmış,söz söylemekte ve hazır cevaplılıkta üstün yetenekli,geleneksel bilimlerin yanında akılcı bilimlere de ayrı bir önem veren, bilgisinden ötürü de halka arasında Deli Lütfi diye de ün kazanmış olan bu bilginin, aynı zamanda keskin hekim olduğu anlaşılmaktadır. Anımsanacağı gibi, hocası Sinan Paşa, Fatih zamanında 1470 yılında vezirliğe yükseltilmiş,o yıl,Sahn-ı Seman’da ve Şeyh Vefa zaviyesinde müderrislik yapan Lütfi de hocası sayesinde Fatih’in saray kütüphanecisi (Hafız-ı kütüp) olmuştu. Daha sonra hocası gözden düştü, Müdderris olarak Sivrihisar’a sürüldü,öğrencisi Lütfi de kendisiyle birlikte gelmişti.
İshak ibn Murad'ın hayatı hakkında fazla bilgimiz bulunmamaktadır. Geredelidir ve Müntehâb-ı Şifâ adlı Türkçe bir eser kaleme almıştır.
Giriş'te eserini herkesin okuyabilmesi için Türkçe yazdığını ve bilinen bütün drogları bir araya getirmeye gayret ettiği belirtir.
Bu eser daha çok erken tarihli olması ve Türkçe kaleme alınması açısından önem taşımaktadır. İshak ibn Murad eserini hazırlarken, kendisinden önce yaşamış olan belli başlı tıp otoritelerinden yararlanmış ve eserinde Hippokrates, Dioscorides ve İbn Sina'nın adlarını anmıştır.
Osmanlı'da bilim yoktu diyen bir daha tarihe göz atsın, biliyorlar mı bakalım Sinan Paşa, Molla Lütfi, Ahmed-i Dâî, Takîyüddîn, Seydî Ali Reis, Emîr Mehmed Efendi, Ishak ibn Murad, Hacı Paşa, İbn Şerif, Şerefeddin Sabuncuoğlu, Hekim Nidai ve daha nicelerini?
*** ve bir de Mustafa ibn Ali vardı 1574 yılında öldüğü tahmin edilen, Mustafa ibn Ali'nin hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Bir süre Sultan Selim Camii'nde muvakkitlik yapmış ve mîkât ilminin yanısıra coğrafyayla da ilgilenmiştir.
Tuhfetü'z-Zamân ve Harîdetü'l-Evân (Zamanın Armağanı ve Çağın İncisi) adlı eseri, gök kürelerinin ve yıldızların niteliklerini bildirdikten sonra, denizleri dağları, nehirleri, su kaynaklarını ve şehirleri tanıtır.
Mustafa ibn Ali'nin Kânûnî'ye sunmuş olduğu 'İlâmü'l-İbâd fî 'Alâmi'l-Bilâd(Şehirlerin Uzaklıkları) adlı coğrafya yapıtı da değerlidir. Burada Çin ve Fas arasındaki yüz önemli kentin İstanbul'a olan uzaklıkları, enlem ve boylamları ve kıble doğrultuları verilmiştir.
Mustafa ibn Ali, yapıtlarında basit bir Türkçe kullanmış ve özellikle muvakkitlerin gereksinim duydukları bilgileri derlemiştir.
Büyük bir Türk amirali, coğrafya ve matematik bilginidir. İstanbul, Galata'da doğdu. İstanbul'un fethinden sonra Sinop'tan gelerek buraya yerleşen denizci ailenin oğludur. Dedesi ve babası tersane kethüdasıydı. O da küçük yaşta tersane hizmetine girdi. Barbaros Hayreddin Paşa'nın yanında yetişti. Seydi Ali Reis, tersane kethüdası olduğundan bir deniz harekatında bağımsız olarak kumandanlık yapmadı. Rodos'un fethine (1522) ve daha sonra Akdeniz'de cereyan eden bütün deniz savaşlarına Barbaros'un yanında katıldı ve batı Akdeniz bölgesini çok iyi öğrendi. Preveze deniz savaşında (1538) Osmanlı donanmasının sol tarafına komuta ederek büyük yararlıklar gösterdi ve bu savaştan sonra adı daha çok duyulmaya başlandı. Trablusgarp'ın fethiyle biten harekatta kaptan-ı derya Sinan Paşa ve Turgut Reis emrinde çalıştı (1551) .
Kanuni Sultan Süleyman tarafından, Portekiz donanmasıyla girdiği deniz savaşını kaybeden Murat Reis'in yerine Hint kaptanlığına atandı ve Basra'daki donanmayı Süveyş'e getirmekle görevlendirildi. 15 gemiyi derhal tamir ettirerek uygun deniz mevsimi için beş ay bekledi ve donanması ile Basra'dan ayrıldı (1554) . Basra'dan aldığı 15 kadırga ile Süveyş'e doğu yol alırken Horfakan şehri açılarında 25 parçalık Portekiz donanmasıyla karşılaştı. Yapılan çarpışmada Portekizliler bir gemi kaybedip geri çekilince yoluna devam etti.
Maskat yakınlarında 34 parçalık bir Portekiz donanmasının saldırısına uğradı. Güney Arabistan sahillerinde dağların denize dik inmesinden faydalanarak, gemilerini Portekiz donanmasıyla kıyı arasına soktu, savaş başladığı zaman dağların kestiği rüzgar sebebiyle Portekiz donanmasının yelkenli gemileri hareketsiz kaldı, kürekli gemileriyle hızlı hareket ederek düşmanın sayı üstünlüğünü yok etmeye çalıştı. Yapılan savaşta Portekizlilerin altı gemisi batırıldı, Osmanlı donanmasının da beş gemisi battı, biri de yandı (1554) .
Umman sahilindeki Zufar limanı geçilerek Şihr şehri hizasına gelinince, günbatısı yönünden fil tufanı denilen bir fırtına çıktı. Çıkan fırtına yüzünden Seydi Ali Reis kalan dokuz kadırgalık donanmasıyla birlikte kıyıdan uzaklaşmak zorunda kaldı. Fırtınaya kapılan, günlerce denizde çalkalanan gemiler doğuya doğru sürüklenerek Hindistan kıyılarına,Gücerat sultanlığının Demen kalesi önüne gelebildi, burada üç gemi karaya vurdu; geri kalan gemilerdeki top ve levazımı bırakarak Seydi Ali Reis elindeki altı gemiyle Surat limanına girdi; çünkü Portekiz donanması onu yakalamak için dolaşıyordu
Seydi Ali Reis buradan Gucerat'ın başkenti Ahmedabad'a gitti. Harap gemilerle Süveyş'e ulaşmak imkansız olduğundan, kalan gemiler satılıp karadan İstanbul'a dönülmesine karar verildi. Seydi Ali Reis Gucerat sultanı Ahmet Han tarafından iyi karşılandı. Daha sonra adamlarından bir kısmı Gucerat Sultalığı'nın emrine girdi. Seydi Ali Reis, Ahmedabad'tan Sind memleketinin başkenti Multan'a, oradan Lahor'a, bu şehirden de Delhi'ye gelerek Timuroğullarından Hümayun Şah'ın huzuruna çıktı(1555) .
Hümayun şahın ölmesi üzerine Afganistan - İran yoluyla Anadolu'ya hareket etti (1556) . Bundan sonra Kabil, Semerkant, Buhara, Meşhet şehirlerinde hükümdarları gördü.
Buhara civarında Özbeklerin saldırısına uğradı ve yaralandı. İran da Meşhet valisi tarafında tutuklandı, daha sonra serbest bırakılarak Şah I.Tahmasp'a gönderildi. Bir süre göz hapsinde kaldıktan sonra Anadolu'ya geçmesine izin verildi ve Şah'ın Kanuni'ye yazdığı bir mektubu da alarak Kazvin'den ayrıldı (1557) . Aynı yıl Bağdat'a ulaştı. böylece Basra'dan çıkışından 3 yıl 7 ay sonra tekrar Osmanlı ülkesine dönüyordu.
Seydi Ali Reis 1557 mayıs ayı başlarında İstanbul'a vardı ve Edirne'de bulunan hükümdarın yanına gitti. Süveyş donanmasının uğradığı kayıptan dolayı padişahtan af diledi. Dolaştığı yerlerde görüştüğü hükümdarların verdiği 18 nameyi sundu; Ali Reis mahvolmuş bir donanmanın sorumlusu olmakla beraber, başına gelen olağanüstü olaylar kabul edilerek suçlu görülmedi, önce Müteferrika yapıldı, sonra Diyarbakır tımar defterine tayin edildi.
Denizcilikteki ününün yanı sıra denizcilik, coğrafya, astronomi gibi konularda da yetki sahibi Dolaştığı yerlerde görüştüğü hükümdarların verdiği 18 nameyi sundu; Ali Reis mahvolmuş bir donanmanın sorumlusu olmakla beraber, başına gelen olağanüstü olaylar kabul edilerek suçlu görülmedi, önce Müteferrika yapıldı, sonra Diyarbakır tımar defterine tayin edildi. Bir süre şehzade Selim'in hizmetinde çalıştı; Galata Hassa gemi reislerinden biri oldu (1560) . Son görevi bilinmemektedir. 1562 yılında İstanbul'da öldü.
Bir bilim adamı olan Seydi Ali Reis'in bu konularda bıraktığı eserler şunlardır:
# Mirat-ı Kainat (Kainatın Aynası) # Hulasat el-Heyyet (Kısa astronomi) # Kitap el-Muhit fi İlm el-Eflak ve'l-Buhur (Felekler ve Denizler biliminde okyanus kitabı) # Mir'at el-Memalik (Ülkelerin Aynası)
Son iki eser batı dillerine de çevrilmiştir Başından geçen olayları anlatan Mirat-ül-Memalikin (Memlaketlerin Aynası) 1557 adlı seyahatnamesi donanmasının akıbetini ve emrindeki adamların hesabını veren bir müdafaname gibi düşünülebilir. Gucerat devletinin başkenti Ahmedabad'ta yazdığı Muhit (1554) basılmamıştır. Ali Kuşçu'nun matematiğe ait kitabını Hülasat-ül-Heyyet adıyla Türkçe'ye çevirdi (Halep 1549) . Beş makale ve 120 fasıl hjalindeki Mirat-ül-Kainat (Kainatın Aynası) astronomi ilmine aittir. Katibi mahlasını kullanan Seydi Ali Reis'in şiirleri de bulunmaktadır.
Gazeteler; TGRT'den yüklü maaş, lüks cip ve araba alan ünlü artistlerin dudak uçuklatan anlaşmalarını yayınlıyor. Bir şarkıcıya toptan 3 milyon dolar, ötekine ayda seksen milyar maaş, berikine 700 bin Dolar...Bu arada hediye edilen yüzbin dolarlık cipler, trilyonluk villalar da caba. Peki bu durum sadece TGRT'de mi böyle? Hayır! Son yıllarda medya ve eğlence sektöründe, Amerika'ya parmak ısırtacak rakamlar telaffuz edilmeye başlandı. Milyonlarca dolarlik transferler, yüz-yüzelli bin dolar aylık maaşlar herkesin çenesini yoruyor. Kendisini dinleyenlere göbek attırma hünerine sahip şarkıcılar, milyonlarca dolarlık servetin sahibi oluyor.
Görgüsüz 'sosyete' düğünlerinde şarkı-türkü söyleyenler bir gecede iki 'ekstra' çıkarıp 100 bin doları cebe koyuyor, ertesi gün programları için sete, bir sonraki gün de dizilerine koşuyorlar. Peki bu adamlar ve kadınlar, topluma hangi katkıda bulunuyorlar da bu servetlere kavuşuyorlar dersiniz? Bu paraları kim ödüyor ve daha önemlisi neden ödüyor?
*** Bu soruların cevabı basit: Bir takım hanende sazende takımı, bizden enayilik vergisi alıyorlar. Onlara bu büyük serveti kazandıran şey; bizim toplumsal enayiliğimiz. Değerler sistemi aşırı derecede bozulmuş, ayakların baş, başların ayak, olduğu bir toplumda yaşanan çarpıklığın, her el çırpan kişinin arkasından ağzı açık ayran budalası gibi koşmamızın sonucu bütün bunlar.
Kendileri gibi erkek olan arabesk şarkıcısının çıplak ayaklarına dokunabilmek için birbirini ezen kalabalığın psikopatolojik yansımaları. Her taraflarından löpür löpür et ve yağ fışkıran terli eşcinsel şarkıcılara hayranlıkla bağlı olan ve onların söylediği şarkının ritmine uyarak kalça tokuşturan aslan parçası erkeklerimizin eğlence dünyası.
Adamlar ve kadınlar, böyle bir toplumdan enayilik vergisi tahsil etmesin de ne yapsın!
*** Siz siz olun; sakin Nazım Hikmet'e sahip çıkmayın, Sabahattin Ali'yi kim öldürdü diye sormayın, Melih Cevdet Anday ne yapıyor diye merak etmeyin, Fazıl Hüsnü Dağlarca nasıl geçiniyor diye aklınıza takmayın, Avni Arbas'ı ziyarete gitmeyin, Cemil Meriç'in kıtaplarına el sürmeyin. Doğdukları ev müze yapılacak, adlarına enstitüler kurulacak, üniversite doktoraları hazırlanacak değerlerinizi bir an önce tepelemeye bakın. Çünkü kültür, şiir, resim, nitelikli müzik, düşünce gibi kavramlar bu millete zararlıdır. Allah korusun, onun aklını falan bozar! Bu insanların çıktığı televizyon kanallarını hemen 'zap'layıp, kalça-göbek lumpen eğlence dünyasına zıplayın. Ve paşa paşa enayilik verginizi ödeyin. Sonra sokaklara çıkıp 'Bütün dünya şaşırma, sabrımızı taşırma! ' diye bağırın. Bizler gibi bir avuç insana da 'damarlarımızda mevcut olan asil kanı' arayarak ömür tüketmek düşsün.
Türkiye'deki eğitim sistemini anlatan güzel bir benzetme:
Bir gün ormandaki hayvanlar bir araya gelip okul açmaya karar verdiler. Bir tavşan, bir kuş, bir sincap, bir balık ve yılan balığı yönetim kurulunu oluşturdu. Tavşan, müfredatta koşmanın bulunmasını istemekteydi. Kuş, uçmanın dahil olmasını, balık yüzmenin dahil olmasını ve sincap, ağaca tırmanmanın mutlaka zorunlu dersler arasında olması gerektiğini söylemekteydi. Bütün bunları bir araya getirip, bir müfredat programı yaptılar ve bütün hayvanların bu dersleri görmesini istediler. Tavşan koşu dersinden A alıyor olmasına rağmen, ağaca tırmanmak onun için çok ciddi bir sorunda. Sürekli kafa üstü düşüyordu. Bir süre sonra beyni hasar gördü ve eskisi gibi koşamadı. Artık koşuda A almak yerine, C alıyordu. Ve tabii, ağaç tırmanmada ise her zaman zayıf alıyordu. Kuş, uçmada çok başarılıydı, ama sıra toprak kazmaya geldiği zaman, o kadar başarılı değildi. Sürekli gagasını ve kanatlarını kırıyordu. Bir süre sonra toprak kazma notu hala F olmasına rağmen, uçma notu C’ ye düşmüştü. O’ da ağaca tırmanmada çok zorlanıyordu. Sonuçta sınıf birincisi olan hayvan her şeyi yarım yapabilen, geri zekalı yılan balığı oldu. Ancak eğitimciler çok mutluydu, çünkü herkes bütün dersleri görüyordu. Ve buna “geniş tabanlı eğitim sistemi” dediler.
... Bir insanın her işi ve her huyu hoşumuza gitmeyebilir. Fakat iyi niyetli ve ülfet edilir insan, kendi hanımında hoşuna gidecek nice meziyetler bulabilir. Onlarla kendisini memnûn ve mes’ûd edebilir. BUNUN İÇİN AYIP ARAMAYA DEĞIL, MEZIYET ARAMAYA BAKMALIDIR. Zîrâ mârifet iltifâta tâbîdir. İltifatsız mârifet zâyîdir.
''Cennet annelerin ayağı altındadır. '' diyen dinimiz kadına hak etmiş olduğu değeri vermiştir. İslamiyet’in ilk şehidi bir kadındır. İlk Müslüman bir kadındır. Peygambe-rimizin soyu kızından devam eder. Hz. Ebubekir’in kitap haline getirdiği dünyadaki tek Kur’an-ı Kerim Hz.Ebubekir, Ömer, Osman dönemlerinde onlarca yıl bir kadının yanında kalmıştır.
''Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâh’dan korkunuz! Zîrâ siz onları Allâh’ın bir emâneti olarak aldınız.'' (1)
''Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı olanınızdır. Ve ben de ehline karşı en hayırlı olanınızım.'' (2)
''Mü’minlerin îmân bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır.'' (3)
''EY İNSANLAR! KADINLAR HAKKINDA ALLÂH’DAN KORKUNUZ! Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır. Kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır.'' (4)
'Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onları dövmeyin, onlara çirkin demeyin, FENA SÖZ SÖYLEMEYİN! ' (6)
'KADINLARINIZLA IYI GEÇİNİN; EĞER ONLARDAN HOŞLANMADI İSENİZ BILE! .. Olabilir ki bir şey, sizin hoşunuza gitmez de, Allâh onda bir çok hayır takdîr etmiş bulunur.' (7)
1. el-Aclûnî, a.g.e., c. I, 36. 2. Münâvî, a.g.e., c. III, s. 495. 3. Riyâzu’s-Sâlihîn, c. II, s. 148. 4. Veda Hutbesi 6. Müslim, c. IV, s. 385. 7. Nisâ Suresi 19 8. Buhârî, c. VI, s. 145.
3. çağın 2931 yılında doğmuştur.16. ve Arnor'un Dunedain'lı olan son kabile reisidir (chieftain) , 2933`te çocuk yaşta reis olmuştur. Rivendell'de Yarı-Elf olan(Half-Elven) Elrond (3) tarafından büyütülmüştür. 20 yaşında Elrond'un kızı Arwen ile tanışıp, birbirlerine aşık olmuşlardır. Fakat Elrond, Aragorn Arnor'un ve Gondor'un kendisine miras kalan krallığını alıncaya kadar evlenmelerine izin vermemiştir. Bu zamana kadar (2) Aragorn dere tepe dolaşmış ve Özgür Halk'ın hakları için savaşmıştır.
Birden çok isim ile bilinir: Thengel, Elessar ve Strider. Dunedain'nin lordu, Yüzük Savaşı zaferinin ödülü olarak, Valar'lar tarafından, hayatı normal bir ekeğin yaşam süresinin üç katına çıkartılmıştır.
2956 yılında Büyücü (Gri) Gandalf ile tanışarak çok iyi dost ve müttefik olmuşlardır. 3018 yılında Bree'ye gelip Yüzük-taşıyıcısı (Ringbearer) Hobbit olan Frodo Baggins ile tanışmış (1) ve Yüzük Kardeşliği'ne katılıp Gri Gandalf'ın Moria'da Balrog ile çatışmasında kaybolması ile, bu birliğin lideri olmuştur. Hornburg'ta Saruman'nın ordularının takibinde; Dunharrow'lu Ölü Adamların (Dead Men) ordularını komutasını alıp Pelagir donanmasını ele geçirilmesinde; bu yeni müttefik ordunun komutanlığı ile Pelennor savaş alanında Gondorun'un kurtarılmasında ve Mordor'un Kara Kapı'sının (Black Gate) olduğu yerde Mordor'un ordularına karşı Batı Ordularının Komutanı olarak Yüzük Savaşında (25 Şubat - 3 Kasım 3019) büyük roller oynamıştır...
Savaştan sonra (4) Aragorn, Kral Elessar (Elfstone) adını alarak Birleşik Krallık'ın başına geçti ve Arwen ile evlendi. Yüzük Savaşının sona ermesiye geçilen 4. çağ içersinde krallığını batı yakasına kadar genişletmiş ve uzun yıllar krallığına barış ve huzur getirmiştir. Arwen ile evliliğinde bir kaç kızı ve Eldarion adında erkek çocuğu olmuştur. 4. çağın 120 yılında ölerek yerine krallığı uzun süre iyi şekilde yönetecek oğlu geçmiştir.
Notlar: (1) Aragorn II, Frodo ile tanışmadan önceYüzüklerin Efendisi kitabında (3001-3021) Hobbitton'u, orman muhafızı (Ranger) olarak, arkadaşları ile, gizli şekilde korumuştur.
(2) Hayatı uzatılmadan önce bile diğer insalara göre uzun ömürlü olmasının sebebi uzun hikaye olmasına rağmen özetle anlatmaya çalışayım:
Wrath (Gazap) Savaşı'nın zaferi ile (1. Güneş Çağı 442) Earendil (insan) ve Elwing (elf) 'in ikiz çocukları Elrond ve Elros'a ödül olarak Valar'lar tarfından elf ve insan seçimi verilmiştir. İnsan olmayı seçen Elros için Atlantis gibi ünlü Numenor toprak parçası Valar'lar tarafından denizden yülseltilmiş ve kutsanmıştır lakin Numenor'luların nankörlüğü (1. Güneş Çağı 3319) ile Valar'lar tarafından orasının batırılmasıyla Elros'un kurtulan soyu Dunedian'da devam etmiştir. İşte Aragorn Numenor'lu Elros'un soyundandır. Numenor ise Ölümsüz Topraklar ve Orta Dünya arasında kalan bir toprak parçası olarak orada yaşayanlara uzun hayat gibi ayrılacılıklar verilmiştir, lakin zamanla yaptıkları hatalardan dolayı nesillerin tükenmeye yüz tutmuş ve uzun yaşamları kısalmıştır... yine de son varisleri olan Aragorn gibi normal insanlardan daha uzun yaşamları olmuştur... (hatırladığım kadarıyla Ringwraiths'lerin bir kısmı bu soyun Sauron tarafından kandırılmış krallarıdır)
(3) Yukarda bahsettiğim gibi Aragorn I ve Aragorn II gibi Dunedian'lılar, Elros'un soyundandır. Bu açıdan Aragorn Elros'un ikiz kardeşi olan Elf olmayı seçmiş Elrond'un uzaktan akrabası olur...
(4) Yüzük savaşından sonra Aragorn ve Arwen ile bilgilerin çoğu Yüzüklerin Efendisi (LOTR) kitabının apandislerinden bulunabilinir...
Genel Not: Bahsettiğim çağların genel adı Güneş Çağı'dır, yani Yıldızlar Çağın'ın bitişi ve insanların, ilk güneş ışığı ile, uyanmasıyla başlayan çağlar...
ARAGORN 1: Arnor'un Dunedain'lı kabile reisi (chieftain) . Üçünçü çağın 1974 yılında Dunedain'nin kuzey krallığı Angmar'lı Wıtch-king (Nazgul - Dokuz Ringwraith'in oluşturduğu Blackriders'ın lideri) tarafından yok edilince, bu kaybolmuş krallığın varislerine Dunedain'in kabile reisleri dendi ve sadece 16 tane reis geldi geçti... Beşincisi Aragorn 1 idi. O zamandaki karanlık günler hakkında çok az bilgi kaydedilmiştir. Ancak 8 yıl reislik yaptığı ve 3. Çağın 2357 yılında Eriador'lu kurtlar tarafından katledildiği bilinir...
Molla Lütfi
Fatih’in ölümünden sonra da müsbet bilimlere gösterilen ilginin devam ettiği görülmektedir. Bu sırada da Sinan Paşa ve öğrencisi olan Tokatlı Molla Lütfi’nin matematik ve astronomi üzerine çalışmaya devam ettikleri anlaşılmaktadır. Gerçekten bu sırada Molla Lutfi, yüz kadar bilim dalının ad ve konularını gösteren El-Metalibu’l-İlahiye fi Mevzuati’l-Ulum adlı eserini yazmıştır. Ali Kuşçu’dan matemakitk dersleri almış olan Molla Lütfi’nin önemli sayılabilecek bir eseri deTaz’ifu’l-mezbah (Sunağın İki Katına Çıkarılması) adını taşımaktadır. Lutfi’nin bu eseri yazarken İzmirli Theon’un Delas adasında yapılan sunağın iki katına çıkarılmasına dair, Eflatun’dan öğrenmiş gibi yazdığı ünlü eserden ilham aldığı sanılmaktadır. Bilindiği üzere bu konu, bilim tarihinde Delos Problemi adıyla anılır. Sunağın iki katına çıkarılması meselesi de tanrının daha büyük bir sunağa ihitiyacı meselesi olmayıp,Yunanlıların matematiği ihmal ettiklerine bir işarettir. Theon,bu meselenin orta orantılı usulüyle çözümlenebileceğini anlatmıştır. Molla Lütfi de,adı geçen eserinde,önce çizgi ve karelerin kendileriyle çarpımı üzerinde durmuş,sonra küpün ikileştirilmesinin,yanına yeni bir küp eklemek olmadığını aksine bunu sekiz defa büyütmek olduğunu açıklamıştır.Lutfi,bu vesile ile ünlü Kadızade’nin Eşkalu’t-Tessi adlı eserine yazılan Ebu’l-Fetih hasiyesinden başlayarak, birçok eserde sözü edilen “geometnri bilmeyen kadının yargıda yanlışlık yaptığı yolundaki düşünceyi de tekrarlamıştır. Bilindiği üzere bu düşünce,daha sonraları, başka eserlerde de tekrar edilecektir..Kaynaklar, Lütfi’nin keskin zekalı, keskin dilli, bilimin bir çok dalında bilginlik derecesine ulaşmış,söz söylemekte ve hazır cevaplılıkta üstün yetenekli,geleneksel bilimlerin yanında akılcı bilimlere de ayrı bir önem veren, bilgisinden ötürü de halka arasında Deli Lütfi diye de ün kazanmış olan bu bilginin, aynı zamanda keskin hekim olduğu anlaşılmaktadır. Anımsanacağı gibi, hocası Sinan Paşa, Fatih zamanında 1470 yılında vezirliğe yükseltilmiş,o yıl,Sahn-ı Seman’da ve Şeyh Vefa zaviyesinde müderrislik yapan Lütfi de hocası sayesinde Fatih’in saray kütüphanecisi (Hafız-ı kütüp) olmuştu. Daha sonra hocası gözden düştü, Müdderris olarak Sivrihisar’a sürüldü,öğrencisi Lütfi de kendisiyle birlikte gelmişti.
yazının devamı:
http://www.atominsan.com/molla_lutfi.htm.
İshak ibn Murad'ın hayatı hakkında fazla bilgimiz bulunmamaktadır. Geredelidir ve Müntehâb-ı Şifâ adlı Türkçe bir eser kaleme almıştır.
Giriş'te eserini herkesin okuyabilmesi için Türkçe yazdığını ve bilinen bütün drogları bir araya getirmeye gayret ettiği belirtir.
Bu eser daha çok erken tarihli olması ve Türkçe kaleme alınması açısından önem taşımaktadır. İshak ibn Murad eserini hazırlarken, kendisinden önce yaşamış olan belli başlı tıp otoritelerinden yararlanmış ve eserinde Hippokrates, Dioscorides ve İbn Sina'nın adlarını anmıştır.
Osmanlı'da bilim yoktu diyen bir daha tarihe göz atsın, biliyorlar mı bakalım Sinan Paşa, Molla Lütfi, Ahmed-i Dâî, Takîyüddîn, Seydî Ali Reis, Emîr Mehmed Efendi, Ishak ibn Murad, Hacı Paşa, İbn Şerif, Şerefeddin Sabuncuoğlu, Hekim Nidai ve daha nicelerini?
***
ve bir de Mustafa ibn Ali vardı 1574 yılında öldüğü tahmin edilen, Mustafa ibn Ali'nin hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Bir süre Sultan Selim Camii'nde muvakkitlik yapmış ve mîkât ilminin yanısıra coğrafyayla da ilgilenmiştir.
Tuhfetü'z-Zamân ve Harîdetü'l-Evân (Zamanın Armağanı ve Çağın İncisi) adlı eseri, gök kürelerinin ve yıldızların niteliklerini bildirdikten sonra, denizleri dağları, nehirleri, su kaynaklarını ve şehirleri tanıtır.
Mustafa ibn Ali'nin Kânûnî'ye sunmuş olduğu 'İlâmü'l-İbâd fî 'Alâmi'l-Bilâd(Şehirlerin Uzaklıkları) adlı coğrafya yapıtı da değerlidir. Burada Çin ve Fas arasındaki yüz önemli kentin İstanbul'a olan uzaklıkları, enlem ve boylamları ve kıble doğrultuları verilmiştir.
Mustafa ibn Ali, yapıtlarında basit bir Türkçe kullanmış ve özellikle muvakkitlerin gereksinim duydukları bilgileri derlemiştir.
http://www.bilimtarihi.gen.tr/kimkimdir/mustafa_ibn_ali.html.
İşte size gerçek bir macera:
Seydi Ali Reis (? -1562)
Büyük bir Türk amirali, coğrafya ve matematik bilginidir. İstanbul, Galata'da doğdu. İstanbul'un fethinden sonra Sinop'tan gelerek buraya yerleşen denizci ailenin oğludur. Dedesi ve babası tersane kethüdasıydı. O da küçük yaşta tersane hizmetine girdi. Barbaros Hayreddin Paşa'nın yanında yetişti. Seydi Ali Reis, tersane kethüdası olduğundan bir deniz harekatında bağımsız olarak kumandanlık yapmadı. Rodos'un fethine (1522) ve daha sonra Akdeniz'de cereyan eden bütün deniz savaşlarına Barbaros'un yanında katıldı ve batı Akdeniz bölgesini çok iyi öğrendi. Preveze deniz savaşında (1538) Osmanlı donanmasının sol tarafına komuta ederek büyük yararlıklar gösterdi ve bu savaştan sonra adı daha çok duyulmaya başlandı. Trablusgarp'ın fethiyle biten harekatta kaptan-ı derya Sinan Paşa ve Turgut Reis emrinde çalıştı (1551) .
Kanuni Sultan Süleyman tarafından, Portekiz donanmasıyla girdiği deniz savaşını kaybeden Murat Reis'in yerine Hint kaptanlığına atandı ve Basra'daki donanmayı Süveyş'e getirmekle görevlendirildi. 15 gemiyi derhal tamir ettirerek uygun deniz mevsimi için beş ay bekledi ve donanması ile Basra'dan ayrıldı (1554) . Basra'dan aldığı 15 kadırga ile Süveyş'e doğu yol alırken Horfakan şehri açılarında 25 parçalık Portekiz donanmasıyla karşılaştı. Yapılan çarpışmada Portekizliler bir gemi kaybedip geri çekilince yoluna devam etti.
Maskat yakınlarında 34 parçalık bir Portekiz donanmasının saldırısına uğradı. Güney Arabistan sahillerinde dağların denize dik inmesinden faydalanarak, gemilerini Portekiz donanmasıyla kıyı arasına soktu, savaş başladığı zaman dağların kestiği rüzgar sebebiyle Portekiz donanmasının yelkenli gemileri hareketsiz kaldı, kürekli gemileriyle hızlı hareket ederek düşmanın sayı üstünlüğünü yok etmeye çalıştı. Yapılan savaşta Portekizlilerin altı gemisi batırıldı, Osmanlı donanmasının da beş gemisi battı, biri de yandı (1554) .
Umman sahilindeki Zufar limanı geçilerek Şihr şehri hizasına gelinince, günbatısı yönünden fil tufanı denilen bir fırtına çıktı. Çıkan fırtına yüzünden Seydi Ali Reis kalan dokuz kadırgalık donanmasıyla birlikte kıyıdan uzaklaşmak zorunda kaldı. Fırtınaya kapılan, günlerce denizde çalkalanan gemiler doğuya doğru sürüklenerek Hindistan kıyılarına,Gücerat sultanlığının Demen kalesi önüne gelebildi, burada üç gemi karaya vurdu; geri kalan gemilerdeki top ve levazımı bırakarak Seydi Ali Reis elindeki altı gemiyle Surat limanına girdi; çünkü Portekiz donanması onu yakalamak için dolaşıyordu
Seydi Ali Reis buradan Gucerat'ın başkenti Ahmedabad'a gitti. Harap gemilerle Süveyş'e ulaşmak imkansız olduğundan, kalan gemiler satılıp karadan İstanbul'a dönülmesine karar verildi. Seydi Ali Reis Gucerat sultanı Ahmet Han tarafından iyi karşılandı. Daha sonra adamlarından bir kısmı Gucerat Sultalığı'nın emrine girdi. Seydi Ali Reis, Ahmedabad'tan Sind memleketinin başkenti Multan'a, oradan Lahor'a, bu şehirden de Delhi'ye gelerek Timuroğullarından Hümayun Şah'ın huzuruna çıktı(1555) .
Hümayun şahın ölmesi üzerine Afganistan - İran yoluyla Anadolu'ya hareket etti (1556) . Bundan sonra Kabil, Semerkant, Buhara, Meşhet şehirlerinde hükümdarları gördü.
Buhara civarında Özbeklerin saldırısına uğradı ve yaralandı. İran da Meşhet valisi tarafında tutuklandı, daha sonra serbest bırakılarak Şah I.Tahmasp'a gönderildi. Bir süre göz hapsinde kaldıktan sonra Anadolu'ya geçmesine izin verildi ve Şah'ın Kanuni'ye yazdığı bir mektubu da alarak Kazvin'den ayrıldı (1557) . Aynı yıl Bağdat'a ulaştı. böylece Basra'dan çıkışından 3 yıl 7 ay sonra tekrar Osmanlı ülkesine dönüyordu.
Seydi Ali Reis 1557 mayıs ayı başlarında İstanbul'a vardı ve Edirne'de bulunan hükümdarın yanına gitti. Süveyş donanmasının uğradığı kayıptan dolayı padişahtan af diledi. Dolaştığı yerlerde görüştüğü hükümdarların verdiği 18 nameyi sundu; Ali Reis mahvolmuş bir donanmanın sorumlusu olmakla beraber, başına gelen olağanüstü olaylar kabul edilerek suçlu görülmedi, önce Müteferrika yapıldı, sonra Diyarbakır tımar defterine tayin edildi.
Denizcilikteki ününün yanı sıra denizcilik, coğrafya, astronomi gibi konularda da yetki sahibi Dolaştığı yerlerde görüştüğü hükümdarların verdiği 18 nameyi sundu; Ali Reis mahvolmuş bir donanmanın sorumlusu olmakla beraber, başına gelen olağanüstü olaylar kabul edilerek suçlu görülmedi, önce Müteferrika yapıldı, sonra Diyarbakır tımar defterine tayin edildi. Bir süre şehzade Selim'in hizmetinde çalıştı; Galata Hassa gemi reislerinden biri oldu (1560) . Son görevi bilinmemektedir. 1562 yılında İstanbul'da öldü.
Bir bilim adamı olan Seydi Ali Reis'in bu konularda bıraktığı eserler şunlardır:
# Mirat-ı Kainat (Kainatın Aynası)
# Hulasat el-Heyyet (Kısa astronomi)
# Kitap el-Muhit fi İlm el-Eflak ve'l-Buhur (Felekler ve Denizler biliminde okyanus kitabı)
# Mir'at el-Memalik (Ülkelerin Aynası)
Son iki eser batı dillerine de çevrilmiştir Başından geçen olayları anlatan Mirat-ül-Memalikin (Memlaketlerin Aynası) 1557 adlı seyahatnamesi donanmasının akıbetini ve emrindeki adamların hesabını veren bir müdafaname gibi düşünülebilir. Gucerat devletinin başkenti Ahmedabad'ta yazdığı Muhit (1554) basılmamıştır. Ali Kuşçu'nun matematiğe ait kitabını Hülasat-ül-Heyyet adıyla Türkçe'ye çevirdi (Halep 1549) . Beş makale ve 120 fasıl hjalindeki Mirat-ül-Kainat (Kainatın Aynası) astronomi ilmine aittir. Katibi mahlasını kullanan Seydi Ali Reis'in şiirleri de bulunmaktadır.
http://www.bodrum-bodrum.com/vorteks/denizciler/seydialireis.htm.
TELE VOLE KÜLTÜRÜ
Gazeteler; TGRT'den yüklü maaş, lüks cip ve araba alan ünlü artistlerin dudak uçuklatan anlaşmalarını yayınlıyor. Bir şarkıcıya toptan 3 milyon dolar, ötekine ayda seksen milyar maaş, berikine 700 bin Dolar...Bu arada hediye edilen yüzbin dolarlık cipler, trilyonluk villalar da caba. Peki bu durum sadece TGRT'de mi böyle? Hayır! Son yıllarda medya ve eğlence sektöründe, Amerika'ya parmak ısırtacak rakamlar telaffuz edilmeye başlandı. Milyonlarca dolarlik transferler, yüz-yüzelli bin dolar aylık maaşlar herkesin çenesini yoruyor. Kendisini dinleyenlere göbek attırma hünerine sahip şarkıcılar, milyonlarca dolarlık servetin sahibi oluyor.
Görgüsüz 'sosyete' düğünlerinde şarkı-türkü söyleyenler bir gecede iki 'ekstra' çıkarıp 100 bin doları cebe koyuyor, ertesi gün programları için sete, bir sonraki gün de dizilerine koşuyorlar. Peki bu adamlar ve kadınlar, topluma hangi katkıda bulunuyorlar da bu servetlere kavuşuyorlar dersiniz? Bu paraları kim ödüyor ve daha önemlisi neden ödüyor?
***
Bu soruların cevabı basit: Bir takım hanende sazende takımı, bizden enayilik vergisi alıyorlar. Onlara bu büyük serveti kazandıran şey; bizim toplumsal enayiliğimiz. Değerler sistemi aşırı derecede bozulmuş, ayakların baş, başların ayak, olduğu bir toplumda yaşanan çarpıklığın, her el çırpan kişinin arkasından ağzı açık ayran budalası gibi koşmamızın sonucu bütün bunlar.
Kendileri gibi erkek olan arabesk şarkıcısının çıplak ayaklarına dokunabilmek için birbirini ezen kalabalığın psikopatolojik yansımaları.
Her taraflarından löpür löpür et ve yağ fışkıran terli eşcinsel şarkıcılara hayranlıkla bağlı olan ve onların söylediği şarkının ritmine uyarak kalça tokuşturan aslan parçası erkeklerimizin eğlence dünyası.
Adamlar ve kadınlar, böyle bir toplumdan enayilik vergisi tahsil etmesin de ne yapsın!
***
Siz siz olun; sakin Nazım Hikmet'e sahip çıkmayın, Sabahattin Ali'yi kim öldürdü diye sormayın, Melih Cevdet Anday ne yapıyor diye merak etmeyin, Fazıl Hüsnü Dağlarca nasıl geçiniyor diye aklınıza takmayın, Avni Arbas'ı ziyarete gitmeyin, Cemil Meriç'in kıtaplarına el sürmeyin. Doğdukları ev müze yapılacak, adlarına enstitüler kurulacak, üniversite doktoraları hazırlanacak değerlerinizi bir an önce tepelemeye bakın. Çünkü kültür, şiir, resim, nitelikli müzik, düşünce gibi kavramlar bu millete zararlıdır. Allah korusun, onun aklını falan bozar! Bu insanların çıktığı televizyon kanallarını hemen 'zap'layıp, kalça-göbek lumpen eğlence dünyasına zıplayın. Ve paşa paşa enayilik verginizi ödeyin. Sonra sokaklara çıkıp 'Bütün dünya şaşırma, sabrımızı taşırma! ' diye bağırın. Bizler gibi bir avuç insana da 'damarlarımızda mevcut olan asil kanı' arayarak ömür tüketmek düşsün.
** Zülfü Livaneli **
Türkiye'deki eğitim sistemini anlatan güzel bir benzetme:
Bir gün ormandaki hayvanlar bir araya gelip okul açmaya karar verdiler.
Bir tavşan, bir kuş, bir sincap, bir balık ve yılan balığı yönetim kurulunu oluşturdu. Tavşan, müfredatta koşmanın bulunmasını istemekteydi. Kuş, uçmanın dahil olmasını, balık yüzmenin dahil olmasını ve sincap, ağaca tırmanmanın mutlaka zorunlu dersler arasında olması gerektiğini söylemekteydi. Bütün bunları bir araya getirip, bir müfredat programı yaptılar ve bütün hayvanların bu dersleri görmesini istediler.
Tavşan koşu dersinden A alıyor olmasına rağmen, ağaca tırmanmak onun için çok ciddi bir sorunda. Sürekli kafa üstü düşüyordu. Bir süre sonra beyni hasar gördü ve eskisi gibi koşamadı. Artık koşuda A almak yerine, C alıyordu. Ve tabii, ağaç tırmanmada ise her zaman zayıf alıyordu. Kuş, uçmada çok başarılıydı, ama sıra toprak kazmaya geldiği zaman, o kadar başarılı değildi. Sürekli gagasını ve kanatlarını kırıyordu. Bir süre sonra toprak kazma notu hala F olmasına rağmen, uçma notu C’ ye düşmüştü. O’ da ağaca tırmanmada çok zorlanıyordu. Sonuçta sınıf birincisi olan hayvan her şeyi yarım yapabilen, geri zekalı yılan balığı oldu. Ancak eğitimciler çok mutluydu, çünkü herkes bütün dersleri görüyordu. Ve buna “geniş tabanlı eğitim sistemi” dediler.
OSHO’nun ''Sezgi”' kitabından alıntıdır.
... Bir insanın her işi ve her huyu hoşumuza gitmeyebilir. Fakat iyi niyetli ve ülfet edilir insan, kendi hanımında hoşuna gidecek nice meziyetler bulabilir.
Onlarla kendisini memnûn ve mes’ûd edebilir. BUNUN İÇİN AYIP ARAMAYA DEĞIL, MEZIYET ARAMAYA BAKMALIDIR. Zîrâ mârifet iltifâta tâbîdir. İltifatsız mârifet zâyîdir.
''Cennet annelerin ayağı altındadır. '' diyen dinimiz kadına hak etmiş olduğu değeri vermiştir. İslamiyet’in ilk şehidi bir kadındır. İlk Müslüman bir kadındır. Peygambe-rimizin soyu kızından devam eder. Hz. Ebubekir’in kitap haline getirdiği dünyadaki tek Kur’an-ı Kerim Hz.Ebubekir, Ömer, Osman dönemlerinde onlarca yıl bir kadının yanında kalmıştır.
www.islamustundur.com/konular/islamvekadin.htm
''Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâh’dan korkunuz! Zîrâ siz onları Allâh’ın bir emâneti olarak aldınız.'' (1)
''Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı olanınızdır. Ve ben de ehline karşı en hayırlı olanınızım.'' (2)
''Mü’minlerin îmân bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır.'' (3)
''EY İNSANLAR! KADINLAR HAKKINDA ALLÂH’DAN KORKUNUZ! Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır. Kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır.'' (4)
'Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onları dövmeyin, onlara çirkin demeyin, FENA SÖZ SÖYLEMEYİN! ' (6)
'KADINLARINIZLA IYI GEÇİNİN; EĞER ONLARDAN HOŞLANMADI İSENİZ BILE! .. Olabilir ki bir şey, sizin hoşunuza gitmez de, Allâh onda bir çok hayır takdîr etmiş bulunur.' (7)
'KADINLAR HAKKINDA BİRBİRİNİZE HAYIR TAVSİYE EDİNİZ! ' (8)
1. el-Aclûnî, a.g.e., c. I, 36.
2. Münâvî, a.g.e., c. III, s. 495.
3. Riyâzu’s-Sâlihîn, c. II, s. 148.
4. Veda Hutbesi
6. Müslim, c. IV, s. 385.
7. Nisâ Suresi 19
8. Buhârî, c. VI, s. 145.
ve daha dolu örnek var....
ARAGORN 2:
3. çağın 2931 yılında doğmuştur.16. ve Arnor'un Dunedain'lı olan son kabile reisidir (chieftain) , 2933`te çocuk yaşta reis olmuştur. Rivendell'de Yarı-Elf olan(Half-Elven) Elrond (3) tarafından büyütülmüştür. 20 yaşında Elrond'un kızı Arwen ile tanışıp, birbirlerine aşık olmuşlardır. Fakat Elrond, Aragorn Arnor'un ve Gondor'un kendisine miras kalan krallığını alıncaya kadar evlenmelerine izin vermemiştir. Bu zamana kadar (2) Aragorn dere tepe dolaşmış ve Özgür Halk'ın hakları için savaşmıştır.
Birden çok isim ile bilinir: Thengel, Elessar ve Strider. Dunedain'nin lordu, Yüzük Savaşı zaferinin ödülü olarak, Valar'lar tarafından, hayatı normal bir ekeğin yaşam süresinin üç katına çıkartılmıştır.
2956 yılında Büyücü (Gri) Gandalf ile tanışarak çok iyi dost ve müttefik olmuşlardır. 3018 yılında Bree'ye gelip Yüzük-taşıyıcısı (Ringbearer) Hobbit olan Frodo Baggins ile tanışmış (1) ve Yüzük Kardeşliği'ne katılıp Gri Gandalf'ın Moria'da Balrog ile çatışmasında kaybolması ile, bu birliğin lideri olmuştur. Hornburg'ta Saruman'nın ordularının takibinde; Dunharrow'lu Ölü Adamların (Dead Men) ordularını komutasını alıp Pelagir donanmasını ele geçirilmesinde; bu yeni müttefik ordunun komutanlığı ile Pelennor savaş alanında Gondorun'un kurtarılmasında ve Mordor'un Kara Kapı'sının (Black Gate) olduğu yerde Mordor'un ordularına karşı Batı Ordularının Komutanı olarak Yüzük Savaşında (25 Şubat - 3 Kasım 3019) büyük roller oynamıştır...
Savaştan sonra (4) Aragorn, Kral Elessar (Elfstone) adını alarak Birleşik Krallık'ın başına geçti ve Arwen ile evlendi. Yüzük Savaşının sona ermesiye geçilen 4. çağ içersinde krallığını batı yakasına kadar genişletmiş ve uzun yıllar krallığına barış ve huzur getirmiştir. Arwen ile evliliğinde bir kaç kızı ve Eldarion adında erkek çocuğu olmuştur. 4. çağın 120 yılında ölerek yerine krallığı uzun süre iyi şekilde yönetecek oğlu geçmiştir.
Notlar:
(1) Aragorn II, Frodo ile tanışmadan önceYüzüklerin Efendisi kitabında (3001-3021) Hobbitton'u, orman muhafızı (Ranger) olarak, arkadaşları ile, gizli şekilde korumuştur.
(2) Hayatı uzatılmadan önce bile diğer insalara göre uzun ömürlü olmasının sebebi uzun hikaye olmasına rağmen özetle anlatmaya çalışayım:
Wrath (Gazap) Savaşı'nın zaferi ile (1. Güneş Çağı 442) Earendil (insan) ve Elwing (elf) 'in ikiz çocukları Elrond ve Elros'a ödül olarak Valar'lar tarfından elf ve insan seçimi verilmiştir. İnsan olmayı seçen Elros için Atlantis gibi ünlü Numenor toprak parçası Valar'lar tarafından denizden yülseltilmiş ve kutsanmıştır lakin Numenor'luların nankörlüğü (1. Güneş Çağı 3319) ile Valar'lar tarafından orasının batırılmasıyla Elros'un kurtulan soyu Dunedian'da devam etmiştir. İşte Aragorn Numenor'lu Elros'un soyundandır. Numenor ise Ölümsüz Topraklar ve Orta Dünya arasında kalan bir toprak parçası olarak orada yaşayanlara uzun hayat gibi ayrılacılıklar verilmiştir, lakin zamanla yaptıkları hatalardan dolayı nesillerin tükenmeye yüz tutmuş ve uzun yaşamları kısalmıştır... yine de son varisleri olan Aragorn gibi normal insanlardan daha uzun yaşamları olmuştur... (hatırladığım kadarıyla Ringwraiths'lerin bir kısmı bu soyun Sauron tarafından kandırılmış krallarıdır)
(3) Yukarda bahsettiğim gibi Aragorn I ve Aragorn II gibi Dunedian'lılar, Elros'un soyundandır. Bu açıdan Aragorn Elros'un ikiz kardeşi olan Elf olmayı seçmiş Elrond'un uzaktan akrabası olur...
(4) Yüzük savaşından sonra Aragorn ve Arwen ile bilgilerin çoğu Yüzüklerin Efendisi (LOTR) kitabının apandislerinden bulunabilinir...
Genel Not: Bahsettiğim çağların genel adı Güneş Çağı'dır, yani Yıldızlar Çağın'ın bitişi ve insanların, ilk güneş ışığı ile, uyanmasıyla başlayan çağlar...
ARAGORN 1: Arnor'un Dunedain'lı kabile reisi (chieftain) . Üçünçü çağın 1974 yılında Dunedain'nin kuzey krallığı Angmar'lı Wıtch-king (Nazgul - Dokuz Ringwraith'in oluşturduğu Blackriders'ın lideri) tarafından yok edilince, bu kaybolmuş krallığın varislerine Dunedain'in kabile reisleri dendi ve sadece 16 tane reis geldi geçti... Beşincisi Aragorn 1 idi. O zamandaki karanlık günler hakkında çok az bilgi kaydedilmiştir. Ancak 8 yıl reislik yaptığı ve 3. Çağın 2357 yılında Eriador'lu kurtlar tarafından katledildiği bilinir...