Michael Moore'un 'Fahrenheit 9/11' isimli tartışmalı filmi sadece ABD gösteriminde 100 milyon dolarlık bir hasılatı aşarak belgesel filmler arasında bir rekora daha imza attı.
11 Eylül saldırıları sonrası izlediği politikalardan dolayı ABD Başkanı George W. Bush'a sert eleştiriler yönelten filmin, bu hafta sonu elde ettiği 5 milyon dolarlık gelirle birlikte şu ana kadar ki toplam hasılatının 103,35 milyon doları bulduğu kaydedildi.
Pazar günü yaptığı bir açıklamada, Beyaz Saray'ın son üç yıldır Amerikan halkına gerçeklerin tamamını söylemediğini kaydeden Moore, insanların gerçekleri görmek için sinemalara koştuğunu ve ülkede büyük ihtiyaç duyulan önemli konuları tartışmaya başladıklarını ifade etti.
Bundan önceki en fazla hasılat yapan belgesel filmin 21,6 milyon dolarla yine Moore'a ait olan Oscar Ödüllü “Bowling for Columbine - Benim Cici Silahım” isimli film olduğu kaydediliyor. Ancak önceki filmi söz konusu hasılatı gösterimde kaldığı dokuz ay içinde yaparken, ”Fahrenheit 9/11” gösterime girdiği ilk hafta sonunda 23,9 milyon dolarlık bir hasılat gerçekleştirdi.
“Fahrenheit 9/11” filmi 2 Kasım'da Başkanlık seçimlerinin yapılacağı Amerika'da Irak işgali konusunda tam anlamıyla siyasal bir kutuplaşmaya yol açarken, “Control Room” ve “Outfoxed” gibi yeni siyasi belgesellerin de daha fazla izleyici ile buluşması konusunda teşvik edici bir etki yaptı.
Şimdiden Oscar Ödülleri için en büyük aday olarak gösterilen ve bu ödüller için sadece Mel Gibson'ın “The Passion of Christ - İsa'nın Çilesi” isimli filmiyle yarışacağı tahminleri yapılan “Fahrenheit 9/11”, gösterime henüz girmeden katıldığı bu yılki Cannes Fim Festivali'nde en büyük ödül olan Altın Palmiye ödülüne layık görülmüştü.
Altınoluk: İstiklal Marşı’nın bir ruh dünyası var. İklimi var. Bunu Akif inşa etmiş ve Meclis o dünyayı coşkun bir tarzda alkışlamış. Acaba geçen zaman içinde Türkiye’nin yönelişleri ile o ruh dünyası arasında bir farklılaşma oluşturulduğundan söz edilebilir mi? Varsa nasıl bir farklılaşma bu?
Mehmet DOĞAN: İstiklal Marşı, Türkiye’de en çok okunan edebî metindir. İlk iki kıt’ası toplu olarak bulunulan yerlerde, merasimlerde, hatta spor karşılaşmalarında besteli olarak okunmaktadır. Tam metin, bütün ilk ve orta tedrisat yapan okulların sınıflarında duvarlarında yer almaktadır. Bazılarına göre bu bir sızma olarak değerlendirilebilir. Çünkü İstiklal Marşı’nı dikkatle okuyan bir zihin, onun değerler ve idealler dünyasını kavramakta güçlük çekmez. Onun dili, hissiyatı, kavrayış biçimi bazılarını rahatsız edecek unsurlar taşımaktadır. Millî mücadele, zamanında müslüman toplumun emperyalistler tarafından yok edilmesine karşı bir mukavemet, bir karşı koyuş olarak değerlendirilmiştir. Bu yüzden “Millî Mücahede” de denilmiştir. Onun “Kurtuluş Savaşı” olarak adlandırılması sonradandır. Peki “Milli Mücahede” ne demektir? Mücahede, en yalın manasıyla “cihad” demektir, İslamiyet uğruna savaş demektir... Mehmed Akif, Milli Mücadele’nin davet edilenler kadrosundandır, bu şüphe götürmeyecek delillerle ortadadır. Kendisi en üst seviyede davet edilmiş, mebus yapılmış, dergisi Sebilürreşad’a Milli Mücadeleyi desteklemesi için imkân sağlanmıştır. Hem iç kamuoyu için, hem dış dünyadaki müslümanları etkilemek için, hem de büyük bir İslam kongresinin organizasyonu için Mehmed Akif’e ve arkadaşlarına ihtiyaç hissedilmiştir. Mücadele başta anti emperyalist, dolayısıyla o zaman emperyalist dünyanın lideri olan İngiltereye karşı, dolayısıyla bütün İslâm âlemini gözönünde bulunduran, gerektiğinde İslâm âleminin tepkilerinden faydalanmak isteyen bir karakterde idi. Mücadelenin sona erişinde bu muhteva belli ölçede değişmiştir, bunun izahı uzun yapılmalıdır, biz sadece temas ediyoruz. Bu değişim, Devletin oluşumunu ve sonrasını elbette etkilemiştir. Bununla birlikte, Cumhuriyeti kuran irade sahipleri, ne Mehmed Âkif’i ortadan kaldırmayı düşünmüşler ve ne de İstiklâl Marşı’nı değiştirme düşüncesini kuvveden fiile çıkarmışlardır. İstiklâl Marşı sırf metin olarak güzelliğinden, şiir kudretinden ötürü değil, tarihi değerinden ötürü de önemini korumuştur. Ancak zamanenin türedi konseptçileri böyle uçuk şeyler düşünüyor olabilirler!
Mehmed Âkif’in üzerine gidilmesinde onun sahib olduğu, temsil ettiği değerler sistemine duyulan -en hafif tabiriyle- antipatinin rol oynadığı şüphe götürmez. Mehmed Âkif, inandığı, düşündüğü gibi yaşamış, doğru bildiklerini sonuna kadar savunmuş, kendi öncelikleri yerine toplumun önceliklerini birinci plana almış örnek bir şahsiyet. Onu bazıları nezdinde tartışılır kılan arkaplanındaki değerler dünyasıdır. Mehmed Âkif, 1920’de kurulan TBMM’nin kayıt defterinde meslek hanesine “İslâm şairi” olarak kayd edilmiş bir şahsiyettir. Sırf bu tanımlama dahi bugün bazılarını rahatsız edebilir. Bu unvanı Mehmed Âkif icad etmemiştir. Bu adlandırma dönemin halk-aydın ortak adlandırmasıdır. Resmi kayıtlara da böylece geçmiştir. Onun muğlak bir “irtica” kavramı ile cedelleşenler tarafından hedef seçilmesi fazla şaşırtıcı olmamalıdır.
Edward Said’in ölümünden sonra, necip Türk medyası, onun 1978’den bu yana, özellikle ‘Oryantalizm’ konusunda yazdıklarının, sanki bu ülkenin entelektüel ve siyasi tarihi ile hiçbir ilgisi yokmuş, ya da bu toplumun insanı için herhangi bir anlam ifade etmiyormuş gibi davrandı. Meğer, ne kadar çok Edward Said uzmanı varmış Türkiye’de de bizim haberimiz yokmuş!
Gazetelerin kitap ekleri, Said’in post–kolonyal düşünceye katkılarından söz eden yazılarla dolup taştı. Onun Albert Camus ya da Joseph Conrad üzerine söyledikleri, aktarmacı Türk entelijansiyası tarafından, her zamanki gibi mümkün olduğunca, aslına sadık kalınarak nakledildi. Kimileri de lütfedip, onun Oryantalizm hakkında söylediklerini özetlemeye gayret gösterdi; ama heyhat, Said’in Oryantalizm üzerine söylediklerinin, Türkiye’nin zihin ve siyaset tarihi bağlamında ne anlama geldiği üzerinde hiç durulmadı!
Daha önce de kimbilir kaç defa yazdım. Antiemperyalist bir kurtuluş savaşı vererek bağımsızlığını kazanmış olan bir ülkenin entelijansiyasının, rahmetli Cemil Meriç üstadımızın ifadesiyle ‘sömürgeciliğin keşif kolu’ olan Oryantalizm konusunda çok daha hassas olmaları gerekirdi; – ama öyle olmadı! Anlışanlı entelijansiyamız, nedense bu konuda en ufak bir hassasiyet bile göstermedi. Halbuki, Batı’nın bize bakışını temelli bir biçimde belirleyen, ‘Oryantalizm’ idi. Oryantalizm, Edward Said’in meseleyi ele alış tarzından çok önce, Fonksiyonalist Antropolojiyle entelektüel dolaşıma girmiş bir kavramdı. Tuhaftır, Edward Said’in temellendirdiği anlamda Oryantalizmin bir nevi tarihöncesi sayılabilecek olan Fonksiyonalist Antropoloji ile Emperyalizm ve Sömürgecilik (Kolonyalizm) arasındaki bağıntılara bizde ilk dikkati çeken, daha sonra Amerika’ya yerleşip Türkiye ile ilgili her şeyi (Türkçe dahil!) unutmaya and içen Muzaffer Şerif Başoğlu olmuştur. Başoğlu, 1939 yılında, ‘İnsan’ Dergisine yazdığı ‘İptidai Zihniyet Problemi’ başlıklı makalesinde, kendilerini ‘yüksek gören istilacılar’olarak tanımladığı Avrupalıların, ‘muhtelif sebeplerin tesiri altında teknik ve kültürel gelişmelerinde geri kalmış olan iptidailer’in zihniyetini, ‘doğuştan alçak’ gördüklerini, bu suretle kendilerinde onlara (‘iptidai’, yani ‘ilkel’ diye adlandırdıklarına H.Y.) sürekli bir surette hükmetme hakkı buldukları vehmine’ kapıldıklarını bildirir. Bu konuda Türkiye’de, bilebildiğim kadarıyla, iki yazı daha yazılmıştır. Biri benim ‘Felsefe ve Ulusal Kültür’ adlı kitabımdaki ‘Bilim ve Emperyalizm’ başlıklı yazıdır; öteki ise, rahmetli Cemil Meriç’in ‘Kültürden İrfana’sında yer alan ‘Sömürgecilik ve Klasik Antropoloji’ başlıklı yazı.. Fonksiyonalist Antropolojinin, Emperyalizmi ve Sömürgeciliği meşru gösterme konusundaki ideolojik tavrını sergilemek, teşhir etmek; Oryantalizmin bilinçdışımıza nüfuz ederek, kendimizi Avrupalıların bizi gördüğü gibi ‘ilkel’ görmeye kışkırtan bir menhus hastalık olduğunu ortaya koymak, yukarda da belirttim, Emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı veren bu ülkenin entelijansiyasına düşerdi. Ama bu üç yazı dışında ne bir ses, ne nefes!
‘Şarkiyatçılık’ üzerine yazan, hatta bu konuda kitap yayınlayan bazı öğretim üyesi dostlarımız, Edward Said’in tezlerini, maalesef, tıpkı onun eleştirdiği neviden bir ‘sömürge entelektüeli’ gibi okumuşlardır. Oryantalizmin, zihinler üzerine inşa ettiği tahakküm mekanizmasının teorik dökümünü, Said’den yola çıkarak ve sadakatle aktarmışlar, ama, bu mekanizmanın Türk entelijansiyası üzerindeki kuşatıcı, baskıcı yıldırıcı hakimiyetini çözümleme ve sergilemede aciz kalmışlar; bir yandan Said’in görüşlerini naklederken, öte yandan, romanlarında (hem de Said’in teorik dökümünü yaptığı anlamda!) Oryantalizmin dik alasını icra eden bir romancımızı göklere çıkarmakta asla beis görmemişlerdir. Hani tutarlılık, nerde ‘derin okuma’? İsmet Paşa’nın dediği gibi: ‘Hadi canım sen de! ’
Türkiye’deki ‘sömürge entelektüelleri’nin bilmedikleri şudur: Said’i ezberlemek bir şeydir, anlamak başka şey! Hiçbiri Said’den yola çıkarak Türkiye’yi, Türkiye’nin Modernleşme sonrası zihniyet tarihini, sözümona Türk entelijansiyasını analiz etmedi! Said, Necatigil’in deyişiyle, ‘onları onlara gösteren ayna’ydı; – o yüzden bakamadılar aynalara: Baksalar, kendilerini göreceklerdi çünkü...
Hem beğendiğim hem de sinir olduğum bir programcı... Adam izletmesini ve kıl etmesini çok iyi biliyor. Güvenmediğim birisi ama değerli ve başaralı bir gazeteci olduğunu kabul etmem lazım...
Romper Stomper (1992) adında baba bir filmde dazlak rolüyle gerçekten dikkati çeken bir aktördü... Sonra L.A. Confidential (1997) kendini ispatlayıp Gladiator'la (2000) ününe ün yaptı ki İnsider filmi bile 1999 yapımı olmasına rağmen Gladiator filminden sonra daha çok ilgi gördü...Sonra Beautiful Mind (2001) ıle holloywood'taki yerini sağlamlaştırarak klasik ünlüler arasına girdi...
Blackburns Takımı'nda oynadığı zamanlarda tanışmıştım, ailecek çok iyi anlaştık... Paranın ve ünün fazla şımartmadığı, zeki ve çok cici bir ailesi olan birisi... Hiçte şabana benzeyen bir tarafı da yoktur... TV gözlerinizi yanıltmasın...
Bir de ilginizi çekerse Ejderha'yı oynayabileceğiniz bir kaç bilgisayar ya da PS2 oyunları da var...
Aklıma gelenler daha doğrusu şimdiye kadar oynadıklarım:
Drakan: Order of the Flame (PC) Drakan: The Ancients' Gates (PS2) Dragon Rage (PS2) Reign of Fıre (PS2)
Bunların içinde Dragon Rage'te direk ejderhayı oynuyorsunuz... Might and Magic (_Heroes) serileri (özellikle - Heroes Chronicles: Clash of the Dragons) Warcraft, Dungeon Siege, Everquest serileri vb... Esasında bunlar direk ejderha oyunları olmadağından fazla saymama gerek yok çünkü çoğu fantezi (frp) oyununda ejderhaları seçip oynayabilirisiniz ya da en azından karşınıza ejderhalar çıkabilir...
Nanenin yararları: Fiziksel ve ruhsal yorgunluğun ilacı nane. Banyo suyuna ilave edeceğiniz bir avuç nane ile papatya derdinizin çaresi olabilir. Üstelik sıcak banyo sırasında banyonuz bu kokulu bitkilerden dolayı çok hoş kokabilir. Bitkilerin sinirler üzerinde rahatlatıcı bir etkisi de var.
:) lükse bakın, bunlar banyoyu sütle de doldurturlar valla
yine kötülük problemi konusu açılmış, bu konuyu anlamak için 'Hayr ve Şer' konusunu idrak etmek gerekir... Bir önceki yazıma ek olarak bu konuda daha geniş bilgiler veren başka bir yazı daha:
ŞER
Kötülük, fesat, bozukluk, yaramazlık, zulüm, her çeşit günah ve ceza verilmesini gerektiren uygunsuz iş. Kötülükleri arzu etmek, musbet, belâ ve sıkıntı anlamlarına da gelir. Çoğulu; şürûr olup, hayrın ve iyiliğin zıddıdır.
Dinde ve felsefede anlaşılması güç olan problemlerden birisi de şer meselesidir. Gerek fenalık ve kötülük anlamında olsun gerek musbet, belâ, felaket ve sıkıntı anlamlarında olsun şerri de yaratan Allah'tır. Nitekim hayrı yaratan da O'dur. Çünkü her mümkünü ve her işi yaratan Allah'tır. O'ndan başka yaratıcı yoktur. Zâtı ekmel olup mutlak kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğu için Allah'ın zat, esmâ (isimler) , sıfat ve fiillerinde hiç bir şer yoktur. Şer insanlarda, insanların işlerinde ve insana göre yaratıklardadır. Allah şerri de hikmet ve ilahî adaletin bir gereği olarak yaratmıştır.
Yüce Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irade vererek imtihan etmek için getirmiştir. Bu imtihan âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah bu âlemde insanlara, içlerinden peygamberler gönderecek doğru yolu göstermiştir: 'Biz ona (insana) iki yol gösterdik' (el-Beled, 90-10) Ve sizleri şer ve hayır (yolları) ile imtihan etmek için deniyoruz ve sonunda bize döndürüleceksiniz' (el-Enbiya, 21/35) . Üstelik insanın ruhuna şerden sakınmanın ve şerri tanımanın bilgilerini koymuş ve ilham etmiştir: 'Her bir nefse (insan ruhuna) ve onu düzenleyene, sonra da ona kötülüğün (ne olduğunu) ve bundan sakınmayı ilham edene and olsun ki onu (nefsini = ruhunu günah ve şerden) temizleyen felaha ermiştir' (eş-Şems, 7-9) .
Allah, insanlara zorla şer ve kötülük yaptırmasaydı, onların hepsini kendisine inanan, taat ve iyilikte bulunan kimseler yapsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Allah, böyle yapsaydı, insanın arıdan veya herhangi bir hayvandan farkı kalmazdı. Arı, Allah'ın nefsine (canına) koyduğu bir ilham (güdü) ile baldan başkasını yapamaz. Onun ne aklı ne de hür bir iradesi vardır. Fakat Allah, insana akıl, şuur, bilgi edinme ve irade özellikleri olan bir ruh (nefs-i nâtıka) vererek onu hayvanlardan üstün kılmış ve yeryüzünde halifesi yapmıştır. İyilik ve hayrın kıymeti zorlayarak değil, şuur ve serbest bir irade ile yapılmasındadır. Şuursuz ve serbest bir ihtiyar ile yapılmayan iyiliğin kıymeti yoktur. 'Eğer Rabbim dileseydi, yeryüzünde bulunan bütün insanların hepsi iman ederlerdi' (Yûnus, 10/99) . Allah böyle yapsaydı, insanların akıllarını kullanarak, vicdanlarına tabi olarak serbest iradeleriyle hürriyet içinde iman ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre karşı ne değeri olurdu; küfür ve şer olmasaydı irade ve istekle iman ve hayır uğrunda çekilen meşakkatin ne kıymeti kalırdı? Küfrün bilfiil varlığı olmasa idi iman ve kelimetullah nasıl bu kadar yüce ve değerli olurdu. Her şeyin kıymeti zıddı ile bilinir: Eğer Nuh (a.s) kavminin küfrü olmasaydı.
Tufân mucizesi, meydana gelmezdi ve diğer peygamberlere iman etmeyen kavimlerde helâk âyetleri kendini göstermezdi. Helâk mucizeleri ile helâk olan milletler apaçık delilleri gördükten sonra helâk olmuştur. Hayatta kalan da apaçık beyyineyi gördükten sonra iman ettiği için hayat bulmuştur. Ta ki helâk olan apaçık bir delili gördükten sonra helak olsun. Hayat bulan da apaçık bir delili görüp anladıktan sonra hayatta kalsın' (el-Enfal, 8/42) . 'De ki hak Rabbindendir. O halde isteyen inansın, isteyen küfretsin...' (el-Kehf, 18/29) .
Şerri yaratmak şer değildir. Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan aklını kullanarak iradesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da bunu yaratır. Her şey, Allah'ın dileyip yaratmasıyla vukua geldiği için, kulun iradesini yöneltip kudretini sarf ederek işlediği işi de sırf husûle gelmesi ve imtihanın tahakkuk etmesi için yaratır.
Ancak biz kendi irademizle şerri kazanırız; Allah da bizim irade ve seçimimize göre o şerri yaratır. Ancak Allah'ın şerre yardımı ve rızası yoktur.
100 milyon dolarlık gişe yaptı
Michael Moore'un 'Fahrenheit 9/11' isimli tartışmalı filmi sadece ABD gösteriminde 100 milyon dolarlık bir hasılatı aşarak belgesel filmler arasında bir rekora daha imza attı.
11 Eylül saldırıları sonrası izlediği politikalardan dolayı ABD Başkanı George W. Bush'a sert eleştiriler yönelten filmin, bu hafta sonu elde ettiği 5 milyon dolarlık gelirle birlikte şu ana kadar ki toplam hasılatının 103,35 milyon doları bulduğu kaydedildi.
Pazar günü yaptığı bir açıklamada, Beyaz Saray'ın son üç yıldır Amerikan halkına gerçeklerin tamamını söylemediğini kaydeden Moore, insanların gerçekleri görmek için sinemalara koştuğunu ve ülkede büyük ihtiyaç duyulan önemli konuları tartışmaya başladıklarını ifade etti.
Bundan önceki en fazla hasılat yapan belgesel filmin 21,6 milyon dolarla yine Moore'a ait olan Oscar Ödüllü “Bowling for Columbine - Benim Cici Silahım” isimli film olduğu kaydediliyor. Ancak önceki filmi söz konusu hasılatı gösterimde kaldığı dokuz ay içinde yaparken, ”Fahrenheit 9/11” gösterime girdiği ilk hafta sonunda 23,9 milyon dolarlık bir hasılat gerçekleştirdi.
“Fahrenheit 9/11” filmi 2 Kasım'da Başkanlık seçimlerinin yapılacağı Amerika'da Irak işgali konusunda tam anlamıyla siyasal bir kutuplaşmaya yol açarken, “Control Room” ve “Outfoxed” gibi yeni siyasi belgesellerin de daha fazla izleyici ile buluşması konusunda teşvik edici bir etki yaptı.
Şimdiden Oscar Ödülleri için en büyük aday olarak gösterilen ve bu ödüller için sadece Mel Gibson'ın “The Passion of Christ - İsa'nın Çilesi” isimli filmiyle yarışacağı tahminleri yapılan “Fahrenheit 9/11”, gösterime henüz girmeden katıldığı bu yılki Cannes Fim Festivali'nde en büyük ödül olan Altın Palmiye ödülüne layık görülmüştü.
(aa)
Altınoluk: İstiklal Marşı’nın bir ruh dünyası var. İklimi var. Bunu Akif inşa etmiş ve Meclis o dünyayı coşkun bir tarzda alkışlamış. Acaba geçen zaman içinde Türkiye’nin yönelişleri ile o ruh dünyası arasında bir farklılaşma oluşturulduğundan söz edilebilir mi? Varsa nasıl bir farklılaşma bu?
Mehmet DOĞAN: İstiklal Marşı, Türkiye’de en çok okunan edebî metindir. İlk iki kıt’ası toplu olarak bulunulan yerlerde, merasimlerde, hatta spor karşılaşmalarında besteli olarak okunmaktadır. Tam metin, bütün ilk ve orta tedrisat yapan okulların sınıflarında duvarlarında yer almaktadır. Bazılarına göre bu bir sızma olarak değerlendirilebilir. Çünkü İstiklal Marşı’nı dikkatle okuyan bir zihin, onun değerler ve idealler dünyasını kavramakta güçlük çekmez. Onun dili, hissiyatı, kavrayış biçimi bazılarını rahatsız edecek unsurlar taşımaktadır. Millî mücadele, zamanında müslüman toplumun emperyalistler tarafından yok edilmesine karşı bir mukavemet, bir karşı koyuş olarak değerlendirilmiştir. Bu yüzden “Millî Mücahede” de denilmiştir. Onun “Kurtuluş Savaşı” olarak adlandırılması sonradandır. Peki “Milli Mücahede” ne demektir? Mücahede, en yalın manasıyla “cihad” demektir, İslamiyet uğruna savaş demektir... Mehmed Akif, Milli Mücadele’nin davet edilenler kadrosundandır, bu şüphe götürmeyecek delillerle ortadadır. Kendisi en üst seviyede davet edilmiş, mebus yapılmış, dergisi Sebilürreşad’a Milli Mücadeleyi desteklemesi için imkân sağlanmıştır. Hem iç kamuoyu için, hem dış dünyadaki müslümanları etkilemek için, hem de büyük bir İslam kongresinin organizasyonu için Mehmed Akif’e ve arkadaşlarına ihtiyaç hissedilmiştir. Mücadele başta anti emperyalist, dolayısıyla o zaman emperyalist dünyanın lideri olan İngiltereye karşı, dolayısıyla bütün İslâm âlemini gözönünde bulunduran, gerektiğinde İslâm âleminin tepkilerinden faydalanmak isteyen bir karakterde idi. Mücadelenin sona erişinde bu muhteva belli ölçede değişmiştir, bunun izahı uzun yapılmalıdır, biz sadece temas ediyoruz. Bu değişim, Devletin oluşumunu ve sonrasını elbette etkilemiştir. Bununla birlikte, Cumhuriyeti kuran irade sahipleri, ne Mehmed Âkif’i ortadan kaldırmayı düşünmüşler ve ne de İstiklâl Marşı’nı değiştirme düşüncesini kuvveden fiile çıkarmışlardır. İstiklâl Marşı sırf metin olarak güzelliğinden, şiir kudretinden ötürü değil, tarihi değerinden ötürü de önemini korumuştur. Ancak zamanenin türedi konseptçileri böyle uçuk şeyler düşünüyor olabilirler!
Mehmed Âkif’in üzerine gidilmesinde onun sahib olduğu, temsil ettiği değerler sistemine duyulan -en hafif tabiriyle- antipatinin rol oynadığı şüphe götürmez. Mehmed Âkif, inandığı, düşündüğü gibi yaşamış, doğru bildiklerini sonuna kadar savunmuş, kendi öncelikleri yerine toplumun önceliklerini birinci plana almış örnek bir şahsiyet. Onu bazıları nezdinde tartışılır kılan arkaplanındaki değerler dünyasıdır. Mehmed Âkif, 1920’de kurulan TBMM’nin kayıt defterinde meslek hanesine “İslâm şairi” olarak kayd edilmiş bir şahsiyettir. Sırf bu tanımlama dahi bugün bazılarını rahatsız edebilir. Bu unvanı Mehmed Âkif icad etmemiştir. Bu adlandırma dönemin halk-aydın ortak adlandırmasıdır. Resmi kayıtlara da böylece geçmiştir. Onun muğlak bir “irtica” kavramı ile cedelleşenler tarafından hedef seçilmesi fazla şaşırtıcı olmamalıdır.
ev-iş-ev üçlemi
Edward Said’i Anlamak?
Edward Said’in ölümünden sonra, necip Türk medyası, onun 1978’den bu yana, özellikle ‘Oryantalizm’ konusunda yazdıklarının, sanki bu ülkenin entelektüel ve siyasi tarihi ile hiçbir ilgisi yokmuş, ya da bu toplumun insanı için herhangi bir anlam ifade etmiyormuş gibi davrandı. Meğer, ne kadar çok Edward Said uzmanı varmış Türkiye’de de bizim haberimiz yokmuş!
Gazetelerin kitap ekleri, Said’in post–kolonyal düşünceye katkılarından söz eden yazılarla dolup taştı. Onun Albert Camus ya da Joseph Conrad üzerine söyledikleri, aktarmacı Türk entelijansiyası tarafından, her zamanki gibi mümkün olduğunca, aslına sadık kalınarak nakledildi. Kimileri de lütfedip, onun Oryantalizm hakkında söylediklerini özetlemeye gayret gösterdi; ama heyhat, Said’in Oryantalizm üzerine söylediklerinin, Türkiye’nin zihin ve siyaset tarihi bağlamında ne anlama geldiği üzerinde hiç durulmadı!
Daha önce de kimbilir kaç defa yazdım. Antiemperyalist bir kurtuluş savaşı vererek bağımsızlığını kazanmış olan bir ülkenin entelijansiyasının, rahmetli Cemil Meriç üstadımızın ifadesiyle ‘sömürgeciliğin keşif kolu’ olan Oryantalizm konusunda çok daha hassas olmaları gerekirdi; – ama öyle olmadı! Anlışanlı entelijansiyamız, nedense bu konuda en ufak bir hassasiyet bile göstermedi. Halbuki, Batı’nın bize bakışını temelli bir biçimde belirleyen, ‘Oryantalizm’ idi. Oryantalizm, Edward Said’in meseleyi ele alış tarzından çok önce, Fonksiyonalist Antropolojiyle entelektüel dolaşıma girmiş bir kavramdı. Tuhaftır, Edward Said’in temellendirdiği anlamda Oryantalizmin bir nevi tarihöncesi sayılabilecek olan Fonksiyonalist Antropoloji ile Emperyalizm ve Sömürgecilik (Kolonyalizm) arasındaki bağıntılara bizde ilk dikkati çeken, daha sonra Amerika’ya yerleşip Türkiye ile ilgili her şeyi (Türkçe dahil!) unutmaya and içen Muzaffer Şerif Başoğlu olmuştur. Başoğlu, 1939 yılında, ‘İnsan’ Dergisine yazdığı ‘İptidai Zihniyet Problemi’ başlıklı makalesinde, kendilerini ‘yüksek gören istilacılar’olarak tanımladığı Avrupalıların, ‘muhtelif sebeplerin tesiri altında teknik ve kültürel gelişmelerinde geri kalmış olan iptidailer’in zihniyetini, ‘doğuştan alçak’ gördüklerini, bu suretle kendilerinde onlara (‘iptidai’, yani ‘ilkel’ diye adlandırdıklarına H.Y.) sürekli bir surette hükmetme hakkı buldukları vehmine’ kapıldıklarını bildirir. Bu konuda Türkiye’de, bilebildiğim kadarıyla, iki yazı daha yazılmıştır. Biri benim ‘Felsefe ve Ulusal Kültür’ adlı kitabımdaki ‘Bilim ve Emperyalizm’ başlıklı yazıdır; öteki ise, rahmetli Cemil Meriç’in ‘Kültürden İrfana’sında yer alan ‘Sömürgecilik ve Klasik Antropoloji’ başlıklı yazı.. Fonksiyonalist Antropolojinin, Emperyalizmi ve Sömürgeciliği meşru gösterme konusundaki ideolojik tavrını sergilemek, teşhir etmek; Oryantalizmin bilinçdışımıza nüfuz ederek, kendimizi Avrupalıların bizi gördüğü gibi ‘ilkel’ görmeye kışkırtan bir menhus hastalık olduğunu ortaya koymak, yukarda da belirttim, Emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı veren bu ülkenin entelijansiyasına düşerdi. Ama bu üç yazı dışında ne bir ses, ne nefes!
‘Şarkiyatçılık’ üzerine yazan, hatta bu konuda kitap yayınlayan bazı öğretim üyesi dostlarımız, Edward Said’in tezlerini, maalesef, tıpkı onun eleştirdiği neviden bir ‘sömürge entelektüeli’ gibi okumuşlardır. Oryantalizmin, zihinler üzerine inşa ettiği tahakküm mekanizmasının teorik dökümünü, Said’den yola çıkarak ve sadakatle aktarmışlar, ama, bu mekanizmanın Türk entelijansiyası üzerindeki kuşatıcı, baskıcı yıldırıcı hakimiyetini çözümleme ve sergilemede aciz kalmışlar; bir yandan Said’in görüşlerini naklederken, öte yandan, romanlarında (hem de Said’in teorik dökümünü yaptığı anlamda!) Oryantalizmin dik alasını icra eden bir romancımızı göklere çıkarmakta asla beis görmemişlerdir. Hani tutarlılık, nerde ‘derin okuma’? İsmet Paşa’nın dediği gibi: ‘Hadi canım sen de! ’
Türkiye’deki ‘sömürge entelektüelleri’nin bilmedikleri şudur: Said’i ezberlemek bir şeydir, anlamak başka şey! Hiçbiri Said’den yola çıkarak Türkiye’yi, Türkiye’nin Modernleşme sonrası zihniyet tarihini, sözümona Türk entelijansiyasını analiz etmedi! Said, Necatigil’in deyişiyle, ‘onları onlara gösteren ayna’ydı; – o yüzden bakamadılar aynalara: Baksalar, kendilerini göreceklerdi çünkü...
HİLMİ YAVUZ
[email protected]
12.10.2003
Hem beğendiğim hem de sinir olduğum bir programcı... Adam izletmesini ve kıl etmesini çok iyi biliyor. Güvenmediğim birisi ama değerli ve başaralı bir gazeteci olduğunu kabul etmem lazım...
Romper Stomper (1992) adında baba bir filmde dazlak rolüyle gerçekten dikkati çeken bir aktördü... Sonra L.A. Confidential (1997) kendini ispatlayıp Gladiator'la (2000) ününe ün yaptı ki İnsider filmi bile 1999 yapımı olmasına rağmen Gladiator filminden sonra daha çok ilgi gördü...Sonra
Beautiful Mind (2001) ıle holloywood'taki yerini sağlamlaştırarak klasik ünlüler arasına girdi...
Blackburns Takımı'nda oynadığı zamanlarda tanışmıştım, ailecek çok iyi anlaştık... Paranın ve ünün fazla şımartmadığı, zeki ve çok cici bir ailesi olan birisi... Hiçte şabana benzeyen bir tarafı da yoktur... TV gözlerinizi yanıltmasın...
Bir de ilginizi çekerse Ejderha'yı oynayabileceğiniz bir kaç bilgisayar ya da PS2 oyunları da var...
Aklıma gelenler daha doğrusu şimdiye kadar oynadıklarım:
Drakan: Order of the Flame (PC)
Drakan: The Ancients' Gates (PS2)
Dragon Rage (PS2)
Reign of Fıre (PS2)
Bunların içinde Dragon Rage'te direk ejderhayı oynuyorsunuz...
Might and Magic (_Heroes) serileri (özellikle - Heroes Chronicles: Clash of the Dragons)
Warcraft, Dungeon Siege, Everquest serileri vb...
Esasında bunlar direk ejderha oyunları olmadağından fazla saymama gerek yok çünkü çoğu fantezi (frp) oyununda ejderhaları seçip oynayabilirisiniz ya da en azından karşınıza ejderhalar çıkabilir...
Nanenin yararları:
Fiziksel ve ruhsal yorgunluğun ilacı nane. Banyo suyuna ilave edeceğiniz bir avuç nane ile papatya derdinizin çaresi olabilir. Üstelik sıcak banyo sırasında banyonuz bu kokulu bitkilerden dolayı çok hoş kokabilir. Bitkilerin sinirler üzerinde rahatlatıcı bir etkisi de var.
:) lükse bakın, bunlar banyoyu sütle de doldurturlar valla
yine kötülük problemi konusu açılmış, bu konuyu anlamak için 'Hayr ve Şer' konusunu idrak etmek gerekir... Bir önceki yazıma ek olarak bu konuda daha geniş bilgiler veren başka bir yazı daha:
ŞER
Kötülük, fesat, bozukluk, yaramazlık, zulüm, her çeşit günah ve ceza verilmesini gerektiren uygunsuz iş. Kötülükleri arzu etmek, musbet, belâ ve sıkıntı anlamlarına da gelir. Çoğulu; şürûr olup, hayrın ve iyiliğin zıddıdır.
Dinde ve felsefede anlaşılması güç olan problemlerden birisi de şer meselesidir. Gerek fenalık ve kötülük anlamında olsun gerek musbet, belâ, felaket ve sıkıntı anlamlarında olsun şerri de yaratan Allah'tır. Nitekim hayrı yaratan da O'dur. Çünkü her mümkünü ve her işi yaratan Allah'tır. O'ndan başka yaratıcı yoktur. Zâtı ekmel olup mutlak kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğu için Allah'ın zat, esmâ (isimler) , sıfat ve fiillerinde hiç bir şer yoktur. Şer insanlarda, insanların işlerinde ve insana göre yaratıklardadır. Allah şerri de hikmet ve ilahî adaletin bir gereği olarak yaratmıştır.
Yüce Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irade vererek imtihan etmek için getirmiştir. Bu imtihan âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah bu âlemde insanlara, içlerinden peygamberler gönderecek doğru yolu göstermiştir: 'Biz ona (insana) iki yol gösterdik' (el-Beled, 90-10) Ve sizleri şer ve hayır (yolları) ile imtihan etmek için deniyoruz ve sonunda bize döndürüleceksiniz' (el-Enbiya, 21/35) . Üstelik insanın ruhuna şerden sakınmanın ve şerri tanımanın bilgilerini koymuş ve ilham etmiştir: 'Her bir nefse (insan ruhuna) ve onu düzenleyene, sonra da ona kötülüğün (ne olduğunu) ve bundan sakınmayı ilham edene and olsun ki onu (nefsini = ruhunu günah ve şerden) temizleyen felaha ermiştir' (eş-Şems, 7-9) .
Allah, insanlara zorla şer ve kötülük yaptırmasaydı, onların hepsini kendisine inanan, taat ve iyilikte bulunan kimseler yapsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Allah, böyle yapsaydı, insanın arıdan veya herhangi bir hayvandan farkı kalmazdı. Arı, Allah'ın nefsine (canına) koyduğu bir ilham (güdü) ile baldan başkasını yapamaz. Onun ne aklı ne de hür bir iradesi vardır. Fakat Allah, insana akıl, şuur, bilgi edinme ve irade özellikleri olan bir ruh (nefs-i nâtıka) vererek onu hayvanlardan üstün kılmış ve yeryüzünde halifesi yapmıştır. İyilik ve hayrın kıymeti zorlayarak değil, şuur ve serbest bir irade ile yapılmasındadır. Şuursuz ve serbest bir ihtiyar ile yapılmayan iyiliğin kıymeti yoktur. 'Eğer Rabbim dileseydi, yeryüzünde bulunan bütün insanların hepsi iman ederlerdi' (Yûnus, 10/99) . Allah böyle yapsaydı, insanların akıllarını kullanarak, vicdanlarına tabi olarak serbest iradeleriyle hürriyet içinde iman ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre karşı ne değeri olurdu; küfür ve şer olmasaydı irade ve istekle iman ve hayır uğrunda çekilen meşakkatin ne kıymeti kalırdı? Küfrün bilfiil varlığı olmasa idi iman ve kelimetullah nasıl bu kadar yüce ve değerli olurdu. Her şeyin kıymeti zıddı ile bilinir: Eğer Nuh (a.s) kavminin küfrü olmasaydı.
Tufân mucizesi, meydana gelmezdi ve diğer peygamberlere iman etmeyen kavimlerde helâk âyetleri kendini göstermezdi. Helâk mucizeleri ile helâk olan milletler apaçık delilleri gördükten sonra helâk olmuştur. Hayatta kalan da apaçık beyyineyi gördükten sonra iman ettiği için hayat bulmuştur. Ta ki helâk olan apaçık bir delili gördükten sonra helak olsun. Hayat bulan da apaçık bir delili görüp anladıktan sonra hayatta kalsın' (el-Enfal, 8/42) . 'De ki hak Rabbindendir. O halde isteyen inansın, isteyen küfretsin...' (el-Kehf, 18/29) .
Şerri yaratmak şer değildir. Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan aklını kullanarak iradesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da bunu yaratır. Her şey, Allah'ın dileyip yaratmasıyla vukua geldiği için, kulun iradesini yöneltip kudretini sarf ederek işlediği işi de sırf husûle gelmesi ve imtihanın tahakkuk etmesi için yaratır.
Ancak biz kendi irademizle şerri kazanırız; Allah da bizim irade ve seçimimize göre o şerri yaratır. Ancak Allah'ın şerre yardımı ve rızası yoktur.
Muhiddin BAĞÇECİ
Yazının Tümü: http://www.kuranikerim.com/islam_ansiklopedisi/S2/23.htm