Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • intihar eden edebiyatçılar30.12.2004 - 21:38

    Ernest Miller Hemingway (21 Temmuz1899- 2 Temmuz 1961)

    Uçak kazasından kurtulmuş birisinin kendini öldürmesi kaderin cilvesi olsa gerek... Fakat kalp, kan, ciğer, tansiyon, kronik alkoliklik, depresyon, insomnia(uyuyamama) gibi sorunları ve rahatsızlıkları olan birisinin, herhalde diyorum, ''Allah almıyor, ben alırım, bu canı'' gibilerinden yetti canına sanırım çektiği acılar...

    Ama en ilginci, torunları olan, Mariel ve Margaux, iki ünlü kız kardeşin de, intihar ederek canlarını almaları '? ' geriye çok büyük bir soru işareti bırakıyor. Acaba genlerde mi bir bozukluk vardır, nedir... Genler diyorum çünkü, inanmazsınız belki, Ernest Hemingway'in babası da intihar ederek ölmüştür.

    Bu konuda herhalde özel olarak terim açmak gerek, nobel kazanmış ünlü yazar, zamanında gönülleri feth etmiş iki ünlü kardeş, ve sanki geriye kötü bir miras bırakmış büyük büyük babaları... Öyle ilginç hayat hikeyeleri ki, mesela Margaux Hemingway bulduklarında, kimlik kontrolü ancak dişlerinden yapılabilmiştir...

    :O

  • nazım hikmet30.12.2004 - 16:51

    O Anadolu'nun bağrında çıkartılan yangını görüp '''bir şeyler yapmalı'' diyerek kendisi de tutuştu. Yangını söndürme umuduyla, küzeyde ki nehirden su getirmek için uğraştı. Fakat ''Kırk Haramilerin'' yangını çıkartmak için ''Rum Ateşi*'' kullandıklarını bilemezdi ki... Nice saf ve mert anadolu evladının bilmediği gibi...

    *Rum ateşi: Grejuva, suda bile yanma özelliği olan silah demek. En önemli etkisi, üstüne su atıldıkça daha çok yanması ve yayılmasıdır. Bu yüzden yangın başlamasın ya da daha da yayılmasında diye daha çok üstüne su atan askerler, farkında olmadan, ateşin büyümesine daha çok yardımcı olurlar. Bu gizli silahla zamanında çok savaş kazanılmıştır...

  • nazım hikmet30.12.2004 - 15:03

    ...
    Bir nokta belirtilmelidir: Nâzım Hikmet'in ilk şiirlerinde, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemesinden, uğradığı savaş yenilgilerinden kaynaklandığı açık olan ulusal duygular da önemli yer tutmaktadır. 'Kırk Haramilerin Esiri' ile 'Yaralı Hayalet' bunların en güçlü örnekleridir. Teşrinievvel 1336 (1920) tarihli Yedinci Kitap'ta yayımlanan 'Yaralı Hayalet' şu dizelerle başlamaktadır: 'Bir gece bir odada dört arkadaş toplandık/bir uzak rüya olan geçmiş günleri andık/Gözlerimiz yaşlıydı, gönüllerimiz mahzun/Hepimiz memleketten konuştuk uzun uzun'. Daha aşağıda şu iki dize gelmektedir: 'Çaldı, tanburasından tarihin sesi geldi/Dağlara yaslanarak sanki Zeybek yükseldi'.

    Yurt sevgisinin, tarihsel geçmişe bağlılığın yanısıra bu şiirlerde şairin ustalaşmaya başladığı, vezni kullanmada zorlanmadığı ve daha arı bir Türkçe'ye yöneldiği de görülmektedir.
    ...
    (http://www.mkutup.gov.tr/n-hayati.html)

    Kırk Haramilerin Esiri

    Geniş dallardan sızan gecenin gölgesiyle,
    Ormanda uğuldayan yağmurların sesiyle,

    Bu akşam renklerini kaybedince her çiçek.
    Bir kahraman esirin kolları kesilecek.

    Bu bir şanlı erdir ki Rabbi bulmuş kanında.
    Bir kere düşürmeden yüksek mağrur alnında.

    Alevden bir sancağın taşımış gölgesini.
    Memleketler çökermiş yükseltince sesini.

    Tam altı yüz yirmi yıl bir nur için döğüşmüş,
    Fakat günün birinde kafir eline düşmüş.

    Şimdi ezmek istiyor onu kırk haramiler,
    Bu son akşam kalbinde rabbi bulmazsa eğer.

    Ormanda renklerini kaybedince her çiçek.
    Bir vuruşta bin kesen kolları kesilecek.

    İşte rüzgarda uçan alevleriyle yer yer,
    Siyah ağaçlıklardan parladı meşaleler.

    Dumanlı bir kızıllık ormanı gölgeliyor.
    Şanlı esirleriyle haramiler geliyor.

    Ağaçsız bir meydanda büyük kütükler yandı.
    Haydutların karanlık yüzleri aydınlandı.

    Küçük bir oda gibi yosunlanmış bir taşı,
    Kendisine taht yapan haramilerin başı.

    Bir şeyler mırıldandı, bir şeyler emreyledi,
    Sonra boğuk bir sesle haydi kesiniz dedi.

    Haydutlar ağır ağır çekilirken geriye,
    Geniş yüksek bir gölge itildi ileriye.

    Tunç bir çehre parladı alevin rüzgarıyla,
    Yüksek gururlu alnı geniş omuzlarıyla.

    Kolları kesilecek kahraman esirdir bu,
    Ne dudakları sarı ne gözlerinde korku,

    Bir demir heykel gibi öyle hissiz bekliyor.
    Nihayet hep kütükler olunca bir yığın kor,

    Haydutların içinden birisi ilerledi.
    Kolların kesilecek haydi hazırlan dedi.

    Zulmette parıldadı çeliği bir baltanın,
    Kuru bir ses duyuldu sonra fışkıran kanın,

    Damlaları ateşten yer yer duman çıkardı.
    Şimdi şanlı esirin yalnız bir kolu vardı.

    Ormanı baştan başa dolaştı boğuk bir ses;
    Öteki kolu da kes! Öteki kolu da kes!

    Bıraktığı baltayı cellat alırken yerden,
    Meydana gölgeleri yakınlaşan göklerden,

    Haykırıldı bir büyük şanlı mazinin yadı.
    Birden balta esirin elinde parıldadı.

    Nazım Hikmet Ran

  • alfred hitchcock30.12.2004 - 00:12

    Eskiden 'Alfred Hitchcock Sunar' diye, kısa metrajlı, gerilim filmlerinin sunulduğu, bir TV programı vardı....

    Bizim şişman Hiçyok, parmaklarının arasında bir puro, siyah beyaz bir çekimde, çoğunlukla bir sandelyeye ile sunduğu, kısa filmler baya damardandı. Alacakaranlık Kuşağı bundan mı etkilendi yoksa Hiçkokla alakları yok mu bilemiyeceğim ama ikiside aşmış dizilerdi...

  • tabut30.12.2004 - 00:04

    Kendinizi tabutun içinde hissetmek istiyorsanız, içine girmeden, en yakın duyguyu herhalde, Alfred Hitchcock adapsiyonu olan, 'The Grave' (The Buried) isimli kısa filmi verebilir...

    Dehşet bir tabut sahnesiydi, eminim Tarantino da Hitchcock'un bu tabut sahnesinden etkilendi: 'acaba o kadın, o tabuttan, nasıl kurturalabilir...' gibilerinden kendine sorarak, 'Kill Bill 2' filminde ki tabut sahnesi yaptı... İlginçtir, iki filmde de kadın kahraman tabuta konluyor, bence tesadüf değil :)

  • harakiri29.12.2004 - 23:41

    Japonların harakiri bayramı

    Japonların 300 yıldan beri kutladığı '47 Efendisiz Samuray' gününün kaynağı şeytanların Tanrısı Kira'dan öç alınması. Efsaneye göre Kira'nın yaşadığı yeri basıp onu öldüren '47 Efendisiz Samuray', efendilerinin öcünü aldıktan sonra harakiri yaparak intihar etmişti.

    İlgincime giitti yapıştırayım dedim buraya :)

  • batılı olmak29.12.2004 - 02:28

    Doğ-r-uya giden dolu yol vardır. Batı-l-dan gidilse bile bir noktadan çıkıp yine aynı noktaya gelinceye kadar dünyayı dolaşmak gibi. Fakat yol uzun ve zorlu olduğundan neden yola çıktığını unutanlar da çoktur...

  • eminem29.12.2004 - 02:09

    Yanlış bilmiyorsam esas adını M&M koyacaktı ama böyle bir isimle bir çukulata daha doğrusu ürün adı olduğundan kanunen izin verilmemiştir, bundan dolayı okunuşu olan Eminem'i seçmiştir. (Bu arada M&M süper, ne de olsa sinemalarda en çok satılan çuğluta, çerez gibi maşallah)

  • çizgi29.12.2004 - 02:02

    Bir noktadan geçen çizgi sayısı sonsuzdur. İlkokul 3'te, kafadan atarak, herkesden önce bildiğim ilk matemetik sorusu olduğundan yeri benim için çok önemli dermişim :)

    İki noktanın birleşmesiyle çizgi oluşur, benim için bu ilişkileri sembol eder. Nokta bile noktalardan oluşmuştur, bir noktadan geçen sonsuz çizgi sonunda yine nokta oluşturur. Her şey noktalardan oluşmuştur ama bizim gördüğümüz çizgilerdir. Anlıyacağınız noktalar ve çizgiler benim için matematikten ya da geometriden çok felesefik anlamlar taşıyor. Şimdi buraya benzerlik teorilerimi ortaya atıp iyice saçmalamadan konuyu kaptayım en iyisi :)

  • John Maynard Keynes29.12.2004 - 01:16

    Keynes beyfendiyi tabi ki ekonomi dersinde tanıdım. Ünlü bir ingiliz iktisatçı olduğundan derslerimizde çok öne çıkan biriydi. Daha doğrusu adamla kafayı bozmuşlar diyebilirim. Ekonomiden çok milliyetçilikten ve tutuculuktan gelen bir şey olsa gerek dedim. Belki biliyorsunuzdur batıda Marks, Keynes, Adam Smith gibi dolu ekol vardır. Çoğu kendi ülkesinin ya da ideolojilerin neferi olduğundan bu ekolleri bayraklaştırmış çok okul ve universite de vardır.. Tabi İngiltere'de okuduğum unide bu adamın ekol olması rastlantı değil...

    1883-1946 yılları arasında yaşamış. Kendisi gibi önemli bir iktisatçı olan John Neville Keynes'in oğludur yani babasının oğlu gözü. Eğitimini bitirip ölünceye kadar İngiliz Hazinesi'nde çalışmıştır. Belki İngiltere'nin bu kadar güçlü olmasını sağlayan sayılı İngiliz'lerden biridir. Baksanıza adama ömrü boyunca devlet hazinesi emanet edecek kadar güveniyorlar.

    Tabi ki Keynes hazinede altınları sayarak ünlü olmamamıştır. I. Dünya Savaşı sonunda toplanan Paris Barış Konferansı'na Hazine'yi temsilen katılmıştır. Savaş sonrasında danışmanlık ve gazetecilik yapan Keynes, II. Dünya Savaşı yıllarından sonra 1944 yılında toplanan Brethon Woods Konferansı'nda İngiliz Heyeti'ne başkanlık yapan Keynes, ABD tezlerine karşı İngiliz tezlerinin savunucusu olmuş ve konferans kendi adı ile anılan, ''Keynes Planı''nı sunmuştur. Aslan Keynes, bir ''yankee go home'' dememiş...

    Keynes'in en ünlü eseri 1936 yılında yayınlanmış olduğu, ''İstihdamın Paranın ve Faizin Genel Teorisi'' (The General Theory of Employmentö Interest and Money) ya da kısa adıyla ''Genel Teori'' diye bilinen kitaptır. Klasik İstihdam teorisine karşı çıkmış ve yeni bir istihdam teorisi geliştirmiştir. Bu İngiltere için çok önemli bir tarihsel olaydır, dedim ya adam boşu boşu ekol değil burada.

    Bu arada Hindistan'da da görev almış, oradan edindiği deneyimlerle ''Indian Currency and Finance'' (1913) ve ''The Treatise on Probibility'' (1912) çıkartmıştır. Ya diyorum kimse inanmıyor, bu gavurların hepsi doğudan etkilenmiş diye. Biz ise öcü var diye doğudan kaçıyoruz, yazık gerçekten.

    Neyse konumuza döneyim. Paris Barış Konferensı'nda savunduğu fikirleri ''Economic Consequences of the Peace'' ve ''A revision of treaty'' (1922) adlı kitaplarında toplamıştır. Sonracığıma II. Dünya Savaşı döneminde yazmış olduğu savaşın finansmanına ilişkin bir kitabı da ''How to Pay for the War'' 1940ida yayınllaşmıştır. Adamın hazinede oturmakttan canı sıkılıdığı belli yani...

    Şimdi uzun uzun teorilerini, düşüncelerini anlatacak değilim çünkü okuyanların çoğu benim gibi olaya fransız kalabilirler... Ama merak edenler için ''Keynes Etkisi'', ''Keynes Planı'', ''Keynes'in İstihdam Teorisi'' ni incelemelerini tavsiye ederim. Bir kaç noktayı belirtyim, istihdam mistihdam klasik teori falan filan derken Keynes eserleriyle kapatalizmin otamatik olarak tam istihdamı sağlamayacağını savunmuştur... Bana göre ortadaki tüm teorileri kazana atıp bir tutam Marx, biraz şundan biraz bundan derken ortaya yeni istihdam çorbası çıkıp ingilizlere sunmuştur. Bu kapitalist rejimlerde maşallah hemen her şeye adepte oluyorlar...