Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • ingilizler25.03.2004 - 18:02

    5. Yazı

    İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti 'graveyard shift') denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur ('saved by the bell') bazıları da 'ölü zilci' (dead ringer) olurdu.

    Gerçekler bunlar. Kim demiş tarih sıkıcıdır diye..


    Orjinali

    England is old and small and the local folks started running out of places to bury people. So they would dig up coffins and would take the bones to a 'bone-house' and reuse the grave. When reopening these coffins, 1 out of 25 coffins were found to have scratch marks on the inside and they realized they had beenburying people alive. So they thought they would tie a string on the wrist of the corpse, lead it through the coffin and up through the ground and tie it to a bell. Someone would have to sit out in the graveyard all night (the 'graveyard shift') to listen for the bell; thus, someone could be 'saved by the bell' or was considered a 'dead ringer.'

    And that's the truth... (who ever said that History was boring) ?

  • ingilizler25.03.2004 - 18:02

    4. Yazı

    Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

    Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında 'tabak ağzı' (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.

    Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

    Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna 'uyanma' nöbeti deniyordu.

    Orjınali:

    Those with money had plates made of pewter. Food with a high acid content caused some of the lead to leach onto the food, causing lead poisoning and death. This happened most often with tomatoes, so for the next 400 years or so, tomatoes were considered poisonous.

    Most people did not have pewter plates, but had trenchers, a piece of wood with the middle scooped out like a bowl. Often trenchers were made from stale bread which was so old and hard that they could be used for quite some time. Trenchers were never washed and a lot of times worms and mold got into the wood and old bread. After eating off wormy, moldy trenchers, one would get 'trench mouth.'

    Bread was divided according to status. Workers got the burnt bottom of the loaf, the family got the middle, and guests got the top, or 'upper crust.'

    Lead cups were used to drink ale or whiskey. The combination would sometimes knock them out for a couple of days. Someone walking along the road would take them for dead and prepare them for burial. They were laid out on the kitchen table for a couple of days and the family would gather around and eat and drink and wait and see if they would wake up. Hence the custom of holding a 'wake.'

  • ingilizler25.03.2004 - 17:59

    3 Yazı:

    Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.

    Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'thresh hold' (saman tutan; Türkçesi 'eşik') idi.

    Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. 'Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük' (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.

    Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna 'yağ çiğnemek' (chew the fat) adı veriliyordu.

    Orjinali:

    The floor was dirt. Only the wealthy had something other than dirt, hence the saying 'dirt poor.'

    The wealthy had slate floors that would get slippery in the winter when wet, so they spread thresh (straw) on the floor to help keep their footing. As the winter wore on, they kept adding more thresh until when you opened the door it would all start slipping outside. A piece of wood was placed in the entranceway, hence, a 'thresh hold.'

    In those old days, they cooked in the kitchen with a big kettle that always hung over the fire. Every day they lit the fire and added things to the pot.. They ate mostly vegetables and did not get much meat. They would eat the stew for dinner, leaving leftovers in the pot to get cold overnight and then start over the next day. Sometimes the stew had food in it that had been there for quite awhile. Hence the rhyme, 'peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old.'

    Sometimes they could obtain pork, which made them feel quite special. When visitors came over, they would hang up their bacon to show off. It was a sign of wealth that a man 'could bring home the bacon.' They would cut off a little to share with guests and would all sit around and 'chew the fat.'

  • ingilizler25.03.2004 - 17:53

    2. Yazı:

    Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki 'kedi-köpek yağıyor' (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.

    Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.

    Orjinali:

    Houses had thatched roofs-thick straw-piled high, with no wood underneath. It was the only place for animals to get warm, so all the dogs, cats and other small animals (mice, bugs) lived in the roof. When it rained it became slippery and sometimes the animals would slip and fall off the roof-hence the saying 'It's raining cats and dogs.'

    There was nothing to stop things from falling into the house. This posed a real problem in the bedroom where bugs and other droppings could really mess up your nice clean bed. Hence, a bed with big posts and a sheet hung over the top afforded some protection. That's how canopy beds came into existence.

  • ingilizler25.03.2004 - 17:51

    Nette dolaşan İngilizlerle ilgili bazı yazılar var; baya ilginç:

    1. Yazı:

    Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığımı düşünün. 1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:

    İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

    Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma mtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın' (Don't throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir.

    Orjinali:

    Next time you're washing your hands and the water temperature isn't just how you like it, think about how things used to be. Here are some facts about the 1500s.

    Most people got married in June because they took their yearly bath in May and still smelled pretty good by June. However, they were starting to smell, so brides carried a bouquet of flowers to hide the body odor.

    Baths consisted of a big tub filled with hot water. The man of the house hadthe privilege of the nice clean water, then all the other sons and men, then the women and finally the children-last of all the babies. By then the water was so dirty you could actually lose someone in it. Hence the saying, 'Don't throw the baby out with the bath water.'

  • david lynch25.03.2004 - 14:32

    Bu adamın filmlerini izleyip manyak olduğunu düşünmemişseniz şaşırırım... İlk İkiz Tepeler (Twin peaks) dizisiyle tanıdım, ama esas Lost Highway ve Blue Velvet'i izleyince daha çok ilgimi çekti...

    Dürüst olmak gerekirse bazı filmlerini ilk izlediğimde bir şey anlamadım, sonra Lost Highway hakkında yapılan uzun bir yorumu okuyunca afalladım kaldım... Bir hikayeyi yap-boz ya da bulmaca haline getirip semboller ve flash-back'lerle süsleyen çılgın bir deha...

    Onu ve eserlerini tanımlamak gerekirse mesela anlaşılır bir hikayeyi Velazquez'ın Las Meninas resmine benzetelim, işte Velazquez'ın Las Meninas resmi ne kadar anlaşırlır ve belirginse aynı resmi Picasso'nun yapması gibi David Lynch'in filmleride anlaşılmaz ve karmaşık görülür lakin hikaye yine de ordadır... fakat çoğu kişi abuk subukluk gördüğünden anlam veremez...

    Evet David Lynch bana göre sinema dünyasının Picasso'sudur, çoğu eserine belli bir açıdan bakmazsanız saçmalık sanarsınız...

  • francis ford coppola25.03.2004 - 14:12

    Tabi ki Kıyamet (Apocalypse Now) ve Baba (Godfather) seri filmlerini yapan adam... Onun hakkında yorum yapmam için filmleri izlemeniz yeterli... Kızı da maşallah babası gibi hünerli çıktı...

  • akira kurosawa25.03.2004 - 14:04

    Hollywood'a ilham olan Japon yönetmen. ''Yedi Samuray (Seven Samurai) '' filminden esinlenerek ''Yedi Silahşörler (The Magnificent Seven) '' filminden ''Bir Böceğin Yaşamı (A Bug's Life) '' filmine kadar yüzlerce film yapılmıştır...

    Akira yönetmenden çok bir ressam ya da şair kadar yetenekli bir sanatkardır, yapıtları Salvador Dali ya da Michelangelo kadar etkileyici ve düşündürücü....

  • feza gürsey25.03.2004 - 13:08

    '...Benim gibi, bazı Doğulu meslektaşlarım gibi fizikçiler; üzerinde çalıştıkları, anladıkları ve ilerlettikleri bir konuda bazı olağanüstü kanun ve fikir yapıları ile karşılaşırlarsa, olayların ve mantığın bu nadir mimarisi de bize eski kültürümüzden miras kalan, havasını hala içimize çaktiğimiz bir his, hayal ve müphem düşünce alemini hatırlatıyor, onun ana hatlarıyla uyuşuma giriyorsa, ben derim ki böyle rezonanslar iç dünyamızı beklenmedik biçimde zenginleştirir, hayat görüşümüze bir boyut daha katar, sanat ve bilim toplumlarımız arasında yeni köprüler kurabilir...'


    | | Tümünü Okumak için Buraya Tıklayın (Dikkat PDF dosyasıdır geç açılabilir) |

  • oktay sinanoğlu25.03.2004 - 13:02

    Oktay Sinanoğlu (1935-)

    1935'te doğan Sinanoğlu, 1953’te Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş TED Yenişehir Lisesini burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya mühendisliği okumak üzere ABD'ye gitti. 1956’da ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi.

    1957’de Massachusetts Institute of Technology'yi (MIT) 8 ayda birincilikle bitirerek Yüksek kimya Mühendisi oldu. 1960’ta Yale Üniversitesinde 'asistant professor' (yardımcı doçent) olarak çalışmaya başladı.

    26 yaşında iken atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı ile 'associate professor' (doçent) oldu ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak 'full professor' (profesör) ünvanını aldı. Bu ünvan ile modern üniversite tarihinin ve Yale Üniversitesi tarihinin en genç profesörü oldu.

    1964’te ODTÜ'ye danışman profesör oldu. Yale Üniversitesinde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. Dünyada yeni kurulmaya başlayan Moleküler Biyoloji dalının ilk birkaç profesöründen biri oldu. Amerikan Ulusal bilimler akademisine Üye olarak seçildi. Buraya seçilen ilk ve tek Türk oldu.

    İki defa Nobel' e aday gösterildi. Defalarca Nobel Akademisinin isteği üzerine Nobel'e aday gösterildi. Dünyanın sayısız yerinde sayısız buluşları ve teoremleri ile ilgili sayısız konferans verdi.

    26 yaşından beri devam ettiği Yale Üniversitesinde Moleküler biyoloji ve kimya olmak üzere iki kürsüde profesör ve son 7 senedir görev yaptığı Yıldız Teknik Üniversitesinde ise Kimya dalında olmak üzere bir kürsüde Profesör olarak görevini sürdürmektedir.

    http://www.erkanergen.com/bilim/bilim_adamlari/oktay_sinanoglu.htm