Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • masonluk20.02.2006 - 14:31

    MASONLUK (DEİZM=YARATANCILIK-NESNELERDEKİ BİRLİĞİ BENİMSEYENLER)



    Masonlar teizm, tanrıcılık ve ateizm-tanrısızlık ve panteizm-doğa tanrıcılık karışımı yaparak ve kendilerince yorumlayarak bir nevi yaratıcılık olan deizmi(Yaratancılıkçılığı) vurgularlar. Bazı yerde teist-tanrıcı, bazı yerdede deist-yaratancılıkçı görünerek ikisinin arasında kendilerine özge bir nevi ateist hem panteist(doğa tanrıcılık) hem ‘’deist’’ görünürler. Doğayı bir nevi tanrı ederler. Ama iradesi olmayan, hiçbir şeye karışmayan kendi sistemi içinde devam eden bir doğa tanrı.

    Panteistlere ve deistlere göre tanrının vahyi, dini ve peygamberleri yoktur. İşte masonlar, böyle bir ne tanrı diyebileceğimiz ne de diyemeyeceğimiz bir yaratıcılık felsefesini (Deizmi) kabul edip, o yaratıcılığa da mimar, büyük usta derler. Onlar, tanrı kelimesini kullanmaz, usta sözcüğünü kullanırlar.

    Aklı-fiziki bilimleri öne çıkarırlar. Hep bilime ve rasyonalizme-akılcılığa vurgu yapıp, vahyi-ilahiyi reddederler. Ama yerine göre, bazen de, kiliseyi ve camiyi hatta sinegogları kızdırmamak için localarında, Kur’an, Tevrat ve İncil bulundururlar. Bu üç dini birleştirmek istiyor görünürler. Nedense Hindu dinler Budizmin sembollerini kullanmazlar.

    Onları kitabi semavi din olmadıkları bir nevi dünyevi din olduklarını bildikleri için, kendi materyalist görüşlerine yakın görüyorlar sanki. aslında masonlar deizmi benimsemişlerdir. (Yaratancılıkcılar)

    Sadece hiçbir şeye karışmayan -vahyi dini olmayan bir tanrı..yaratıcıyı bir mimar-bir usta göstermeye çalışırlar. Ahirete, öldükten sonra dirilip huzuru ilahide hesap vermeye, madde ötesi cennet ve cehenneme, meleklere şeytana(iblis) inanmazlar. Sekülerizmi dünyeviliği savunurlar. Uhreviliği, metafizik gerçekleri reddederler. Bir nevi basit ve kurnaz materyalistlerdir. İki yüzlüdürler. Gerçek niyetlerini gizlerler. Ortamına göre konuşur, hareket ederler. Hümanizme çok vurgu yaparlar. Yaşamlarında uhrevilik, maneviyatçılık yoktur. Dünyevi, seküler yaşamı kabul etmişlerdir. Ahirete, öldükten sonra dirilip (Baas) Tanrı’ya hesap verileceğine inanmazlar. Bir çeşit karma karışık basit materyalistlerdir.

    Gerçek gayelerini ise en üst derecelere çıkmış, Mason biraderleri bilir. Tabii ki, onlar birbirlerinin biraderleri kardeşleridirler ve sırları aralarında mahfuzdur.Ve diğer bütün insanlar biraderleri kardeşleri değildir. Ancak en çok İsrailiyatla ilgili oldukları da, herkesin malumudur. Bu yanlarını gizleyememişlerdir. Çünkü gönyeleri İsrailiyatı çağrıştırır. Hazreti Davut İsrail Peygamberlerindendir. Davut A.S.’a çok vurgu yapmaları İsraliliyata öncelik verdiklerinin kanıtıdır. (Hazreti Davut+Gönye) zaten iç içe iki gönyeden altı köşeli simge çıkar.

    KAZIM YARDIMCI/ADIYAMAN

    18.1.2006

    www.varliktanveriler.com

    info@varliktanveriler.com

  • vahdet-i vücud20.02.2006 - 14:29

    HAKİKAT

    İsbat ettinse, varın var olduğun,

    Çözüldü esrar, bitti yorgunluğun.

    İsbat-ı vücut, yoku yok etmektir.

    İşte bu hikmeti: LÂ vü İlla nın.



    LÂ ile söyle yokun yok olduğun,

    Hem İLLA ile VAR'ın var olduğun.

    Gerçek budur. Alem-i Eşya ise,

    Zahiridir, bir tek mutlak varlığın.



    Coşar deniz, ilân eder birliğin,

    Tekliğine köpük şahit denizin,

    Teklikte çokluk var, çoklukta teklik.

    Zuhurudur çokluk, tek bir vücudun



    Denizden var olan yüz bin köpüğün

    Açıktır, evveli.Deniz olduğun.

    Köpükler yok olur gene denizde,

    Bu da isbatıdır, âhir olduğun.



    Bir bütündür, olmaz kenarı varın

    Zira yok yok ki; ola haddi varın,

    İşte Ulûhiyet budur, SONSUZLUK...

    Eşya, hep kendi zuhurudur Hakkın.



    Hiçbir şey yoktan olmamıştır kesin,

    Halk olan nurundandır Zat-ı Hakkın.

    Sınırsızı tam görmek mümkün olmaz.

    Açık gizli O, O'dur zahir batın.



    'Hüvel evvelü vel âhir' buyruğun,

    Bildirdi zahir batın kendolduğun.

    İlk HU'dur, son HU, dış HU'dur içde HU

    Şerhi bu; var yokun, LÂ vü İLLÂ'nın

    (Kazım Yardımcı)



    KAZIM YARDIMCI/ADIYAMAN

    18.1.2006

    www.varliktanveriler.com

    info@varliktanveriler.com

  • ahmet rüfai24.01.2006 - 15:57

    www.varliktanveriler.com
    RUFAİ KÜLLİYATI (3 CİLT) -KAZIM YARDIMCI
    'Bütün yönleriyle Tasavvuf ve Rufai Külliyatı' isimli kitap yazar Kâzım Yardımcı'nın Varlık, Muhammed İsa Adem,İslamda Mezhepler ve Yükseliş, İnsanda Yükselme, İslam Ekonomisi, İslamda Şeriat ve Tarikat, Günahsızlar isimli toplam 7 kitabını ve verilerini içine almıştır. Bu külliyatda 'Allah, Kâinat(evren) ve İnsanın' gerçeğini, Tasavvufla(meta fizik) ilgili her bir konuyu ayrıntılı olarak; diğer dini ve İslami- felsefi-kelâmi-fıkhi konuları ise kısmen ayrıntılı ve kısmen özet de olsa müşkülünüz olan her bir konuyu bulabilirsiniz. Ansiklopedik bir durum arz eder. Ancak ansiklopedilerde bulamayacağınız ve tatmin olamayacağınız konularda da sizleri tatmin edici bir içerik taşıdığını da görebilirsiniz.
    Bu kitaplar ve veriler ticari maksatla yazılmamıştır. Yazara ait bütün kitaplar ve veriler internete tamamen yüklenmiş ve insanlığa sunulmuştur. İstediğiniz kitabı ve veriyi sitemizde bulabilirsiniz ve oradan okuyabilirsiniz. İsterseniz bu kitapları ve verileri www.varliktanveriler.com dan bilgisayarınıza indirerek veya fasikül halinde yazdırarak ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.
    Hiçbir yazar kitaplarını ve yazılarını baştan sona internet yolu ile insanlığa sunmamıştır. Bu yazarın kendine özge bir farkıdır. Yazarımız hiçbir maddi menfaat beklememektedir. Bunu Allah rızası ve insanlığa olan sevgisinden dolayı yapmaktadır. BU BİR FARKTIR. Umarız yazarımızın bu farkını fark edersiniz. Ayrıca bu yedi kitabı içeren 3 ciltlik Rufai Külliyatına fiyat konulmamıştır. Yazarımız, istediği kişilere karşılıksız olarak imzalayıp hediye olarak göndermektedir. Hiçbir ticari ve maddi amacı yoktur.Sn. Yazarımız diyor ki; 'Allah'ın Dini ulvidir(Çok yüce ve mukaddestir.) madde ve para, sufli- alçaktır. Yüce ve mukaddes olan, alçak olan madde ve para ile değiştirilemez. Kur'an, hadis ve dini kitapları, para ile satan bunlarla geçinen, Allah huzurunda çok şiddetli bir ikapla karşılaşır.
    Saygılar, Sevgiler..

  • big bang20.01.2006 - 17:48

    BU KONUDA EN AYRINTILI BİLGİ
    www.varliktanveriler.com da 20. veri
    Varlıktan Veriler 20

    DARVİN’İN TEKAMÜL NAZARİYESİ, BUDİZM(REENKARNASYON) VE BİG BANG
    Budistlerin nirvana dediği Külli-Bütüncül Candır.(Ruh değil; Budistler ruha ve Tanrı'ya inanmazlar.) Ve bu bütüncül canda Akıl niteliği yoktur. Yani bu inandıkları, herkesteki organik candır. Zaten organik canda, akıl yoktur. Akıl olsaydı; canlı olan bitki ve hayvanda da olurdu. Ruh ve akıl yalnızca insanda vardır. Yine onlara göre, doğanın yarısı can(organik) , yarısı Cansız-inorganik maddedir. Can ve madde durmadan bileşir ve ayrışır (sentez-analiz) . Bu bileşme ve ayrışma olaylarında, nesneler şekil-biçim değiştirirler ve Budistler şöyle derler:
    Bitki hayvan, hayvan insan olur. Tekrar insan hayvan, bitki olur.(Yani bunlar onlara göre olasıdır.) Yani hayvan insan oluyor; O insan kötü ise tekrar vahşi hayvana dönüşüyor.Peki insan hayvana dönüşüyorsa insandaki akıl ne oluyor? Oysa akıl hayvanda yok, hayvanlarda düşün-tefekkür yoktur; olsa onlarda insan gibi büyük işler yapar, teknoloji üretebilirlerdi.
    Birde şöyle diyorlar: bir insan bu dünyada ne kadar ızdırap çekerse, ne kadar fakir ve fakirliğe razı olursa ikinci gelişte bir mihrace(İngililizlerin Lord dediği) gibi çok zengin olacaktır. Sefahat içinde eğlenceli bir hayat sürecektir. Ve ne kadar tez ölürse, o kadar tez geri dönecektir. Onun için fakirler fakirliği doğal bir olay kabul edip buna razı olup, ikinci gelişte; zengin, soylu olarak gelebilmesi için ölümü beklemelidir. Yoksa mihrace olarak değil de; tekrar vahşi bir hayvan olarak gelir. Yani insan iken vahşi bir hayvana dönüşür.
    Tabii bunlar safsatadır. İnsanı fakirliğe razı edip pasifleştirmek, burjuvaya ve egemen güçlere direnmesini önlemektir. Budistler, fakirlere düşkünler(Parya) derler. Bir de seçkinler, üst sınıf vardır. Fakirler, ölümü beklediklerinden ölünceye kadar zamanı bilmemek için tarihte, sürekli afyon kullanmışlardır. Mao, devrim ertesi afyon kullanmayı yasaklamıştır.

    Nirvanaya kavuşma olayı ise şöyledir: İyi bir insan, Buda’nın bu öğretilerine uyar; öyle hareket ederse, yazgısına razı olursa, bazıları Nirvana(Külli canla) ile özdeşleşebilirler. Onlara göre tabiat-doğa iki şeyden ibarettir. Yarısı madde(İnorganik) , yarısı can (Hayat-organik) dır. İkisi bir bütündür. Bu iki şey bileşirler, ayrışırlar ve bu ebedidir. Çünkü onlar evrenin yok olacağına da inanmazlar. Halbuki bilim bile bir gün bu alemin-evrenin geri bozulup yok olacağını, yani başka bir hal alacağını kabul ediyor. Hindular, evrenin ezeli ve ebedi olduğunu kabul ederek hem kitabi dinlere hem de bilime ters düşüyorlar.

    İslam ve İslam tasavvufu; ruhun Allah’a kavuşacağını beyan eder. Budistlerde nesnel can, büyük cana karışabilir. Buda’nın, nirvanaya; büyük cana kavuştuğuna inandıkları gibi.

    Budistler ruha inanmazlar. Onlarda iki şey var; Madde ve can. Ruha inanmayıp sadece akılsız cana(Organizmaya) inanmaktadırlar. Zira ruh-akıl sadece insanda vardır. Hayvanın ve bitkininde canı vardır, ama bitkilerin ve hayvanların akıl taşıyan ruhları yoktur. Hindu-budist dinler, din değildir. Bir düşünce, bir teoridir. Tabiata (madde ve cana tapmak gibi) bir görüş, ilkel bir materyalizmdir. Din değildir. Metafiziği yoktur. Ayrıca Darvin’ e göre her şey o arada insanda; tekamül olgunlaşma gelişme devam etmektedir. Ve bu olgunlaşma sonsuza dek hep devam eder.Yani evrende dünyada ve nesnelerde, insanda sukut (düşüklük) ve geriye dönüş yok; hep ilerleme gelişme ve güzelleşme vardır.
    Budizm-Hindu Felsefesi Darvin’in Tekamül-Teorisine de ters düşmektedir. Çünkü reenkarnasyona göre mükemmel olan, (insan) tekrar basite(hayvana) dönüşmektedir. O nedenle diyoruz ki; Reenkarnasyon Kitabi dinlere de, bilime de, Darvin Teorisinede, big Bang (büyük Patlama ve bunun sonucu bu alemin sonradan olması gerçeği)) olayına da uymuyor. Çünkü Budistler-Hindu dinleri Kâinatın –evrenin ezelden beri böyle olduğunu ve ebedi olarak böyle kalacağına inanıyorlar. Onlara göre; olaylar, olacaklar hep bu yok olmayacak evrenin içinde olmaktadır.

    Darvin’in tekamül teorisini de biraz irdeleyecek olursak: ona göre insan, hayvanın tekâmülü-gelişmesi ve düşünen-anlayan insan olmasıdır. İnsanın varlığı bilime göre milyon seneden fazladır. Bu milyon sene içinde tarihin derinliklerinde; örneğin 5-6 bin yıl öncesi ile şimdiki 2004 yılları arasında 4 bin yıl öncesinden Miladi 7.yıla kadar 25-30 peygamber gelmiş. Tevrat gibi 3500 yıllık çok eski yazılı ve çok düşündürücü bir kitap var. Ayrıca Davut Peygamber’in mazmurları-defterleri(Zebur) var, İncil var, Kurân var. Bunlar yazılı belgelerdir.

    Ayrıca, tarihin derinliklerinde bilge-feylezof kişiler var. Örneğin Yunan Felsefecileri, Sokrat, Eflatun, Aristo vs.gibi. Bunlar Milattan önce yaşamış Bilge- ve feylezof kişilerdir.

    Bu durumda şu soruyu sorabiliriz. Mademki İnsan, Tekâmül ediyor. O halde bütün insanların hepsinin; bu görüşe göre, hep birlikte-topluca birer bilge kişi, Sokrat, Eflatun, Aristo gibi olması hatta gelişme devam ettiğine göre bunları da aşması icab etmez mi? KAZIM YARDIMCI www.varliktanveriler.com

    Peki insanlık camiasında neden Peygamberler, Feylezoflar çok az?
    devamı için www.varliktanveriler.com

  • hac20.01.2006 - 14:10

    http://www.varliktanveriler.com/new/kitap/varlikyeni/

    KÂBE – TANRI EVİ
    Tanrı, kendi yüzünün her yönde olduğunu ve Tanrının her şeyi kapladığını buyurduğu halde, yine de Müslümanların Tanrı huzurunda “elpençe divan” durup Rabbına dua etmesi için, Peygambere hitaben “Ve akim vecheke şetrel mescidil haram- Yüzünü Mescid-i Haram’a Mekke’deki Kâbeye çevir” (Bakara, 144) demekle, Müslümanların kıblesinin Kâbe olduğunu kesinlikle açıklamıştır. Onun kıble ve Tanrı evi olmasının nedeni: Kabe’nin yukarıdan bakıldığı zaman bir nokta ve her tarafının kıble oluşunda, ayrıca duvarlarının örtüsünün siyah renkte olmasında gizlidir.İnsanın Kalbi ile de ilişkilidir.Bedenin orta kısmında sayılan kalp gibi, Kâbe de aşağı yukarı, dünyanın ortası sayılır. Orası 12 ay, her zaman bol ışık alır ve aydınlıktır.İnsan-ı Kâmil’in kalbi gibi, O da kutsal bir nokta, bir dairedir. İnsan-ı Kamil’in kalbine tecelli ettiği gibi,Tanrı, bu daireye de Zatı ile tecelli etmiştir.Tanrının “Vech Nuru-Yüzünün Nuru” bu kutsal dairede Peygamberlere ve Velilere gösterilmiştir.

    Onun etrafı – duvarları- siyah bir örtü ile örtülüdür.İslamın kutsal saydığı renk yeşil olduğu halde, O yine de siyah örtü ile örtülüdür.Siyah, perde sırrındandır. İnsan gözünü yumduğu zaman, kalbinin ve iç alemin manevi siyah bir örtü ile perdelendiğini görür.Kabe de böyledir. Gecenin siyahı, aydınlığa perdedir. Demek ki,bu perdenin ardında büyük bir aydınlık, büyük bir gerçek vardır.Bu nedenle siyah örtü ile örtülüdür.Gafillere perdelidir.O tıpkı İnsan-ı Kâmil’in kalbi gibidir.”Yere Göğe sığmam, gerçek Mü’minin kalbindeyim” sırrı ile kalp ve Kâbe’nin sırrı aynıdır.Tanrı nuru gafillere gizli, olduğu için, beden maddesinin kalbi gizlediği gibi (ki madde karanlığı temsil eder) Kabe de,Kabedeki Tanrı Nuru da, siyah bir örtü ile

    gizlenmiş, sır edilmiştir.Yani örtünün anlamı budur. Anlayan anlar, Arif olanlar bilir. Onun etrafında dönülüp tavaf edilmesi, Tanrının her yerde olduğu, hiçbir suret ve şekle benzetilmemesi gerçeğine dayanır. Gafil insan, gözünü yumduğu zaman, kalbini ve kalbindeki nuru göremediği gibi zaten, “gafilin kalbinde nur olmaz”. Kabeye baktığı zaman da Onun üstündeki siyah sır perdesini görür. Kabedeki Tanrı tecellisini göremez, hatta bu siyah perdenin neyi ifade ettiğini ve Onun derin anlamını da anlayamaz.

    Gafillere Kabe sırrı meçhuldür.Onu ancak kalbi, “Beytül Mamur- İmar edilmiş ev “ olan İnsan_ı Kâmil bilir ve anlar. Kâbedeki kutsallığı o büyük insanlar bilirler. Ne mutlu Onu anlayana ve ondaki Tanrı tecellisini görerekten Onu ziyaret eden gerçek Hacılara, Gerçeği bilmeden ve desinler için, şöhret için, bir insan Kabeye yüz yıl baksa ve onu bin defa ziyaret etse ne Ondan bir şey anlar, ne de fayda görür. Kabeye Tanrı Evi denilmesinin nedenleri yukarıda yeterince açıklanmıştır. “Yere göğe sığmam, Mümin- gerçek müminin kalbindeyim” kutsal Tanrı sözü ile de; “İnsan-ı Kâmil’in kalbi, Kabe ve hatta Beytül Mamur’dur. Kabeyi – Tanrı evini ziyaret eden, bizzat alemlerin Rabbı Allahü Azimi ziyeret etmiş olur. İşte bu nedenle Kabe’yi tavaf edenin tüm günahları af olur denmiştir.

    Allah hepimizi Ehl-i Kıble, Ehl-i İslam, Ehl-i Kur’an olarak Resulullah ve Ehl-i Beytinin muhabbetiyle yaşata ve öldüre……..
    Kâzım Yardımcı/ADIYAMAN

  • varlık30.11.2005 - 09:55

    VAR NEDİR VE BİRTEK VARDAN BAŞKA VAR VAR MIDIR?
    “Var olan, varlığını ispat edendir. Var olan, varlığını gösterendir.'

    Varın varlığını isbatı, kendisini bir yandan göstermesi ve etkilemesi ile olur. Kendimize ve çevremize baktığımız zaman, bir varın var olduğunu ve çevremizi altı yönden kuşattığını apaçık görürüz. Ayrıca gördüğümüz varı ve Onun belirtileri olan nesneleri, gökte ve yerde olan nesneleri hem görür, hem düşünürüz. Demek ki bir varın var olduğunu hem görüyoruz, duyuyoruz, hem de düşünüyoruz. Mesele Varı kabul etmemizdir. Varın var olduğu güneş gibi meydandadır. Var vardır ve sonsuzdur. Öyleyse yok yoktur. Çünkü yoktan var olmaz, var da yok olmaz. Var olursa yok olmaz, yok olursa var olmaz. Varın varlığı isbatlı olduğuna göre, yok diye bir şey yoktur. Yok kelimesi gramerlerde vardır ve âlet bir kelimedir. Varı, daha kuvvetli belirtmek için bu kelime icat edilmiştir.

    “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” “Ya Rabbi, bana eşyanın mahiyetini- cevherini, aslını göster' Peygamber sözü, konumuza ışık tutar ve bizi gerçeğin özüne iletir. Eşya - şeyler, taayyünler -beliren nesnelerin aslı nedir? Yüce Peygamberimiz, “Ya Rabbi! Bana eşyanın aslını göster' diye dua edince, Yüce Tanrı Ona “yukarı bak' dedi. Peygamber yukarı baktığında; Melekût bir daire, Ceberut bir daire ve varlığın kaynağı Lahut bir daire olarak kendine göründü. O zaman, o çok anlayışlı Peygamber anladı. Yerden bir taş aldı, kırdı. İyice kırdı, ufaladı, avucunun içine koydu baktı. O taşın küçük küçük daire şeklinde zerreciklerden meydana geldiğini gördü ve gerçeği Rabbının yardımı ile öğrendi. Bunun üzerine her şeyin aslının olduğu gibi, insanın da küçük birer daire şeklindeki zerreciklerden- atomlardan- meydana geldiğini anladı. Bunun üzerine: “Kendini bilen, Rabbini bilir” dedi. Yani aslını. O büyük Peygamber, her nesnenin O büyük var, her yöne yayılan, sonsuz varın belirtileri olduğunu ve eşyanın aslının Tanrı olduğunu kesinlikle bildi. Bu bilgiyi sözü edilen Hadis ile beşeriyete açıkladı. Demek ki; küçük veya büyük her nesnenin asli cevheri daire şeklindeki küçük zerreciklerden meydana geliyor ve cevher mutlak var Tanrı oluyor.

    Daire 360 derece, başı sonu yok. Büyür, sonsuza gider, küçülür sonsuza gider. Şimdi çevremize bir bakalım: Kâinatı büyük bir daire olarak görürüz. Öyleyse nokta da küçük bir dairedir. Demek ki daire büyük bir nokta, nokta da küçük bir dairedir. Pi sayısı da bunun isbatıdır. En küçük daire olan noktanın ve en büyük nokta olan dairenin, hatta evren’in çevresini çapa bölsek aynı pi sayısını verir.

    Atom en küçük parça. Bu çok önemli. Atomu ilk sebep kabul eden Eflatun ve onun etkisinde kalan Maturidi ve Eş’arinin yanılmış olduklarını, Muhiddin-i Arabi, Abdülkadir Geylâni, Seyyid Ahmed er Rufai, Celaleddin-i Rumi ve tüm Tasavvufçular iddia etmişler ve bugün atomun bölünmesi ile bu ilk sebep teorisi ve dolayısıyla Maturidi - Eş’ari felsefesi, ekolu iflas etmiştir. Çağın bilimi, İslâm Tasavvufçularını haklı çıkarmış ve ilk sebebin atom olmadığını isbatlamıştır. Gerçek su yüzüne çıkmıştır. İslâm bilginleri ilk sebebin Tanrı’nın ilk belirtisi, Tanrı’nın Yüzünün Nurundan, yani Zâtından peyda ettiği büyük Muhammedi Ruh olduğunu açıklamış ve isbatlamışlardır. En küçük parça atom bölününce, Maturidi ve Eş’ari’nin iddia ettiği gibi yok olmamış, tersine büyümüş ve sonsuza açılmıştır. Bu da; hiçbir şeyin “adem” yokluktan yaratılmadığını ve nesnelerin aslının Nur - Işık, elektrik olduğunu isbatlamıştır.

    Varın kenarı olmaz, var sonsuzdur. Eğer varın kenarı olsa, onun bittiği yerde yokluk düşünülür ki, yokluğu akıl mantık ve bilim kabul etmez. Yok yoktur. Bunun en güzel ifadesi şudur: “Var vardır, yok yoktur”. Lâ İlâhe İllallah’tan maksat da budur. Lâ, yok’u, nefi, illa varı isbat eder. Onun için bu güzel kelimeye nef-i isbat denir.

    Daire bir bütündür, dairenin başladığı ve bittiği nokta olmaz. Dairenin her noktası hem başlangıç, hem de bitim noktasıdır. Bunun gibi, varın da başı sonu olmaz. İlk de O vardır, son da. Var ezeli ve ebedidir. Varın kenarı olmaz. Kenarı olsa yokluk başlar, yokluğu bilim kabul etmez. Öyleyse var eşsiz birdir. Mutlaktır ve sonsuzdur. Birdir, çünkü varın kenarı olmadığı gibi, bölünmesi de mümkün değildir. Var bir bütündür, bölünse yine sınırlanır, sınırlanırsa yokluk kabul edilir. Yani yokluk başlar. Yokun olmadığı isbatlı olduğundan, var bütündür, kenarsız, sonsuz ve eşsizdir, bir tektir.

    Şeyler -nesneler-, bir tek varın içinde, ondan ayrılmadan ve onun üstünde görülen geçici varlıklardır. Denizin üstündeki köpükler gibi. Köpükler sınırlı, büyük ve küçük hallerde boldur. Ancak, hepsi denizdendir ve deniz onları çepeçevre kaplamıştır. İki köpüğün arasında onları birleştiren ve onları yaratan deniz vardır. Bizi şaşırtan, nesneler ve şekillerdir. Bunlar, hep O varın (bir tek) çeşitli belirtileridir. Hiç bir şey yoktur ki onların arasında yokluk olsun. Biz boşluğu yokluk zannederiz. Aslında, boşluk dediğimiz yerde illa bir şey vardır. Hava kürecikleri, gözle görülmeyen gazlar ve benzeri gibi…

    Var birdir, eşsiz birdir, yani bir tektir. Örneği: her şeyin bir benzeri, eşiti veya eşdeğerlisi vardır. İnsan birdir, ağaçlar ve nesneler birer birerdir. Fakat başka insan, ağaç ve başka nesneler de vardır. Ama kenarsız var olan Tanrı’nın eşi yoktur. Tanrı hem birdir, hem de eşsiz, benzersiz tektir. Nesneler çoktur, fakat nesneleri kendinden kendi nefsinden peyda edip, şekil ve suret veren mutlak ve sonsuz var olan Tanrı tek’dir, birdir.

    Yukarıda; daire bir nokta, nokta ise küçük bir dairedir denildi. Geometride de nokta ile dairenin formülü aynıdır. Pi sayısı bunun delilidir. Vücut bir noktadır, büyür sonsuza gider, küçülür sonsuza gider. Yok olmaz. Çünkü yok yoktur. Nesnelerde bir kapanıp açılma, yumulup çözülme vardır. Düz bir yere bir bardak su döksek, açılır geniş bir sahayı kaplar. Toplasak, yine bir bardak sudur. Varlığında büyüyüp küçülmesi ile artma ve eksilme olmaz. Sıkleti aynıdır. Yoktan da var olmaz ve var yok olmaz. Varın varlığı isbatlı olduğuna göre, öyle ise yok yoktur. Çünkü varın kenarı olmaz. Kenar kabul etsek, sonra yokluk başlar ki; yoku akıl kabul etmez.Yok diyoruz, ötesi kaldı mı? ...

    Yok denen şey olur mu? Yok denen şey olsa, o da bir şey, yani var olur. Demek ki ne varsa varda var. Bir varlık var ki; düşünüyoruz ve konuşuyoruz. Yok olsaydı, ne varlık olurdu ve ne de biz olurduk, ne düşünen, ne düşünülen, ne konuşan, ne de konuşulan… Bu hareketler, bu renkler, bu hayat, bu ses seda, bu düşünüş, bu heyecan ve zevkler olmazdı. Yoku kabul etmek, ikinci bir var aramaktır ki; bu imkânsızı imkânlı kılmaya kendini zorlamak olur. Bir nevi delilik, şaşkınlıktır. İki var olmaz. Var ikiliği red eder. Çünkü varın kenarı olmaz, var sonsuzdur. Var bölünmeyi de kabul etmez. Bölünse sınırlanır. Mutlak varın, nesnelerin özü mutlak çekirdeğin kenarı olmaz.

    Sonsuzluk… İşte bu Ulûhuyettir, Tanrılıktır. Her nesne, tek tek noktalardan meydana gelmiştir. Deniz binlerce su damlalarından, madde binlerce atomdan, insan binlerce hücrelerden ve benzeri… meydana gelmiştir. Hangi şeyi zerrelerine ayırsak, teker teker hep birer noktadır. Yağmur birer birer yere düşer, her yağmur damlası bir daire çizer ve sonsuza gider. Yıldızlar dediğimiz zaman, onlarda bir birlik görürüz ve yıldız âlemi akla gelir. Ev, hayvan, insan, ağaç dediğimizde onlarda bir birlik görürüz, birerden hep küme küme...

    Bir insan, evine “bu benim evim” der. Halbuki; evin çocukları da evin hanımı da “benim evim” der, hizmetçiler de “evim” der, o evdeki kedi de “evim”, fare de “evim” der. Tanrı da öyledir. O hiç kimsenin değil, herkesin, her nesnenin Tanrı’sıdır. Hepsi onun Rahmet kubbesinin altındadır. Herkesi görüp gözetir, herkese niyetine göre verir, esirger, yardım eder. Biz biribirimize düşeriz, kötülük ederiz. O hiçbir yaratığından vazgeçmez. Nasıl vazgeçer ki, onlar ister ulvi, ister süfli olsunlar hep kendisinin Cemâli ve Celâli tecellileri, taayyün -belirti-leridirler.
    KAZIM YARDIMCI/VARLIK İSİMLİ KİTABINDAN
    http://www.varliktanveriler.com/new/kitap/varlikyeni/

  • rabıta30.11.2005 - 09:52

    KAZIM YARDIMCI'NIN VARLIK ADLI KİTABINDA RABITA ŞÖYLE ANLATILIYOR:

    RABITA

    İslâm dininde, kul ile Allah arasında vasıta –aracı yoktur ve olamaz da. Rabıta -irtibat- kurmak, biat –bağlanmak, bunlar kişinin herhangi çiğ ve cahil birine rabıta ve biatı değildir.Rabıta ve

    34

    biat,Tanrının kutsi ruh -kutsal ruhu taşıyan (ki, bu ruh, Tanrının emridir ve Tanrının başta ilim olmak üzere, tüm sıfatları ile sıfatlanmıştır) Alim ve Arif, Nebi ve Velilerin ruhlarınadır. Yani, Kâmil insanadır. Demek ki rabıta ve biat, ilim ve marifetedir. Yoksa beşere değildir. Ruh, mahluk değildir. O Tanrının emir sıfatı olup, Haktır, nurdur,

    Rabıta ve biat Hakkadır. Halka, rabıta ve biat olmaz. Güneşin ışığına yönelmek nasıl ki güneşe yönelmek ise, Alim ve Arif olan kutsal ruh taşıyan Olgun İnsana yönelmek de Tanrıya yönelmektir.Buna vasıta denmez. Çünkü ruh, Hakkın ziyası, ışığıdır, ziyasız da Güneş ile irtibat kurmak mümkün olmaz ve de güneş bilinmez. Bunun gibi, kutsal ruhla ilişki kuramayan bir kimse de, Tanrı ile ilişki kuramaz. Çünkü Tanrı, çok büyük ve sonsuz nurdur. Eğer o nur, birden zahir olsa, bütün kainat yanar.

    Bu nedenle Tanrı, nurdan mahrum olmamamız için, kutsal ruh taşıyan Peygamberleri ve Yıldızlar gibi bize göndermiş ve ruh alemimizi onlarla aydınlatmak, büyük ve sonsuz nurdan haberdar etmek istemiştir. İnsan-ı Kâmil, nur-aydınlıktır. Allah, muazzam nurdur. Şimdi bir gerçek vardır, onu açıklıyoruz: “Az ışığı sevmeyen ve kabul etmeyen, çok ışığı hiç sevmez ve kabul etmez”. Bu durumdakiler, yarasa kuşları gibidir.Öyleyse, ruhları ve kalpleri birer ampül gibi parlayan, - nur olan-Nebileri ve Velileri sevmeyen ve kabul etmeyenler, Tanrı Güneşi Muhammed Mustafa’yı ve sonsuz, kenarsız nur olan Allah’ı nasıl sevip, kabul ederler? Bazılarının: “Biz Tanrıya inanıyoruz, Tanrıya bağlıyız, Peygamberler de neymiş, biz de insanız” ve bazılarının: “Biz Tanrının Peygamberine bağlıyız, Veliler de ne imiş” gibi saçma, aslında küfr – gerçeği örtme – lafları boştur. Kaide şudur: “Az ışığı sevmeyen, çok ışığı hiç sevmez.” Güneş doğup battığına, dünya yaşadığına, insanlar dünyada var olduğuna göre, muhakkak bu insanlar içerisinde Tanrıyı tam bilen, Kutsi ruh taşıyan, güzel ahlakla bezenmiş Kâmil insanlar da olacaktır.Çünki Tanrı, alemleri kendisi bilinsin yani gerçek bütün kemâlı ile anlaşılsın diye yaratmıştır. “Men Araf” dersini görmeyen ve Ledünni –Alem-i Kutsiyanın esrarına mahrem olmayanlar ise, Tanrıyı, gerçeğin özünü kemali ile bilemezler. Ahlak bütünlüğüne bir türlü ulaşamazlar.

    Alem yaşadığına göre, içinde İnsan-ı Kamiller var demektir. Eğer kalmamış denilse, o zaman bu aleme lüzum yoktur. Yaratılış sırrına aykırı düşer. Bir bağda koruklar var ise, herhalde birer tane de üzüm vardır. Bu milyonlarca koruk misali, çiğ adamlar içinde de muhakkak ve muhakkak Kâmil İnsanlar vardır. İşte bunlar, Tanrı Velileridir. İnsan-ı Kâmil ile temas kuramayan, koyu karanlık ve dalalet-şaşkınlık- içindedir. İnsan-ı Kâmil’siz Tanrı bilinmez ve Tanrının gerçek ilminden, feyzinden faydalanılamaz.

    Adem – Olgun İnsan-, Tanrının zatını yansıtan bir ayna, Onun ruhu ve kalbi Tanrının nuru, Tanrının sıfatıdır.

    Kazım YARDIMCI
    http://www.varliktanveriler.com/new/kitap/varlikyeni/

  • Diyalektik23.11.2005 - 10:40

    GERÇEK DİYALEKTİK

    Allah bir, eli ikidir. Allah, Mukaddes Kitabı Kur'an-ı Kerim'de; 'iki elinden' söz etmektedir. Bunun anlamı: Tanrı'nın vücudu, kendisi bir,- Sıfatları - nicelikleri iki kategoride top­lanmıştır. Bunlara 'Celâl' ve 'Cemâl' denir. Yani Tanrı'nın Celâli (şiddeti) ve Cemâli (merhameti, şefkati) vardır.

    'Biliniz! Allah, şedidü'l ikâb'dır ve Allah, Gafurürrahim'dir'. (Maide-98)

    'Halaktübiyedeyye - iki elimle yarattım'. (Sâd -75) .

    Yani Tanrı'nın Zâti zamiri (özne) Bir, Tek, Eşsiz, Son­suz; Sıfatları: ikidir. İşte doğadaki 'dualizim, ikilik', yani 'çelişkiler', hep bu 'İki Sıfatından' kaynaklanmaktadır. Zi­ra doğa, Tanrı'nın 'kozmik görüntüsüdür. 'Ayna' sıdır. Ayna­da bu iki Sıfatını göstermekte ve temaşa (görüp gözetmek) et­mektedir.

    Pozitif-Negatif, Erkek-Dişi, Sert-Yumuşak, Öfke-Şefkat, Kuvvetli-Zayıf, Güzel-Çirkin, Bilgin-Cahil, İyi-Kötü. Gece-Gündüz, Gök-Yer... Tüm çelişkiler; dualizmin-ikiliğin temel nedeni ya da kaynağı, Tanrı'nın Celâl ve Cemâl niteliğinin çeşitli yansımalarıdır.

    Celâlinden; kahri, şiddet, keskin koyu kırmızı ışınlar; Cemâlinden; şefkat, merhamet, tüm güzellikler, tatlı yeşil, sarı, pembe ışınlar yansır. Ve bu ışınlar, doğada ve insanda 'çelişkiler' yaratır. Ve dengeyi sağlar. Bazen Celâli, bazen da Cemâli, objektif ve sübjektif âlemde hâkim olarak doğa ve bi­rey yaşamına devam eder.

    'O, her an bir şandadır (bir belirmede, bir iş yapmakta­dır) '. (Rahman-29) .

    Bu durumda Allah, Hay-diri ve Fail'dir-işleyendir. Tüm işleri; bazen Celâlinden ve bazen da Cemâlindendir. O neden­le doğada ve insanda 'hal-durum' bir değildir. Hal-durum iki­dir. Zaten hal bir olsa; doğada hayat-yaşam çekilmez olur. Do­ğa ve insan hal-durum değişiklikleri ile her an yeni bir durum alır yeni bir değişiklik olur. Doğa ve insan tazelenir. Yaşam, heyecanlı canlı ve tatlı olur.

    Doğada statik durum yoktur. Dinamizm hâkimdir.

    İşte diyalektik budur. Diyalektiğin Özü, gerçeği de budur.

    Tanrı-Vücud, Var olan 'Bir' ve 'Tek' ve de 'Eşsiz (Zira Tanrı, gerçek var. Gerçek varın, yani vücud'un yapısı Nur, Işık ve Kuvvettir) ', Var (Vücud) Bir, Eli (nitelikleri) ikidir: Celâl-Şiddet ve Cemâl-Şefkat ve güzellik. Celâl ve Cemâl'in teza­hürleri-belirtileri doğada yaygındır.

    Bu çelişkiler yukarıda da söz ettiğimiz gibi 'İlk İnsan', 'Âdem'in cesedinde ise toplu haldedir. Âdem'in cesedinde (dış yapısında) doğada olan 'her şey”in özü-cevheri (element­leri) bulunur. Onun için çok girift ve karmaşık bir durum al­mıştır.

    Doğadaki vahşet, tüm vahşi bitki’de hayvanlar; İnsan'ın bedeninde gizlenmiştir. İnsanda iç güdüler özelliği olarak gö­rülen 'şiddet ve saldırganlık' içgüdüsü, 'tahakküm etmek' içgü­düsü, 'seks' içgüdüsü v.b. kötü ve tehlikeli içgüdüler...Kazım YARDIMCI
    MUHAMMED İSA ADEM ADLI KİTABINDAN....
    http://www.varliktanveriler.com/new/kitap/miay/index.htm

  • hu29.09.2005 - 08:56

    NEFESTEKi HUU SIRRI

    Şimdi bu konuya tam açıklık getirmek için İlah ve Allah
    kelimesindeki Sırra birazcık değineceğiz. Allah’ın izniyle... Allah ve İlah
    kelimesindeki asıl harf -H- harfidir. Bu nedenle insan nefes alırken de,
    verirken de Hı-He-Ha sesi çıkarır. Buna Tasavvuf’ta “Sır” derler ve
    “Sırra vukuf tut”, yani; “nefesini say, şuurunu nefesine ver” derler. Bu tabii
    ve en yüce bir zikirdir. Uykuda uyanıklıkta 24 saat, insan Allah’ı Hu ismiyle
    zikretmektedir. Zikri daim ve Selat-ı daim de budur. Tabii ki o kişinin
    kalbi de, Ruhu da, Sırrı da, Letaifleri de önceden Allah’ın zikrini yapmış
    olacaklar, yoksa bir türlü bu yüce zikre vukuf olamaz, başaramaz. Vukuf olmazsa
    da bu kendi tabii Hu zikrinden gafil olur, ona “zikri gafilin” derler.
    Gafillerin zikri de Hak katında geçerli değildir. Ancak o tabii bir zikirdir.
    Rüzgar da Hu diye eser, ses çıkarır, su da, motorlar da hep Huuu diye çalışır,
    ses çıkarırlar. Doğanın tamamı Hu çeker, Hu Hu diye dönerler, aşklarından
    semah-hareket ederler. Işte bu Allah ve İlah kelimesindeki He-Hu’dur.

    Hu-O demektir. Kimlik-Hüviyet yani varlık - Vücut ifade
    eder. Gerçek Vücut ise Allah’tır, diğer muhdes-sonradan olan şeyler-hep kendi
    nurundan, Nur’un-Enerjinin tekasüfünden yoğunlaşmasından oluşmaktadır.
    Kesret-çokluk alemi, geometrik-şekli alem de böyle oluşmaktadır. Deniz ve
    sonradan oluşan köpükler gibi... Nasıl ki köpüklerin gerçek varlıkları yoktur,
    deniz ile vardırlar, Eşya-şeyler-alemler de Allah ile varlardır. Hakikatte
    varlıkları vücutları yoktur. Allah’ın Vücudu gerçek vücuttur, diğerlerinin
    varlıkları izafi-geçicidir. Ve Vücud -u İlahi Nurdur. Ve kenarsızdır. O nedenle
    de eşsiz Birdir, Mutlak Vahiddir. Diğer birler, birbirlerinin eşdeğerlisi
    benzerleridir, başka birler de vardır. Örneğin 10 rakamında on tane bir vardır.
    Her bir, mutlak bir değillerdir. Mutlak bir, mutlak mevcut olandır. Zira iki
    kenarsız var (vücut) düşünülemez.Tek İlah Allah’tır, Hu’dur, Mutlak Mevcut
    ve Mutlak Birdir.

    İşte Allah kelimesindeki He-Hu-O: Vücut-Varlık, kimlik- hüviyet,
    zatiyet ifade ettiğinden, Allahü Taâlâ’dan, Huu’dan, İlahtan başkasında gerçek
    varlık, vücud, hüviyet, kimlik, zâtiyet bulunmaz. Bu nedenle Allahu Taala kuluna
    ve nesnelere kendi sıfatlarını vermiştir. Zaten bütün eşya-nesneler Esma-i
    Hüsna’sının mazharıdırlar. Ancak sadece ilahlık (Uluhiyyet) sıfatını vermez.
    Olmaz, çünkü... Hakiki Varlık, ezeli olan Varlığa aittir. Allah’tan başka
    ikinci bir gerçek vücut-varlık olmaz ve düşünülemez. Hakiki Vücut birdir. Ve
    ancak vücut sahibi olanın Uluhiyyet-Mabudiyet sıfatı olur. Allah’tan başkasının
    varlığı-hüviyeti geçicidir. Vücut sahibi olmayanda da Uluhiyet-Mabudiyet olamaz.
    Allah’tan başka ilah yoktur, İlah Allah’dır, La ilahe illa huu...
    Kadim-Ezeli Vücut Nurdur ve sınırsızdır. iki sınırsız var ise olmaz,
    Allah’ın -gerçek varın- varlığı zorunlu olduğu gibi kenarsızlığı nedeni ile
    Mutlak Birliği de zorunludur. Alem-Adem-Ruh-Melek, her nesne hakikatte Hu’dur, O’dur. Ama hakikatte, hüviyette değil... Allah’ın hüviyeti alemlerden
    müstağnidir. Çünkü O Ezeli-Ebedi-Daim-Kadim vardır. Diğer varlar, nesneler,
    Allah’ın varlığı ile var görünen izafi-geçici nesnelerdir. Denizin üstündeki
    köpüklerin geçiciliği gibi. Unutulmamalıdır ki köpüklerin aslı da denizdir, hakiki varlıkları yoktur. Allah, Mevcud-el Mevcudattır. Varların varı, varların özü, özümüz... Hu-O Bir’dir... Allah’ın Birliği de Varlığı gibi zorunludur. Allah Zatını da hiç kimseye vermez, verilemez. Zat Bir’dir, kenarsızdır, bölünemez. Ama diğer Esma Sıfatlarından Aleme-Ademe verir. “Ve alleme Ademel Esmae külleha- Bütün isimleri Ademe öğrettim.” (Bakara, 31)
    Adem Allah’ın Zatının aynası ve Esması’nın - Sıfatının mahzarıdır. Diğer
    nesneler ise, bazı isimlerinin (sıfatlarının) mazharıdır. Adem (İnsan-ı Kamil) ,
    İlah değildir ancak İlahi vasıflar taşır. “Allah’ın Huyları (Sıfatları) ile
    huylanınız” (Hadis-i Şerif) . “Sıbğatellah - Allah’ın Rengi-. En güzel
    renk Allah’ın rengidir. Yani Allah’ın huyu, Allah’ın sıfatı, Allah’ın rengi en
    güzeldir.” (Bakara: 138)
    Kâzım YARDIMCI (Adıyaman'lı)
    www.varliktanveriler.com

  • varlık ve hiçlik28.09.2005 - 11:25

    VAR NEDİR VE BİRTEK VARDAN BAŞKA VAR VAR MIDIR?

    “Var olan, varlığını ispat edendir. Var olan, varlığını gösterendir.'

    Varın varlığını isbatı, kendisini bir yandan göstermesi ve etkilemesi ile olur. Kendimize ve çevremize baktığımız zaman, bir varın var olduğunu ve çevremizi altı yönden kuşattığını apaçık görürüz. Ayrıca gördüğümüz varı ve Onun belirtileri olan nesneleri, gökte ve yerde olan nesneleri hem görür, hem düşünürüz. Demek ki bir varın var olduğunu hem görüyoruz, duyuyoruz, hem de düşünüyoruz. Mesele Varı kabul etmemizdir. Varın var olduğu güneş gibi meydandadır. Var vardır ve sonsuzdur. Öyleyse yok yoktur. Çünkü yoktan var olmaz, var da yok olmaz. Var olursa yok olmaz, yok olursa var olmaz. Varın varlığı isbatlı olduğuna göre, yok diye bir şey yoktur. Yok kelimesi gramerlerde vardır ve âlet bir kelimedir. Varı, daha kuvvetli belirtmek için bu kelime icat edilmiştir.

    “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” “Ya Rabbi, bana eşyanın mahiyetini- cevherini, aslını göster' Peygamber sözü, konumuza ışık tutar ve bizi gerçeğin özüne iletir. Eşya - şeyler, taayyünler -beliren nesnelerin aslı nedir? Yüce Peygamberimiz, “Ya Rabbi! Bana eşyanın aslını göster' diye dua edince, Yüce Tanrı Ona “yukarı bak' dedi. Peygamber yukarı baktığında; Melekût bir daire, Ceberut bir daire ve varlığın kaynağı Lahut bir daire olarak kendine göründü. O zaman, o çok anlayışlı Peygamber anladı. Yerden bir taş aldı, kırdı. İyice kırdı, ufaladı, avucunun içine koydu baktı. O taşın küçük küçük daire şeklinde zerreciklerden meydana geldiğini gördü ve gerçeği Rabbının yardımı ile öğrendi. Bunun üzerine her şeyin aslının olduğu gibi, insanın da küçük birer daire şeklindeki zerreciklerden- atomlardan- meydana geldiğini anladı. Bunun üzerine: “Kendini bilen, Rabbini bilir” dedi. Yani aslını. O büyük Peygamber, her nesnenin O büyük var, her yöne yayılan, sonsuz varın belirtileri olduğunu ve eşyanın aslının Tanrı olduğunu kesinlikle bildi. Bu bilgiyi sözü edilen Hadis ile beşeriyete açıkladı. Demek ki; küçük veya büyük her nesnenin asli cevheri daire şeklindeki küçük zerreciklerden meydana geliyor ve cevher mutlak var Tanrı oluyor.

    Daire 360 derece, başı sonu yok. Büyür, sonsuza gider, küçülür sonsuza gider. Şimdi çevremize bir bakalım: Kâinatı büyük bir daire olarak görürüz. Öyleyse nokta da küçük bir dairedir. Demek ki daire büyük bir nokta, nokta da küçük bir dairedir. Pi sayısı da bunun isbatıdır. En küçük daire olan noktanın ve en büyük nokta olan dairenin, hatta evren’in çevresini çapa bölsek aynı pi sayısını verir.

    Atom en küçük parça. Bu çok önemli. Atomu ilk sebep kabul eden Eflatun ve onun etkisinde kalan Maturidi ve Eş’arinin yanılmış olduklarını, Muhiddin-i Arabi, Abdülkadir Geylâni, Seyyid Ahmed er Rufai, Celaleddin-i Rumi ve tüm Tasavvufçular iddia etmişler ve bugün atomun bölünmesi ile bu ilk sebep teorisi ve dolayısıyla Maturidi - Eş’ari felsefesi, ekolu iflas etmiştir. Çağın bilimi, İslâm Tasavvufçularını haklı çıkarmış ve ilk sebebin atom olmadığını isbatlamıştır. Gerçek su yüzüne çıkmıştır. İslâm bilginleri ilk sebebin Tanrı’nın ilk belirtisi, Tanrı’nın Yüzünün Nurundan, yani Zâtından peyda ettiği büyük Muhammedi Ruh olduğunu açıklamış ve isbatlamışlardır. En küçük parça atom bölününce, Maturidi ve Eş’ari’nin iddia ettiği gibi yok olmamış, tersine büyümüş ve sonsuza açılmıştır. Bu da; hiçbir şeyin “adem” yokluktan yaratılmadığını ve nesnelerin aslının Nur - Işık, elektrik olduğunu isbatlamıştır.

    Varın kenarı olmaz, var sonsuzdur. Eğer varın kenarı olsa, onun bittiği yerde yokluk düşünülür ki, yokluğu akıl mantık ve bilim kabul etmez. Yok yoktur. Bunun en güzel ifadesi şudur: “Var vardır, yok yoktur”. Lâ İlâhe İllallah’tan maksat da budur. Lâ, yok’u, nefi, illa varı isbat eder. Onun için bu güzel kelimeye nef-i isbat denir.

    Daire bir bütündür, dairenin başladığı ve bittiği nokta olmaz. Dairenin her noktası hem başlangıç, hem de bitim noktasıdır. Bunun gibi, varın da başı sonu olmaz. İlk de O vardır, son da. Var ezeli ve ebedidir. Varın kenarı olmaz. Kenarı olsa yokluk başlar, yokluğu bilim kabul etmez. Öyleyse var eşsiz birdir. Mutlaktır ve sonsuzdur. Birdir, çünkü varın kenarı olmadığı gibi, bölünmesi de mümkün değildir. Var bir bütündür, bölünse yine sınırlanır, sınırlanırsa yokluk kabul edilir. Yani yokluk başlar. Yokun olmadığı isbatlı olduğundan, var bütündür, kenarsız, sonsuz ve eşsizdir, bir tektir.

    Şeyler -nesneler-, bir tek varın içinde, ondan ayrılmadan ve onun üstünde görülen geçici varlıklardır. Denizin üstündeki köpükler gibi. Köpükler sınırlı, büyük ve küçük hallerde boldur. Ancak, hepsi denizdendir ve deniz onları çepeçevre kaplamıştır. İki köpüğün arasında onları birleştiren ve onları yaratan deniz vardır. Bizi şaşırtan, nesneler ve şekillerdir. Bunlar, hep O varın (bir tek) çeşitli belirtileridir. Hiç bir şey yoktur ki onların arasında yokluk olsun. Biz boşluğu yokluk zannederiz. Aslında, boşluk dediğimiz yerde illa bir şey vardır. Hava kürecikleri, gözle görülmeyen gazlar ve benzeri gibi…

    Var birdir, eşsiz birdir, yani bir tektir. Örneği: her şeyin bir benzeri, eşiti veya eşdeğerlisi vardır. İnsan birdir, ağaçlar ve nesneler birer birerdir. Fakat başka insan, ağaç ve başka nesneler de vardır. Ama kenarsız var olan Tanrı’nın eşi yoktur. Tanrı hem birdir, hem de eşsiz, benzersiz tektir. Nesneler çoktur, fakat nesneleri kendinden kendi nefsinden peyda edip, şekil ve suret veren mutlak ve sonsuz var olan Tanrı tek’dir, birdir.

    Yukarıda; daire bir nokta, nokta ise küçük bir dairedir denildi. Geometride de nokta ile dairenin formülü aynıdır. Pi sayısı bunun delilidir. Vücut bir noktadır, büyür sonsuza gider, küçülür sonsuza gider. Yok olmaz. Çünkü yok yoktur. Nesnelerde bir kapanıp açılma, yumulup çözülme vardır. Düz bir yere bir bardak su döksek, açılır geniş bir sahayı kaplar. Toplasak, yine bir bardak sudur. Varlığında büyüyüp küçülmesi ile artma ve eksilme olmaz. Sıkleti aynıdır. Yoktan da var olmaz ve var yok olmaz. Varın varlığı isbatlı olduğuna göre, öyle ise yok yoktur. Çünkü varın kenarı olmaz. Kenar kabul etsek, sonra yokluk başlar ki; yoku akıl kabul etmez.Yok diyoruz, ötesi kaldı mı? ...

    Yok denen şey olur mu? Yok denen şey olsa, o da bir şey, yani var olur. Demek ki ne varsa varda var. Bir varlık var ki; düşünüyoruz ve konuşuyoruz. Yok olsaydı, ne varlık olurdu ve ne de biz olurduk, ne düşünen, ne düşünülen, ne konuşan, ne de konuşulan… Bu hareketler, bu renkler, bu hayat, bu ses seda, bu düşünüş, bu heyecan ve zevkler olmazdı. Yoku kabul etmek, ikinci bir var aramaktır ki; bu imkânsızı imkânlı kılmaya kendini zorlamak olur. Bir nevi delilik, şaşkınlıktır. İki var olmaz. Var ikiliği red eder. Çünkü varın kenarı olmaz, var sonsuzdur. Var bölünmeyi de kabul etmez. Bölünse sınırlanır. Mutlak varın, nesnelerin özü mutlak çekirdeğin kenarı olmaz.

    Sonsuzluk… İşte bu Ulûhuyettir, Tanrılıktır. Her nesne, tek tek noktalardan meydana gelmiştir. Deniz binlerce su damlalarından, madde binlerce atomdan, insan binlerce hücrelerden ve benzeri… meydana gelmiştir. Hangi şeyi zerrelerine ayırsak, teker teker hep birer noktadır. Yağmur birer birer yere düşer, her yağmur damlası bir daire çizer ve sonsuza gider. Yıldızlar dediğimiz zaman, onlarda bir birlik görürüz ve yıldız âlemi akla gelir. Ev, hayvan, insan, ağaç dediğimizde onlarda bir birlik görürüz, birerden hep küme küme...

    Bir insan, evine “bu benim evim” der. Halbuki; evin çocukları da evin hanımı da “benim evim” der, hizmetçiler de “evim” der, o evdeki kedi de “evim”, fare de “evim” der. Tanrı da öyledir. O hiç kimsenin değil, herkesin, her nesnenin Tanrı’sıdır. Hepsi onun Rahmet kubbesinin altındadır. Herkesi görüp gözetir, herkese niyetine göre verir, esirger, yardım eder. Biz biribirimize düşeriz, kötülük ederiz. O hiçbir yaratığından vazgeçmez. Nasıl vazgeçer ki, onlar ister ulvi, ister süfli olsunlar hep kendisinin Cemâli ve Celâli tecellileri, taayyün -belirti-leridirler. Kazim Yardımcı
    http://www.varliktanveriler.com/new/kitap/varlikyeni/