Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • allah (c.c)16.07.2004 - 17:32

    Allah'ın hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, insanın ihtiyacı vardır lakin bu ihtiyaçtan dolayı var edilmiş değil, bu ihtiyacımızı en doğru karşılayacak tabi ki bizi yaratandan başka kim olacak?

  • müslüman16.07.2004 - 17:00

    Bir kere dininde imanında sağlam olmalıdır. Amelinde, yaşantısında sağlam olmalıdır. Örnek hali olmalı, inanılır, güvenilir insan olmalıdır. İş buradan başlar. Gayet ciddi olmalı dünkü söylediğini kendi eliyle bozmamalıdır. Kendi inancından, anlayışından taviz vermemelidir. Muvaffakiyetin sırrı aslında buradadır.

    Sonra diğerlerine karşı nasıl muamele yapacağını bilmelidir. Rasûlullah (s.a) efendimizde büyük örnekler vardır. Meselâ Rasûlullah’ın önce “Tebliğ usûlü” vardır. Sonra “Davet usûlü”, sonra “İcâbet edenleri idare usûlü” vardır. Ayrıca “İcab etmeyenleri idare usûlü” vardır. Ayrıca “İcâbet etmiş gibi görünüp içten içe düşman olanları da idare usûlü vardır. Müslümanlar bunları öğrenip uygulamak mecburiyetindedirler.

    Nesillerini güzel yetiştirme gayreti içinde olacaklardır. Bu da nikahın sahih olmasından başlar, helâl lokma yedirmekle, güzel isim koymakla, yavruya ilk önce “Allah” kelimesini öğretmekle devam eder gider.

    Enver Baytan hoca

  • siyasal islam16.07.2004 - 16:59

    Bundan 50 sene önceki din düşmanlığı geniş olamıyordu. Medya dedikleri televizyonlar yoktu, radyolar her evde yoktu. Bir yandan da ne de olsa Osmanlıdan gelme bir edep gene vardı. O zamanın düşman insancıkları Osmanlı terbiyesi ile büyüdükleri için yapacaklarını bir daire içinde yaparlardı. Şimdi o da silindi.

    Yalnız 1950 den sonra rahmetli Adnan Menderes kıbleye inanan kimseydi. Suçu hatası olur fakat küfrü görülmedi. Ezandan başlayarak kıbleye dönüşü başlatmaya çalıştı. Ara sıra “Allah” dedi. Allah demek yasakdı hele bir siyasinin ağzından “Allah izin verirse”, “İnşaallah” bu kelimeleri söylemek zordu. Ama Menderes cesaret gösterdi, Meclis kürsüsünde “Allah izin verirse” dedi. Ezansız namazdan milleti kurtardı. Bazı hocalar İmam Hatip Okulu açmak için müracaatta bulundular. Çok zor bir şekilde müsaade aldılar. İlk İmam Hatip Okulu da Draman’da yapıldı. Menderes oraya geldi, hiç konuşma yapamadan döndü. Çekiniyordu. Çünkü iktidar oldular ama muktedir değiller. Her yeri zapdetmiş, o kötü zihniyetten çekiniyor.

    Müslümanca hayat gittikçe gelişmeye başladıkça acaba bunlar ne yaparlar, benim dansıma, içkime, rüşvetime benim dünyevi saltanatıma engel olurlar mı olmazlar mı hesabı başladı... Esasen hesap menfaat hesabıdır, dünyevi hayat hesabıdır.

    İslâm’ın yayılmakta olduğunu dünya da farketti. Çünkü kendi memleketlerine kadar ulaşan tarafları oldu. “Komünizmden de tehlikeli olan İslâm düşmanımızdır, çökmesi lâzımdır” kararına vardılar. Şimdi İsrail başta Dünya Biraderler Birliği İslâm’ın aleyhine çalışmaya başlamıştır. Bu hareketler sadece Türkiye’nin hareketi değil, Dünya Biraderler Birliğinin hareketidir. Bu nokta mühimdir. Meselâ bir İslâm ülkesinde kendi milletinin inancına sahip kendi milleti ile bağdaşabilen anlaşabilen bir kimse ortaya çıkarsa onu silmek Mason biraderler için yagane vazifedir. Nasıl sildiklerini görüyoruz. Şiir okuduğu için adam alınır mı, alınır...

    Dünya Biraderler Birliğine, Masonlara sorduğunuz zaman “Biz beşeriyete hizmet için varız”, kendi ülkelerine de “biz size hizmet için varız” derler. Bu hizmet lafını bir yüksek makamları ellerinde tutmak, iki yüksek servetleri ellerinde tutmak için kullanırlar. Dikkat buyrun tarihlerinde hep bu iki şeyi ellerinde tutmaya çalışmışlardır. Milletin idaresinde yüksek mekanlara namzet olursanız veya ticarette muvaffakiyet gösterir, onların seviyesine varmaya kalkarsanız size zararları olur. Bu iki maddede çok titizlerdir. Bu iki maddeye mensup hakimiyet içinde daima beşeriyeti ezmişlerdir. Kanlar dökmüşler, iftiralar etmişler, hapse atmışlardır.

    Vaktiyle bir memlekette kuş uçurularak devlet başkanı seçilirmiş. Bir güvercini uçururlar kimin başına konarsa devletin başı o olurmuş. Zamanı gelince kuşu uçurmuşlar bir nalbantın başına konmuş. “Aman efendim yanlışlık oldu bu şahıs at nalından başka bir şeyden anlamaz tekrar uçuralım” demişler. Tekrar uçurmuşlar gene onun başına konmuş, üçüncü defa gene onun başına konunca “Devlet Kuşu senin başına kondu hadi geç vazifene başla” demişler.

    Makamına oturunca “bütçede kaç külçe altın var? diye sormuş.” “Şu kadar okka var” demişler. “Getirin hükümet konağının bahçesine yığın” demiş. Emir emir, yığmışlar. “Merkep nalı at nalı yapan nalcıları çağırın”, çağırmışlar. Emir vermiş, “Ne kadar merkep at var ise bu altınlarla nallayın” Etrafı aman efendim, demişler. Sultan “Yok benim devri saltanatımda bütün atların ve merkeplerin bile ayaklarının nalı altın olacak” demiş. Hayvanları altınla nallamışlar ama altın yumuşak maden hemen eskiyor, eskiyeni yenilemişler devletin altınının hepsi tükenmiş. Nalbant “Benden bu kadar, gerisini artık siz idare edin” demiş, çekmiş gitmiş. Ama memleketin bütçesini de mahvetmiş. Eğer bir memleket rasgele nalbantlara makamlarını teslim ederse durumu böyle olur.

    Enver Baytan Hoca

  • adnan menderes16.07.2004 - 16:57

    Bundan 50 sene önceki din düşmanlığı geniş olamıyordu. Medya dedikleri televizyonlar yoktu, radyolar her evde yoktu. Bir yandan da ne de olsa Osmanlıdan gelme bir edep gene vardı. O zamanın düşman insancıkları Osmanlı terbiyesi ile büyüdükleri için yapacaklarını bir daire içinde yaparlardı. Şimdi o da silindi.

    Yalnız 1950 den sonra rahmetli Adnan Menderes kıbleye inanan kimseydi. Suçu hatası olur fakat küfrü görülmedi. Ezandan başlayarak kıbleye dönüşü başlatmaya çalıştı. Ara sıra “Allah” dedi. Allah demek yasakdı hele bir siyasinin ağzından “Allah izin verirse”, “İnşaallah” bu kelimeleri söylemek zordu. Ama Menderes cesaret gösterdi, Meclis kürsüsünde “Allah izin verirse” dedi. Ezansız namazdan milleti kurtardı. Bazı hocalar İmam Hatip Okulu açmak için müracaatta bulundular. Çok zor bir şekilde müsaade aldılar. İlk İmam Hatip Okulu da Draman’da yapıldı. Menderes oraya geldi, hiç konuşma yapamadan döndü. Çekiniyordu. Çünkü iktidar oldular ama muktedir değiller. Her yeri zapdetmiş, o kötü zihniyetten çekiniyor.

    Müslümanca hayat gittikçe gelişmeye başladıkça acaba bunlar ne yaparlar, benim dansıma, içkime, rüşvetime benim dünyevi saltanatıma engel olurlar mı olmazlar mı hesabı başladı... Esasen hesap menfaat hesabıdır, dünyevi hayat hesabıdır.

    (Enver Baytan Hoca)

  • bulgaristan16.07.2004 - 16:44

    Bulgarca Kur'an Meali üzerine (Prof. Dr. Tsvetan TEOFANOV.)

    (Altınoluk - Ağustos-2001 - Kur’ân-ı Kerim’in Bulgarca Meâlini Hazırlayan Prof. Dr. Tsvetan TEOFANOV ile...)

    “Kur’an Kalbe Hitap eder”

    Altınoluk: Sayın Prof Dr. Tsvetan Teofanov, Altınoluk dergisi okuyucularına kendinizi tanıtır mısınız?

    Prof Dr. Tsvetan Teofanov: 48 yıl önce Sofya’da doğmuşum. Liseyi bir başarı ile bitirdikten sonra Sofya Üniversitesinin Türk Filolojisi Fakültesine yazıldım. Burada dolu dizgin Türkçe öğrenmeye başladığım sırada hocalarım beni Bağdat Üniversitesinin Arap Filolojisi bölümüne gönderdiler. O zamanlar, sıradan bir ailede doğup büyüyen bir gencin önüne böyle bir fırsat çıkması düşünülemezdi bile, ama oldu işte. Adeta bir mucize gerçekleşti. Daha öğrencilik yıllarımda şarkiyatcılığı kendime kesinlikle meslek seçmiştim. Arap dilini hasseten seviyordum. Bu dilin müzikal ahengi, orijinal alfabesi beni adeta büyülemişti. Daha sonraları bütün bu güzelliklerin Kur’an-ı Kerim de toplandıklarını anladım.

    Bağdat’ta altı yıl (1972-1978) okudum. Diplomamı aldıktan sonra Bulgar Radyosunun arapça bölümünde çalışmaya başladım. Dinleyici mektupları kısmına verilmiştim. Bu iş beni çekmedi. Sofya Üniversitesinin Arap Filolojisi Fakültesine yarışma ile asistan oldum. Daha sonra Moskova Şarkiyat enstitüsünde dışardan yüksek lisansımı tamamlayarak doktora tezimi savundum. Konum klasik Arap şiiri, daha doğrusu ondaki felsefi ve tasavvufi temayüller idi. Birkaç yıl sonra doçent oldum. Aynı zamanda Klasik ve Yeni Filolojiler Fakültesine dekan yardımcısı, Doğu Dilleri ve Kültürleri Enstitüsüne müdür seçildim.

    Oxford İslâmî Araştırmalar Merkezine misafir profesör olarak tanınmış ve saygıdeğer uzmanların çalıştığı, çatısı altında çok ünlü kişileri barındıran bu otoriteli uluslararası merkez, bana bir arabiyatcı ve islamcı olarak çok yeni şeyler verdi. Meşhur Oxford kütüphanelerinde okumak, çok değerli ilişkiler kurmak imkanı buldum.

    Ben acizleri, Avrupa Arap ve İslam Uzmanları Birliği, İngiltere Yakın Doğu Araştırmaları Merkezi, Amerika Şarkiyatcıları Cemiyeti üyesiyim. Halihazırda Sofya Üniversitesinin Doğu Dilleri ve Kültürleri Merkezinde Arap edebiyatı ve kültürü, Yüksek İslâm Enstitüsünde Arap dili hocalığı yapıyorum. Arapça, İngilizce ve Rusca olmak üzere üç yabancı dili edebi seviyede biliyorum.

    Şimdiye kadar yazdığım ilmi kitaplar yanında üç tane de şiir kitabım var: Vahalar, Gece Eczahanesi, Semanın Altındaki İnsan. Çeşitli ilmi dergilerde yayınlanan bilimsel makalelerimden maîda, bir o kadar da arapçadan tercümelerim var. Ancak bugüne kadar tırmandığım en yüksek seviye Kur’an-ı Kerim tercümesidir.

    Altınoluk: Kur’an-ı Kerim’e ilginiz nasıl doğdu ve gelişti?

    Teofanov: Bende Kur’an-ı Kerim’e ilgi daha Bağdat’ta okuduğum yıllarda uyandı. Bilinen sebepler yüzünden ateist bir ortamda doğdum ve büyüdüm. İslâmiyete karşı bu dini hemen hemen hiç tanımadığım halde, keskin bir önyargılı duygu besliyordum. Müslümanlığa ilgim Bağdat’ta müminleri namaza davet eden müezzinlerin yanık sesli ezanlarını işittikce duygusal ve kendiliğinden başladı. Bağdat’ın muazzam genişliğini, grubun parlattığı kalbleri uğşayan bahçelerini, güzel evlerini gözönüne getiriniz. Ezan sesini işiten koskoca şehirin birden hudu ve huşu içine dalarak sesizliğe gömüldüğünü düşününüz. Sanki müezzin sana, dünya hayatının sonu olduğunu hatırlatıyor. Henüz din ile pek bağlatamadığım bir davudi ses, beni çok duygulandırıyordu. Beni Kur’an-ı Kerim’e işte bu duygular götürdü. Sanki Allah-ü tealâ beni kendi Mukaddes Sözünün büyüklüğü ve sihri gücü ile tanıştırmayı peşinen kararlaştırmıştı. Aydın okuyucu, basit bir ilgiden Kur’an-ı Kerim’in gerçek derinliklerine götüren yolun ne kadar uzun olduğunu takdir eder. Her derin mesaj gibi Kur’an-ı Kerim de ilahi özünü kolay kolay açıklamaz. Ben bu ilahi kitabın bitmez tükenmez derinliğine daldıkca, yeni yeni şeyleri anlayıp kavramaya başlayınca şaşıp kalmışımdır. Kelâmullah’ın münderecatı, insanlar tarafından yazılmış olan herhangi bir kitap gibi, bilinen çerçeveler içine sığdırılamaz. Bu yüzden Kur’an–ı Kerim aslında, başka bir dile tercüme edilemez. Hem de İslâm’dan önceki dinler tarihi dahil olmak üzere, birçok bilim alanlarında bilgi sahibi olmadan anlaşılamaz.

    Sözümüze gelelim. Bağdat Üniversitesinde okurken Kur’an-ı Kerim’i incelemek ve yorumlamak ders proğramına alınmıştı. Bu ders bizi sadece. Arap Dili üzerinde derin bilgiler edinmeye zorlamakla kalmayarak, aynı zamanda İslâm Tarihi ve nazariyesi ile de tanışmak mecburiyetinde bırakılıyordu. Benim için çok önemli bir durum da şu idi: Kur’an’ı anlamak için sadece bilgi yeterli değil. Onu işitecek “kulak”, daha doğrusu kalb olması lâzım. Kur’an’ın mesajı insanların kalbine yöneliktir. Bu yüzden Kelâmullah ancak kalble anlaşılıp kabul edilebilir. İmana götüren yol budur. Tam imana ancak bilgi vasıtasiyle ulaşılabilir. Hazret-i Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in hadislerini derinlemesine öğrenmekle olur. Bunun için İslamiyetin müminleri ilmi bulup takdir etmeye yöneltmesi hiç te tesadüfi değildir.

    Altınoluk: Tercümenin üzerinde kaç yıl çalıştınız ve ne gibi güçlüklerle karşılaştınız?

    Teofanov: Takdir edersiniz ki Kur’an-ı Kerim’in ne kadar büyük bir kitap olduğunu idrak ettikçe, kendi imkânlarımın ne kadar mahdut olduğunu anlıyor, aslına hiç bir zaman vasıl olamıyacağımdan korkuyordum. “Nauka i izkustvo” Yayınevi 1987 yılında bana hiç beklenmedik bir teklifte bulundu. Kur’an’ın Bulgarcaya tercümesini istedi. Bu şaşırtıcı önerinin Bulgaristan Müslümanlarına karşı o zamanki devlet politikasına, isimlerini değiştirme politikasına uygun düştüğünü yıllarca sonra anlayabildim.

    İlk aklıma gelen şey bu muazzam mesleki şansı geri itmek, yayınevinin teklifini reddetmek oldu. Fakat dostlar, Kur’an-ı Kerim’i benim kadar iyi tercüme edecek başka birini görmediklerini söyleyerek beni inandırdılar. Sözleşme imzalayarak çalışmaya başladım.

    Tercüme üzerinde takriben 10 yıl çalıştım. Bu arada “Nauka-i İzkustvo” Yayınevi mali durumunun Kur’an-ı Kerim’i çıkarmaya müsait olmadığı bahanesi ile benimle imzaladığı sözleşmeyi iptal etti. Çünkü devlet politikası kökünden değişmişti. Fakat Kur’an beni öyle cezbetmişti ki, yayınlama perspektifi olmasa da tercüme üzerinde zevkle çalışmaya devam ettim. Tercüme aslında metni yavaş yavaş okumak, “düğümü çözmektir.” Tercüme esnasında karşılaştığım en büyük güçlük, bir taraftan Arapça metni çözmek, öbür taraftan da Bulgar diline uygun bir şekle sokmak idi. Bir çok tefsirleri, yabancı dillere yapılan Kur’an tercümelerini karıştırmak zorunda kaldım. Elimden geçen hadis külliyatı, Kelâmullah tercümesi üzerine yapılan ilmi inceleme kitaplarının haddi hesabı yoktur. İbn-i Kesir’in, Tabari’nin, keza Seyyit Kutub’un tefsirlerinden çok istifade ettim. İgnatiy Kraçkovski’nin Rusca tercümesini, İngilizce birkaç tercüme ve tefsiri de daima elimin altında bulundurdum. Maalesef Bulgarca tercümelerden faydalanamadım. Çünkü bu tercümeler kaliteli değildi.

    Özetlemek gerekirse, tercümede de baştan metnin anlaşılması’ sonra da mezkür dile nasıl aktarılacağı meselesinin çözümlenmesi gelir. İkinci mesele beni çok zorladı. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in dil zenginliği ve güzelliği, ahengi, bir kelimenin birçok manalar ifade etmesi, aslında onu başka bir dile aktarmayı imkânsız yapıyor. Tercümeyi aslına mümkün mertebe yakınlaştırmak ise, onu başka bir dilde, benim halimde, Bulgarcada anlayıp kalbimden geçirmekle mümkün olabiliyor. Tercümenin başka bir dilde karşılığını kalbsiz ve formal vermek, işi çok sathileştiriyor, gülünç çeviriler meydana çıkarıyor.

    Ben, Kur’an-ı Kerim’i tercüme ettikten sonra, birkaç defa redakte ederek sandığa koydum. Neden sonra Bulgaristan Başmüftülüğü bu tercümeyi çıkarmayı üzerine aldı. Kur’an-ı Kerim’i ve İslamiyeti iyi tanıyan üç kişilik bir redaksiyon komisyonu kuruldu. Komisyon metni dikkatle okuduktan sonra, bütün ortaya çıkan sorunları iki yol boyunca inceledik, karara bağladık ve tercümenin kesin şeklini kabul ettik. Ve sonunda bir uzman üslûp redaktörü ile tercümeyi tekrar kelime kelime okuduk, Bulgarcada ahengini düzeltmeye çalıştık. Bu iş de bir yılın üzerinde vaktimizi aldı. Bu işler yapılırken tercümeyi, başka müslümanlara da okuttuk. Birçokları bana benim çevirdiğim kelimenin başka mânâlara da geldiğini kaygı ile söylediler. Tefsirleri, sözlükleri yeniden karıştırmam icab etti. Haklı bulduğum tavsiyerleri memnuniyetle kabul ederek düzelttim. Demek istediğim şu: Bu tercüme benim 14-15 yılımı aldı.

    Altınoluk: Kur’an-ı Kerim birkaç defa Bulgarca’ya çevrilimiş ve basılmıştır. Sizin tercümeniz ile öncekileri arasında nasıl farklar var?

    Teofanov: Artık bahsetmiş olduğum gibi sayıları fazla olmasa da, Kur’an-ı Kerim’in Bulgarcaya başka tercümeleri de var. Fakat bu tercümelerin hiç birisi ilmi değil, okuyucuya orjinal hakkında hemen hemen hiç bir fikir vermiyorlar. Benim maksadım tamamiyle başka idi. Sadece tam akademik bir tercüme ile yetinmek istemedim. Arapça aslın duygusal havasını da aktarmak istedim. Mesele yalnız mânâyı ifade etmekte değil, yapılan telkinatları da açıklamakta. Tercüme Bulgar aydınlarının büyük bir kısmına, yüksek kültür sahibi bir okuyucu gurubuna hitap edecek nitelikte olmalıydı. Allah’a şükür bu amaçlara beklediğimin üstünde ulaşıldı.

    Altınoluk: Bulgar kamuoyu sizin tercümenizi nasıl karşıladı?

    Teofanov: Bulgar kamuoyu benim tercümeme büyük ilgi gösterdi. Radyo ve televizyon bu olayı ele aldı. Sofya aydınlarının katıldığı kalabalık bir toplantıda Kitab’ın tanıtımı yapıldı. Basında birçok tanıtma yazıları çıktı. Tercümenin ikinci baskısıda yayınlandı. İlk baskısının üzerinden dört yıl geçmesine rağmen halâ profesörler, sıradan okuyucular, başarılı tercüme için beni kutluyorlar. Fakat benim için şahsi başarımdan daha önemlisi, Allah’a binlerce şükürler olsun ki, eninde sonunda Bulgar kamuoyunu Müslümanların Temel kutsal kitabıyla tanıştırmaya, hem Kur’an-ı Kerim’i, hem de islamiyeti iyilik, güzellik davetcisi, çok yüksek ruhani bir mesaj olarak algılamasına vesile olmamdır. Kur’an-ı Kerim en sonunda Bulgar kültür hayatının bir kısmı oldu.

    Altınoluk: İkinci baskıda herhangi bir yenilik var mı?

    Teofanov: Tercümenin her yeni baskısının çeviriyi daha da iyileştirip geliştirmesi lâzımdır. İkinci baskımızda birincisinde meydan gelen bazı hataları, kusurları bertaraf ettik. Hem de uzmanların çalışmalarını kolaylaştırmak için geniş bir Kur’an konuları endeksi ekledik. Şimdi üçüncü baskıya ihtiyaç duyulmaya başlandı artık.

    Altınoluk: Bildiğimize göre Kur’an-ı Mübin’in Tercümesi üzerinde çalışmak sizi öyle cezbetti ki kalbinizi ve aklınızı feth etti. Allah’ü Teâlâ’nın sonsuz hidayeti size de ulaştı. Siz de müslüman oldunuz. Bu nasıl oldu? Okuyucularımıza anlatır mısınız? Bir Hıristiyan, kalbiyle, ilmi yolla, islamiyeti nasıl buldu?

    Teofanov: Kelâmullah’ı tercüme esnasında tabii ve mantıkî bir yolla İslamiyeti kabule vardım. Başka bir Hıristiyan Bulgar için dinini değiştirmek çok zor olabilir. Fakat benim için bu Kur’an-ı Kerim’i kalbimle, aklımla okuyup anlamının sonucu ve Allah-u Teâlâ’ya gerçek yakınlaşmanın, O’nun hakkaniyetine inananlar topluluğuna katılmamın başlangıcı idi.

    Aslında benim hıristiyanlığım, Allah’ın, kıyamet günün varlığına dair en sıradan bir inancı geçmiyordu. Birkaç yılda bir kiliseye gittiğimde oluyordu. Kiliseye, Allah’ın evine girince O’nun kutsiyetini içimde hissediyordum. Hıristiyanlığım bundan öte gitmiyordu.

    İslamiyeti kabul etmek için kesin kararımı Kahire’ye yaptığım bir ziyaretten sonra aldım. Orada irtibat kurduğum insanlar Kur’an-ı Kerim’i Bulgarcaya çevirdiğimi anlayınca Müslüman olup olmadığımı sordular. Bu soru beni derin derin düşündürdü. Mümin olduğumu, fakat henüz kesin adımı atmadığımı söyledim. Bu sual uzun zaman zihnimde kaldı. Bir tereddüt döneminden sonra, aslında artık Müslüman olduğumu anladım. Çünkü İslamiyetin bütün hükümlerini kendiliğimden kabul etmeye başlamıştım. Bir yıl sonra hacca da gittim. Kâbe Allah’a olan imanımı daha da kuvvetlendirdi ve artırdı.

    Altınoluk: Sizin ortamınız, hele de aileniz, yeni dininizi nasıl karşılıyor?

    Teofanov: Bulgaristan gibi bir hıristiyan ülkede eski dininden vazgeçerek Müslümanlığı kabul etmek çok tuhaf görünüyor. Sıradan insanların bunu normal bir hadise olarak kabul ettiklerini söyleyemem. Annem babamın beni anlayıp kabul etmeleri imkansızdır. Bunun için yaptığım işi onlara söylemedim. Zaten aramızda hiç bir zaman dinden bahsedildiği yoktu. Onları din hiç bir zaman ilgilendirmemişti. Meslekdaşlarıma gelince, onlar liberal görüşlü üniversite hocaları. Herkesin istediği dini seçme hakkına sahip olduğunu kabul eden enteller. Hareketimi anlayışla karşılıyorlar. Sadece yeni dinimi üniversitelilere de kabul ettirmeye çalışmamamı bekliyorlar. Başka bir tabirle ben İslamiyeti kabul etmekle seçme hakkımı kullanmışım, fakat bu benim şahsi bir sorunumdur ve halk arasında geniş bir yankı uyandırmamalıdır.

    Hanımım ve 10 yaşındaki kızım benim müslümanlığımı tamamiyle normal bir hareket olarak kabul ediyorlar. Artık erkenden sabah namazına kalkmama, başka namazlar için öteki odaya geçivermeme, “tuhaflıklarımı”, hareketlerimin manasını anlamayacak insanlardan gizlemeye alıştılar.

    Altınoluk: Şimdi hangi meseleler üzerinde çalışıyorsunuz ve geleceğe ait planlarınız nelerdir?

    Teofanov: Büyük doktora tezimi bitirdim ve başarıyla savundum. Konum Arap orta asırlarıyle ilgili. İki büyük kitap oldu. İnşallah her ikisini de bu yıl sonuna kadar çıkaracağım. Şu anda İmam Nevevi’nin Riyazü’s-Salih’in kitabının tercümesi ile meşgulum. Aynı zamanda Hazret-i Muhammed (s.a.) ’in hayatına dair yazdığım siyer kitabını bitirmek üzereyim.
    -----
    Mülâkatı yapan ve Türkçeleştiren: Dr. İsmail CAMBAZOV

    Tarihten günümüze Bulgaristan’da Kur’an’ı Kerim çalışmaları

    Kur’an-ı Kerim çeşitli tercümanlar tarafından Bulgarca’ya birkaç defa çevrilmiş ve basılmıştır. Eldeki bilgilere göre, Bulgarlar Kelâmullah’ı daha 1902 yılında tercüme edip parça parça yayınlamaya başlamışlardır. İlk Bakara suresi çevriilip çakırılmıştır. 1904 yılında 49-80. Sayfaları, 1904 te 81-96. sayfaları, 1906 da 97-112. sayfaları olmak üzere parça parça 1910 yılına kadar tamamlanmıştır. Bu tercümeyi Nikola K.Litsa isminde bir şarkiyatçı İngilizceden yapmış ve Plovdiv (Filibe) de basılmıştır.

    1923 yılında Ruse (Ruscuk) de “Yeni Hayat” Kitabevinde Kur’an-ı Kerim’in ikinci Bulgarca tercümesi yayınlanmıştır. Çeviri Fransızcadan yapılmıştır.

    Kur’an-ı Kerim’in 1997 yılında yayınlanan üçüncü Bulgarca tercümesi ise Türkçe’den yapılmıştır.

    Görüldüğü gibi bu üç tercümenin hiç birisi Kelâmullah’ın asıl dili olan Arapça’dan değil, başka dillerden yapılarak meâlin meâli olmuştur. Bazı tercümelerde kasten tahrifatlar da yapılmıştır.

    Kur’an-ı Kerim kendi dilinden Bulgarca’ya ilk defa 1998 yılında çevirilip basılmıştır. Geçen yıl da bu tercümenin ikinci baskısı yapılmıştır. Şimdi üçüncü baskıya da ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır.

    Bulgaristan’ın en büyük Arapça uzmanlarından birisi olan Prof Dr. Tsvetan Teofanov hem kelime ve ifadeleri, hem de anlam ve içeriği ile başlıbaşına bir mücize olan Kur’an’ın mânâsını ve ruhunu büyük bir tamlıkla vermeyi başarmıştır. Hiç şüphesiz denebilir ki, bu tercüme Allah Kelamı’nın Bulgarcaya yapılan en iyi, kaliteli, mümkün mertebe aslına yakın çevirisidir..

  • kuran-ı kerim16.07.2004 - 16:37

    Bağdat Üniversitesinde okurken Kur’an-ı Kerim’i incelemek ve yorumlamak ders proğramına alınmıştı. Bu ders bizi sadece. Arap Dili üzerinde derin bilgiler edinmeye zorlamakla kalmayarak, aynı zamanda İslâm Tarihi ve nazariyesi ile de tanışmak mecburiyetinde bırakılıyordu. Benim için çok önemli bir durum da şu idi: Kur’an’ı anlamak için sadece bilgi yeterli değil. Onu işitecek “kulak”, daha doğrusu kalb olması lâzım. Kur’an’ın mesajı insanların kalbine yöneliktir. Bu yüzden Kelâmullah ancak kalble anlaşılıp kabul edilebilir. İmana götüren yol budur. Tam imana ancak bilgi vasıtasiyle ulaşılabilir.

    Prof Dr. Tsvetan Teofanov

  • peter jackson16.07.2004 - 16:32

    LOTR'yi çevericeğini duyunca kafayı yemiştim...

    Peter Jackson nasil olduda LOTR gibi büyük bir konunun vizyona girmesi için şeçildi şaşırmıştım doğrusu ama sonra orcları ve goblinleri görünce biraz caktım işi çünkü Peter Jackson'ı LOTR filminden önce Gore Komedi Korku türü filmlerinden hayrandım. Hele ''Bad Taste'' ve ''Brain Dead'' filmleri belki kusturacak kadar iğrenç ama bir o kadar da komik yeraltı korku filmlerindendi... Orada tiplere bakıp neden LOTR için seçtiklerini anladım çünkü LOTR'deki kara havayı, şiddeti, ölümü, canavar tipleri gibi korkunçlıkları yaratmak için ideal bir adam.

    Yine de onun yerine daha tecrubeli ve yetenekli biri daha çok şey başarırdı gibi geliyor ama kendini üretkenliği, çalışkanlığı, zekası ile bu filmde ispatladı ve sağlam Tolkıen hayranı olması da film için ideal esasında.

    Nyese zaten Peter jackson'a LOTR'den öncede hayrandım şimdi de LOTR'den hayranım ama bir daha o manyak filmleri çevirmeyeceği içinde üzülmüyor değilim...

  • sabah namazı16.07.2004 - 12:10

    vakit namazları arasında farzı 2 rekattan oluşmasıyla en kısa gözüken ama sabah vakti olduğu için en zor görünen namazlardan biri.

    Kılınma vakti hakkında farklı görüşler vardır. Bence öğle vaktine kadardır ama güneşin açması sırasında kılınması mekruh olduğundan bazıları güneş açmadan önce bitirilmesini daha uygun bulmuşlardır. (güneş açma-batma sırasında namaz kılınmasının bilinen nedenlerinden biri güneşe tapanlar o zaman ayinler yaptıklarından, müslümanlarla karıştırılmaması için alınan bir önlemdir) Namazların ilk vakiterinde hemen kılınması daha çok doğru olduğundan tabi vakti girince kılınması daha güzel olur,'Vakti girince kılarsan Allah rızası, vakti bitmeden kılarsan Allah affı vardır' gibilerinden şeriatta bu konuya değinilmiştir.

    Peygamberimizde zaten namazlarının çoğunu vakti girince cemaatla kılmıştır. Lakin bir rivayete göre sefer dönüşü durakladıkları yerde savaşın ve yolculuğun verdiği yorgunlukla bekçi olarak görevlendiren Bilal dahil kimse sabah vakti girdiğinde uyanmaz. Uyandıklarında sabah namazını kaçırdık diye bir panik yaşanır ama peygamber efendimiz çadırından çıkıp daha öğle vaktinin görmediğini ve sabah namazı zamanının geçmediğini bildirir ve hemen cemaat oluşturup sabah namazı kılınır. Buradan çıkartılacak çok ders vardır önemli olan peygamberimizin sünneti olan vaktinde kılmayı kaçırmamak daha uygundur, ama vakit konusunda da toleranslar olduğunu bilelim...

  • Bir Nisan15.07.2004 - 18:06

    Sayın seyirciler son gelişmeleri veriyoruz: Kanlı 1 Nisan olaylarında şimdilik 70 ölü ve binlerce yaralı var, sayının artması bekleniyor.
    :P

  • red hot chili peppers15.07.2004 - 17:53

    dünyanın en iyi basçılarından biri olacaktı... gitaristleri değişiyor zati...