Türkiye’mizin “birlik çimentolarından” biri olan, halk ve Hakk aşığı Aşık Veysel Şatıroğlu’nun vefatının üzerinden bu gün tam 30 yıl geçmiş oluyor.
Türkiye’yi bölmek isteyenlerin en çok kullanmak istediği -yumuşak karnımız haline getirilmiş- sorunların önde geleni olan Alevî-Sünnî bölünmüşlüğünden, yumuşak bir yorum farklılığına gelebilmenin yolu olarak Aşık Veysel’i anlamaya, tanımaya olan ihtiyacımız her geçen gün ziyadesiyle artıyor.
Aşık Veysel bu ihtiyacımızı giderebilmenin yollarından sadece biri... Ama önemli biri... Vefatı üzerinden geçen 30 yılda yaşadıklarımızı şöyle bir düşününce görüyoruz ki; gerçekten Aşık Veysel’in fikirlerine, şiirlerine her zamankinden fazla muhtacız...
Bu gün geriye doğru baktığımızda; Veysel’i anlama noktasında yeterli duyarlılığı gösterdiğimiz söylenemez. Benliklerindeki kurtçuğa teslim olmuş olanların Aşık Veysel’i anlamaları da mümkün değil zaten!
Bütün toplumun Aşık Veysel çizgisine gelmesinden zararı olanların, çıkar çarkları zedelenecek olanların Veysel’in anlaşılmasından rahatsızlık duymaları da normal değil mi?
“Senlik benlik nedir bırak” şiirini hatırlamak bile, birlik-beraberlik düşmanlarının fotoğrafını berraklaştırıyor:... Veysel sapma sağa sola/ Sen Allah’tan birlik dile/ İkilikten gelir belâ/ Dâvâ insanlık dâvası...”
Evet... Aslında işin püf noktası burası: İnsanlık dâvası...
“İnsan” olmanın hiçbir gereğini yerine getirmeden, başka başka şeyler olmaya niyetlenenler yüzünden bu gün insanlarda huzur kalmadı!
“İnsan” olamadıktan sonra da konuşulacak ne kalıyor ki?
Geçen yıl anlattığımız bir olayı, bugün tekrar hatırlamakta fayda görüyorum.
Aşık Veysel’in şiirlerini ve türkülerini, batı sazlarıyla ilk söyleyenlerden ve kısa süre önce yitirdiğimiz Fikret Kızılok da sormuş bir gün Aşık Veysel’e; “- Şu sazımı akort et de ver Veysel baba... Ben sizden ilham almak istiyorum.”
Veysel’in cevabı, gelenekten beslenmeyi düşünen herkese ders niteliğindedir: “- Ben sazımı halka göre akort ediyor ve ilhamımı Hakk’tan alıyorum. Siz de böyle hareket ederseniz, sazınız akortlu demektir! ”
Aşık Veysel, her Türk gibi vatanını sevmiş, daima onun yükselmesini arzulamıştır. Bir ülkenin esenliği ve kalkınmasında ülke insanı için gerekli olan faktörlerden birlik, yurt sevgisi, çalışmak, milli kültüre bağlılık gibi faktörler Veysel'in şiirlerinde yer almıştır:
İtimat edersen benim sözüme Gel birlik kavline girelim kardaş Birlik çok tatlıdır benzer üzüme İçip şerbetini duralım kardaş.
Çalışalım kurtulalım buhrandan Nedir senlik benlik usandık candan Irkımız neslimiz aynı bir kandan Yurdun yaraların saralım kardaş.
Veysel'in şiirlerinde sevgi-aşk, hoşgörü-diyalog, ordu-millet duygusu ile vatan-toprak duygusu hakimdir. Aklına koyduğu bir işi mutlaka yapmak arzusunda olan Veysel'in isteyip de yapamadıklarından biri, vatan savunmasında vazife almak, cephede düşmanla savaşmak olmuştur. Gözleri görmediği için savaş yıllarında köyünde kalmanın acısını yaşayan Veysel'in şu sözleri ile bu anlamlı hareket birbirleriyle ne kadar uygundur:
Olaydım cephede kahraman asker Çalışırdım memleketin işine İçimde duygular, uyanan hisler Taşırırdı beni hudut dışına.
Vatan sevgisini içte duyanlar Sıdk ile çalışır benimseyerek Milletine ulusuna uyanlar Demez; neme lazım, neyime gerek.
Vatan bizim, ülke bizim el bizim Emin ol ki her çalışkan kol bizim Ay yıldızlı bayrak bizim, mal bizim Söyle Veysel övünerek, överek
Harpler,darpler hep kalkardı, Kalpler sevgiyle çarpardı, Kavgacılar sulh yapardı, Senlik- benlik olmasaydı.
Dünya bir sofradır derdi, Herkes lokmasını yerdi İnsan, insanı severdi, Senlik- benlik olmasaydı. Derde dermân karılırdı, Hep yaralar sarılırdı, Mutluluğa varılırdı, Senlik- benlik olmasaydı.
Milletler hep barışırdı, Zarar, kâr’a karışırdı, Konu komşu barışırdı, Senlik -benlik olmasaydı.
bu sorunların cevabı tabi ki verilmeye çalışısılsın. Fakat işleri komplike yapıp iyice kafalar karıştırılmak isteniyor ki alışveriş listesi yazılmış. Tabi evde ki hesap çarşıya hiçbir zaman uymaz.
Bir sivrisineğin yapısını bile muhteşem bir mucize olarak örnek veren dinimiz sanki bilim konularına hiç mi hiç cevap vermedi. Boşu boşuna yazıyorum çünkü araştırma darlığı çeken arkadaşlar var, gitsin bir araştırsın bakalım İslam aleminin bileme kazandırdıklarını. Daha dünayayı tepsi gibi görürken batı, müslüman alimlerimiz yıldızların ne kadar uzakta olduğunu bulmak için uğraşıyorlarmış.
Bir kuşun ucuşu, bir çocuğun doğuşunu, gemilerin yüzmesini, nefes alıp verişimiz gibi derin ama basit konuları bile mucize olarak tanımlayan Kitabımıza kalkıp yok Prokaryot ve Ökaryotlar ile göz dağı vermeye mi çalışıyorsunuz? Kimin araştırmadığı gün gibi ortada, şu interneti kullanılsa bile bunlara verilmiş cevaplar bulunur. Kalkıpta tesadüfen oldu canım, rastgele oluverdi deyip alimlerimiz olayları geçiştirmemiş doğadan uzaya kadar Allah'ın kudretini (ilmini) inkar etmeyip, hem bilimsel hem de manevi açıklamalar getirmeye çalışmışlar. Bilimsel bir açıklama getirip hemen Allah'a düşman kesilen bir yobaz bilim anlayışından hayır gelmez. Bunu dinimizde, Atatürk de, einstein söylemiş. Dinimiz akıl, gönül ve ruh üçegenini kurmuş, siz illa da bir çizgiden tutup tesbih çeken cübbeli müslüman imajı vermek istiyorsunuz ama gerçekten de bilim için uğraşan isimler Kitabımıza hayran kalmışlardır.
Soruyu en başlarda ben sordum, otur cevapla bakalım: Sıfırı kim buldu, modern kimyanın babası kimdir, havanın titreşimlerinden ibaret olan sesin fiziki ilk açıklamasını kim yapmıştır, kim robotu keşfetmiş, ondalık sistemi kullanan ilk matematikçi kimdir? İşte araştırın ve cevaplayın bakalım. İpucu vereyim hepsi müslüman alimdi...
Peki Edison, Newton, Paskal, Einstein gibi ünlü isimler ateist miydi, cevaplayın bakalım...
Sanki tüm akıllılar ateist de toplumu onlar aydınlatıyor. Tek cümle size siz ruhu sanki eti kemikten kazır gibi atmak istiyorsunuz ama başarısız olacaksınız..
Neden sadece bir dişiden ve erkeklerden oluştuğu konusuna değinmeden önce bazı konuları açıklamak lazım.
Çizgi roman olarak başlayan sirinler ilk başta 400 karakterden oluşuyordu, bu karekterlerin heykelciklerini daha çok koleksiyon yapan insanlar içindi. Bu figürleri hepsi mavi ve aynı yapıya çok yakın olduklarından sadece karakterlerinin verdiği aksesuarlarla ve mimikleri ile ayırt edilebiliyordu. Çizgi filmdeki şirinlerinler köyünde ise 100 karekter vardı. 1971 ilk dişi şirin tanıltıldı ve sayıları 101'e çıktı. En son olarak bu sayı 50'ye inerek sonraları bebekşirin dahil 4 yeni karakter daha eklendi. Amaç sirinleri her yönüyle basit ve anlaşılır yapmaktı. Herkesin anlayabileceği basitlikten yola çıkarak karekterler çizilmişti.
Sirinlerin yaratılmasında esinlenen temel Karl Marx'dan yola çıkan Joseph Stalin ve Lenin'in komunizm anlayışına ve SSCB'in modeline. dayanıyordur. Mesela Tek ülkede sosyalizm örneği Şirinlerin komün olarak yaşadığı Tek Köyle özdeşlemesi ya da Stalin'in 5 yıllık planlama da, işçilerin aynı uniformalari giymesi ile şirinlerin renginin ve altlarına giydiklerinin aynı renkte olması gibi.
Amaç tek insan modelini benimsetmektir. SSCB'de belli bir dönmden sonra kadın isçiler de erkeklerin uniformasını giydiğinden, şirinlerde cinsiyet konusu ilk başlarda pek öne atılmamıştır, O yüzden basitçe birbirine benzeyen erkeklerden oluşan ama cinseyitin pek önde olmayıp daha çok karakterlerin sembol ettiği tiplemelerle şirinler dünyası tanıtılmıştır. Bu gibi propangdalar da daha önceden burokrasi propagandası olan Pamuk Prenses ve Yedi Cücelerde de böyle göze batmayan semboller ile kullanılmaştır. Yani bir eserin bir ideolojinn propgandası yapması şirinlerle başlamamıştır. Eninde sonunda bir eseri yaratanın etkilendiğı akımı yansıtması çok doğaldır.
Şirin Baba tiplemesi'nin farklı olması ise, lider olarak Lenin'den esinlenmesidir. Kırmızı altlığı ve şapkası Kızıl Ordu, kızıl Meydan gibi SSCB birliğinin kızıl rengini temsil ederken, beyaz sakalı ve karakteri Lenin'den alınmıştır. Mesela karaktere örnek vermek gerekirse, Lenin'in politika sanatını kullanması, şirin babanın büyü sanatını kullanmasıyla özdeşlitirebiliriz. Bunun gibi güçlünün polis tiplemesiyle KGB'yi, İnatçı, Uyuşuk, Becerikli gibi şirinlerin işçilerin karakteristiklerine, bilgenin hep şirin babanın yerine geçme isteğinin Leon Trotsky'e benzemesi gibi, daha bir sürü özdeşleştirme yapabilriz. Hatta şirinlerin düşmanı olan Gargamel ve Azrael (azman) SSCB'nin din hakkında görüşünü yansıtır... isimlerden de anlışılacağı gibi Gargamel, Gabrail'i (Cebrail) : Azrael ise Azreal - Angel of Death (Azrail) 'i temsil eder....
Peki neden Şirine hariç sadece erkeklerden oluşmuştur? Bu konun çıkış noktası Karl Marx'ın Kominist Manifestosu kitabında ki komünel kadına (communal wife) bakış açısına dayanır. Marx bu kitapta 'The Communists have no need to introduce free love; it has existed almost from time immemorial' (Komunistlerin serbest aşkı tanıtmalarına ihtiyaç yoktur, aşk zaten çok eski bir kavramdır) diyerek şirinlerde kadının pek yer verilmemesini de açıklar..
Şirine ilk başta Gargamel tarafından şirinleri baştan çıkartması için yaratılmıştır, bu da Marx'ın gözünde kadın bakış açısını çok iyi yansıtmıştır. Sonradan Şirin Baba'nın Gargamelin büyüsünü bozması ve yeni öğretileriyle Şirineyi şirinlerin arasına sokması da yine Lenin'in politik sanatını çok iyi kullanması ve öğretilerine dayanmaktadır.
Tabi Şirinler'de eskiden az önem verilen Ressam şirin ve Şair (romantik) şirin sonradan daha ilgi görmesi Gorbaçov'la gelen yumuşama dönemi ile paralel çizgi izler.
Daha uzun uzun benzetmeler devam ederim ama artık gerisini de diğer şirinler hayranlarına bırakayım.
Kısacası eserin yaratıcısı şirinlerin nasıl ürediği konusuna pek değinmemiş daha verilmek istenen mesajlar üzerinde durarak basit ve göze batmayan bir şekilde propogandasını yapmak için uğraşmıştır.
Yukarda saydıklarımı göz önüne alırsak, tahminim, şirin ırkının orataya çıkışı da Darwanizm'e yani doğal seleksiyon ile rasgele ortaya çıkmalarına dayanıyor. Bundan dolayı ortaya çıkmaları konusunda kısaca geçilip doğanın yaratılıcığına bırkılmıştır. Ne de olsa bunlar şirinler, hep mutlulular, ne evde eş derdi, ne de çocuk altı değiştirme dertleri var. Bir tane kadın ve bir çocuk yetiyor koskoca köye... :))))
Atatürk'e çok dindar ya da dinsizdir diyerek bir yere varılacağını sanmıyorum. O bir asker, lider ve politkacadır ve bu görevlerin verdiği sorumlulukları en güzel şekilde yerine getirmeye çalışmıştır. Yeri geldiğinde avuçlarını açıp dua etmiş, gerektiğinde gericiliğe karşı ağır sözler söylemiştir. Yeri geldiğinde hilafeti yıkıp, gerektiğinde ise Diyaneti kurmuştur. Bunların hepsinin çıkış noktası, gelişimi ve sonucu vardır. Sadece belli bir yerinden tutup hüküme varmak ters olur. Ama başlık ta da belirtiğim gibi ister karşı olsun ister yanında, Atatürk ve din konusu birbirine yabancı değildir.
Şimdi gelelim esas açmak istediğim konuya. Atatürk dine önem vermiştir, bunu ispatlayacak çok delil vardır. Sadece din değil çoğu konuya önem vermiştir..Kim olursa olsun Türkiye'nin geleceği için uğraşması için her türk evladı için açık kapı bırakmıştır. Fakat bu kapı gelişim için fırsattır, düzeni bozmak için değildir. O yüzden de önlemler de almıştır. Bir ülkenin halkına uyan sistem getiren en başaralı liderlerden birisidir.
Ama 'Din vardır ve lazımdır. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur.' gibi sözlerinde belirtiklerini göz ardı etmemek lazım. Ne dini yok etmeye çalışmış ne de araplara ya da batılılara karşı kin gütmüştür. Yurtta sulh, cihanda sulh demiştir. Emperyalizme karşı savaşmış ama batının teknolojisinden yararlanmamazı istemiş, Araplaşmaya karşı savaşmış ama onlardan elde edilen zenginliği gömmemiştir. Cumhuriyet kelimesi bile Arapça'dan geliyorsa artık dengeyi biraz da siz kurun.
Sonra kalkıp olşumu ve gelişimi göz ardı edip basitçe slogan atmalar komiklikten ileri gitmez. Bazı kendini bilmez ateistler ve komunistler pastadan lokma almaya çalışıyorlar ama Atatürk dine önem vermiştir bunu ne sağcısı ne de solcusu aksini ispatlayabilir çünkü Atatürk'ün sözlerini yaptıklarını ben değil kendisi söylemiş ve yapmıştır..
Zaten din gökten zembille değil ilim ile inmiştir. Bu yüzden Atamız ''Bizim dinimiz en tabi ve makul dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dine tabii olmasi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.'' diyor. Ve artı olarak '''Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var malzemesi iyi. Fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayi takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur (tefsirler, hurafeler gibi) binayı fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşerek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır.' '' dine nasıl önem verdiğini de ortaya koyuyor.
Şimdi kim bunları inkar edecek. İster politik söylem olsun ister samimi eninde sonunda söylenmişir. Kendini bilmez bir dinsiz gibi çıkıp kitabımıza, ne dinimize, ne peygamberimize karşı ters bir söz söylememiştir tersine dine önem veren bir lider olarak övmüştür.
Çınlamıyorsa kulaklar, o sesin olmadığına değil o kulakaların sağır olduğuna inanırım. Eğer görmüyorsa gözler, o olayların olmadığına değil, o gözlerin kör olduğuna inanırım.
bazı kavramlar yanlış algılanıyor. Eşitlikten bahsedilen, deve ile cüceye eşit haklar verileceği değildir, eşit hale getirelecek haklar verilmesinden bahsedilir. Terazi gibi, bir tarafına 5 kilo bir ağırlık konulmuşsa, diğer tarafla eşit hale getirilmesi için illa da diğer tarafa 5 kiloluk bir ağırlık koyma zorunluluğu yoktur... toplamı 5 kilo eden ağılıklarda konulabilir. Demek ki burada bahsedilen eşitlik ütopik değil tersine medeni kanunlardan tutun yasalara ve kurallarla kadar adeletin sağlanmasıdır.
Yani herkesin emeği karşlığı hak ettiğini alacaktır deniliyor, herkes eşit alacaktır denmiyor. Neden çünkü kapitalist işçinin ya da halkların sırtından geçindiğinden, işçi veya halklar esas hak ettikleri saat ücretini almazlar. Bunu kaldırmak için sınıflar arası mücadeleden bahsedilmektedir, ve bu mücadeleden Proletarya sınıfı diktatörlüğü ile üst sınıf arasında ki uçurum kaldırılıp, sonra bilinçlenme ile bu proletarya diktası da kalkıp, terazi örneğinde bahsettiğim eşit taban sağlanacaktır. Bu anlayış zengini fakir, fakiri zengin yapmak değil, herkesin hakkettiği şekilde yaşamasını sağlamak içindir ki bu sağlandığın da komunizm gelecektir. Yani sosyalizm bir geçiş dönemidir.
Ütopik denmesinin sebebi ise böyle bir eşitliğin gelmesinin İnsanın yapısına ters düştüğü söylenmesindendir. Buna karşı ''üretici bilinci'' yani eğitimle insanların belli seviyeye getirilmesi konuşulur. Fakat bu sefer insanların robatlaştırılması söz konusu olur. İnsan iyilik ve kötülük ile bağdaşan yapısını, eğitimin beyin yıkama ile insanın doğasından uzaklaştırılacağı düşünülür, hatta genetik oynamalar ile insanların köleleştirileceği de... Git gide fantaziye dönüşen bu tartışmalar bir gerçeği ortaya koyar insanın kendisini kontrol etmesi gerektiğidir. Bu ahlak konusuna da girdiğinden, yapay olarak uygulanmaya çalışılan her sosyalist hareket eğer bu ahlak anlayışından eksik ise barış ve adalet değil terör ve baskı getirmekten ileri gitmez.
Bu ileri dönem icat edilmemiş, predict yani önceden bu dönemin geleceği tahmin edilip, belli düşünürler tarafında haber verilmiştir. Karl Marx ile bilimsel sosyalizm çizilip, Das Kapital ile kapitalizmin maskesi düşürülmüştür. Kısacası Marx ve Engels tarafından kavramlar ve düşünceler geliştirmiştir, hatta Marx İngiltere'ye gelip bahsettiği dönemin geleceğine tanık olacağını sanmıştır. Bu teorilerden yola çıkarak Lenin, Mao, Stalin, gibi belli başlı bilinen sözde sosyalistler tarafından belli uygulamalara geçilmeye çalışılmıştır. Yaşanan tarihin gösterdiği gibi Tek Ülkede Sosyalizm çökmüş ve kapitalizm daha doğrusu yeni düzenin de yaşanması gereken bir dönem olduğu, sonunda bu dönemin de insanların ihtiyacanı karşılamayıp başka bir döneme geçileceği görüşü daha da güçlenmiştir. Artık bu bahsedilen döneme ister Sosyalizm, ya da Asr-ı Sadet, ya da Nirvana ulaşmak deyin, tarihte göstermiştir ki eninde sonunda çağlar bitip yeni bir dönemin gelmesi kaçınılmazdır.
Sözde sosyalist ülkelerde yaşanan kapitalizm de göstermiştir ki daha doğal olarak bahsedilen dönem yaşanmadığından söylenenler ütopyadan ileri gitmez. İnsan başı boş değildir, hür iradesi vardır bu yüzden yaptıklarından sorumludur. Bireylerin geleceği, toplumun geleceği ve dünyanın geleceği yine insana bağladır. Sorumluluklar göz ardı edilirse ya da yanlışa kullanırsa bu düşünceninyanlış olduğu anlamına gelmez. Başarı ise bir işi bitirip oh demek değil, doğru düzgün azimle denemek ve başarıyı sürdürmeye devam ettirmek (dinamizm) ile olur.
Sosyalizm'in anlamı eşitlik değildir, anlamı toplumculuktur, sınıflar arası eşitliği getirmeyi savunur. Sosyalist de toplumcu demektir. Çoğu insan kendisine toplumcu denmesini hoş görebiliyor ama bazıları kendisine sosyalist denmesini ters karşılıyor. Demek ki hala bazı dönemleri geçecek kadar olgunlaşmayıp, çamurun içine düşmüş iki çocuk gibi birbirine çamur atılıyor.
Ne dönem olursa olsun ''her şey Yaradan'ın kudreti içersindedir'' mutlakiyeti unutmayıp, dinin insan var oldukça her zaman var olacağını da belirtmek isterim. Dini düşman edinenler esasında emeğe, savaşıma, ahlaka, barışa, adelete, bilinçlenmeye, idrake ve huzura savaş açmışlardır. Aynı şekilde insanın insanı ezmeyeceği için uğraşan insanları ya da ideolojileri düşman edinenler de aynı şekilde saydıklarıma savaş açmışlardır. Eğer dengeler kurulmıyorsa istenildiği kadar adaletten ya da eşitlikten bahsedilsin zulüm ve baskı ile getirilen barıştan hayır gelmez...
Bilim ve akılla uyuşmayan denmiş aksine tarih, bilim, toplum ve her açıdan doğruluğu apaçık ortada olan bir Kitab'tır.
Tarihi ciddi olarak biraz inceleyen birisi olursa, dinimizin bilime yaptığı katkıları çok kolay görür. Araştırma olarak www.muslimheritage.com web sayfasından yararlabilirsiniz.
Akıl konusu Kuran'ı Kerim'in temel aldığı en baş kelimlerden birisidir. İnsanın aklını kullanmasını, düşünmesini tembihleyen yüzlerce ayetler vardır. Hür iradesi kullanması akıldan ve teslimiyetten geçer, sadece teslimiyet yetmediği gibi sadece akıl da yetmez. Artık şu akıl, gönül ve ruh bütünlüğünü görün...
Kişi isterse binlerce defa okusun, bakış açısı ters oldukça binlerce defa da yanılır.
Herhalde bazıları kendilerini gelmiş geçmiş binlerce alimden, tarihçiden, sosyologtan, doktordan, gemiciden, bilim adamlarından ve daha saymakla bitmeyecek her daldan insandan daha akıllı olduğunu sanıyor. Aklını kullansa en başta bilgeye değer vererek onca bilgilerle dolu Kitabımıza laf etmezdi.
Mevlana J. Rumi, Ali Kuşçu, Yunus Emre, İbn-i Sina, Beyruni (Biruni) , Farabi, Cezeri, İbn-i Heysem, Harezmi, Ahmet Yesevi, Şeyh Edabali, Mimar Sinan, Muhammed Esed, Cat Stevens (YusufIslam) , Malcolm X, Piri Reis, Gazali, Battani, Erzurumlu İbrahim Hakkıi, Gıyasüddin Cemşid, Uluğ Bey, Aşık Veysel, İbn-i Haldun, Ömer Hayyam, Said Nursi, Cabir bin Hayyan, Hasan El Benna, Akşemseddin Hazretleri, ve daha niceleri, Allah inancıyla ve Kuran bilgisiyle pişmiş adı saymakla bitmeyecek binlerce isim boşu boşuna mı bilime, sanata ve topluma katkıları oldu.
İlime, düşünceye, akıla, araştırmaya, hatta belli sınırlar içersinde şüpheye ve sorgulamaya önem veren ve verdiği bu değerden dolayı yüzlerce ayet ve hadis olan dinimizi hala cahillikle suçluyorsanız KURU İFTİRADAN öteye gitmez.
Goethe, Tolstoy, George Bernard Shaw, Professor William W. Hay, Professor Yushudi Kusan, Professor Alfred Kroner, Dr. T.V.N. Persaud, Joe Leigh Simpson, Professor Palmer, Professor Tagata Tagasone, Professor Armstrong, Professor Dorja Rao, Michael H. Hart, H.A.R. Gibb, John William Draper, Ghandi, Martin Luther King, Donald S. Rockwell, De Lacy O'Leary, Edward Montet isimlerini daha hatırlamadığım dolu önemli isimlerde İslamiyeti ya da Kitabımız Kuran'ı ya da peygamberimizi övmüşlerdir.
En basitinde İlim başlığı altına aktardıklarımı okuyun. Orada da göreceksiniz şu anda ki popüler bilimin temeli olan ''deney, gözlem ve sonuç'' yani ''araştırma metodolojisi'' (sistamatik deney, gözlem ve ölçme sonuclarının matematikle ifadelendirilmesi) Müslüman alimlerinden gelir.
Bunca delile rağmen hala dinimizi cahillik veya gerilikle suçluyacaksanız şunu bilin ki gelmiş, geçmiş ve gelecek bir sürü insanın günahını da alıyorsunuz.
Yakalanmasında bile şüphler var demiştim. Bu şüphelerimi güçlendiren bir web sitesinde ki yazıyı okudum:
http://www.debka.com/article.php? aid=743 (web adresinde oluşan boşluklara dikkat edin)
Yakalanmasında ki görüntülerde elde edilen deliller ve daha önce ki gelişen olayların bir araya getirilmesiyle DEBKA dosyaları kısaca ''Saddam Was Not in Hiding But a Captive'' (Saddam saklanmıyordu, tutsaktı) savıyla, Saddam'ın yakalanması konusuna çarpıcı yaklaşımlarda bulunuyor. Tabi bu basit ipuclarını görmek içinde prof olmaya gerek yok ama o kadar büyük oyunlar dönüyor ki hepsini bilmek de mümkün değil. (ama görünen köy kılavuz istemez derler)
Yazı malesef ingilizce, zamanım olursa Türkçe'ye çevirip buraya aktarmaya çalışırım....
Âşık Veysel’siz 30’uncu yıl (Abdurrahman ŞEN)
Türkiye’mizin “birlik çimentolarından” biri olan, halk ve Hakk aşığı Aşık Veysel Şatıroğlu’nun vefatının üzerinden bu gün tam 30 yıl geçmiş oluyor.
Türkiye’yi bölmek isteyenlerin en çok kullanmak istediği -yumuşak karnımız haline getirilmiş- sorunların önde geleni olan Alevî-Sünnî bölünmüşlüğünden, yumuşak bir yorum farklılığına gelebilmenin yolu olarak Aşık Veysel’i anlamaya, tanımaya olan ihtiyacımız her geçen gün ziyadesiyle artıyor.
Aşık Veysel bu ihtiyacımızı giderebilmenin yollarından sadece biri... Ama önemli biri... Vefatı üzerinden geçen 30 yılda yaşadıklarımızı şöyle bir düşününce görüyoruz ki; gerçekten Aşık Veysel’in fikirlerine, şiirlerine her zamankinden fazla muhtacız...
Bu gün geriye doğru baktığımızda; Veysel’i anlama noktasında yeterli duyarlılığı gösterdiğimiz söylenemez. Benliklerindeki kurtçuğa teslim olmuş olanların Aşık Veysel’i anlamaları da mümkün değil zaten!
Bütün toplumun Aşık Veysel çizgisine gelmesinden zararı olanların, çıkar çarkları zedelenecek olanların Veysel’in anlaşılmasından rahatsızlık duymaları da normal değil mi?
“Senlik benlik nedir bırak” şiirini hatırlamak bile, birlik-beraberlik düşmanlarının fotoğrafını berraklaştırıyor:...
Veysel sapma sağa sola/ Sen Allah’tan birlik dile/ İkilikten gelir belâ/ Dâvâ insanlık dâvası...”
Evet... Aslında işin püf noktası burası: İnsanlık dâvası...
“İnsan” olmanın hiçbir gereğini yerine getirmeden, başka başka şeyler olmaya niyetlenenler yüzünden bu gün insanlarda huzur kalmadı!
“İnsan” olamadıktan sonra da konuşulacak ne kalıyor ki?
Geçen yıl anlattığımız bir olayı, bugün tekrar hatırlamakta fayda görüyorum.
Aşık Veysel’in şiirlerini ve türkülerini, batı sazlarıyla ilk söyleyenlerden ve kısa süre önce yitirdiğimiz Fikret Kızılok da sormuş bir gün Aşık Veysel’e; “- Şu sazımı akort et de ver Veysel baba... Ben sizden ilham almak istiyorum.”
Veysel’in cevabı, gelenekten beslenmeyi düşünen herkese ders niteliğindedir: “- Ben sazımı halka göre akort ediyor ve ilhamımı Hakk’tan alıyorum. Siz de böyle hareket ederseniz, sazınız akortlu demektir! ”
yazının tamamı: http://www.yeniasya.com.tr/2003/03/21/yazarlar/abdurrahmansen.htm
Hep birliği anlattı
Aşık Veysel, her Türk gibi vatanını sevmiş, daima onun yükselmesini arzulamıştır. Bir ülkenin esenliği ve kalkınmasında ülke insanı için gerekli olan faktörlerden birlik, yurt sevgisi, çalışmak, milli kültüre bağlılık gibi faktörler Veysel'in şiirlerinde yer almıştır:
İtimat edersen benim sözüme
Gel birlik kavline girelim kardaş
Birlik çok tatlıdır benzer üzüme
İçip şerbetini duralım kardaş.
Çalışalım kurtulalım buhrandan
Nedir senlik benlik usandık candan
Irkımız neslimiz aynı bir kandan
Yurdun yaraların saralım kardaş.
Veysel'in şiirlerinde sevgi-aşk, hoşgörü-diyalog, ordu-millet duygusu ile vatan-toprak duygusu hakimdir. Aklına koyduğu bir işi mutlaka yapmak arzusunda olan Veysel'in isteyip de yapamadıklarından biri, vatan savunmasında vazife almak, cephede düşmanla savaşmak olmuştur. Gözleri görmediği için savaş yıllarında köyünde kalmanın acısını yaşayan Veysel'in şu sözleri ile bu anlamlı hareket birbirleriyle ne kadar uygundur:
Olaydım cephede kahraman asker
Çalışırdım memleketin işine
İçimde duygular, uyanan hisler
Taşırırdı beni hudut dışına.
Vatan sevgisini içte duyanlar
Sıdk ile çalışır benimseyerek
Milletine ulusuna uyanlar
Demez; neme lazım, neyime gerek.
Vatan bizim, ülke bizim el bizim
Emin ol ki her çalışkan kol bizim
Ay yıldızlı bayrak bizim, mal bizim
Söyle Veysel övünerek, överek
kaynak: http://arsiv.aksiyon.com.tr/arsiv/173/pages/dosyalar/dos1.html
SEN-BEN
Ne güzel hoş yaşanırdı
Senlik benlik olmasaydı,
İnsanlar çok şey başarırdı,
Senlik- benlik olmasaydı.
Herkes kendini bilirdi,
Gözler gerçeği görürdü,
Buzlar çözülür erirdi,
Senlik- benlik olmasaydı.
Kinli kibir silinirdi,
Kadir kıymet bilinirdi,
Saâdete erilirdi,
Senlik- benlik olmasaydı.
Huzur yolu açılırdı,
Aleme Nur saçılırdı,
Çift kanatlı uçulurdu,
Senlik- benlik olmasaydı.
Kişi kendini seçerdi,
Kötülükten vazgeçerdi,
Canlar Kevser’i içerdi,
Senlik- benlik olmasaydı
Akar sular durulurdu,
Düşmanlıklar son bulurdu,
Sağlam bina kurulurdu,
Senlik- benlik olmasaydı.
Dostlar arayı açmazda,
Yakın uzağa kaçmazda,
Kimseler nifâk saçmazdı,
Senlik- benlik olmasaydı.
Harpler,darpler hep kalkardı,
Kalpler sevgiyle çarpardı,
Kavgacılar sulh yapardı,
Senlik- benlik olmasaydı.
Dünya bir sofradır derdi,
Herkes lokmasını yerdi
İnsan, insanı severdi,
Senlik- benlik olmasaydı.
Derde dermân karılırdı,
Hep yaralar sarılırdı,
Mutluluğa varılırdı,
Senlik- benlik olmasaydı.
Milletler hep barışırdı,
Zarar, kâr’a karışırdı,
Konu komşu barışırdı,
Senlik -benlik olmasaydı.
RIZA’sız iş yapılmazdı,
Yapılanlar yıkılmazdı,
Hırs ateşi, yakılmazdı,
Senlik- benlik olmasaydı.
Ali Rıza Köseoğlu
Beri gel, beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...
Mevlana J. Rumi
bu sorunların cevabı tabi ki verilmeye çalışısılsın. Fakat işleri komplike yapıp iyice kafalar karıştırılmak isteniyor ki alışveriş listesi yazılmış. Tabi evde ki hesap çarşıya hiçbir zaman uymaz.
Bir sivrisineğin yapısını bile muhteşem bir mucize olarak örnek veren dinimiz sanki bilim konularına hiç mi hiç cevap vermedi. Boşu boşuna yazıyorum çünkü araştırma darlığı çeken arkadaşlar var, gitsin bir araştırsın bakalım İslam aleminin bileme kazandırdıklarını. Daha dünayayı tepsi gibi görürken batı, müslüman alimlerimiz yıldızların ne kadar uzakta olduğunu bulmak için uğraşıyorlarmış.
Bir kuşun ucuşu, bir çocuğun doğuşunu, gemilerin yüzmesini, nefes alıp verişimiz gibi derin ama basit konuları bile mucize olarak tanımlayan Kitabımıza kalkıp yok Prokaryot ve Ökaryotlar ile göz dağı vermeye mi çalışıyorsunuz? Kimin araştırmadığı gün gibi ortada, şu interneti kullanılsa bile bunlara verilmiş cevaplar bulunur. Kalkıpta tesadüfen oldu canım, rastgele oluverdi deyip alimlerimiz olayları geçiştirmemiş doğadan uzaya kadar Allah'ın kudretini (ilmini) inkar etmeyip, hem bilimsel hem de manevi açıklamalar getirmeye çalışmışlar. Bilimsel bir açıklama getirip hemen Allah'a düşman kesilen bir yobaz bilim anlayışından hayır gelmez. Bunu dinimizde, Atatürk de, einstein söylemiş. Dinimiz akıl, gönül ve ruh üçegenini kurmuş, siz illa da bir çizgiden tutup tesbih çeken cübbeli müslüman imajı vermek istiyorsunuz ama gerçekten de bilim için uğraşan isimler Kitabımıza hayran kalmışlardır.
Soruyu en başlarda ben sordum, otur cevapla bakalım:
Sıfırı kim buldu, modern kimyanın babası kimdir, havanın titreşimlerinden ibaret olan sesin fiziki ilk açıklamasını kim yapmıştır, kim robotu keşfetmiş, ondalık sistemi kullanan ilk matematikçi kimdir? İşte araştırın ve cevaplayın bakalım. İpucu vereyim hepsi müslüman alimdi...
Peki Edison, Newton, Paskal, Einstein gibi ünlü isimler ateist miydi, cevaplayın bakalım...
Sanki tüm akıllılar ateist de toplumu onlar aydınlatıyor. Tek cümle size siz ruhu sanki eti kemikten kazır gibi atmak istiyorsunuz ama başarısız olacaksınız..
Neden sadece bir dişiden ve erkeklerden oluştuğu konusuna değinmeden önce bazı konuları açıklamak lazım.
Çizgi roman olarak başlayan sirinler ilk başta 400 karakterden oluşuyordu, bu karekterlerin heykelciklerini daha çok koleksiyon yapan insanlar içindi. Bu figürleri hepsi mavi ve aynı yapıya çok yakın olduklarından sadece karakterlerinin verdiği aksesuarlarla ve mimikleri ile ayırt edilebiliyordu. Çizgi filmdeki şirinlerinler köyünde ise 100 karekter vardı. 1971 ilk dişi şirin tanıltıldı ve sayıları 101'e çıktı. En son olarak bu sayı 50'ye inerek sonraları bebekşirin dahil 4 yeni karakter daha eklendi. Amaç sirinleri her yönüyle basit ve anlaşılır yapmaktı. Herkesin anlayabileceği basitlikten yola çıkarak karekterler çizilmişti.
Sirinlerin yaratılmasında esinlenen temel Karl Marx'dan yola çıkan Joseph Stalin ve Lenin'in komunizm anlayışına ve SSCB'in modeline. dayanıyordur. Mesela Tek ülkede sosyalizm örneği Şirinlerin komün olarak yaşadığı Tek Köyle özdeşlemesi ya da Stalin'in 5 yıllık planlama da, işçilerin aynı uniformalari giymesi ile şirinlerin renginin ve altlarına giydiklerinin aynı renkte olması gibi.
Amaç tek insan modelini benimsetmektir. SSCB'de belli bir dönmden sonra kadın isçiler de erkeklerin uniformasını giydiğinden, şirinlerde cinsiyet konusu ilk başlarda pek öne atılmamıştır, O yüzden basitçe birbirine benzeyen erkeklerden oluşan ama cinseyitin pek önde olmayıp daha çok karakterlerin sembol ettiği tiplemelerle şirinler dünyası tanıtılmıştır. Bu gibi propangdalar da daha önceden burokrasi propagandası olan Pamuk Prenses ve Yedi Cücelerde de böyle göze batmayan semboller ile kullanılmaştır. Yani bir eserin bir ideolojinn propgandası yapması şirinlerle başlamamıştır. Eninde sonunda bir eseri yaratanın etkilendiğı akımı yansıtması çok doğaldır.
Şirin Baba tiplemesi'nin farklı olması ise, lider olarak Lenin'den esinlenmesidir. Kırmızı altlığı ve şapkası Kızıl Ordu, kızıl Meydan gibi SSCB birliğinin kızıl rengini temsil ederken, beyaz sakalı ve karakteri Lenin'den alınmıştır. Mesela karaktere örnek vermek gerekirse, Lenin'in politika sanatını kullanması, şirin babanın büyü sanatını kullanmasıyla özdeşlitirebiliriz. Bunun gibi güçlünün polis tiplemesiyle KGB'yi, İnatçı, Uyuşuk, Becerikli gibi şirinlerin işçilerin karakteristiklerine, bilgenin hep şirin babanın yerine geçme isteğinin Leon Trotsky'e benzemesi gibi, daha bir sürü özdeşleştirme yapabilriz. Hatta şirinlerin düşmanı olan Gargamel ve Azrael (azman) SSCB'nin din hakkında görüşünü yansıtır... isimlerden de anlışılacağı gibi Gargamel, Gabrail'i (Cebrail) : Azrael ise Azreal - Angel of Death (Azrail) 'i temsil eder....
Peki neden Şirine hariç sadece erkeklerden oluşmuştur? Bu konun çıkış noktası Karl Marx'ın Kominist Manifestosu kitabında ki komünel kadına (communal wife) bakış açısına dayanır. Marx bu kitapta 'The Communists have no need to introduce free love; it has existed almost from time immemorial' (Komunistlerin serbest aşkı tanıtmalarına ihtiyaç yoktur, aşk zaten çok eski bir kavramdır) diyerek şirinlerde kadının pek yer verilmemesini de açıklar..
Şirine ilk başta Gargamel tarafından şirinleri baştan çıkartması için yaratılmıştır, bu da Marx'ın gözünde kadın bakış açısını çok iyi yansıtmıştır. Sonradan Şirin Baba'nın Gargamelin büyüsünü bozması ve yeni öğretileriyle Şirineyi şirinlerin arasına sokması da yine Lenin'in politik sanatını çok iyi kullanması ve öğretilerine dayanmaktadır.
Tabi Şirinler'de eskiden az önem verilen Ressam şirin ve Şair (romantik) şirin sonradan daha ilgi görmesi Gorbaçov'la gelen yumuşama dönemi ile paralel çizgi izler.
Daha uzun uzun benzetmeler devam ederim ama artık gerisini de diğer şirinler hayranlarına bırakayım.
Kısacası eserin yaratıcısı şirinlerin nasıl ürediği konusuna pek değinmemiş daha verilmek istenen mesajlar üzerinde durarak basit ve göze batmayan bir şekilde propogandasını yapmak için uğraşmıştır.
Yukarda saydıklarımı göz önüne alırsak, tahminim, şirin ırkının orataya çıkışı da Darwanizm'e yani doğal seleksiyon ile rasgele ortaya çıkmalarına dayanıyor. Bundan dolayı ortaya çıkmaları konusunda kısaca geçilip doğanın yaratılıcığına bırkılmıştır. Ne de olsa bunlar şirinler, hep mutlulular, ne evde eş derdi, ne de çocuk altı değiştirme dertleri var. Bir tane kadın ve bir çocuk yetiyor koskoca köye... :))))
Atatürk'e çok dindar ya da dinsizdir diyerek bir yere varılacağını sanmıyorum. O bir asker, lider ve politkacadır ve bu görevlerin verdiği sorumlulukları en güzel şekilde yerine getirmeye çalışmıştır. Yeri geldiğinde avuçlarını açıp dua etmiş, gerektiğinde gericiliğe karşı ağır sözler söylemiştir. Yeri geldiğinde hilafeti yıkıp, gerektiğinde ise Diyaneti kurmuştur. Bunların hepsinin çıkış noktası, gelişimi ve sonucu vardır. Sadece belli bir yerinden tutup hüküme varmak ters olur. Ama başlık ta da belirtiğim gibi ister karşı olsun ister yanında, Atatürk ve din konusu birbirine yabancı değildir.
Şimdi gelelim esas açmak istediğim konuya. Atatürk dine önem vermiştir, bunu ispatlayacak çok delil vardır. Sadece din değil çoğu konuya önem vermiştir..Kim olursa olsun Türkiye'nin geleceği için uğraşması için her türk evladı için açık kapı bırakmıştır. Fakat bu kapı gelişim için fırsattır, düzeni bozmak için değildir. O yüzden de önlemler de almıştır. Bir ülkenin halkına uyan sistem getiren en başaralı liderlerden birisidir.
Ama
'Din vardır ve lazımdır. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur.' gibi sözlerinde belirtiklerini göz ardı etmemek lazım. Ne dini yok etmeye çalışmış ne de araplara ya da batılılara karşı kin gütmüştür. Yurtta sulh, cihanda sulh demiştir. Emperyalizme karşı savaşmış ama batının teknolojisinden yararlanmamazı istemiş, Araplaşmaya karşı savaşmış ama onlardan elde edilen zenginliği gömmemiştir. Cumhuriyet kelimesi bile Arapça'dan geliyorsa artık dengeyi biraz da siz kurun.
Sonra kalkıp olşumu ve gelişimi göz ardı edip basitçe slogan atmalar komiklikten ileri gitmez. Bazı kendini bilmez ateistler ve komunistler pastadan lokma almaya çalışıyorlar ama Atatürk dine önem vermiştir bunu ne sağcısı ne de solcusu aksini ispatlayabilir çünkü Atatürk'ün sözlerini yaptıklarını ben değil kendisi söylemiş ve yapmıştır..
Zaten din gökten zembille değil ilim ile inmiştir. Bu yüzden Atamız ''Bizim dinimiz en tabi ve makul dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dine tabii olmasi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.'' diyor. Ve artı olarak '''Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var malzemesi iyi. Fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayi takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur (tefsirler, hurafeler gibi) binayı fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşerek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır.' '' dine nasıl önem verdiğini de ortaya koyuyor.
Şimdi kim bunları inkar edecek. İster politik söylem olsun ister samimi eninde sonunda söylenmişir. Kendini bilmez bir dinsiz gibi çıkıp kitabımıza, ne dinimize, ne peygamberimize karşı ters bir söz söylememiştir tersine dine önem veren bir lider olarak övmüştür.
Çınlamıyorsa kulaklar, o sesin olmadığına değil o kulakaların sağır olduğuna inanırım. Eğer görmüyorsa gözler, o olayların olmadığına değil, o gözlerin kör olduğuna inanırım.
bazı kavramlar yanlış algılanıyor. Eşitlikten bahsedilen, deve ile cüceye eşit haklar verileceği değildir, eşit hale getirelecek haklar verilmesinden bahsedilir. Terazi gibi, bir tarafına 5 kilo bir ağırlık konulmuşsa, diğer tarafla eşit hale getirilmesi için illa da diğer tarafa 5 kiloluk bir ağırlık koyma zorunluluğu yoktur... toplamı 5 kilo eden ağılıklarda konulabilir. Demek ki burada bahsedilen eşitlik ütopik değil tersine medeni kanunlardan tutun yasalara ve kurallarla kadar adeletin sağlanmasıdır.
Yani herkesin emeği karşlığı hak ettiğini alacaktır deniliyor, herkes eşit alacaktır denmiyor. Neden çünkü kapitalist işçinin ya da halkların sırtından geçindiğinden, işçi veya halklar esas hak ettikleri saat ücretini almazlar. Bunu kaldırmak için sınıflar arası mücadeleden bahsedilmektedir, ve bu mücadeleden Proletarya sınıfı diktatörlüğü ile üst sınıf arasında ki uçurum kaldırılıp, sonra bilinçlenme ile bu proletarya diktası da kalkıp, terazi örneğinde bahsettiğim eşit taban sağlanacaktır. Bu anlayış zengini fakir, fakiri zengin yapmak değil, herkesin hakkettiği şekilde yaşamasını sağlamak içindir ki bu sağlandığın da komunizm gelecektir. Yani sosyalizm bir geçiş dönemidir.
Ütopik denmesinin sebebi ise böyle bir eşitliğin gelmesinin İnsanın yapısına ters düştüğü söylenmesindendir. Buna karşı ''üretici bilinci'' yani eğitimle insanların belli seviyeye getirilmesi konuşulur. Fakat bu sefer insanların robatlaştırılması söz konusu olur. İnsan iyilik ve kötülük ile bağdaşan yapısını, eğitimin beyin yıkama ile insanın doğasından uzaklaştırılacağı düşünülür, hatta genetik oynamalar ile insanların köleleştirileceği de... Git gide fantaziye dönüşen bu tartışmalar bir gerçeği ortaya koyar insanın kendisini kontrol etmesi gerektiğidir. Bu ahlak konusuna da girdiğinden, yapay olarak uygulanmaya çalışılan her sosyalist hareket eğer bu ahlak anlayışından eksik ise barış ve adalet değil terör ve baskı getirmekten ileri gitmez.
Bu ileri dönem icat edilmemiş, predict yani önceden bu dönemin geleceği tahmin edilip, belli düşünürler tarafında haber verilmiştir. Karl Marx ile bilimsel sosyalizm çizilip, Das Kapital ile kapitalizmin maskesi düşürülmüştür. Kısacası Marx ve Engels tarafından kavramlar ve düşünceler geliştirmiştir, hatta Marx İngiltere'ye gelip bahsettiği dönemin geleceğine tanık olacağını sanmıştır. Bu teorilerden yola çıkarak Lenin, Mao, Stalin, gibi belli başlı bilinen sözde sosyalistler tarafından belli uygulamalara geçilmeye çalışılmıştır. Yaşanan tarihin gösterdiği gibi Tek Ülkede Sosyalizm çökmüş ve kapitalizm daha doğrusu yeni düzenin de yaşanması gereken bir dönem olduğu, sonunda bu dönemin de insanların ihtiyacanı karşılamayıp başka bir döneme geçileceği görüşü daha da güçlenmiştir. Artık bu bahsedilen döneme ister Sosyalizm, ya da Asr-ı Sadet, ya da Nirvana ulaşmak deyin, tarihte göstermiştir ki eninde sonunda çağlar bitip yeni bir dönemin gelmesi kaçınılmazdır.
Sözde sosyalist ülkelerde yaşanan kapitalizm de göstermiştir ki daha doğal olarak bahsedilen dönem yaşanmadığından söylenenler ütopyadan ileri gitmez. İnsan başı boş değildir, hür iradesi vardır bu yüzden yaptıklarından sorumludur. Bireylerin geleceği, toplumun geleceği ve dünyanın geleceği yine insana bağladır. Sorumluluklar göz ardı edilirse ya da yanlışa kullanırsa bu düşünceninyanlış olduğu anlamına gelmez. Başarı ise bir işi bitirip oh demek değil, doğru düzgün azimle denemek ve başarıyı sürdürmeye devam ettirmek (dinamizm) ile olur.
Sosyalizm'in anlamı eşitlik değildir, anlamı toplumculuktur, sınıflar arası eşitliği getirmeyi savunur. Sosyalist de toplumcu demektir. Çoğu insan kendisine toplumcu denmesini hoş görebiliyor ama bazıları kendisine sosyalist denmesini ters karşılıyor. Demek ki hala bazı dönemleri geçecek kadar olgunlaşmayıp, çamurun içine düşmüş iki çocuk gibi birbirine çamur atılıyor.
Ne dönem olursa olsun ''her şey Yaradan'ın kudreti içersindedir'' mutlakiyeti unutmayıp, dinin insan var oldukça her zaman var olacağını da belirtmek isterim. Dini düşman edinenler esasında emeğe, savaşıma, ahlaka, barışa, adelete, bilinçlenmeye, idrake ve huzura savaş açmışlardır. Aynı şekilde insanın insanı ezmeyeceği için uğraşan insanları ya da ideolojileri düşman edinenler de aynı şekilde saydıklarıma savaş açmışlardır. Eğer dengeler kurulmıyorsa istenildiği kadar adaletten ya da eşitlikten bahsedilsin zulüm ve baskı ile getirilen barıştan hayır gelmez...
Bilim ve akılla uyuşmayan denmiş aksine tarih, bilim, toplum ve her açıdan doğruluğu apaçık ortada olan bir Kitab'tır.
Tarihi ciddi olarak biraz inceleyen birisi olursa, dinimizin bilime yaptığı katkıları çok kolay görür. Araştırma olarak www.muslimheritage.com web sayfasından yararlabilirsiniz.
Akıl konusu Kuran'ı Kerim'in temel aldığı en baş kelimlerden birisidir. İnsanın aklını kullanmasını, düşünmesini tembihleyen yüzlerce ayetler vardır. Hür iradesi kullanması akıldan ve teslimiyetten geçer, sadece teslimiyet yetmediği gibi sadece akıl da yetmez. Artık şu akıl, gönül ve ruh bütünlüğünü görün...
Kişi isterse binlerce defa okusun, bakış açısı ters oldukça binlerce defa da yanılır.
Herhalde bazıları kendilerini gelmiş geçmiş binlerce alimden, tarihçiden, sosyologtan, doktordan, gemiciden, bilim adamlarından ve daha saymakla bitmeyecek her daldan insandan daha akıllı olduğunu sanıyor. Aklını kullansa en başta bilgeye değer vererek onca bilgilerle dolu Kitabımıza laf etmezdi.
Mevlana J. Rumi, Ali Kuşçu, Yunus Emre, İbn-i Sina, Beyruni (Biruni) , Farabi, Cezeri, İbn-i Heysem, Harezmi, Ahmet Yesevi, Şeyh Edabali, Mimar Sinan, Muhammed Esed, Cat Stevens (YusufIslam) , Malcolm X, Piri Reis, Gazali, Battani, Erzurumlu İbrahim Hakkıi, Gıyasüddin Cemşid, Uluğ Bey, Aşık Veysel, İbn-i Haldun, Ömer Hayyam, Said Nursi, Cabir bin Hayyan, Hasan El Benna, Akşemseddin Hazretleri, ve daha niceleri, Allah inancıyla ve Kuran bilgisiyle pişmiş adı saymakla bitmeyecek binlerce isim boşu boşuna mı bilime, sanata ve topluma katkıları oldu.
İlime, düşünceye, akıla, araştırmaya, hatta belli sınırlar içersinde şüpheye ve sorgulamaya önem veren ve verdiği bu değerden dolayı yüzlerce ayet ve hadis olan dinimizi hala cahillikle suçluyorsanız KURU İFTİRADAN öteye gitmez.
Goethe, Tolstoy, George Bernard Shaw, Professor William W. Hay, Professor Yushudi Kusan, Professor Alfred Kroner, Dr. T.V.N. Persaud, Joe Leigh Simpson, Professor Palmer, Professor Tagata Tagasone, Professor Armstrong, Professor Dorja Rao, Michael H. Hart, H.A.R. Gibb, John William Draper, Ghandi, Martin Luther King, Donald S. Rockwell, De Lacy O'Leary, Edward Montet isimlerini daha hatırlamadığım dolu önemli isimlerde İslamiyeti ya da Kitabımız Kuran'ı ya da peygamberimizi övmüşlerdir.
En basitinde İlim başlığı altına aktardıklarımı okuyun. Orada da göreceksiniz şu anda ki popüler bilimin temeli olan ''deney, gözlem ve sonuç'' yani ''araştırma metodolojisi'' (sistamatik deney, gözlem ve ölçme sonuclarının matematikle ifadelendirilmesi) Müslüman alimlerinden gelir.
Bunca delile rağmen hala dinimizi cahillik veya gerilikle suçluyacaksanız şunu bilin ki gelmiş, geçmiş ve gelecek bir sürü insanın günahını da alıyorsunuz.
Yakalanmasında bile şüphler var demiştim. Bu şüphelerimi güçlendiren bir web sitesinde ki yazıyı okudum:
http://www.debka.com/article.php? aid=743
(web adresinde oluşan boşluklara dikkat edin)
Yakalanmasında ki görüntülerde elde edilen deliller ve daha önce ki gelişen olayların bir araya getirilmesiyle DEBKA dosyaları kısaca ''Saddam Was Not in Hiding But a Captive'' (Saddam saklanmıyordu, tutsaktı) savıyla, Saddam'ın yakalanması konusuna çarpıcı yaklaşımlarda bulunuyor. Tabi bu basit ipuclarını görmek içinde prof olmaya gerek yok ama o kadar büyük oyunlar dönüyor ki hepsini bilmek de mümkün değil. (ama görünen köy kılavuz istemez derler)
Yazı malesef ingilizce, zamanım olursa Türkçe'ye çevirip buraya aktarmaya çalışırım....
kaynak: www.debka.org