Kim bu mü'minden dünya üzüntülerinden bir üzüntüyü giderirse Allah da ondan kıyamet günü üzüntülerinden bir üzüntüyü giderir. Kim bir fakire kolaylık sağlarsa, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık sağlar. Kim bir Müslümanı örterse, Allah da onu dünya ve ahirette örter. Kul, kardeşinin yardımında oldukça, Allah da o kula yardım eder. Kim ilim için yola düşerse, Allah onunla o kimse için cennete giden yolu kolaylaştırır. Allah'ın evlerinden bir evde Allah'ın kitabını okuyan ve aralarında onu müzakere eden hiçbir topluluk yoktur ki, üzerlerine sekinet (emniyet) inmesin, onları rahmet bürümesin, melekler her taraflarından kuşatmasın. Allah (cc) da yanında bulunanlara anmış olmasın. Kimi ameli geri bırakırsa onu nesebi ileri götüremez. (24.11.2006 19:32)
Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (2/3)
Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (2/195)
Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: 'Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.' (2/215)
Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: 'Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür.' Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: 'İhtiyaçtan artakalanı.' Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz; (2/219)
Ey iman edenler, hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler... Onlar zulmedenlerdir. (2/254)
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (2/261)
Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (2/262)
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez) ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez. (2/264)
Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip- güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır) . Allah, yaptıklarınızı görendir. (2/265)
Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır. (2/267)
Her neyi nafaka olarak infak eder ve adak olarak neyi adarsanız, muhakkak Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur. (2/270)
Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah'ın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz -haksızlığa (zulme) uğratılmaksızın- size eksiksizce ödenecektir. (2/272)
(Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (2/273)
Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (2/274)
Sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun eğenler, infak edenler ve 'seher vakitlerinde' bağışlanma dileyenlerdir. (3/17)
Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (3/92)
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların) dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (3/134)
Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. (4/38)
Allah'a ve ahiret gününe inanarak Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan infak etselerdi, aleyhlerine mi olurdu? Allah, onları iyi bilendir. (4/39)
Yahudiler: 'Allah'ın eli sıkıdır' dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır. Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (5/64)
Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (8/3)
Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. (8/60)
De ki: 'İsteyerek veya istemiyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar topluluğu oldunuz.' (9/53)
İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah'ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir. (9/54)
Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra çağıranlar' oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (9/91)
Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde 'Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum' dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. (9/92)
Bedevilerden öyleleri vardır ki, infak ettiğini bir cereme sayar ve sizi felaketlerin sarıvermesini bekler. Kötü felaket onları sarsın. Allah işitendir, bilendir. (9/98)
Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve elçinin dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (9/99)
Küçük, büyük infak ettikleri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır. (9/121)
Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir. (13/22)
İman etmiş kullarıma söyle: 'Alış-verişin ve dostluğun olmadığı o gün gelmezden evvel, dosdoğru namazı kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler.' (14/31)
Allah, (kendisine ortak koştuğunuz ilahlar konusunda) hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının mülkünde olan ile, tarafımızdan kendisine güzel bir rızık verdiğimiz, böylelikle ondan gizli ve açık infak eden kimseyi örnek olarak gösterdi; bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah'ındır; fakat onların çoğu bilmezler. (16/75)
Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir. (22/35)
İşte onlar; sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa verilir ve onlar kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (28/54)
Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (32/16)
De ki: 'Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip-yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah) , yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.' (34/39)
Gerçekten Allah'ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler; kesin olarak zarara uğramayacak bir ticareti umabilirler. (35/29)
Ve onlara: 'Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden infak edin' denildiği zaman, o inkâr edenler iman edenlere dediler ki: ' Allah'ın, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecek mişiz? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içindesiniz.' (36/47)
Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler, (42/38)
İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan) dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar. (47/38)
Allah'a ve Resûlü'ne iman edin. 'Sizi kendilerinde halifeler kılıp harcama yetkisi verdiği' şeylerden infak edin. Artık sizden kim iman edip infak ederse, onlara büyük bir ecir vardır. (57/7)
Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. İçinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine en güzel olanı va'detmiştir. Allah, yaptıklarınızdan hâberdardır. (57/10)
Onlar ki: 'Allah'ın Resûlü yanında bulunanlara hiçbir infak (harcama) da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,' derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar. (63/7)
Sizden birinize ölüm gelip de: 'Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam' demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. (63/10)
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (64/16)
kainatın tesadüfen oluştuğuna inanmaktır halbuki yeryüzünde bulunan her canlı ve cansız akıllı ve akılsız güneş ay ve yıldızlar bitkiler ve hayvanlar tapraktaki böcek ve tohumlar hatta bit pire ve mikroplar kendisine verilen emirleri hiç aksatmadan yapan memurlardır
bunlardan ilkini allah asla affetmez ikincisini asla bırakmaz üçüncüsünü hiç önemsemez
allahın asla affetmeiği divanı ona ortak koşulmasıdırki bunu asla bağışlamaz allahın asla bırakmadığı divanı kul hakkıdırki kısas(günah yada sevaplarıyla hakkı olanın hakkını ödenmesi) etmeden asla bırakmaz allahın hiç önemsemediği divanı kulun ibadetleridir ki bunu dilerse affeder dilerse azap eder
hayrın nimetiyle tamam olduğu, Allah’a sonsuz hamd, kulu ve rasûlü Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) âline, ashabına ve onlara tâbi olanlara salât-ü selâm olsun.
Medine’de münafıklar örgütlenebilmek ve aynı zamanda nifaklarını gizlemek için bir mescid bina ettiler ve Rasulullah’ı (S) orada namaz kılıp açılış yapması için davet ettiler. Allah (C.C.) ise o münafıkların asıl gayesinin müslümanları bölmek, nifak yuvası kurmak olduğunu Rasulüne bildirdi.[1] Bu mescidin adı Dırâr (zarar) Mescidi’dir. Rasulullah da (S) o mescidi yaktırdı.
İslam düşmanı münafıklar, müslüman kisvesinde, İslamın kurumlarını kullanarak müslümanları acze düşürmeye, aralarına fitne atıp birbirine düşman etmeye, dinin gerçeklerini gündem dışı edip bid’at ve hurafelerle cahilleştirmeye ve bu sayede onların kanını emmeye halen devam etmekteler. Onların oyunlarını bozmak şöyle dursun anlamaktan aciz, münafıkların dırar mescitlerini yakacak ümmet, galiba vahy beklemekte! Bu gün dırar mescitlerine selamı kesmek, onların ticaretine bulaşmamak, onlara kanını emdirmemek, onlardan dinini öğrenmemek, onlar için cehennem azabı gibidir. Maddeperest din simsarları ancak böyle cayır cayır yanar.
Günümüzde nice mescidi dırarlar vardır ki islami kisveye bürünmüş, müslümanları sömürerek, holding olmuş, bu münafık teşkilatın kurduğu bir şirket dansöz oynatırken, bir başka şirketleri, evliya masallarıyla müslümanların beynini bulandırmakta, dünyadaki felahımızı üçler, yediler, kırklar, kutuplar, ğavslar (haşa) gibi İslam dini ile ilgisi olmayan çok tanrılı dinlerin kahramanlarına havale etmekteler. Gazete, dergi, tv., radyo ucuz yahut bedava kitaplar vasıtasıyla, müslümanların sadece o süpermenlere tevekkül etmesini ve işin gerisine karışmamasını telkin ediyorlar. Ne Kur’anı Azimü’ş Şan’da ne sahih sünnette yeri olmayan sapık inançları ve Allah’ın şiddetle yasakladığı şirk itikadını yaymakla bu münafık teşkilat müslümanların sadaka ve zekat parasıyla dırar mescidini büyütmüş, gazetesiyle bölücülük yapmakta, tv. si ile necaset yaymakta, yayın evleri ile islamın saf itikadına ve kardeş toplum ilkesine bomba yağdırmaktadır.Bu münafıkların ürün ve yayınlarını tercih etmeyi ibadet sayacak kadar ahmak olanlar kendi celladını besleyen zavallılardır. Allah azze ve celle bizleri; müşrik, kafir, ve münafıkların oyunlarını bozan, yalnız Kendisine kulluk etme şerefine nail olan kullarından eylesin.
Daha büyük dırar mescitleri de var ki; dünyanın bir çok yerinde onlar daha da kamufle ve asıl dindar rolünde ümmetin belasıdır. O ümmet ki Kur’anı duvarların yücesine asmakla ondan fayda umar olduğu için, din simsarlarının kolay avıdırlar, hem dünyası yenecek hem ahireti yenecek bir av.
Gayretli fakat cahil insanları samimiyetlerini suistimal ederek dergâha düşüren,
dünya hayatından ve nimetlerinden arınmayı, dinde yükselmenin yolu diye yutturan,
bu felsefeyle yoğurdukları müslümanları dünya arenasının dışında tecrid eden
böylelikle meydanı kafirlere bırakan,
İslamı mağara dini, açlık dini diye ineğe tapanların dinine çeviren, şeyh taslakları; neticede o bilgisiz insanları kimi zaman rabıta[2] ile kimi zaman Allah’tan istenilecek yardımı kendisinden istetmekle (ölüsünden bile) , ilimle techiz etmek şöyle dursun, onları sapık ve müşrik itikada sahip etmekle, dünyada kafirin oyuncağı, ahirette ise Allah’ın asla affetmeyeceği şirk günahıyla ebedi cehenneme sevk etmektedirler.[3] Oysa Allah’ın Rasulü (S) Tebuk seferinden dönerken yıkmıştı Mescidi Dırarı, nerde o meşakkat, nerde o gayret ki felah bulalım. Cennetle müjdelenen sahabeler bile, bu cennet ve şefaat simsarı şeyhler gibi ahireti garanti etmenin keyfinde değildi. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır! Diyen bu şeytanlar, her birinin başında azılı şeytanların oturduğu nice tarikler icad etmişlerdir ki, birbirinden hoşlanmayan, kendi tarikatını üstün sayan bu bölücü unsurları icad edenler asla Rasulullah’ın (S) tebliğ ettiği din üzere değillerdir. Bu dırar mescitlerini azılı İslam düşmanları inşa etmiş, münafık uşakları da halen gayeyi mamur etmektedirler. Gaye ümmeti islamdan uzaklaştırmak, kafire hizmet eden, müslümandan hoşlanmayan bir din icad etmek, ümmeti bölük pörçük etmek ve bunun nimetlerinden faydalanmaktır.
Kendisine soru dahi sorulmayan, vaz-u nasihat etmeyen, tevhid akidesini yaymak şöyle dursun şirke tahvil eden, Allah’ın sırat-ı müstekıymi üzerinde kulları yoldan çıkaran, din hakkında Allah (Azze ve Celle) hakkında ilimsiz ve bilgisizce konuşan bu şeytanlar İblis’in avaneleridir.[4] Babasından oğluna, oğlu yoksa damadına devrolunan bir saltanat ki dünyada yüzlercesi mevcut, her biri kendisine bey’at alır yani ümmetin yüzlerce başı vardır ve bu başların her biri ayrı tarafa çeker. Ümmetin menfaati değil kendi menfaatleri önce gelir, postu kimseye kaptırmazlar, hele âlimin, fakîhin hiç hakkı yoktur o postta.
Dünyanın her yanında oluk oluk müslüman kanı akarken, kılı dahi kıpırdamayan, şu kadar milyon müridim var diye kibirlenen, davetlerde, yemeklerde, limuzinlere, mersedeslere sığmayacak kadar semizleşmiş bu münafıklar güruhunun açtığı mescidi dırarlardan da sakınmalıyız ki dinimiz adına, dünyamızı ve ahiretimizi ifsad edemesinler.
Kendisini Kur’an ve sahih hadis ilimleriyle mücehhez kılmayan, Rabbiyle ve O’nun Nebisiyle tanışmayan her müslümanın rastlayacağı bir mescid-i dırar olacaktır ve o zarar mescidi onun dinini ifsad edecek ve din kardeşine düşman edecek, nifak ve tefrika asla tükenmeyecektir. Bu da zalimlerin ve işgalcilerin ve şeytanın arzuladığı ve körüklediği bir ateştir. Dolayısıyla nerede bir müslümanın burnu kanatılsa, cahilliğiyle tefrikaya, tefrikacılığı ile güçsüzlüğe sebep olan her kimse bundan mes’ul olacaktır. Müslümanlar aralarındaki (dini, ictimai, bütün) ihtilaflarda Allah’ı ve Rasulünü hakem tayin etmedikçe, hükmüne boyun eğmedikçe asla iman etmiş olmazlar.[5]
Bu gün darmadağın kendisini savunmaktan aciz kalmış bu ümmet saydığımız ve daha saymadığımız bütün mescidi dırarlardan uzak durmalı, dünyasını ve ahiretini mamur edecek dinini, saf ve berrak kaynaklardan almalıdır. Allah’ın ipine sımsıkı sarıldığını söyleyen din kardeşim günde bir sayfa Kur’an okuyor musun? Rabbin sana dünyada kimsenin değer vermediği kadar değer veriyor, O’nun İlâhî Kelâmını anlamaya çalışıyor musun?
Mü’minler güç sahibi olup barışın ve adaletin öncüsü olmalıdır. Güçsüz müslümana ve dahi tüm insanlığa adaletle hükmedecek İslâmdan gayrı hak din mi var?
Tasavvuf edebiyatının oyuncağı olmuş bir ilah var ki dergahtan içeri girerken ona sevdalanıp, bir hayalin peşinden dağlara kaçıp mecnun olmamak gayr-ı kâbil. Sonra da bu kara sevdanın narında cayır cayır yanıp kül olmak ve cehennem nedir ki ben aşkınla yanıyorum kabilinden şiirler, isteyene ver cenneti ben seni isterim türünden naralar edebiyat oluverir. Bu uyduruk aşk başta karar edince akıl da baştan firar eder ve artık Kur’an, şeriat, fıkıh, hadis tedrisi, emr-i bi’l ma’ruf nehy-i a’nil münker, cihad vs. yani Allah’ın dini zaman aşımına uğrar ve ilahi aşkın yanında ehemmiyetsizlikten gündemden düşüverirler. Varsa yoksa Allah aşkı dağlarda ot yiyip gezer şiir dizer, nesir yazar, işte İslâm! Şairler(e gelince) , onlara da sapıklar uyarlar. Baksana onlar her vâdide şaşkın şaşkın dolaşırlar. Ve onlar ya-pamayacakları şeyleri söylerler. (Şuara Suresi 224,225,226) Bu nasıl Allah aşkı ise ne peygamberler keşfedebildi, ne havariler, ne sahabiler! Tasavvufçu dedin mi her şeyin tadını çıkarır onlar, üstelik tadını kaçırana kadar. Allah aşkı iddiasında olanlar için hadlerini bilmelerine yarayacak bir ikaz var Kur’anda, fakat onlara göre Kur’anın zahiri cahil avamı ilgilendirir kendileri havasdan olduğu için onlar kendi yazdıkları kitapları din edinirler. Yine de biz okuyalım ayeti. (Ey Muhammed) de ki: Şayet Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. (Âl-i İmran Suresi 31)
Cezbe bir dizi merasimden sonra olur ki tasavvufçuların içten (hafi) veya dıştan, sesli olarak (cehri) yaptıkları zikirler ile tempolu nefes alış verişleri sayesinde kanın deveranını hızlandırıp gönüllerini coşturmalarıyla sarhoş olmaları halidir. Bu zikirleri yaparken daha çabuk sarhoş olabilecekleri sema ve rakslar da yaparlar. Bu raks ve sema ayinleri esnasında bazıları tef çalar bazıları ney üfler, halay çeker, horon teper, bundan daha sapkın hallerle gönüllerini coşturmayı amaçlayan tarikatlar da vardır. Sema ve raks esnasında çalınan çalgılar, terennüm edilen ilahi veya şarkılar, tempolu nefes alış verişleri, mümkünse ışığı kapatarak veya gözlerini yumarak kendinden geçmeye yardımcı olabilecek fiiller bir araya gelir ve kalpler tamamen şeytanın taarruzlarına açık hale getirilir. Bundan sonra kendinden geçen kişiye şeytanın ilka etmesi ile dilediğini söyletmesi, bağırıp çağırmalar, kendini yerlere atmalar, küfürlü sözler zuhur eder. Tasavvufçuların cezbe dediği bu sarhoşluk, şeriatta içkilerin haram olmasının sebebi olan aklın ve şuurun zayiine sebep vermek illetinden hiçbir farkı yoktur ve haramdır. Allah Allah diyerek içki içen bir adamla bunların yaptığının hiçbir farkı yoktur. Her ikisi de aklını zayi edecek, şuurunu yitirecek iş yapmaktadır, bunu yaparken Allah'ı zikrediyor olması ise ayrı bir günah işlemedir ki, Allah'ın adını hatırından çıkarmayarak cüretkarlıkla günaha devam etmenin hesabı da onlardan sorulacaktır.
Bu cezbe dedikleri halin kendilerinde Allah aşkından olduğunu iddia etmelerine rağmen, ağızlarından çıkan sözler bırakın bir müslümanı, edepli bir kafire bile yakışmayan sözlerdir. Hatta onlar bazen en azgın kafirlerin söyleyebileceği sözleri bile söylerken bunu Allah aşkından yaptıklarını söylüyorlar.
Kendilerini sarhoş etmek için uğraştıkları işin İslami bir dayanağı olmadığından, bu sarhoşluk neticesinde sarfettikleri küfür sözleri de mazur görülemez. Allah insanlara böyle bir serserliği emretmemiş, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı bu tür azgınlıkları çağrıştıracak bir durumu hiç yaşamamışlardır. Bu sapkınlıkların İslam diniyle bir alakası olmayıp, sadece “şeytanın gel dediği din”in gerekleridir.
Nitekim günümüzde dinli/dinsiz her kim olursa olsun bu tür danslara iştirak edenlerin, kendinden geçtiğine şahit olabiliriz. Bir pop konserinde hareketli müziğin eşliğinde şarkıcıyı dinleyenlerin nasıl kendilerinden geçtiklerini, elbiselerini parçaladıklarını, veya içmeden sarhoş olup, bağırıp çağırdıklarını, şarkıcıya hitaben “sana tapıyorum” dediklerini görmek mümkündür. Şimdi bu insanlar akıllı akıllı konsere gidip orda kendilerinden geçip bu sözleri cezbeye gelip söyledikleri için günah işlemiş olmuyorlar mı? şarkıcı onlara ilahi okusa da onlar yine bu çılgınlıkları yapsalar işlenen günahın bir farkı olur mu? Bu kadar taşkınlığın, sapkınlığın, şeytanın tasallutuna girmenin adını cezbe koymakla kurtulacaklarını sananlar yanılıyorlar.
Allah aşkından coştuğunu iddia ederek “ben Allah’ım” diyenler, “bana tapın” diyenler,[1] ve daha ne çeşit küfür sözlerini söyleyenler, isimleri veli olarak bilinse de, kendilerine şeyh dense de onlar pop sanatçılarından daha adi bir iş yapmaktadırlar. Çünkü hiçbir pop sanatçısının ve hatta onların ateist olanlarının bile “ben Allah’ım” dediğini “bana tapın” dediğini duymamışsınızdır. Deseydi bile onu dinlemeye gidenlerden birçoğu onu orada parçalar bu dinsizliğe kayıtsız kalmazlardı. Amma müslümanlar bu haddi aşmış mülhidlerin dergahlarına devam etmeyi veya onların menkıbelerini hayranlıkla dinlemeyi İslam zannedecek kadar uyuşturulmuş olduğundan bu şeyhler erzeli’l ömre düşünceye kadar yaşamakta ve azgınlıklarına devam etmektedirler. Halbuki La ilahe (bütün batıl ilahları inkar ve red ediyorum) illallah (ancak Allah'ı kabul ediyorum) diyen adamın bu liderleri terk edip en azından kendi dinini ve ebedi hayatını kurtarması gerekir. Yoksa işlenen küfrün ve şirkin vebalini onların omzuna atmakla kendi omuzları boş kalmayacak ve ahirette pek elim bir azaba uğrayacaktır. Bakın bu gibi durumlar için ahiret manzarası nasıl oluyormuş.
Allah buyurdu ki:
”İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi. İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır. (Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.”[2]
--
[1] Ebu Yezid’in (Bistamî) kendimi tenzih ederim, şanım, zuhurum ne yücedir demesi, dervişlerin itirazı, Beyazid’in onlara sözle değil de hakikati(!) göstererek cevap vermesi (hikayesi)
“O muhteşem fakir Bayezid, dervişlerine “İşte tanrı benim” dedi. O fenlere sahip er, sarhoşça apaçık “Benden başka tanrı yoktur.. bilin de bana tapın” buyurdu. O hal geçince sabahleyin” Sen böyle dedin..bu doğru değil” dediler. Dedi ki: “Bunu bir daha dalar da söylersem hemen o anda beni bıçaklayın.
Tanrı tenden münezzehtir, benimse tenim var. Böyle söylediğim zaman öldürülmem lazım! ”
O hür er böyle tasiyede bulununca her derviş de bıçak hazırladı.
Bayezid yine o koca kadehi dikip sarhoş oldu.. tavsiyeleri aklından çıktı. …
Kendinden geçiş hüması uçmaya başlayınca Bayezid yine o söze koyuldu.
Aklı şaşkınlık seli kaptı götürdü. O sözü evvelce söylediğinden daha zorlu söyledi.
“Hırkamda, varlığımda Tanrı’dan başka bir şey yok, yerde gökte nice bir arayıp durursun? ” dedi.
Dervişler deli divane oldular.. bıçaklarını tertemiz bedenine sapladılar.
Her biri Girdekûh mülhidleri gibi pervasızca pirlerine bıçak saplamaya koyuldular.
Fakat şeyhe kılıç vuranın kılıcı tersine dönüyor, kendisini yaralıyordu.
O hünerli şeyhin vücudunda bir eser bile görünmüyordu…fakat dervişler perişan oldular, kanlara battılar.
Boynuna bıçak saplıyanın kendi boynu kesildi, ağlaya inleye yıkılıp öldü.
Göğsünü yaralayanın göğsü yarıldı, ebedi bir surette geberip gitti.
O sahipkıran mertebesini bilen ise onu yaralamaya hiç yeltenmedi, böyle şeye gönül vermedi. Yarı aklı onun elini bağladı; canını kurtardı, yoksa o da kendisini perişan ederdi.
Sabah oldu o dervişler eksilmişti, evlerinden bir feryad-ı figandır yüceldi.
Bayezid’in huzuruna binlerce kadın, erkek üşüştü. Dediler ki: “Ey iki alemi de bir gömleğe sığdıran er”!
Senin şu bedenin insan bedeni olsaydı insanların bedenleri gibi hançer yarasıyla mahvolur giderdi! Mesnevî 4/170
Hamd alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Salât ve selâm kulu ve rasûlü Muhammed’in, O’nun ailesinin, ashabının ve şirksiz olarak Allah'a iman eden bütün mü’minlerin üzerine olsun.
'O(insa) nların çoğu ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler.” [1]
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz.” [2]
Aklı başında insanlar usulüne uygun ve ma'kul sınırlar çerçevesinde, gerekli bilgiyle, azimle, sabırla, dürüstçe ve cesaretle işlerini hallederler. Allah'ın hidayetine mahzar olan aklı başında bir mümin de -hidayete erdiği yaş kaç olursa olsun- kişisel gelişimini ve terbiyesini Kur'an ve Sahih Sünnet mektebine tabi tutar. Ailevi hukuku, toplum hukukunu, ibadet, ahlak ve muamelatını yalnız İslam'dan alır ve kendini beşeri kanunlar yerine Allah'ın kanunlarına karşı sorumlu bilir. Dinini sahih kaynaklardan alır ve gelişi güzel her söze iltifat etmez. Onun yaşantısı kaliteli insan Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşantısının bir yansımasıdır çünkü O'nun ümmetidir. Dünyada Kelime-i Tevhid'i kalbine iman olarak yazmış ve onun gereklerini hayatına uyarlamış bir mümin için nice müjdeler vardır. Bu mümin Lâ ilâhe illallah anahtarıyla Havz-ı Kevser'de Rasûlullah'ın komşusudur. Firdevs-i Âlâ'da en güzel nimetlerle rızıklanacaktır.
$$ Gözü açık, kurnaz, her işini öyle veya böyle, -haklı haksız fark etmez- halleden, ne hırıtlar çevirip kârlı, olmadık desiselerle haklı çıkan kişi dünyaya ölçüsüzce rağbetinin kendisini neyin kapsam alanına çektiğinin farkında değildir. Lakin bu uyanık babasının dini olan İslam'ın etkisindedir, Allah'a ve ahiret gününe inancı vardır ve cennetten de vazgeçemez, çünkü kendisi hesabını iyi bilir. Cennet de yabana atılır bir nimet değildir hani! O halde onu elde etmenin de bir kolayı olsa gerek, ilim tahsiliymiş, dini bilgilerdeki şüpheleri gidermek için araştırmalarmış, vesair uzun iş; diye düşünürken, şeytan ona bazı yolları kolaylaştırır. Karşısına bir cennet simsarını çıkarır. Gel kardeşim gel, iyisi daha ucuza burada diye bedava çığırtkanlık yapan saftirikler veya menfaatçi kurnazlar rastgelirler ona. O sesleri iyi işitir çünkü kulağı pek sever kârlı işleri.
Derler ki: “Bir mürşide tabi olmazsan kaybolursun.”
“Cemaatin içinde olmazsan kuzuyu kapan kurt gibi seni de şeytan kapar.”
“Çobansız sürü olmayacağı gibi mürşidsiz cemaat da olmaz.”
“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”
“Alim bir zatın kamil bir mürşidin terbiyesinden geçmek, himmetinden istifade etmek gerek.”
“Onlar peygamberlerin vârisleridir.”
“Onlar son nefesinde şeytandan imanını kurtarır.”
“Ahirette şefaatçi olurlar.”
“Bir mürşidin eteğini tutan cennetin en yücelerine, şehitlerin ve peygamberlerin mertebesine çıkar” daha neler neler…
Allahın ayetlerini inkar edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar, ve adaleti emreden insanları öldürenler yok mu, onlara acı bir azabı haber ver. Münafıklara,kendileri için acı bir azab olduğunu müjdele.
“Rabbimiz Allah'tır deyip sonra doğru olanların dosdoğru bir istikamet tutanların üzerine melekler iner korkmayın, üzülmeyin size söz verilen cennetle sevinin derler
“Andolsunki sizi biraz korku biraz açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz, Ey peygamber sabredenleri müjdele
““Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu) , Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.(Bu alışverişi yapanlar) tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, ruku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele.”
“Şüphesiz bu Kur'an doğru yola iletir iyi davranışta bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdele.”
Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahiplerli de onlardır
Yine Ömer b. El-Hattâb (ra) 'den: Demiştir ki, günün birinde Resûlullah (sav) Efendimiz'in huzûrunda bulunduğumuz sırada bir de baktık ki elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculuğa delalet eder hiç bir alâmet olmayan ve böyle iken yine hiç birimizce tanınmayan bir kimse karşımıza çıka geldi. (sokula sokula) nihâyet Nebiyy-i Ekrem (sav) Hazretleri'nin yanına (varıp) oturdu. Ve dizlerini dizlerine dayayıp ve her iki avucunu iki uyluğu üzerine koyup: 'Ya Muhammed, İslam nedir? Bana söyle' dedi. Resûlullah (sav) : 'İslâm Allah'dan başka hiç bir ilâh ve Ma'bûd-ı bi'l-hak olmadığına ve Muhammed'in Resûlullah olduğuna şehâdet etmen, namazı ikâme etmen, zekâtı vermen, Ramazan'da oruç tutman ve yoluna gücün yeterse Beytu'llâh'a hac etmendir.' buyurdu. O (yabancı kimse) : 'Doğru söylüyorsun.' dedi. Biz onun hâline hem Cenâb-ı Resûl'e soruyor, hem de onu tasdik ediyor diye teaccüb ettik. Ondan sonra: 'Bir de imân nedir? ' söyle.' diye sordu. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz: 'İmân Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe imân etmendir. Bir de hayır ve şer (tatlı, acı hangi türlüsü olursa olsun) kadere imân etmendir.' buyurunca yine: 'Doğru söylüyorsun.' dedi. Ve: 'ihsan nedir? söyle' diye bir daha sordu. Cenâb-ı Risâlet-meâb Efendimiz de: 'İhsan, Allah'a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Zirâ sen O'nu görmüyorsan, O seni görüyor.' buyurdu. O, yine: 'Doğru söylüyorsun.' dedikten sonra: 'Kıyâmet (in ne zaman kopacağın) ı bana haber ver.' dedi. Cevâben: 'Bunda sorulanın ilmi sorandan ziyâde değildir.' buyurdu. 'Öyle ise emârelerin (yani daha evvelki alâmetlerini) bildir' dedi. Cevâbında: 'Câriye-i memlûkenin kendi sâhibini doğurması ve yalın ayak, sırtı çıplak, fakir davar çobanlarının hangimizin kurduğu binâ daha yüksektir diye (servet ve sâmânca) yarışa çıktıklarını görmendir.' buyurdu. Bundan sonra o (yabancı) kimse gitti. Nebiyy-i Ekrem (sav) Hazretleri de durdu durdu da neden sonra: 'Yâ Ömer, bilir misin o soran kim idi? ' diye sual buyurdu. 'Allah ve Resûlü a'lemdir'. dedim. Buyurdular ki: 'O, Cibril idi. Size dininizi öğretmek için geldi.'
Kim bu mü'minden dünya üzüntülerinden bir üzüntüyü giderirse Allah da ondan kıyamet günü üzüntülerinden bir üzüntüyü giderir.
Kim bir fakire kolaylık sağlarsa, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık sağlar.
Kim bir Müslümanı örterse, Allah da onu dünya ve ahirette örter.
Kul, kardeşinin yardımında oldukça, Allah da o kula yardım eder.
Kim ilim için yola düşerse, Allah onunla o kimse için cennete giden yolu kolaylaştırır.
Allah'ın evlerinden bir evde Allah'ın kitabını okuyan ve aralarında onu müzakere eden hiçbir topluluk yoktur ki, üzerlerine sekinet (emniyet) inmesin, onları rahmet bürümesin, melekler her taraflarından kuşatmasın. Allah (cc) da yanında bulunanlara anmış olmasın. Kimi ameli geri bırakırsa onu nesebi ileri götüremez. (24.11.2006 19:32)
Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (2/3)
Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (2/195)
Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: 'Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.' (2/215)
Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: 'Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür.' Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: 'İhtiyaçtan artakalanı.' Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz; (2/219)
Ey iman edenler, hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler... Onlar zulmedenlerdir. (2/254)
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (2/261)
Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (2/262)
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez) ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez. (2/264)
Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip- güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır) . Allah, yaptıklarınızı görendir. (2/265)
Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır. (2/267)
Her neyi nafaka olarak infak eder ve adak olarak neyi adarsanız, muhakkak Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur. (2/270)
Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah'ın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz -haksızlığa (zulme) uğratılmaksızın- size eksiksizce ödenecektir. (2/272)
(Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (2/273)
Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (2/274)
Sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun eğenler, infak edenler ve 'seher vakitlerinde' bağışlanma dileyenlerdir. (3/17)
Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (3/92)
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların) dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (3/134)
Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. (4/38)
Allah'a ve ahiret gününe inanarak Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan infak etselerdi, aleyhlerine mi olurdu? Allah, onları iyi bilendir. (4/39)
Yahudiler: 'Allah'ın eli sıkıdır' dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır. Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (5/64)
Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (8/3)
Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. (8/60)
De ki: 'İsteyerek veya istemiyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar topluluğu oldunuz.' (9/53)
İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah'ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir. (9/54)
Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra çağıranlar' oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (9/91)
Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde 'Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum' dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. (9/92)
Bedevilerden öyleleri vardır ki, infak ettiğini bir cereme sayar ve sizi felaketlerin sarıvermesini bekler. Kötü felaket onları sarsın. Allah işitendir, bilendir. (9/98)
Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve elçinin dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (9/99)
Küçük, büyük infak ettikleri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır. (9/121)
Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir. (13/22)
İman etmiş kullarıma söyle: 'Alış-verişin ve dostluğun olmadığı o gün gelmezden evvel, dosdoğru namazı kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler.' (14/31)
Allah, (kendisine ortak koştuğunuz ilahlar konusunda) hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının mülkünde olan ile, tarafımızdan kendisine güzel bir rızık verdiğimiz, böylelikle ondan gizli ve açık infak eden kimseyi örnek olarak gösterdi; bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah'ındır; fakat onların çoğu bilmezler. (16/75)
Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir. (22/35)
İşte onlar; sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa verilir ve onlar kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (28/54)
Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (32/16)
De ki: 'Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip-yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah) , yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.' (34/39)
Gerçekten Allah'ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler; kesin olarak zarara uğramayacak bir ticareti umabilirler. (35/29)
Ve onlara: 'Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden infak edin' denildiği zaman, o inkâr edenler iman edenlere dediler ki: ' Allah'ın, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecek mişiz? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içindesiniz.' (36/47)
Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler, (42/38)
İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan) dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar. (47/38)
Allah'a ve Resûlü'ne iman edin. 'Sizi kendilerinde halifeler kılıp harcama yetkisi verdiği' şeylerden infak edin. Artık sizden kim iman edip infak ederse, onlara büyük bir ecir vardır. (57/7)
Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. İçinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine en güzel olanı va'detmiştir. Allah, yaptıklarınızdan hâberdardır. (57/10)
Onlar ki: 'Allah'ın Resûlü yanında bulunanlara hiçbir infak (harcama) da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,' derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar. (63/7)
Sizden birinize ölüm gelip de: 'Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam' demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. (63/10)
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (64/16)
----------
kainatın tesadüfen oluştuğuna inanmaktır
halbuki yeryüzünde bulunan her canlı ve cansız
akıllı ve akılsız
güneş ay ve yıldızlar
bitkiler ve hayvanlar
tapraktaki böcek ve tohumlar
hatta bit pire ve mikroplar kendisine verilen
emirleri hiç aksatmadan yapan memurlardır
ALLAH ın divanı 3 tür
bunlardan ilkini allah asla affetmez
ikincisini asla bırakmaz
üçüncüsünü hiç önemsemez
allahın asla affetmeiği divanı ona ortak koşulmasıdırki bunu asla bağışlamaz
allahın asla bırakmadığı divanı kul hakkıdırki kısas(günah yada sevaplarıyla hakkı olanın hakkını ödenmesi) etmeden asla bırakmaz
allahın hiç önemsemediği divanı kulun ibadetleridir ki
bunu dilerse affeder dilerse azap eder
DIRAR MESCİDLERİ
hayrın nimetiyle tamam olduğu, Allah’a sonsuz hamd, kulu ve rasûlü Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) âline, ashabına ve onlara tâbi olanlara salât-ü selâm olsun.
Medine’de münafıklar örgütlenebilmek ve aynı zamanda nifaklarını gizlemek için bir mescid bina ettiler ve Rasulullah’ı (S) orada namaz kılıp açılış yapması için davet ettiler. Allah (C.C.) ise o münafıkların asıl gayesinin müslümanları bölmek, nifak yuvası kurmak olduğunu Rasulüne bildirdi.[1] Bu mescidin adı Dırâr (zarar) Mescidi’dir. Rasulullah da (S) o mescidi yaktırdı.
İslam düşmanı münafıklar, müslüman kisvesinde, İslamın kurumlarını kullanarak müslümanları acze düşürmeye, aralarına fitne atıp birbirine düşman etmeye, dinin gerçeklerini gündem dışı edip bid’at ve hurafelerle cahilleştirmeye ve bu sayede onların kanını emmeye halen devam etmekteler. Onların oyunlarını bozmak şöyle dursun anlamaktan aciz, münafıkların dırar mescitlerini yakacak ümmet, galiba vahy beklemekte! Bu gün dırar mescitlerine selamı kesmek, onların ticaretine bulaşmamak, onlara kanını emdirmemek, onlardan dinini öğrenmemek, onlar için cehennem azabı gibidir. Maddeperest din simsarları ancak böyle cayır cayır yanar.
Günümüzde nice mescidi dırarlar vardır ki islami kisveye bürünmüş, müslümanları sömürerek, holding olmuş, bu münafık teşkilatın kurduğu bir şirket dansöz oynatırken, bir başka şirketleri, evliya masallarıyla müslümanların beynini bulandırmakta, dünyadaki felahımızı üçler, yediler, kırklar, kutuplar, ğavslar (haşa) gibi İslam dini ile ilgisi olmayan çok tanrılı dinlerin kahramanlarına havale etmekteler. Gazete, dergi, tv., radyo ucuz yahut bedava kitaplar vasıtasıyla, müslümanların sadece o süpermenlere tevekkül etmesini ve işin gerisine karışmamasını telkin ediyorlar. Ne Kur’anı Azimü’ş Şan’da ne sahih sünnette yeri olmayan sapık inançları ve Allah’ın şiddetle yasakladığı şirk itikadını yaymakla bu münafık teşkilat müslümanların sadaka ve zekat parasıyla dırar mescidini büyütmüş, gazetesiyle bölücülük yapmakta, tv. si ile necaset yaymakta, yayın evleri ile islamın saf itikadına ve kardeş toplum ilkesine bomba yağdırmaktadır.Bu münafıkların ürün ve yayınlarını tercih etmeyi ibadet sayacak kadar ahmak olanlar kendi celladını besleyen zavallılardır. Allah azze ve celle bizleri; müşrik, kafir, ve münafıkların oyunlarını bozan, yalnız Kendisine kulluk etme şerefine nail olan kullarından eylesin.
Daha büyük dırar mescitleri de var ki; dünyanın bir çok yerinde onlar daha da kamufle ve asıl dindar rolünde ümmetin belasıdır. O ümmet ki Kur’anı duvarların yücesine asmakla ondan fayda umar olduğu için, din simsarlarının kolay avıdırlar, hem dünyası yenecek hem ahireti yenecek bir av.
Gayretli fakat cahil insanları samimiyetlerini suistimal ederek dergâha düşüren,
dünya hayatından ve nimetlerinden arınmayı, dinde yükselmenin yolu diye yutturan,
bu felsefeyle yoğurdukları müslümanları dünya arenasının dışında tecrid eden
böylelikle meydanı kafirlere bırakan,
İslamı mağara dini, açlık dini diye ineğe tapanların dinine çeviren, şeyh taslakları; neticede o bilgisiz insanları kimi zaman rabıta[2] ile kimi zaman Allah’tan istenilecek yardımı kendisinden istetmekle (ölüsünden bile) , ilimle techiz etmek şöyle dursun, onları sapık ve müşrik itikada sahip etmekle, dünyada kafirin oyuncağı, ahirette ise Allah’ın asla affetmeyeceği şirk günahıyla ebedi cehenneme sevk etmektedirler.[3] Oysa Allah’ın Rasulü (S) Tebuk seferinden dönerken yıkmıştı Mescidi Dırarı, nerde o meşakkat, nerde o gayret ki felah bulalım. Cennetle müjdelenen sahabeler bile, bu cennet ve şefaat simsarı şeyhler gibi ahireti garanti etmenin keyfinde değildi. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır! Diyen bu şeytanlar, her birinin başında azılı şeytanların oturduğu nice tarikler icad etmişlerdir ki, birbirinden hoşlanmayan, kendi tarikatını üstün sayan bu bölücü unsurları icad edenler asla Rasulullah’ın (S) tebliğ ettiği din üzere değillerdir. Bu dırar mescitlerini azılı İslam düşmanları inşa etmiş, münafık uşakları da halen gayeyi mamur etmektedirler. Gaye ümmeti islamdan uzaklaştırmak, kafire hizmet eden, müslümandan hoşlanmayan bir din icad etmek, ümmeti bölük pörçük etmek ve bunun nimetlerinden faydalanmaktır.
Kendisine soru dahi sorulmayan, vaz-u nasihat etmeyen, tevhid akidesini yaymak şöyle dursun şirke tahvil eden, Allah’ın sırat-ı müstekıymi üzerinde kulları yoldan çıkaran, din hakkında Allah (Azze ve Celle) hakkında ilimsiz ve bilgisizce konuşan bu şeytanlar İblis’in avaneleridir.[4] Babasından oğluna, oğlu yoksa damadına devrolunan bir saltanat ki dünyada yüzlercesi mevcut, her biri kendisine bey’at alır yani ümmetin yüzlerce başı vardır ve bu başların her biri ayrı tarafa çeker. Ümmetin menfaati değil kendi menfaatleri önce gelir, postu kimseye kaptırmazlar, hele âlimin, fakîhin hiç hakkı yoktur o postta.
Dünyanın her yanında oluk oluk müslüman kanı akarken, kılı dahi kıpırdamayan, şu kadar milyon müridim var diye kibirlenen, davetlerde, yemeklerde, limuzinlere, mersedeslere sığmayacak kadar semizleşmiş bu münafıklar güruhunun açtığı mescidi dırarlardan da sakınmalıyız ki dinimiz adına, dünyamızı ve ahiretimizi ifsad edemesinler.
Kendisini Kur’an ve sahih hadis ilimleriyle mücehhez kılmayan, Rabbiyle ve O’nun Nebisiyle tanışmayan her müslümanın rastlayacağı bir mescid-i dırar olacaktır ve o zarar mescidi onun dinini ifsad edecek ve din kardeşine düşman edecek, nifak ve tefrika asla tükenmeyecektir. Bu da zalimlerin ve işgalcilerin ve şeytanın arzuladığı ve körüklediği bir ateştir. Dolayısıyla nerede bir müslümanın burnu kanatılsa, cahilliğiyle tefrikaya, tefrikacılığı ile güçsüzlüğe sebep olan her kimse bundan mes’ul olacaktır. Müslümanlar aralarındaki (dini, ictimai, bütün) ihtilaflarda Allah’ı ve Rasulünü hakem tayin etmedikçe, hükmüne boyun eğmedikçe asla iman etmiş olmazlar.[5]
Bu gün darmadağın kendisini savunmaktan aciz kalmış bu ümmet saydığımız ve daha saymadığımız bütün mescidi dırarlardan uzak durmalı, dünyasını ve ahiretini mamur edecek dinini, saf ve berrak kaynaklardan almalıdır. Allah’ın ipine sımsıkı sarıldığını söyleyen din kardeşim günde bir sayfa Kur’an okuyor musun? Rabbin sana dünyada kimsenin değer vermediği kadar değer veriyor, O’nun İlâhî Kelâmını anlamaya çalışıyor musun?
Mü’minler güç sahibi olup barışın ve adaletin öncüsü olmalıdır. Güçsüz müslümana ve dahi tüm insanlığa adaletle hükmedecek İslâmdan gayrı hak din mi var?
VE SELAMÜN ALEL MÜRSELİN VE’L HAMDÜ LİLLAHİ RABBİL ALEMİN (08.12.2006 17:27)
ÂŞIK İLE MÂŞUK
Tasavvuf edebiyatının oyuncağı olmuş bir ilah var ki dergahtan içeri girerken ona sevdalanıp, bir hayalin peşinden dağlara kaçıp mecnun olmamak gayr-ı kâbil. Sonra da bu kara sevdanın narında cayır cayır yanıp kül olmak ve cehennem nedir ki ben aşkınla yanıyorum kabilinden şiirler, isteyene ver cenneti ben seni isterim türünden naralar edebiyat oluverir.
Bu uyduruk aşk başta karar edince akıl da baştan firar eder ve artık Kur’an, şeriat, fıkıh, hadis tedrisi, emr-i bi’l ma’ruf nehy-i a’nil münker, cihad vs. yani Allah’ın dini zaman aşımına uğrar ve ilahi aşkın yanında ehemmiyetsizlikten gündemden düşüverirler.
Varsa yoksa Allah aşkı dağlarda ot yiyip gezer şiir dizer, nesir yazar, işte İslâm!
Şairler(e gelince) , onlara da sapıklar uyarlar. Baksana onlar her vâdide şaşkın şaşkın dolaşırlar. Ve onlar ya-pamayacakları şeyleri söylerler. (Şuara Suresi 224,225,226)
Bu nasıl Allah aşkı ise ne peygamberler keşfedebildi, ne havariler, ne sahabiler! Tasavvufçu dedin mi her şeyin tadını çıkarır onlar, üstelik tadını kaçırana kadar.
Allah aşkı iddiasında olanlar için hadlerini bilmelerine yarayacak bir ikaz var Kur’anda, fakat onlara göre Kur’anın zahiri cahil avamı ilgilendirir kendileri havasdan olduğu için onlar kendi yazdıkları kitapları din edinirler. Yine de biz okuyalım ayeti.
(Ey Muhammed) de ki: Şayet Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. (Âl-i İmran Suresi 31)
Cezbe: kapılmak, aklın gitmesi, meczub (deli) olma, kendinden geçme hali.
Cezbe bir dizi merasimden sonra olur ki tasavvufçuların içten (hafi) veya dıştan, sesli olarak (cehri) yaptıkları zikirler ile tempolu nefes alış verişleri sayesinde kanın deveranını hızlandırıp gönüllerini coşturmalarıyla sarhoş olmaları halidir. Bu zikirleri yaparken daha çabuk sarhoş olabilecekleri sema ve rakslar da yaparlar. Bu raks ve sema ayinleri esnasında bazıları tef çalar bazıları ney üfler, halay çeker, horon teper, bundan daha sapkın hallerle gönüllerini coşturmayı amaçlayan tarikatlar da vardır. Sema ve raks esnasında çalınan çalgılar, terennüm edilen ilahi veya şarkılar, tempolu nefes alış verişleri, mümkünse ışığı kapatarak veya gözlerini yumarak kendinden geçmeye yardımcı olabilecek fiiller bir araya gelir ve kalpler tamamen şeytanın taarruzlarına açık hale getirilir. Bundan sonra kendinden geçen kişiye şeytanın ilka etmesi ile dilediğini söyletmesi, bağırıp çağırmalar, kendini yerlere atmalar, küfürlü sözler zuhur eder. Tasavvufçuların cezbe dediği bu sarhoşluk, şeriatta içkilerin haram olmasının sebebi olan aklın ve şuurun zayiine sebep vermek illetinden hiçbir farkı yoktur ve haramdır. Allah Allah diyerek içki içen bir adamla bunların yaptığının hiçbir farkı yoktur. Her ikisi de aklını zayi edecek, şuurunu yitirecek iş yapmaktadır, bunu yaparken Allah'ı zikrediyor olması ise ayrı bir günah işlemedir ki, Allah'ın adını hatırından çıkarmayarak cüretkarlıkla günaha devam etmenin hesabı da onlardan sorulacaktır.
Bu cezbe dedikleri halin kendilerinde Allah aşkından olduğunu iddia etmelerine rağmen, ağızlarından çıkan sözler bırakın bir müslümanı, edepli bir kafire bile yakışmayan sözlerdir. Hatta onlar bazen en azgın kafirlerin söyleyebileceği sözleri bile söylerken bunu Allah aşkından yaptıklarını söylüyorlar.
Kendilerini sarhoş etmek için uğraştıkları işin İslami bir dayanağı olmadığından, bu sarhoşluk neticesinde sarfettikleri küfür sözleri de mazur görülemez. Allah insanlara böyle bir serserliği emretmemiş, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı bu tür azgınlıkları çağrıştıracak bir durumu hiç yaşamamışlardır. Bu sapkınlıkların İslam diniyle bir alakası olmayıp, sadece “şeytanın gel dediği din”in gerekleridir.
Nitekim günümüzde dinli/dinsiz her kim olursa olsun bu tür danslara iştirak edenlerin, kendinden geçtiğine şahit olabiliriz. Bir pop konserinde hareketli müziğin eşliğinde şarkıcıyı dinleyenlerin nasıl kendilerinden geçtiklerini, elbiselerini parçaladıklarını, veya içmeden sarhoş olup, bağırıp çağırdıklarını, şarkıcıya hitaben “sana tapıyorum” dediklerini görmek mümkündür. Şimdi bu insanlar akıllı akıllı konsere gidip orda kendilerinden geçip bu sözleri cezbeye gelip söyledikleri için günah işlemiş olmuyorlar mı? şarkıcı onlara ilahi okusa da onlar yine bu çılgınlıkları yapsalar işlenen günahın bir farkı olur mu? Bu kadar taşkınlığın, sapkınlığın, şeytanın tasallutuna girmenin adını cezbe koymakla kurtulacaklarını sananlar yanılıyorlar.
Allah aşkından coştuğunu iddia ederek “ben Allah’ım” diyenler, “bana tapın” diyenler,[1] ve daha ne çeşit küfür sözlerini söyleyenler, isimleri veli olarak bilinse de, kendilerine şeyh dense de onlar pop sanatçılarından daha adi bir iş yapmaktadırlar. Çünkü hiçbir pop sanatçısının ve hatta onların ateist olanlarının bile “ben Allah’ım” dediğini “bana tapın” dediğini duymamışsınızdır. Deseydi bile onu dinlemeye gidenlerden birçoğu onu orada parçalar bu dinsizliğe kayıtsız kalmazlardı. Amma müslümanlar bu haddi aşmış mülhidlerin dergahlarına devam etmeyi veya onların menkıbelerini hayranlıkla dinlemeyi İslam zannedecek kadar uyuşturulmuş olduğundan bu şeyhler erzeli’l ömre düşünceye kadar yaşamakta ve azgınlıklarına devam etmektedirler. Halbuki La ilahe (bütün batıl ilahları inkar ve red ediyorum) illallah (ancak Allah'ı kabul ediyorum) diyen adamın bu liderleri terk edip en azından kendi dinini ve ebedi hayatını kurtarması gerekir. Yoksa işlenen küfrün ve şirkin vebalini onların omzuna atmakla kendi omuzları boş kalmayacak ve ahirette pek elim bir azaba uğrayacaktır. Bakın bu gibi durumlar için ahiret manzarası nasıl oluyormuş.
Allah buyurdu ki:
”İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi. İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır. (Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.”[2]
--
[1] Ebu Yezid’in (Bistamî) kendimi tenzih ederim, şanım, zuhurum ne yücedir demesi, dervişlerin itirazı, Beyazid’in onlara sözle değil de hakikati(!) göstererek cevap vermesi (hikayesi)
“O muhteşem fakir Bayezid, dervişlerine “İşte tanrı benim” dedi. O fenlere sahip er, sarhoşça apaçık “Benden başka tanrı yoktur.. bilin de bana tapın” buyurdu. O hal geçince sabahleyin” Sen böyle dedin..bu doğru değil” dediler. Dedi ki: “Bunu bir daha dalar da söylersem hemen o anda beni bıçaklayın.
Tanrı tenden münezzehtir, benimse tenim var. Böyle söylediğim zaman öldürülmem lazım! ”
O hür er böyle tasiyede bulununca her derviş de bıçak hazırladı.
Bayezid yine o koca kadehi dikip sarhoş oldu.. tavsiyeleri aklından çıktı. …
Kendinden geçiş hüması uçmaya başlayınca Bayezid yine o söze koyuldu.
Aklı şaşkınlık seli kaptı götürdü. O sözü evvelce söylediğinden daha zorlu söyledi.
“Hırkamda, varlığımda Tanrı’dan başka bir şey yok, yerde gökte nice bir arayıp durursun? ” dedi.
Dervişler deli divane oldular.. bıçaklarını tertemiz bedenine sapladılar.
Her biri Girdekûh mülhidleri gibi pervasızca pirlerine bıçak saplamaya koyuldular.
Fakat şeyhe kılıç vuranın kılıcı tersine dönüyor, kendisini yaralıyordu.
O hünerli şeyhin vücudunda bir eser bile görünmüyordu…fakat dervişler perişan oldular, kanlara battılar.
Boynuna bıçak saplıyanın kendi boynu kesildi, ağlaya inleye yıkılıp öldü.
Göğsünü yaralayanın göğsü yarıldı, ebedi bir surette geberip gitti.
O sahipkıran mertebesini bilen ise onu yaralamaya hiç yeltenmedi, böyle şeye gönül vermedi. Yarı aklı onun elini bağladı; canını kurtardı, yoksa o da kendisini perişan ederdi.
Sabah oldu o dervişler eksilmişti, evlerinden bir feryad-ı figandır yüceldi.
Bayezid’in huzuruna binlerce kadın, erkek üşüştü. Dediler ki: “Ey iki alemi de bir gömleğe sığdıran er”!
Senin şu bedenin insan bedeni olsaydı insanların bedenleri gibi hançer yarasıyla mahvolur giderdi! Mesnevî 4/170
[2] Bakara Sûresi 1
TARİKATMI SAKIN HAAA
Hamd alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Salât ve selâm kulu ve rasûlü Muhammed’in, O’nun ailesinin, ashabının ve şirksiz olarak Allah'a iman eden bütün mü’minlerin üzerine olsun.
'O(insa) nların çoğu ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler.” [1]
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz.” [2]
Aklı başında insanlar usulüne uygun ve ma'kul sınırlar çerçevesinde, gerekli bilgiyle, azimle, sabırla, dürüstçe ve cesaretle işlerini hallederler. Allah'ın hidayetine mahzar olan aklı başında bir mümin de -hidayete erdiği yaş kaç olursa olsun- kişisel gelişimini ve terbiyesini Kur'an ve Sahih Sünnet mektebine tabi tutar. Ailevi hukuku, toplum hukukunu, ibadet, ahlak ve muamelatını yalnız İslam'dan alır ve kendini beşeri kanunlar yerine Allah'ın kanunlarına karşı sorumlu bilir. Dinini sahih kaynaklardan alır ve gelişi güzel her söze iltifat etmez. Onun yaşantısı kaliteli insan Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşantısının bir yansımasıdır çünkü O'nun ümmetidir. Dünyada Kelime-i Tevhid'i kalbine iman olarak yazmış ve onun gereklerini hayatına uyarlamış bir mümin için nice müjdeler vardır. Bu mümin Lâ ilâhe illallah anahtarıyla Havz-ı Kevser'de Rasûlullah'ın komşusudur. Firdevs-i Âlâ'da en güzel nimetlerle rızıklanacaktır.
$$ Gözü açık, kurnaz, her işini öyle veya böyle, -haklı haksız fark etmez- halleden, ne hırıtlar çevirip kârlı, olmadık desiselerle haklı çıkan kişi dünyaya ölçüsüzce rağbetinin kendisini neyin kapsam alanına çektiğinin farkında değildir. Lakin bu uyanık babasının dini olan İslam'ın etkisindedir, Allah'a ve ahiret gününe inancı vardır ve cennetten de vazgeçemez, çünkü kendisi hesabını iyi bilir. Cennet de yabana atılır bir nimet değildir hani! O halde onu elde etmenin de bir kolayı olsa gerek, ilim tahsiliymiş, dini bilgilerdeki şüpheleri gidermek için araştırmalarmış, vesair uzun iş; diye düşünürken, şeytan ona bazı yolları kolaylaştırır. Karşısına bir cennet simsarını çıkarır. Gel kardeşim gel, iyisi daha ucuza burada diye bedava çığırtkanlık yapan saftirikler veya menfaatçi kurnazlar rastgelirler ona. O sesleri iyi işitir çünkü kulağı pek sever kârlı işleri.
Derler ki: “Bir mürşide tabi olmazsan kaybolursun.”
“Cemaatin içinde olmazsan kuzuyu kapan kurt gibi seni de şeytan kapar.”
“Çobansız sürü olmayacağı gibi mürşidsiz cemaat da olmaz.”
“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”
“Alim bir zatın kamil bir mürşidin terbiyesinden geçmek, himmetinden istifade etmek gerek.”
“Onlar peygamberlerin vârisleridir.”
“Onlar son nefesinde şeytandan imanını kurtarır.”
“Ahirette şefaatçi olurlar.”
“Bir mürşidin eteğini tutan cennetin en yücelerine, şehitlerin ve peygamberlerin mertebesine çıkar” daha neler neler…
Ağzının suyu akar tabi dinleyenin.
“
MÜCDELE
Allahın ayetlerini inkar edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar, ve adaleti emreden insanları öldürenler yok mu, onlara acı bir azabı haber ver. Münafıklara,kendileri için acı bir azab olduğunu müjdele.
“Rabbimiz Allah'tır deyip sonra doğru olanların dosdoğru bir istikamet tutanların üzerine melekler iner korkmayın, üzülmeyin size söz verilen cennetle sevinin derler
“Andolsunki sizi biraz korku biraz açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz, Ey peygamber sabredenleri müjdele
““Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu) , Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.(Bu alışverişi yapanlar) tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, ruku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele.”
“Şüphesiz bu Kur'an doğru yola iletir iyi davranışta bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdele.”
Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahiplerli de onlardır
Yine Ömer b. El-Hattâb (ra) 'den:
Demiştir ki, günün birinde Resûlullah (sav) Efendimiz'in huzûrunda bulunduğumuz sırada bir de baktık ki elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculuğa delalet eder hiç bir alâmet olmayan ve böyle iken yine hiç birimizce tanınmayan bir kimse karşımıza çıka geldi. (sokula sokula) nihâyet Nebiyy-i Ekrem (sav) Hazretleri'nin yanına (varıp) oturdu. Ve dizlerini dizlerine dayayıp ve her iki avucunu iki uyluğu üzerine koyup: 'Ya Muhammed, İslam nedir? Bana söyle' dedi. Resûlullah (sav) : 'İslâm Allah'dan başka hiç bir ilâh ve Ma'bûd-ı bi'l-hak olmadığına ve Muhammed'in Resûlullah olduğuna şehâdet etmen, namazı ikâme etmen, zekâtı vermen, Ramazan'da oruç tutman ve yoluna gücün yeterse Beytu'llâh'a hac etmendir.' buyurdu. O (yabancı kimse) : 'Doğru söylüyorsun.' dedi. Biz onun hâline hem Cenâb-ı Resûl'e soruyor, hem de onu tasdik ediyor diye teaccüb ettik. Ondan sonra: 'Bir de imân nedir? ' söyle.' diye sordu. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz: 'İmân Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe imân etmendir. Bir de hayır ve şer (tatlı, acı hangi türlüsü olursa olsun) kadere imân etmendir.' buyurunca yine: 'Doğru söylüyorsun.' dedi. Ve: 'ihsan nedir? söyle' diye bir daha sordu. Cenâb-ı Risâlet-meâb Efendimiz de: 'İhsan, Allah'a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Zirâ sen O'nu görmüyorsan, O seni görüyor.' buyurdu. O, yine: 'Doğru söylüyorsun.' dedikten sonra: 'Kıyâmet (in ne zaman kopacağın) ı bana haber ver.' dedi. Cevâben: 'Bunda sorulanın ilmi sorandan ziyâde değildir.' buyurdu. 'Öyle ise emârelerin (yani daha evvelki alâmetlerini) bildir' dedi. Cevâbında: 'Câriye-i memlûkenin kendi sâhibini doğurması ve yalın ayak, sırtı çıplak, fakir davar çobanlarının hangimizin kurduğu binâ daha yüksektir diye (servet ve sâmânca) yarışa çıktıklarını görmendir.' buyurdu. Bundan sonra o (yabancı) kimse gitti. Nebiyy-i Ekrem (sav) Hazretleri de durdu durdu da neden sonra: 'Yâ Ömer, bilir misin o soran kim idi? ' diye sual buyurdu. 'Allah ve Resûlü a'lemdir'. dedim. Buyurdular ki: 'O, Cibril idi. Size dininizi öğretmek için geldi.'