... bir hobi olarak insanın kendi giysilerini, çantasını, cüzdanını ve en güzeli de kişiye özel hediyelerini dikebiliyor olmasının yani tüketim çarklarının dişlilerine sıkışmadan alternatif bir dünya yaratabiliyor olmanın kişiye kendini nasıl güçlü hissettirdiği ile ilgili bir şeyler geveleyebilirdim eğer asıl gücün tüm bunları yapacak zamanı yaratmakta olduğunu bilmemiş olsaydım.
yine de bir dikiş makinesi romantik vintage fotoğraf konseptine malzeme olmaktan çok daha işlevseldir. makinesiz evlere aklım ermemektedir. popüler kültüre hizmet bir kahve köşem olmadı hiç, ama dikiş köşemin bana hizmeti hakîkî bir mutluluk sebebidir. bunca güzellemeden sonra da o zamanı yaratıp bir şey dikmeyeceksem bana da yazıklar olsundur.
hadi canım. hadi.
beyaz gömleklik kumaşım da var zaten. kolları arkadan bağlamalı model için çok uygun.
... antika pazarından bohemya porseleni bir tepsi aldım. kulpları kabartmalı, içinde mavi renkte el işi zarif iki çiçek dalı motifi. yuvarlak, şık bir tepsi. gözüm gibi sakınarak, epey uzak bir mesafeden eve kadar hasarsız getirdim. temizledim. sonra tepsinin hakikati ile başbaşa kaldım.
- üzerindeki boyalar hassas olduğu için gelişigüzel kullanmamalıyım. - ne kadar ağırlık kaldırabileceğini bilemediğimden servis için kullanmamalıyım. - masanın üzerine dekoratif olarak koyabilirim ama üzerine bir şey düşme ve kırılma riskinden dolayı öyle de yapmamalıyım.
ve işte ortada kocaman bir soru: kullanım konforuna bu kadar aykırı bir tepsiyle ben ne yapacağım?
benim onu kullanamıyor oluşum onun değerli olduğu gerçeğini değiştirmediğine göre tepsiyi bekleyen akıbet: seçenek 1: bir satış uygulamasından iyi bir fiyata satmak seçenek 2: sanatın birkaç dalıyla ilgilenen müzehhip arkadaşıma hediye etmek
peki şimdi ben bunu niye anlattım. tepsi üzerinden insan ilişkilerine ve bütün albenisinin ardından baş başa kalınan insan hakikatine dair sanki daha önce hiç yapılmamış gibi birkaç tespit yapacaktım ama çok üşendim şu an. insanlık benim müthiş tespitlerimden bir süre daha mahrum kalabilir. bir de saçlarım beyazlıyor, uzun uzun açıklayamam her şeyi. anlayan anladı zaten.
... yıllar sonra "dicemidim" parçası çıktı karşıma.
önce kendimi hazırladım sonra oynat tuşuna bastım ve gözlerimi kapattım. şarkı şarkı değil wells'in zaman makinesi. 2007 -11 aralığında bir zamana bıraktı beni. gece yarısı. kulaklığını takmış, bilgisayar başında açtığı onlarca sekme arasında gezinen bir ben. playlisti, notları, duyguları ve sekmeleri karışık bir ben. sekmelerden birinde antoloji de var.
şarkı bitiyor. bugüne, playlisti, notları, duyguları ve sekmeleri değişmiş bene dönüyorum. hâlâ sekmelerin birinde antoloji. tamam. kabul. burası da benim distopyam. ve hâlâ eloilerden de marloklardan da tırsıyorum.
... koltuğumun muhtelif yerlerinde dikişler sökülmüş, söküklerden süngerler göz kırpıyor. bir başkasının yıpranmışlık, özensizlik, yoksulluk göreceği o yerlerde ben o koltuklarda geçirilen zamanları görüyorum; oturup okunan kitaplar, uzanıp izlenen filmler, izlerken uykunun sıcak davetine karşı koyulamayan ânlar. ağırlanan misafirlerin seslerini, koltuklar arasında yankılanan kahkahaları duyuyorum. neşesiyle gelen çocukların ise koltukların eskimesine olan katkılarına göz yumuyorum.
çünkü.. her sökük bir iz, bir tarih, bir anlam demek. odamı bir showroomdan ayıran şey tam da bu yaşanmışlık.
evet.
meseleye böyle bakmayı tercih etmemin koltuk fiyatlarının fahişliğiyle hiç ilgisi yok.
... bir hobi olarak
insanın kendi giysilerini, çantasını, cüzdanını
ve en güzeli de kişiye özel hediyelerini dikebiliyor olmasının
yani tüketim çarklarının dişlilerine sıkışmadan
alternatif bir dünya yaratabiliyor olmanın
kişiye kendini nasıl güçlü hissettirdiği ile ilgili
bir şeyler geveleyebilirdim
eğer asıl gücün
tüm bunları yapacak zamanı yaratmakta olduğunu
bilmemiş olsaydım.
yine de bir dikiş makinesi
romantik vintage fotoğraf konseptine malzeme olmaktan
çok daha işlevseldir.
makinesiz evlere aklım ermemektedir.
popüler kültüre hizmet bir kahve köşem olmadı hiç,
ama dikiş köşemin bana hizmeti hakîkî bir mutluluk sebebidir.
bunca güzellemeden sonra da o zamanı yaratıp
bir şey dikmeyeceksem
bana da yazıklar olsundur.
hadi canım. hadi.
beyaz gömleklik kumaşım da var zaten.
kolları arkadan bağlamalı model için çok uygun.
... keşke sadece kendi kendime konuşsaydım.
bir de yazıyorum.
kolları arkadan bağlamalı
beyaz bir gömlek mi diksem.
belli ki lâzım olacak.
... antika pazarından
bohemya porseleni bir tepsi aldım.
kulpları kabartmalı, içinde mavi renkte el işi zarif iki çiçek dalı motifi. yuvarlak, şık bir tepsi.
gözüm gibi sakınarak, epey uzak bir mesafeden eve kadar hasarsız getirdim.
temizledim.
sonra tepsinin hakikati ile başbaşa kaldım.
- üzerindeki boyalar hassas olduğu için gelişigüzel kullanmamalıyım.
- ne kadar ağırlık kaldırabileceğini bilemediğimden servis için kullanmamalıyım.
- masanın üzerine dekoratif olarak koyabilirim ama üzerine bir şey düşme ve kırılma riskinden dolayı öyle de yapmamalıyım.
ve işte ortada kocaman bir soru:
kullanım konforuna bu kadar aykırı bir tepsiyle
ben ne yapacağım?
benim onu kullanamıyor oluşum onun değerli olduğu gerçeğini değiştirmediğine göre
tepsiyi bekleyen akıbet:
seçenek 1: bir satış uygulamasından iyi bir fiyata satmak
seçenek 2: sanatın birkaç dalıyla ilgilenen müzehhip arkadaşıma hediye etmek
peki şimdi ben bunu niye anlattım.
tepsi üzerinden insan ilişkilerine ve bütün albenisinin ardından baş başa kalınan insan hakikatine dair
sanki daha önce hiç yapılmamış gibi birkaç tespit yapacaktım
ama çok üşendim şu an.
insanlık benim müthiş tespitlerimden bir süre daha mahrum kalabilir.
bir de saçlarım beyazlıyor, uzun uzun açıklayamam her şeyi.
anlayan anladı zaten.
evet. gideyim ben. tamam.
... yıllar sonra "dicemidim" parçası çıktı karşıma.
önce kendimi hazırladım
sonra oynat tuşuna bastım ve gözlerimi kapattım.
şarkı şarkı değil
wells'in zaman makinesi.
2007 -11 aralığında bir zamana bıraktı beni.
gece yarısı. kulaklığını takmış, bilgisayar başında açtığı onlarca sekme arasında gezinen bir ben.
playlisti, notları, duyguları ve sekmeleri karışık bir ben.
sekmelerden birinde antoloji de var.
şarkı bitiyor.
bugüne, playlisti, notları, duyguları ve sekmeleri değişmiş bene dönüyorum.
hâlâ sekmelerin birinde antoloji.
tamam. kabul. burası da benim distopyam.
ve hâlâ eloilerden de marloklardan da tırsıyorum.
dicemidim dîsa
min veşêre, min veşêre..
... içimin almadığı haksızlıklar var.
... her hikâyenin iyisi olamayız.
... kafam cam kırıklarıyla dolu doktor.
anlıyor musun?
... "ez nizanim çawa bijîm, çawa bimrim rebenê.
ronî ne dûre,
ne nêze dayê.."
... benim ayaklarım
beni a noktasından b noktasına taşıması dışında
hiçbir işe yaramıyor.
oysa
milletin ayakları neler yapıyormuş, neler.
... koltuğumun muhtelif yerlerinde dikişler sökülmüş, söküklerden süngerler göz kırpıyor.
bir başkasının yıpranmışlık, özensizlik, yoksulluk göreceği o yerlerde
ben o koltuklarda geçirilen zamanları görüyorum;
oturup okunan kitaplar, uzanıp izlenen filmler,
izlerken uykunun sıcak davetine karşı koyulamayan ânlar.
ağırlanan misafirlerin seslerini,
koltuklar arasında yankılanan kahkahaları duyuyorum.
neşesiyle gelen çocukların ise
koltukların eskimesine olan katkılarına göz yumuyorum.
çünkü.. her sökük bir iz, bir tarih, bir anlam demek.
odamı bir showroomdan ayıran şey tam da
bu yaşanmışlık.
evet.
meseleye böyle bakmayı tercih etmemin
koltuk fiyatlarının fahişliğiyle
hiç ilgisi yok.
hiç.