... beni bir durakta, bankın üzerine çökmüş bekler görürseniz muhtemeldir ki kısır, börek partisinden henüz ayrılmış, hazımsızlık yaşayan biri olduğuma kanaat getirirsiniz, dizlerimi kavrayışımı eski bir ağrıya verirsiniz.. oysa hazmedemediğim koca bir dünya.. gözümden, kulağımdan dolup yer bulamayan ne varsa şişirdi içimi, ruhumun tam ortasında adı konmamış bir sancı, yutkunamıyorum.. beni biraz uzağa, dünyadan biraz uzağa götürecek bir otobüsü beklerken saçlarım değil bekleyişim ağardı.. bir gidiş ihtimâliyle eksildim yavaş yavaş giderken bile değil..
beni bir durakta, bankın üzerine çökmüş bekler görürseniz muhtemeldir ki beni görmezsiniz, gördüğünüz çoktan karar verdiğiniz şeydir..
... bir tren yolculuğunun bilmem kaçıncı saatindeyim.. her ân değişen manzaram bir öncekinden daha fevkalâde; sanki gözlerim için kurulmuş bir sahnenin izleyicisiyim.. keşke dedim, şair olsaydım bir şiirle mühürleyebilseydim bu ânı, ya da iyi bir metin yazarı olabilseydim kelimelerle resmedebilseydim gözüme ve ruhuma şenlik bu manzarayı.. ama bunların hiçbiri değilim; bu gökyüzü, bu mevsim, bu renkler, bu ışık bu gidiş, bu neşeyle hüzün arasında mekik dokuyan hâl, bu dingin ve hayata usul usul eşlik eden ruh ve tüm bu kelimeler bir hikâyeye dönüşemeden, boşlukta yani zihnimin ve kalbimin en derin sığınaklarında salınıverecekler sonsuz bir döngüde..
... onlara maruz kalınca birçok hastalık semptomuyla aynı anda mücâdele etmek zorunda kalıyorum: ciğerlerim sönüyor, göğsüm daralıyor; mide ağrısı, göz kararması, baş dönmesi.. inip çıkan, kararsız bir tansiyon.. o, anlatmaya devam ediyor ve ben; acı acı sirenler çalarak ilerleyen bir ambulansta, bir yandan kalp masajı, bir yandan solunum desteğiyle hayatta tutulmaya çalışılırken, ruhumu teslim etmek üzere olduğum bir sanrının içinde debeleniyorum..
... yola çıkarken bakıyorum aynadan kendime; kıvrılmış yakamı düzeltiyor, omzuma düşmüş toz zerreciklerini ellerimle savuşturuyorum.. sırtımı sıvazlıyor, her şeyin güzel olacağına inanıyorum..
sonra yolda bir şeyler oluyor.. ve ben, üzerime toprak atarken yakalıyorum kendimi..
o ara ne oldu, nasıl çıktım yoldan, nasıl kıydım yakasını düzelttiğim ruhuma, toza bile tahammül edemezken omuzlarıma neden yükledim dünyayı, bilmiyorum..
ben bazen hiçbir şey bilmiyorum.. neden ben bir şey bilmiyorum,
+ tam da utanç içerisinde olmam gerektiğine dair bazı hissel varsayımlarımın pençesinde paradoksal çıkarımlar yaparken indirimden yeni aldığım beyaz gömleğime damlayan çay lekesini jeneriğini ezberletecek kadar çok reklam yatırımları olan hiçbir leke çıkarıcının çıkarmaya gücünün yetmeyecek olması ihtimali ile kahrolduğum sırada soğuyan ve bir daha ısıtma imkanlarından mahrum olduğum çayımın üzüntüsü ile dizlerim üzerine çöküp gözlerimi en uzak mesafeye sabitleyip neden tüm bunların benim başıma geldiği ile ilgili bir vicdan muhasebesi yapar haldeyim..
... herkes hâlini tarif edecek en nâdîde sözcükleri ipe inci dizer gibi sıralarken peş peşe; ben, çiçekler arasında eğreti duran yabani ot gibi çalı çırpı gibi çaysadım yazmışım..
... "Yalnızca ağaçlar çiçekler değil
insanlar da kurur, anla Despina.. "
... beni bir durakta,
bankın üzerine çökmüş bekler görürseniz
muhtemeldir ki kısır, börek partisinden henüz ayrılmış, hazımsızlık yaşayan biri olduğuma kanaat getirirsiniz,
dizlerimi kavrayışımı eski bir ağrıya verirsiniz..
oysa
hazmedemediğim koca bir dünya..
gözümden, kulağımdan dolup yer bulamayan ne varsa şişirdi içimi,
ruhumun tam ortasında adı konmamış bir sancı,
yutkunamıyorum..
beni biraz uzağa, dünyadan biraz uzağa götürecek bir otobüsü beklerken
saçlarım değil
bekleyişim ağardı..
bir gidiş ihtimâliyle eksildim yavaş yavaş
giderken bile değil..
beni bir durakta,
bankın üzerine çökmüş bekler görürseniz
muhtemeldir ki beni görmezsiniz,
gördüğünüz
çoktan karar verdiğiniz
şeydir..
... "Sakın düşme Olena
kuyular çok derin.. "
... bir tren yolculuğunun
bilmem kaçıncı saatindeyim..
her ân değişen manzaram
bir öncekinden daha fevkalâde;
sanki gözlerim için kurulmuş bir sahnenin izleyicisiyim..
keşke dedim, şair olsaydım
bir şiirle mühürleyebilseydim bu ânı,
ya da iyi bir metin yazarı olabilseydim
kelimelerle resmedebilseydim
gözüme ve ruhuma şenlik bu manzarayı..
ama bunların hiçbiri değilim;
bu gökyüzü, bu mevsim, bu renkler, bu ışık
bu gidiş, bu neşeyle hüzün arasında mekik dokuyan hâl,
bu dingin ve hayata usul usul eşlik eden ruh
ve tüm bu kelimeler
bir hikâyeye dönüşemeden, boşlukta
yani zihnimin ve kalbimin en derin sığınaklarında
salınıverecekler
sonsuz
bir
döngüde..
... "Ben konuşmasını bilmem Lili.. "
... konuşarak var olma çabasından
beni mahrum bıraktığın için..
içimde kopan her şeyi
yine içimde susturacak/halledecek
gücü verdiğin için..
hayatı abartmadan yaşayan,
kendi hâlinde bir zâyi olmayı
seçebilecek irâdeyi
bahşettiğin için..
... onlara maruz kalınca
birçok hastalık semptomuyla aynı anda mücâdele etmek zorunda kalıyorum:
ciğerlerim sönüyor, göğsüm daralıyor;
mide ağrısı, göz kararması, baş dönmesi..
inip çıkan, kararsız bir tansiyon..
o, anlatmaya devam ediyor ve ben;
acı acı sirenler çalarak ilerleyen bir ambulansta,
bir yandan kalp masajı, bir yandan solunum desteğiyle
hayatta tutulmaya çalışılırken,
ruhumu teslim etmek üzere olduğum
bir sanrının içinde
debeleniyorum..
cana kastetmekten yargılansınlar,
tutuklansınlar,
müebbet yesinler..
lütfen..
... yola çıkarken bakıyorum aynadan kendime;
kıvrılmış yakamı düzeltiyor,
omzuma düşmüş toz zerreciklerini ellerimle savuşturuyorum..
sırtımı sıvazlıyor,
her şeyin güzel olacağına inanıyorum..
sonra yolda bir şeyler oluyor..
ve ben, üzerime toprak atarken
yakalıyorum kendimi..
o ara ne oldu, nasıl çıktım yoldan,
nasıl kıydım yakasını düzelttiğim ruhuma,
toza bile tahammül edemezken
omuzlarıma neden yükledim dünyayı,
bilmiyorum..
ben bazen hiçbir şey bilmiyorum..
neden ben bir şey bilmiyorum,
bilmiyorum..
.. - nasılsın?
+ tam da utanç içerisinde olmam gerektiğine dair bazı hissel varsayımlarımın pençesinde paradoksal çıkarımlar yaparken indirimden yeni aldığım beyaz gömleğime damlayan çay lekesini jeneriğini ezberletecek kadar çok reklam yatırımları olan hiçbir leke çıkarıcının çıkarmaya gücünün yetmeyecek olması ihtimali ile kahrolduğum sırada soğuyan ve bir daha ısıtma imkanlarından mahrum olduğum çayımın üzüntüsü ile dizlerim üzerine çöküp gözlerimi en uzak mesafeye sabitleyip neden tüm bunların benim başıma geldiği ile ilgili bir vicdan muhasebesi yapar haldeyim..
- hı hı..
... herkes hâlini tarif edecek en nâdîde sözcükleri
ipe inci dizer gibi sıralarken peş peşe;
ben, çiçekler arasında eğreti duran yabani ot gibi
çalı çırpı gibi
çaysadım yazmışım..
biraz utanmam gerekiyor
galiba..