... kitaplığın en üst rafına koyduğum telgraf çiçeğim coşkuyla büyüyor, dalları aşağı doğru uzuyor her gün biraz daha. dışımdaki bene benzetiyorum bunu. taşkın neşem, içimde hayatta olup olmadığı belli olmayan bir kaktüsü saklıyor herkesten. öyle ki yaşam belirtisi bulmak için içimi büyüteçle incelemem gerekiyor bazen ama sonra ansızın bir cümle, bir balta gibi saplanıyor kalbimin ormanına. derinden bir "âh". tamam hayattayım. yaşamaya devam.
yaşamak dediğim çiçeklerimi suladığımda bu dünyanın bana verdiği tek sorumluluğu yerine getirmiş olmanın huzuru, ve hayata dair tek endişem fırındaki kekimin yeterince kabarmayacak olması.
oysa yüzyıl öncesiydi galiba. ne büyük söylemlerimiz vardı; ne büyük iddiâlar. meydanlar. sloganlar. kahrolsun inanca uzanan eller. yığın olmaya karşı direnişler. dünyayı güzelleştirecek tek doğruya sahip olmanın gururu ile yürüyüşler. inanmazsanız gidin dinleyin, meydanlarda bir yerde asılı kalmıştır sesim. sıktığım yumruklarımda eklem ağrıları hâlâ. bir namaz sonrası, elleri çiçek gibi açılmış dua eden annemin karşısına geçip, "ben sizin inandığınız Allah'a inanmıyorum." dedirten kibrim de büyüktü o günlerde. o günden sonra namaz sonrası duaları daha uzadı, dudakları daha telâşlı kımıldadı. yolda kaybolacaktım. anlamıştı annem.
bizi bu düzende söz sahibi olduğumuza inandıranların, menfaatleri söz konusu olduğunda büyük ideâllerini helvadan putlarını yiyenler gibi yediklerini görünce, ben de vaatleri büyük olan bütün kitaplarımı hiç düşünmeden topladım; ulaşamayacağım yüksek bir rafa terk ettim hepsini.
inancım da o kitapların birinin arasında kaldı. o rafta. o günden beri, inandığım Allah konuşmuyor benimle. senin Allah'ın da konuşmaz benimle, değil mi anne? ben, tanrıları bile kendine küstüren. benden incelik bekliyor insanlar. yoruldum zannettikleri kişi olmadığımı anlatmaktan.
ruhum yüceymiş. ne önemi var bunun? kapı dışarı atılmaya, ezilmeye yazgılı bir böcekten fazlası değilsem.
nasıl haklı, nasıl değerli, nasıl özel olduğuna dair söylenen onlarca yalanın ve büyük bir yanılgının içinde aşınan bir ömrün ardından sıradan olduğunun farkına vardığın o ân.
karnıma yediğim yumruk arkamda duran duvara yapıştırdı beni. bir süre asılı kaldım orada. sonra bir uçuruma düşer gibi düştüm. altımda çıldıran bir deniz beni bekliyordu ve ben yüzmeyi bilmiyordum. çırpındım içimde. gözlerim içimi kustu, kustu. o gün gözyaşı rezervlerimi tükettim ve bir daha ne inandım ne de ağladım.
az önce, nato toplantısını deve tabanımın aylardır yeni yaprak açmamasından daha önemli bir hadise gibi sundu haberler. büyüdüm. henüz sövecek kadar değil ama sövülecek doğru zamanı tespit edebilecek kadar büyüdüm. güzel sözleri, şiirleri, kumaşları, ipleri istiflediğim gibi güzel küfürleri de istiflemem gerek artık.
neyse ki güzel haberlerim de var: kekim kabardı. benimle birlikte buna sevinir misiniz? dinleyin. müziğin sesini de biraz açtım.
"dünyaya şafaklar gibi Tanrım sepelenmiş, kalbin gözü yanmazsa, görünmez göze Allah.
... bir bank insanın burnunda tüter mi, benim tütüyor.
telefonların çekmediği yükseklikte, sislerin içindeki bir kamp alanına tepeden bakan, cılız sarı bir ışığın altında ıssız bir evren vadeden bir bank.
akşam saatlerinde çayımı alıp oradan; gürültünün erişemediği o yerden kamp ateşi etrafında yükselen neşeli seslerin arasından dönmeye devam eden dünyayı uzaktan izlemek.
... herkesle kavgalı asi ergenus dünyasından aldığım onure edici saygın kabul ve bununla yaşadığım büyük saâdet sayesinde kendimi yeterince şımarttığıma göre ütü masasının başında birikmiş bir yığın çamaşırla geçireceğim bilmem kaç saat daha katlanılır olacaktır.
çünkü ben kıyafette ikinci ütü izini çıkartmayacak kadar yetenekli, yorulmadan bitirebileceğimi düşünecek kadar iyimser, bitene kadar sakinliğimi koruyacak kadar sabırlı, yeterince buhar vermeyen ütü ile münâkaşa etmeyecek kadar asil bir insanım.
evet. tabii. öyleyim. bunun da üstesinden gelirim.
... kitaplığın en üst rafına koyduğum telgraf çiçeğim
coşkuyla büyüyor, dalları aşağı doğru uzuyor her gün biraz daha. dışımdaki bene benzetiyorum bunu.
taşkın neşem, içimde hayatta olup olmadığı belli olmayan bir kaktüsü saklıyor herkesten. öyle ki yaşam belirtisi bulmak için içimi büyüteçle incelemem gerekiyor bazen ama sonra ansızın bir cümle, bir balta gibi saplanıyor kalbimin ormanına. derinden bir "âh".
tamam hayattayım. yaşamaya devam.
yaşamak dediğim
çiçeklerimi suladığımda bu dünyanın bana verdiği tek sorumluluğu yerine getirmiş olmanın huzuru,
ve hayata dair tek endişem fırındaki kekimin yeterince kabarmayacak olması.
oysa
yüzyıl öncesiydi galiba.
ne büyük söylemlerimiz vardı; ne büyük iddiâlar.
meydanlar. sloganlar. kahrolsun inanca uzanan eller.
yığın olmaya karşı direnişler. dünyayı güzelleştirecek tek doğruya sahip olmanın gururu ile yürüyüşler.
inanmazsanız gidin dinleyin, meydanlarda bir yerde asılı kalmıştır sesim. sıktığım yumruklarımda eklem ağrıları hâlâ.
bir namaz sonrası, elleri çiçek gibi açılmış dua eden annemin karşısına geçip, "ben sizin inandığınız Allah'a inanmıyorum." dedirten kibrim de büyüktü o günlerde.
o günden sonra namaz sonrası duaları daha uzadı, dudakları daha telâşlı kımıldadı. yolda kaybolacaktım. anlamıştı annem.
bizi bu düzende söz sahibi olduğumuza inandıranların, menfaatleri söz konusu olduğunda büyük ideâllerini helvadan putlarını yiyenler gibi yediklerini görünce,
ben de vaatleri büyük olan bütün kitaplarımı hiç düşünmeden topladım; ulaşamayacağım yüksek bir rafa terk ettim hepsini.
inancım da o kitapların birinin arasında kaldı. o rafta.
o günden beri, inandığım Allah konuşmuyor benimle.
senin Allah'ın da konuşmaz benimle, değil mi anne?
ben, tanrıları bile kendine küstüren. benden incelik bekliyor insanlar. yoruldum zannettikleri kişi olmadığımı anlatmaktan.
ruhum yüceymiş. ne önemi var bunun?
kapı dışarı atılmaya, ezilmeye yazgılı bir böcekten fazlası değilsem.
nasıl haklı, nasıl değerli, nasıl özel olduğuna dair söylenen onlarca yalanın
ve büyük bir yanılgının içinde aşınan bir ömrün ardından
sıradan olduğunun farkına vardığın o ân.
karnıma yediğim yumruk arkamda duran duvara yapıştırdı beni. bir süre asılı kaldım orada. sonra bir uçuruma düşer gibi düştüm. altımda çıldıran bir deniz beni bekliyordu ve ben yüzmeyi bilmiyordum.
çırpındım içimde. gözlerim içimi kustu, kustu.
o gün gözyaşı rezervlerimi tükettim
ve bir daha ne inandım ne de ağladım.
az önce,
nato toplantısını deve tabanımın aylardır yeni yaprak açmamasından daha önemli bir hadise gibi sundu haberler.
büyüdüm. henüz sövecek kadar değil ama sövülecek doğru zamanı tespit edebilecek kadar büyüdüm.
güzel sözleri, şiirleri, kumaşları, ipleri istiflediğim gibi güzel küfürleri de istiflemem gerek artık.
neyse ki güzel haberlerim de var: kekim kabardı.
benimle birlikte buna sevinir misiniz?
dinleyin. müziğin sesini de biraz açtım.
"dünyaya şafaklar gibi Tanrım sepelenmiş,
kalbin gözü yanmazsa, görünmez göze Allah.
ha leyli. ha leyli. ha leyli"
... kelime tüccarının
kendine ait kelimeyi gerçekten bulmak istediğinden
emin değilim.
galiba o arayışın kendisini seviyor.
belki bulacağı kelimenin gerektireceği değişime
hazır hissetmiyor kendini.
belki de
başka bir şey.
bilmiyorum.
... benim kelime tüccarım,
cam raflara kelimeleri dizerken
"anlam"a hepsinden ayrı bir yer ayırırdı.
pek talep edeni yoktu.
sadece bazı özel ruhların
sahip olmak istediği bir kelimeydi bu.
onlar için saklar,
tereddütsüz teslim ederdi.
çünkü bilirdi;
her "anlam" teslimi,
dünyaya yeni bir bakış demekti.
... sınırlar. duvarlar.
beton barikatlar.
... "Tanrım ne yaptık sana
kuşlarının kanatlarını mı kırdık
ne yaptık sana"
... bir kadının ağlayamamakla lânetlenmesi
ne demektir bilir misiniz.
siz nereden bileceksiniz.
bekleyin.. ben yazacağım
o zaman bileceksiniz.
şimdi mi?
şimdi yazamam.
işim var.
birkaç sarsıntı duvarlarıma hasar verdi.
hayır, hayır yıkıcı değil.
biraz zaman,
bulmayı umduğum
birkaç cevap.
önce duvarlarımı sıvayacağım
belki sonra inancımı.
... bir bank insanın burnunda tüter mi,
benim tütüyor.
telefonların çekmediği yükseklikte,
sislerin içindeki bir kamp alanına tepeden bakan,
cılız sarı bir ışığın altında
ıssız bir evren vadeden
bir bank.
akşam saatlerinde çayımı alıp
oradan; gürültünün erişemediği o yerden
kamp ateşi etrafında yükselen
neşeli seslerin arasından dönmeye devam eden dünyayı
uzaktan izlemek.
yazdıkça
özlemim tütüyor.
bir bank
beni çağırıyor.
âmin.
... herkesle kavgalı asi ergenus dünyasından aldığım
onure edici saygın kabul ve bununla
yaşadığım büyük saâdet sayesinde
kendimi yeterince şımarttığıma göre
ütü masasının başında
birikmiş bir yığın çamaşırla geçireceğim
bilmem kaç saat
daha katlanılır olacaktır.
çünkü
ben kıyafette ikinci ütü izini çıkartmayacak kadar yetenekli,
yorulmadan bitirebileceğimi düşünecek kadar iyimser,
bitene kadar sakinliğimi koruyacak kadar sabırlı,
yeterince buhar vermeyen ütü ile münâkaşa etmeyecek kadar asil bir insanım.
evet. tabii. öyleyim.
bunun da üstesinden gelirim.
hadi bakalım.