Konuşmuyordu ama o bölümde algılama ile ilgili başka bir boyuta geçiş ve yükseliş vardı. Tam olarak söylediğiniz gibi yorumlamadım ben. Kendine dönmek işte bu algı boyutunun siyah beyaz ama en gerçeğinden hissettikleriyle oluşan delilik. Ne muhteşem bir kitaptır o! Bir insanın bedenine dokunmadan en ağır işkencenin nasıl yapılabileceğinin gerçek bir kanıtı.
önemli şeyleri düşünüyorum önemsiz şeyleri de düşünüyorum hiç durmadan flash lar.... düşünmenin aklı yorarken ruha iyi geldiğini bende önceden bilmiyordum. bir kitabın önsözünden bir hayat hikayesi uydurabilirim mesela.. kafka ile tartışırken araya tolstoyun girmesiyle max brod edebiyata davet ediyor beni de stefanla satranç oynuyoruz şu gemide böyle böyle şeyler işte...
Biz duruyorduk ... Kuyu yükseliyor 'hiç'' olabilmeye çalışırken... Bir kaçımız kuyuların ıssızlığında ancak duyabiliyoruz ruhun çığlığını... Yoksa çok ses var,çok çok ses var... algılarımız dağılmadan duyabilmeliyiz...
Bu öyle bir şey değil ki... Deli oluşumuz akıllı olmamıza engel olmuyor. Aklı kullanmak insanı huzursuz eder. Bu huzursuzluk her zaman olumsuzluk anlamı vermez.
Bir kişinin demagog sayılabilmesi için gerekenler James Fenimore Cooper’ın 1838 tarihli Demagoglar Üzerine başlıklı makalesinde şu şekilde sıralanmıştır (Cooper, 1838, ss.98-100): -[Bir demagog] içi boş, argolu ve gerçek anlamı dışında kullanılan kelimelerle konuşur. -Çoğunluğun yanılmayacağı ve yanıltılmayacağı görüşünü savunur. -Hasetleri, kıskançlıkları, zıtlaşmaları, bencillikleri, bayağılıkları ve kusurlarıyla kendilerini ele verir ve hatta bunları bir araç olarak kullanırlar. Kendi adalet anlayışlarına gölge düşürerek, olumlu şeyleri görmeye kendilerini kapatır, o gurur duydukları yasaların meşru sonuçlarını inkar etmeye neden olacak kadar, kendi duyularını, melekelerini kör edecek kadar ileri giderler.
''Aristoteles demagogları demokrasiyi içten yiyen bir böceğe benzetir. Günümüzde ise bu böcek tanımı belki modern biyolojinin tanımladığı retrovirüslerle ilişkilendirilebilir. Retrovirüsler, insan DNA’sını yeniden yazarak, gerçek anlamıyla, bedenin kendi kendisine düşman kesilmesine sebep olurlar; yani konakçı oldukları bedeni ele geçirip, bedenin ham maddesini adeta bir silah olarak kullanarak onu yok ederler.''
Tolstoy Günlükler’inde şöyle der: “Tekil ve dünyadan ayrı olduğumuz illüzyonuna alışmamız ne kadar şaşırtıcıdır. Ama bu illüzyonu fark ettiğimizde, insanın bütünün parçası olmadığını, sadece zamansız ve uzamsız bir şeyin zamansal ve uzamsal tezahürü olduğunu görememesinin nasıl mümkün olduğuna hayret ederiz.” Tolstoy’a göre ayrı olmamızın bilinci, kelimenin tam anlamıyla bireysel özbilinç, salt bedensel olarak ayrı olmamız gerçeğiyle ilişkilidir, öte yandan bizatihi bu bedensellik alanı, çokluğu ve bölünebilirliğiyle hayali ve gerçekdışıdır. Tolstoy dış dünyayla ilgili fenomenalist öğretide, principium individuationis [bireyleşme ilkesi] öğretisini aldığı Schopenhauer’den derinlemesine etkilenmiştir. Ama Tolstoy kişinin bireyselliğini –kendi ifadesiyle “hayvani kişiliğini”– “rasyonel bilinç”le yaşayan kişiliğinden ayrı tutar. Ama bu yüksek kişilik anlayışında özgünlük momentini tümüyle reddetmez. Hayat Üzerine’de şöyle yazar: “Benim köklü ve özel benliğim… asıl benliğim… uzamsal ve zamansal koşullardan bağımsızdır ve bizler tarafından uzamdışı ve zamandışı bir alandan dünyaya taşınır; dünyayla olan müstesna ilişkimde mevcut olan bu şey, benim sahici ve gerçek benliğimdir.” Her insanda özel, bir tek ona özgü dünya anlayışı ortaya çıkar; bu, bireysel özgünlüğün hakiki ve nihai kaynağı olarak hayvani kişilikte de kendini gösterir. Tolstoy’un bu öğretisi Kant’ın ve Schopenhauer’in kavranabilir karakter öğretisine çok yakındır
her şeye rağmen bir süre daha dosyalarını güncellemeye devam ettiğini hatırlıyorum. artık aradığı kitabı bulamaz olmuştu ve bu durumu sık yaşamaya başladı. bulamadığın kitap var olmayan kitaptır, denir; ama durum bundan da vahimdi. tıpkı ulusal kütüphanelerdeki gibi içinde dosyalarını tuttuğu, eksi ofislerdekilere benzer, sürme kapaklı ve çekmeceli maun bir dolabı vardı. yirmi bin kitap öyle kendiliğinden düzenlenmiyor. düzen konusunda katı, hatta insanüstü bir anlayışa sahip olmak gerekiyor diyebilirim ve bir yönteme, anlamları onları tanımlayan rakamlardan son derece farklı olan eserleri kataloglama gibi sevimsiz bir işe zaman ayırmak gerekiyor bir de. zira oraya başlığı, yazar adını, sizin için yazdığı kısa özeti, içerdiği temel anlamı koyacak. kişi amazonlara gitmek isterse yaşayacaklarından farklı bir yığın ayrıntıyla uğraşmalıdır, fakat bilir ki bu ayrıntılar ona rehberlik edecek ya da fayda sağlayacaktır. şayet bir şiir yazmak isterseniz iş gören bir kaleme ve kâğıda ihtiyacınız vardır, bir kadını kendinize âşık etmek isterseniz pek çok farklı ve kim bilir belki de tatsız şekilde hazırlanmanız icap eder, mesela ayak tırnaklarınızı kesmeniz gerekir. brauer’inki gibi bir kütüphaneniz varsa dosyalama işi kaçınılmazdır. insan pek çok kitabı fethedebilir ama bir kâşif onları idare etmekle yükümlüdür. kitapları birbiri ardına yalayıp yutmaya can attığından, sevdiği bir uğraş değildi bu. sanırım dosyalama işinde oldukça geri kalmıştı. becerebileceğine inanmıyordum ama birkaç ay sonra bu işi neredeyse hallettiğini söyledi. “en kötüsü de,” dedi, “beni en çok uğraştıranın yakınlık meselesi olması.” bu, bir şeylerin yolunda gitmediğinin ilk göstergesiydi. orada, şu an sizin oturduğunuz yerde oturduğu bir akşam bana kavgalı yazarları aynı rafa koymamaya karar verdiğini açıkladı. mesela borges’le, arjantinlinin ‘profesyonel endülüslü” olarak tanımladığı garcía lorca’yı yan yana koymaya cesaret edemiyordu. her ne kadar bu durum onu koleksiyonundaki her bir cilde verdiği numaraları göz ardı etmeye mecbur kılsa da iki yazar arasındaki intihal suçlamalarına dayanarak shakespeare’in bir eserinin yanına marlow’unkini de koyamazdı. elbette martin amis’in bir kitabının yanına julian barnes’ınki gelemezdi, yahut daha sonra kavgaya tutuşan iki arkadaş vargas llosa ile garcía márquez’in romanları da yan yana duramazdı asla. [kâğıt ev, carlos maría domínguez, çev. seda ersavcı, jaguar kitap, syf. 48-50]
bir aşk başka bir aşk içindir bilemediniz dilinizin dutuna kirazına gülüşünüzün korkuluklar dikilmiş işte gördünüz
yanımlı aşkları yansılıyor kaçamak bir yağmurla azcık ıslanıyor sesiniz gülüşünüz bu bir çağrı değil tut ki geldiniz susamış bir düşü kandırabilir misiniz
insan boşluğu bu düştüğüm belki umarsız, ama yalnızca siz denizimin üstünde unutmayı ansıtan tek bir gemi gibisiniz
yok ya sevemedim ben bu duvarı.çakma delilerle dolmuş...
Güzeldir evet, ben kahve de severim gerçi...
Herkes okumalı...
Çay seviyoruz demek :))
Konuşmuyordu ama o bölümde algılama ile ilgili başka bir boyuta geçiş ve yükseliş vardı. Tam olarak söylediğiniz gibi yorumlamadım ben. Kendine dönmek işte bu algı boyutunun siyah beyaz ama en gerçeğinden hissettikleriyle oluşan delilik. Ne muhteşem bir kitaptır o! Bir insanın bedenine dokunmadan en ağır işkencenin nasıl yapılabileceğinin gerçek bir kanıtı.
Sen demli bir çay koy,
Sıcacık olsun;
Ben bütün soğuk yanlarımı;
Gözümü,
Gönlümü alıp geleyim...
önemli şeyleri düşünüyorum
önemsiz şeyleri de düşünüyorum
hiç durmadan flash lar....
düşünmenin aklı yorarken ruha iyi geldiğini bende önceden bilmiyordum.
bir kitabın önsözünden bir hayat hikayesi uydurabilirim mesela..
kafka ile tartışırken araya tolstoyun girmesiyle max brod edebiyata davet ediyor beni de
stefanla satranç oynuyoruz şu gemide
böyle böyle şeyler işte...
Diyorsun?
Emine, korkutmasana insanı!
Yalın hali ile evet,öyle :)))
Anladım. Hepiniz delisiniz. :)
Biz duruyorduk ... Kuyu yükseliyor 'hiç'' olabilmeye çalışırken... Bir kaçımız kuyuların ıssızlığında ancak duyabiliyoruz ruhun çığlığını... Yoksa çok ses var,çok çok ses var... algılarımız dağılmadan duyabilmeliyiz...
E yani, benim ki de laf!
Kuyuya kendinizi atmak varken niye taş atasınız ki? :))
Bir kuyuda olduğumuzda oraya taş atmaya gerek görmeyiz :))
Hımm, anladım.
Kuyuya taş atmayın o zaman, sonra çıkaramıyoruz.
Bu öyle bir şey değil ki... Deli oluşumuz akıllı olmamıza engel olmuyor. Aklı kullanmak insanı huzursuz eder. Bu huzursuzluk her zaman olumsuzluk anlamı vermez.
Siz işi niye deliliğe vuruyorsunuz? Akıllı olmak neyinize yetmiyor?
Ahmaklık değil kastımız, bırak delirsin ruhun...
Bir kişinin demagog sayılabilmesi için gerekenler James Fenimore Cooper’ın 1838 tarihli Demagoglar Üzerine başlıklı makalesinde şu şekilde sıralanmıştır (Cooper, 1838, ss.98-100):
-[Bir demagog] içi boş, argolu ve gerçek anlamı dışında kullanılan kelimelerle konuşur.
-Çoğunluğun yanılmayacağı ve yanıltılmayacağı görüşünü savunur.
-Hasetleri, kıskançlıkları, zıtlaşmaları, bencillikleri, bayağılıkları ve kusurlarıyla kendilerini ele verir ve hatta bunları bir araç olarak kullanırlar. Kendi adalet anlayışlarına gölge düşürerek, olumlu şeyleri görmeye kendilerini kapatır, o gurur duydukları yasaların meşru sonuçlarını inkar etmeye neden olacak kadar, kendi duyularını, melekelerini kör edecek kadar ileri giderler.
''Aristoteles demagogları demokrasiyi içten yiyen bir böceğe benzetir. Günümüzde ise bu böcek tanımı belki modern biyolojinin tanımladığı retrovirüslerle ilişkilendirilebilir. Retrovirüsler, insan DNA’sını yeniden yazarak, gerçek anlamıyla, bedenin kendi kendisine düşman kesilmesine sebep olurlar; yani konakçı oldukları bedeni ele geçirip, bedenin ham maddesini adeta bir silah olarak kullanarak onu yok ederler.''
Upuzun Trenler Gibi
Yağmurlu havaları niye sevdiğin şimdi belli
Hiç bir şey gibi değil,
Upuzun trenler gibi yalnız kadınlar
Ali Asker Barut
Tolstoy Günlükler’inde şöyle der: “Tekil ve dünyadan ayrı olduğumuz illüzyonuna alışmamız ne kadar şaşırtıcıdır. Ama bu illüzyonu fark ettiğimizde, insanın bütünün parçası olmadığını, sadece zamansız ve uzamsız bir şeyin zamansal ve uzamsal tezahürü olduğunu görememesinin nasıl mümkün olduğuna hayret ederiz.” Tolstoy’a göre ayrı olmamızın bilinci, kelimenin tam anlamıyla bireysel özbilinç, salt bedensel olarak ayrı olmamız gerçeğiyle ilişkilidir, öte yandan bizatihi bu bedensellik alanı, çokluğu ve bölünebilirliğiyle hayali ve gerçekdışıdır. Tolstoy dış dünyayla ilgili fenomenalist öğretide, principium individuationis [bireyleşme ilkesi] öğretisini aldığı Schopenhauer’den derinlemesine etkilenmiştir. Ama Tolstoy kişinin bireyselliğini –kendi ifadesiyle “hayvani kişiliğini”– “rasyonel bilinç”le yaşayan kişiliğinden ayrı tutar. Ama bu yüksek kişilik anlayışında özgünlük momentini tümüyle reddetmez. Hayat Üzerine’de şöyle yazar: “Benim köklü ve özel benliğim… asıl benliğim… uzamsal ve zamansal koşullardan bağımsızdır ve bizler tarafından uzamdışı ve zamandışı bir alandan dünyaya taşınır; dünyayla olan müstesna ilişkimde mevcut olan bu şey, benim sahici ve gerçek benliğimdir.” Her insanda özel, bir tek ona özgü dünya anlayışı ortaya çıkar; bu, bireysel özgünlüğün hakiki ve nihai kaynağı olarak hayvani kişilikte de kendini gösterir. Tolstoy’un bu öğretisi Kant’ın ve Schopenhauer’in kavranabilir karakter öğretisine çok yakındır
Deli Sana gelsin :)))
abboooooooooooo...peki ben bu duvarı neye görmedim nannnnnn..neyeeeeee ?
her şeye rağmen bir süre daha dosyalarını güncellemeye devam ettiğini hatırlıyorum. artık aradığı kitabı bulamaz olmuştu ve bu durumu sık yaşamaya başladı. bulamadığın kitap var olmayan kitaptır, denir; ama durum bundan da vahimdi. tıpkı ulusal kütüphanelerdeki gibi içinde dosyalarını tuttuğu, eksi ofislerdekilere benzer, sürme kapaklı ve çekmeceli maun bir dolabı vardı. yirmi bin kitap öyle kendiliğinden düzenlenmiyor. düzen konusunda katı, hatta insanüstü bir anlayışa sahip olmak gerekiyor diyebilirim ve bir yönteme, anlamları onları tanımlayan rakamlardan son derece farklı olan eserleri kataloglama gibi sevimsiz bir işe zaman ayırmak gerekiyor bir de. zira oraya başlığı, yazar adını, sizin için yazdığı kısa özeti, içerdiği temel anlamı koyacak. kişi amazonlara gitmek isterse yaşayacaklarından farklı bir yığın ayrıntıyla uğraşmalıdır, fakat bilir ki bu ayrıntılar ona rehberlik edecek ya da fayda sağlayacaktır. şayet bir şiir yazmak isterseniz iş gören bir kaleme ve kâğıda ihtiyacınız vardır, bir kadını kendinize âşık etmek isterseniz pek çok farklı ve kim bilir belki de tatsız şekilde hazırlanmanız icap eder, mesela ayak tırnaklarınızı kesmeniz gerekir. brauer’inki gibi bir kütüphaneniz varsa dosyalama işi kaçınılmazdır. insan pek çok kitabı fethedebilir ama bir kâşif onları idare etmekle yükümlüdür. kitapları birbiri ardına yalayıp yutmaya can attığından, sevdiği bir uğraş değildi bu. sanırım dosyalama işinde oldukça geri kalmıştı. becerebileceğine inanmıyordum ama birkaç ay sonra bu işi neredeyse hallettiğini söyledi. “en kötüsü de,” dedi, “beni en çok uğraştıranın yakınlık meselesi olması.” bu, bir şeylerin yolunda gitmediğinin ilk göstergesiydi. orada, şu an sizin oturduğunuz yerde oturduğu bir akşam bana kavgalı yazarları aynı rafa koymamaya karar verdiğini açıkladı. mesela borges’le, arjantinlinin ‘profesyonel endülüslü” olarak tanımladığı garcía lorca’yı yan yana koymaya cesaret edemiyordu. her ne kadar bu durum onu koleksiyonundaki her bir cilde verdiği numaraları göz ardı etmeye mecbur kılsa da iki yazar arasındaki intihal suçlamalarına dayanarak shakespeare’in bir eserinin yanına marlow’unkini de koyamazdı. elbette martin amis’in bir kitabının yanına julian barnes’ınki gelemezdi, yahut daha sonra kavgaya tutuşan iki arkadaş vargas llosa ile garcía márquez’in romanları da yan yana duramazdı asla. [kâğıt ev, carlos maría domínguez, çev. seda ersavcı, jaguar kitap, syf. 48-50]
Siz
bir aşk başka bir aşk içindir
bilemediniz
dilinizin dutuna
kirazına gülüşünüzün
korkuluklar dikilmiş
işte gördünüz
yanımlı aşkları yansılıyor
kaçamak bir yağmurla
azcık ıslanıyor sesiniz gülüşünüz
bu bir çağrı değil
tut ki geldiniz
susamış bir düşü
kandırabilir misiniz
insan boşluğu bu düştüğüm
belki umarsız, ama yalnızca siz
denizimin üstünde
unutmayı ansıtan
tek bir gemi gibisiniz
Zeynep Uzunbay
''Oyunlarla yaşayanlar'' bize alakasız ve eğreti bir şekilde Turgut ve Selim'i sununca başladık Oğuz'un Turgut ve Selim'lerini aramaya....
Her iç, içine bir baş koyar dimdik... Onları öldürerek biz eğdik....
En güzel makam boyundur, üzerine başını dik oturmuşsan...