Kültür Sanat Edebiyat Şiir

tımarhane duvarı sizce ne demek, tımarhane duvarı size neyi çağrıştırıyor?

tımarhane duvarı terimi Maria Puder tarafından tarihinde eklendi

  • Maria Puder
    Maria Puder



    BELKİ BİR SABUKLAMA NÖBETİ


    Kırmızı topuklu ayakkabısı sessiz sokağın tek enstrümanı gibiydi. Terk edilmiş gibi görünen şehrin sis inmiş sokaklarında sabahın en erkeninde yine yetişmeye çalıştığı şeylerin peşine düşmüştü. Dalgın olmaya bile lüksü olmadan hayatın en hızlı ritminden tutturmuştu müziğini. Hangi tarz hayat seversiniz diyen hiç olmamıştı. Önüne bir menü getirip en lezzetli bulduğu yaşamayı seçmesi içinde kimse bir şey yapmamıştı. Böyle yaşaması gerektiğini bir yerlerden, bir şekilde ezberlemiş ve doğaçlama bestelenmişti yaşadıkları. Topuklar tık tık tık… Saatler tik tak tik tak… Metronomun tik taklarına uyarken kaldırımdan piyanosunu çalarak ilerliyordu yaşamın portesi üzerinde.

    Aslında yılgın yaşanmışlık zamanları doldurduğu geçmişinden midir bilinmez hep melankolik bir havası vardı onun. Yine aynı pespaye, zavallı duygularını boşluklarına doldurup çıkmıştı evden. Oysa o evde bırakıp çıkmak istediği öyle çok şey vardı ki. ‘’Keşke istemediğim tüm eski anları post it kâğıtlara yazıp saatlere yapıştırınca saatler onları yese,’’ dedi içinden. Bir an panikle çantasını karıştırmaya başladı. Çalışmak için eve götürdüğü dosyanın olduğu dijital belleği evde unuttuğunu düşündü. Hem yürüyor hem de çantasını karıştırmaya devam ediyordu. Bir yandan da eğer gerçekten belleği yanına almadı ise atabileceği sıradaki adımı hesaplıyordu. Ve…!

    - Hay aksi ya… Eh be topuk, kaldırımların arasına takılıp kalmakta neyin nesi şimdi. Hah! Bir de kırıldın, çok güzel…
    - Hanımefendi sanırım zor durumdasınız. Size yardımcı olabilirim isterseniz.
    - A! Şey şu durumda buna hayır diyemeyeceğim. Yerinden oynamış olan taşa sıkışmış topuğu çıkarabilirsek ben bir şekilde tamir ettireceğim daha sonra.
    - Ben hemen halledeceğim merak etmeyin.
    - Çok teşekkür ederim bayım, çok zarifsiniz.
    - Hah! İşte topuk çıktı.

    Kadının elinde ayakkabı, adamın elinde ise topuk göz göze geldiler doğrulduklarında. Adam tam bir şey söyleyecekken yüksek sesli bir gök gürültüsü ile inledi tenha sokak. İkisi aynı anda başlarını gökyüzüne kaldırdılar. Sis dağılmış hava bir anda bulutlanmıştı. Her an yağacak olan yağmurun ayak sesleriydi bu gürültü. Kadın, adam ve sokaktaki birkaç kişi bir anlık şaşkınlıktan sonra yine yapacakları şeye geri döneceklerdi ki bu kez bir çığlık sesi duyuldu. İnsanın neredeyse kulaklarını kanatacak kadar acı ve tiz bir sesti bu kez sokağı dolduran. Kadın korku ile adamın elini tuttu. Adam diğer eli ile kadının eline sakin bir dokunuş bıraktı. Onun korkmaması için dokunarak teselli veriyordu parmak uçlarındaki sakinlikle. Oysa adam da en az kadın kadar korkmuştu bu tarifsiz ve ürkütücü sesten. Ama o, bir erkekti! Erkekler korkulacak bir şey yaşandığında tutunacak değil tutunulacak tarafta olurlardı. Kadınlar ise sadece anne kucağı olduklarında bunu yaparlardı. Dünya hiç adil değil…

    Gökyüzünden gelen ağlama sesi ile artık herkes ne yapacağını bilemez bir halde idi. Bazı evlerin camlarından ve balkonlarından uykudan yeni uyanmış insanlar başlarını uzatmaya başladılar. Herkes şaşkın bir halde sağa sola ve sonra da gökyüzüne bakıyordu. Neredeyse bomboş olan sokak birer ikişer meraklı insanlarla dolmaya başladı.

    ‘’Bakmayın bana, utanıyorum’’ dedi bir kadın sesi. Herkesin şaşkınlık sesleri birbirine karıştı. Boş sokak artık uğuldayan bir karmaşaya dönüşmüştü. Kimse sesin geldiği yeri tam olarak kestiremiyordu. ‘’Ne yani, gökyüzü bizimle mi konuşuyor?’’ dedi kadın.’’ Yani, ben de bir anlam veremedim. Şey! Şu kocaman bulutun üzerinde duran şey, sudan bir insan silueti gibi sanki.’’ dedi adam. Kadın,’’ hani nerede? Ha! Şu.. A, evet, evet’’ derken bazı insanlarda aynı garipliği fark edip birbirlerine işaret etmeye başladılar. Şaşkınlık ve korku tüm sokağı sarmıştı artık. Bulutun üzerindeki sudan insan şekli ellerini beline koymuş kendisine bakanları izliyormuş gibiydi. Gözlerinin olması gereken yerde iki yuvarlak boşluk vardı. Bir süre o insanlara, insanlarda ona öylece baktılar. Sonunda bir elini insanların üzerine doğru yöneltip işaret etti Su ve sanki bir megafondan çıkıyor gibi güçlü, mekanik, ağlamaklı bir kadın sesi ile konuşmaya başladı.
    - Bakmayın bana öyle dehşet içinde. Asıl korkunç olan sizlersiniz. Şu gördüğünüz halimin sebebi her birinizsiniz. Başkalarına benzemeyenlere ellerinizle şekil vermeye çalışırsınız sizler. Günlük hayatınız içinde aslında kimse de ne bir zincir ne de ellerinde kelepçe vardır. Hepiniz birbirinize boynunuza takılmış tasmalarla bağlısınız. Görünmeyen tasmalarınız ile her biriniz bir diğerinin önünden giderken ardınızdan gelmek istemeyenleri ite kaka aynı yola sokarsınız. İster binlerce, ister milyonlarca olun tek istediğiniz sizin bir öncekine benzediğiniz kadar ardınızdan gelenin de size benzemesidir. Milyonlarca aynılık ile sabit bir düzenin huzurlu bir şey olduğuna inandınız, inandırıldınız. ‘’Kurallar’’ dediğiniz maddelerin bireysel özgürlükler olmadığını pekâlâ hepiniz biliyorsunuz. Ama yine o kurallar gereği bunu fısıltı ile bile dillendirmiyorsunuz. Hepinizin bildiği, sessiz bir itaatle uyduğu, birbirine dayattığı ahlak, namus, görgü, töre kurallarını gerekirse ölüp öldürerek devam ettiriyorsunuz. Hiç birinizin doğruluğunu sorgulamadığı inançlarınızı kutsallarınızın en üstüne koyup kendiniz bile açıp bakmadığınız kitaplar gibi seviyorsunuz. Anlamlarını bilmediğiniz, dilini öğrenmediğiniz ama uyulması uygun görülmüş emirleri sorgusuz sualsiz yaşıyorsunuz.


    Mesela aşkı dokunmak, soymak ve sevişmek olarak anlamışsınız ve öyle de yaşıyorsunuz. Birbirinize çok rahat sunduğunuz gönlünüzün onlarca benzeri var. Öyle çok gönlünüz var ki dağıtmakta asla tereddüt yaşamıyorsunuz. İnsan birini ‘’canı pahasına sevmeli’’ dersiniz de ilk ihanette yaşadığınız üzüntüyü ‘’ can alarak’’ ödetirsiniz. Her biriniz kendi küstah gururlarınız için yaşıyorsunuz. Oysa sahip olduğunuz gururu sizden daha güçlü olana sunmaktan hiç çekinmiyorsunuz. Ne sevmeyi ne de gururunuza sahip çıkmayı beceremiyorsunuz. Bir kadını sevmeyi ona sahip olmak sanıyorsunuz. Sizin olan sizin kalmak zorunda. Mülk edindiğiniz sevdiğinize bunu değer vermek gibi gösteriyorsunuz. Bu, sadece sizin lanet egonuzdan başka bir şey değil. Eşitiniz olan dişiler size ait değiller. Onları severken, özlerken, sevişirken, konuşurken tek hissettirdiğiniz gücünüz. Sahip olduğunuz gücün kadınlara güven verdiğini söylerken aslen istediğiniz onların bu gücün karşısında eğilip sizlere itaat etmesidir. Siz, güce itaat etmeyi zaten öğrenmediniz mi? Eş olmayı, çift olmayı çoğul bir şey sanıyorsunuz, bir olmayı ise tekil bir şey. Farklı iki insandan illaki biri diğerine uyum sağlayacak, güç kim de ise onun kuralları ile yaşanacak. Bunun adı tek olmak değil. Teklik onca kalabalığın için de bir kalabilmektir. Bir sürü nedene, bir sürü gereksizliğe, bir sürü farklılığa rağmen bunlarla beraber, onları yok edip değiştirmeye çalışmadan bir arada kalabilmektir. Yoksa biri zaten tek başına çok kolay ‘’tek’’ olabilir. Bazılarınızın daha eşit olduğunu severken bile öğrete öğrete aşk oluyorsunuz.

    Kadınlar, hayatlarınıza dâhil ettiğiniz adamları sizleri taşısın diye seviyorsunuz. Sevmekten anladığınız kendinizi bir başkasının ahlakı olarak görüp ona sahip çıkmak sanıyorsunuz. Siz, birey olmayı kendinize inandırmadan erkeklerin sizi öyle görmesini istiyorsunuz. Bir işte çalışmayı özgürleşmek sanıyorsunuz. Nereye giderseniz gidin, hangi işte çalışırsanız çalışın kendinizin size ait olduğunuzu bilip öğrenmeden birilerinin olmaya devam edeceksiniz. Bununla gurur duyacaksınız. Gururun ve ahlakın bacaklarınızın arasında sakladığınız şeyden ibaret olduğuna, onu birine sunmanın büyük bir lütuf olduğuna, buna sadece bir kez hakkınız olduğuna, o hakkı kullandığınızda ya da kullandırıldığınızda artık o çok değer verdiğiniz şeyin bile artık size ait olmadığına inandığınız sürece mülk olmaya devam edeceksiniz. Bazılarından daha az eşit olmak bir dişinin kabul etmesi ve bununla uysal bir şekilde yaşaması gerektiğine inandırılmış olmanız sizin suçunuz değil. Ama tüm yaşamınız boyunca size dayatılan bu ikincil yaşam haklarında bir terslik olduğunu görüp isyan etmemek ve bununla koca bir ömrü yaşamak sizin suçunuz.

    Benim tek istediğim farklı olduğumun bilinip kabul edilmesiydi. Aslında her biriniz farklısınız. Ancak aynı olmaya çalışmakta ısrar ediyorsunuz. Ben istemedim. Aynı olamadım. ‘’Konuşmamız lazım’’ dediğim her sevgili ‘’kavga etmeliyiz’’ diye anlamıştır. Şikayet ettiğim şeylerle ilgilenmek onlara hep önemsiz, gereksiz, çocukça gelmiştir. İçimin dağınıklığını toplayıp en çok kendimden bir kez daha giderken parmak uçlarımda hareket ettim hep. Gidişimin gürültüsü ile bile rahatsızlık vermek istemedim önemsediğime. Kendi inançlarımın mahkûmu olduğumu anladığımda özgür kalmaya başlamıştım. Şiddet ve ötelenmekle dersimi vermeye çalışan gerçek deccal sizlerin kurallarından başka bir şey değildir. Çocukluğumdan beri beni çepeçevre saran korunaklı güven ortamının en büyük zayıflığım olduğunu gerçeğin ortasına öylece bırakıldığımda çok acı bir şekilde öğrendim. Aranızda gezinirken biraz hissettirip biraz şüphe ettirdiğim isyanımı, acıyan ruhumun sessiz çığlığını duymak istemediğinizi görünce hep yeniden sustum. Duymak istemediniz! O kıymetli vicdanlarınıza ‘’ben iyiyim’’ dediğim anda sorumluluktan azad olundunuz. Size istediğinizi verdim.

    Hayat katlanılacak kadar acımasız bir tecrübeden başka bir şey değildi. Kaybedilen inançların verdiği özgürlüğün çok daha acı verici bir yolculuk olduğunu sizler anlayamazsınız. Her aştığım korkuyla bir parçamı aranıza bıraktım. Önce derilerimden soyundum. Çıplak kalan etimle nereye değip dokunsam daha çok canım yanıyordu. Gerçek hissetmenin huzur veren, rahat bir tarafı yoktur. Etlerimin yaşadığı dayanılmaz acılara tahammül edemeyip birer birer kemiklerimi terk etmesinden sonra oldukça hafif ve bir o kadar da korkunç bir yansımaya kavuşmuştu ruhum. Acıya rağmen kemiklerim yürüyüşüne devam etti. Bütün kurallarınızın üzerinde gerçek olan şeyleri görmek için gözlere ihtiyacım olmadığını boş göz çukurlarım öğretmişti bana. Hayatı yaşamaya değer kılan tek şey sanatın ta kendisi oldu. Felsefenin yeniden doğuşuna sanatın kollarında şahit olduğumda yükselen bir egoya da sahip olmuştum. Ödenen onca bedelle acı veren bu ego aslında hiç öyle böbürlenecek bir şey değildi. Daha ağır bir yalnızlıkla sizlerden biri gibi aranızda gezinemiyordum. Ağlayan sokak kedilerinin açlığı bile bende derin izler bırakıyordu. Birbirinize kıran kıran yapıp ettikleriniz toplumsal bir çıldırış gibi. Toplumlar birbirinden ayrışıp kendi kurallarını yeniden şekillendirse de hep aynı dayatmaların temelinde büyütüyordu yeni gelenleri. Ayrışmak için hep nedenleriniz oldu. Etnik, dinsel, tinsel ve başka ve başka pek çok nedene sahiptiniz artık. Aranızda sadece havada asılı kalmış su zerrecikleri gibi geziniyordum. Sizlere tahammül etmek, kendime tahammül etmekten çok daha ağır. Aynı mahallenin çocukları iken bile ayrışacak bir şey buluyor olmanızı çaresiz bir şaşkınlık ile izliyordum.

    Yaşadıklarımı bir araya getirip bütünü ile kabul edemeyişim işte benim başarısızlığım olmuştu. Üzüntülerin, kayıpların, aşkların,gitmelerin, gelmelerin sonunda hep yeni başlangıçlar olduğunu göremiyordum. Her gelenle yeniden başka sonlara yol alınacağını hesap etmekten ikisi arasında olabilecek iyi şeylerin farkına varamadım. Önceleri sonunu göremeden yaşadıklarım beni böyle binlerce zerreye dönüştürmüştü. Sonra da bitişlerin yeniden başlayanlara gebe olduklarını görememekten yılgın düştüm. Umudun kaybolduğu karanlık bir boşluğa savrulup kimsesiz bir avuç Suya dönüştüm.

    Seçimlerimi kendim yapamadığım için onları sevmeyi de beceremedim belki de. Acı çekmek asla ruhani bir ödül değildir. Acı, acıdır sadece… Yaratıcının değil yarattıklarının bize yaşattıkları şeydir acı. Buna tanrısal bir yön vermek ise yine insanın başka bir illüzyonu oldu. Hurafeleriniz kadınlara ikincil bir hayat, erkeklere ağır güç sorumlukları verdi. Hepiniz mutsuz ve öteki oldurulmuş hayatlara mahkûm edildiniz. Bunların dışında kalmak isteyen bazılarımızı da aranızda parçalayıp en küçük boyutlarına bölünene dek öğüttünüz.

    Bu yaşadığınız sisli ve kasvetli sabah sizin ömrünüzün yarısı idi. Gözle görülemeyecek kadar sisler içinde yürüyorsunuz. ‘’Zerdüşt,’’ ilham verdiği onlarca düşüncenin ve melodinin buyurdukları ile sizleri acıya davet etti hep. Var olmanın ne olduğunu değil de ne olmadığını bilenlerin üstün bir yalınlık ile ödüllendirildiği bilinç. İşte bedenimin kalanında var olan şeye dönüştüm artık. ‘’Su’’ olarak bir araya gelen zerreciklerim ile size benzeyen bir siluetim en sonunda. Az sonra damla damla üzerinize yağacak olan ben, son kez veya belki de ilk kez sesimi duymanızı istedim. Geldiğim toprağa dönüşümün bana başka bir acı vereceğini düşünmüyorum. Hiç olan şey sadece Hiçtir. Hiç!


    - Dur! Bir intiharın çözüm olacağını mı düşünüyorsun? Su, yaptığımız ve yaptığın hataların bedelini hepimize senin kendini yok etmeni izleyerek mi ödeteceksin. Bunu yapma. Madem sonunda her şeyi öğrendin ve farkında oldun. Bizlere de bunu öğretmek senin yaşamak için yeni nedenin değil mi? Sen böyle çekip gidersen bizlere yaşadıklarının böyle bir sonla biteceğini göstermiş olacaksın. Eğer senin yolun doğru olansa bize onun sonunu da göstermiş olduğun için yanlış bile olsa kendi hayatımızı yaşamaya devam etmeyi seçeceğiz. Bunun sebebi de sen olacaksın.

    Elindeki ayakkabıyı heyecandan ve korkudan sallayarak konuşan kadın ne sebeple olursa olsun hiçbir canlının yaşamına bu şekilde son vermesine seyirci kalmak istememişti. Yapabileceği tek şeyi yaptı ve onunla konuştu. Bunun bir işe yaraması için büyük büyük dualar ediyordu içinden.

    - Elif, yanında ayakkabının topuğunu tutan Mehmet ile büyük bir aşk yaşayacaksın. Bütün kuralların üzerinde, toplumun asla kabul görmeyeceği ilişkinizi sıra dışı bir şekilde büyüteceksiniz. Bu aşkı sadece ikinizin bileceği bir dünyada yaşıyor olmanız bile size ağır gelmeyecek. Sen kendi yükünü taşıyamadığından Mehmet’in şımarık bencilliğine katlanamayacaksın. Uzun lafın kısası soyulan derilerinin farkında olamadan sürdürdüğün ağır hasarlı hayatından eninde sonunda Mehmet’i çıkaracaksın. Sonunda sen bu bulutun üzerine çıkıp sessizce yok olacaksın.

    Bu bir Gılgameş destanı değil ve hiçbir gölün dibinde ölümsüzlük otu yok. Ekindu ve Gılgameş ancak yeniden toprakta buluşacaklar. Onları bekleyen sadece soğuk, nemli bir yatak ve bir sürü böcekten başka bir şey olmayacak.


    Su bulutun en ucuna gelip son kez insanlara bakınca ‘’dur, yapma!’’ gibi yükselen çığlıkların arasında kendini boşluğa bıraktı. Ardından başlayan şiddetli yağmur tüm olanları yıkadı.




    D...

  • Fırat Aydil
    Fırat Aydil 16.02.2019 - 19:33

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi

    İnsan, kendine ceza vermek ister mi? Canını her yaktığında intikam mı almış olur kendinden ? Ya da kendine verdigi zararlarla mı unutur ihaneti.
    Oysa topraktı insan. Tırmiklarsin ,çapalarsın ,Eker diker horlarsin . Ama yılmaz ,durmaz . Tenini yakan güneşe gülümser . Ürünler yetiştirir bağrında. Vefakar,cefakar,sadık ,güçlü,merhametli ....

    İlla bulutlardan yağmur umma. Yağmurda yüreğinde gizli.
    Hıı buna rağmen cezalarla rahatlatacaksan ki ,rahatlıyamazsın , bedenini yakıp kül et. Değersiz olmanın doruğuna çıkar. Ama bı bilsen öyle değerli kılmış ki seni yaradan. Ne makyajına bakar ne boyuna posuna.
    Neyse uzattım . Ağacına iyi bak . Herşeyden ,herkesten önce SEV ONU_

  • Maria Puder
    Maria Puder 15.02.2019 - 14:08

  • Lili Marleen
    Lili Marleen

    -du bakaym ben ne anlatıyordum
    -evet. bir aşk konusu
    +anladım
    -valla bende pek anlamadım
    -ama sizi görünce kalbim güm güm atıyor
    +aman efendim
    -sizce bu bi aşk mıdır
    +bilmem
    -evet. bi aşk
    -hem de çok büyük bi aşk
    -ayyii dayanamayacam senin için yazdığım bi şiirimi okuyacağım
    +okuyun paşam
    -okuyuyum mi
    +okuyun
    -aşk kalbimi yakan bir volkan gibidir en sevdiğim tatlı kazan dibidir
    +ne kadar güzel
    -devamı daha güzel
    -leyla sev beni sokma müşküle seninle kaşık atalım iki tabak keşküle

    :))

  • Maria Puder
    Maria Puder 14.02.2019 - 12:04

  • Maria Puder
    Maria Puder



    AYILI, PONÇİKLİ, SAÇMA BİR YAZI


    Bütün mağazalar tıpkı mağaralara benziyordu. İçlerindeki insanlar indirimli ürünleri besin zincirinin en üst halkası için tüketiyorlardı. ‘’O’’ görünmeyen güç için verilen savaş, çaba, emek görülmeye değecek bir şeymiş gibi sunulmuştu. Her şey yüzde elliye varan indirimlerin cazibesi için seferber olmuştu. Kalpler, kalpler, kalpler… Kırmızı kalpler… A! Ve güller tabi ki. Gül suyundan çikolatalar, makyaj temizleme ürünleri, kazaklar ve daha, daha, daha başka güllü şeyler. Yoruldum ben. Kaybetmediğim bazı umutları aradım reyonlarda. Komik bir maskara ışıldıyordu yüzüme. Maskara şey işte… Bir fırça hareketi ile kirpiklerimi iki kat büyütüp dolgunlaştıracakmış. Vaadi büyük, iddialı üstelik. Bu maskaranın narsist olduğunu düşününce kendi egolarımın zayıf düştüğünü hissettim. Ona ödeyeceğim para yüzde kırk indirimli, kırmızı etiketli olarak serisinin yıldızı harikam ön plana çıkarılmış. Hayır, yani ben neden kendi kendime on dört Şubat tüketim çılgınlığı şeysi alamıyorum ki. Aldım gitti… Hem de yüzde kırk indirimle. Bence akıllıca bir alış veriş oldu. Benzeri ürünlerin normal fiyatının bile bu maskaranın yarı fiyatı kadar olması beni hiç ama hiç etkilemedi. Ama bu kırmızı etiketli ve yüzde kırk indirimli. Yani, dimi ama!

    Aşkın yüzde elliye varan indirimle piyasaya düşmüş olması kimsenin umurunda değil. ‘’Ayyy, şu ikiz kalpli fincanlar çok tatlı değil mi amaaa…’’ diyen ergenin yanından geçerken elimdeki pakete baktım. En azından ben daha aptalca bir alışveriş yapmamıştım. Aklımı seviyorum, çok akıllıyım, zeka işte ,hiççç… Yüzde kırk indirimdeyken nasıl da kaçırmadım. Kendimi takdir ettiğim o an, kendimin bir kahveyi hak ettiğini düşündüm. Şımartılmanın sınırı paramız kadar. Deli gibi saldırın mağaralara…. Şımartalım kendi ponçik ruhlarımızı. Sevgilimiz olsun olmasın, hadi hadi mağaralara.

    Akşam yani şimdiki zamanda bu yazıyı yazmaya başlamadan kısa bir süre önce muhteşem maskaramın paketini açmaya karar verdim. Onu deneyip kirpiklerime sihir yapmak için sabırsızlandığım anların verdiği keyfi anlatmaya kelimeler kifayetsiz. Heyecanla maskaranın üzerindeki sert jelatini açmaya çalışırken parmağımı kesti.
    Başparmağımın hemen tırnağın altındaki yerden kesilen yerinden ince bir kan akışı başladı. Başparmağım ve işaret parmağımın arasından avucuma doğru yayılan sızıntıyı durdurmak için hiçbir şey yapmadım. Avucuma dolan kıpkırmızı şeyin daha hızla ve öldürücü bir tazyikle akması için bir şeyler yapmayı geçirdim aklımdan. Kalkıp lavabonun içinde suyun akışına karışan kanın kanalizasyona yolculuğunu izledim. Su akışı bir miktar kanamayı hızlandırdı ama bu öldürücü değil. Bu yazıda olağan üstü hiçbir şey olmayacak. Hayat zaten fazlasıyla illüzyonel.

    Ölmekle ilgili sıradan fikirlerim var. Öyle büyük büyük gitmeyi falan düşünmüyorum. Kaza süsü verdiğim mektupsuz bir veda herkesin içini rahatlatır diye düşünüyorum. Hayatım boyunca kimseye fazladan bir kişilik yer açması için hamle yapmadım. Bunu neden giderken yapayım ki. Bu da çok saçma. Aslında, en mantıklı olan saçmalık. Uzun zamandır dokunmak duygusuna irrite olduğumdan cesedimin yanarak ortadan kaybolacağı bir kazayı çok arzuluyorum. Hem de bir on dört şubat günü! Bence oldukça kırmızılı ve havalı bir gidiş olur bu. Havalı gitmeleri sevmiyorum ki ben. Her şeyin en basit hali ile yaşanabildiği bir yer arzuluyorum. Maskara sürmeden evden çıkabildiğim bambaşka bir hayatı yapılandıramayacağıma göre bu bedeni yakmanın neresi anlamsız? Buraya belki sonra yeniden gelirim.

    Mutluluğun, yağmur sonrası toprak kokusu olduğunu düşünen insanlar kaldı mı hala acaba? Ya da sevgilinin dizlerine uzanmışken sana kitap okuması gibi basit şeylerde aşkı aramak çok saçma değil mi?

    Saçma! Sevgiliye saçından bir tutam kesip ellerinle işlediğin bir mendilin arasına koyup hediye etmek çok saçma. Küçük bir odun parçasından ellerinle minik bir at yapıp o kınalı ellere sunmak çok ama çok saçma. Bir dere kenarında el ele otururken sebepsiz gülmek birbirinin gözlerine bakarken, saçmalık. Yılın en uygun zamanının dikeceğin ağacın kök salması için uygun olanını seçerek iki gönlün bir fidana can vermesi hepsinden daha saçma. Yılın Şubat ayının on dördünde gülümsü şeyler alıp mağaralardan coşku ile jan janlı paketlerle ayrılmak ve hiç emek vermeden herkesin aynı gün sevgilisini sevdiğini, anladığını ve aynı gün değer verdiğini gösterdiği toplu etkinliklerde öpüşüp sevişmek kadar anlamlı ne var ki âlemde.

    Dört askerin düşen helikopterin içinde şehit olduklarını haykıran vicdanım yazıyı yazmama engel oldu bir ara. Şehitlerin öldüğünü en iyi aileleri bilir. Bir şehidin çocuğuna bunu sorsanıza. Balkona çıkıp bir sigara yaktım. Apartmanın önündeki çöpü eşeleyen bir kadın ve erkek bir yandan sohbet ediyorlardı. Konuşmaları gecenin karanlığında büyüdü. Onların on dört şubata bir arada girmek üzere olan bir çift olduğunu anladım. Kalpli şeylerden arıyorlardır belki de çöplerde. Ne sevimli, ne hoş, ne tatlış… Aç kardeşim onlar aç! Sen git de gül kokulu şeylerinle oyna.

    Kendime tanıdığım imtiyazlarla hala nefes alıp verebiliyorken zifiri karanlık gece tüm yıldızlarını hediye paketlerine gönderdiğini söyledi sanki. Tek bir yıldız olmayan gecelerde evrenin başka işleri olduğunu düşünürüm. O yıldızları toplayıp başka bir gezgendeki belki de öksüz, yetim, tecavüze uğramış, dövülmüş, hırpalanmış, ezilmiş, horlanmış bazı canlıları için moral gecesi falan düzenliyor olamazlar mı? Öyle bir gece de yıldızsız gökyüzü mü olurmuş?

    Kitap okuyunca geçen ağrılarım oluyor benim. Tam şuramda… bilmem ki belki de buramdadır, ya da başka bir yer. Tarif edemediğim ağrılarıma iyi gelen tek şey okumak veya yazmak. Soğukkanlı bir katilin şibumik varyasyonlarını akılcı satranç hilelerine dönüştürebilecek kadar batılı olabilmiş bir doğuluyum ben. Pek çoğumuzun etnik sorunları var. Eğitildikçe hep inkar ettiğimiz ‘’biz’’ cilik bölünmeler aklımızın en soğuk ve karanlık köşesinde bir savaş anına kadar bekliyor. Bosna katliamlarında yan komşudan neler gelebildiğini okumuşluğum var mesela. Bu tüyler ürperten ötekici kafalarımızla birbirimizin yüzüne utanmadan bakabiliyoruz. Kalpli yastıkların lafı mı olur ki aramızda. Bugün yanımdan öylesine geçip giden insanların arasından kaç tanesinde Hitler ruhunun hapsedildiğini düşünüp ürperdim. Oysa hepimiz ne kadar ‘’sadece insan’’ görünüyoruz.

    ‘’İçme şu sigarayı’’ demişti doktor. O zaman gidip rakıyı açayım ben.


    D...

  • Maria Puder
    Maria Puder




    Kaybolan ‘’p’’ lerin Flutter Öyküsü



    Anlara bölündüm dilim dilim. Her bir kapakçığın sağır bir kulakçığa gittiği yolların içinden geçtim. Gözleri olmayan bazı beyaz şeylerin arasında seni aradım. Öyle çok ses vardı ki kendimi, kendimden duyamadım. Savaş tam tamları çalarken bir yangının ortasındaydım. Alev alev yanan bir ağacın tüm sırlarıma dek dokunduğu yollardan geçtim.

    Ve bir ‘’olmak’’ anında;
    Kıpkırmızı bir kalabalığın karşısında deli gibi koşan atlar vardı. Baktım, bakındım… Sen buralarda bir yerde olmalıydın. Kıpkırmızı o şeyin sana dönüştüğünü çok geç anladım. Koca bir ağacı yakmaya aldırış etmiyorsun yine de!

    Ağacın kollarını kesen bir testerenin, ağacın acısını umursadığını kim söyledi ki?


    D…

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Bugün :))

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Ive been waiting my whole life
    For things to work out right,
    But, those lonely days turn into lonely nights
    Yes, it do

  • Ege Efem
    Ege Efem 09.02.2019 - 21:25

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Bir kaç şiiri idam ettiklerinden beri kuşların kanat çırpması kimsenin umurunda olmadı.

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Lili Marleen hiç yoktu belki de , su kuruyor zaten...

  • Osman Aslan
    Osman Aslan

    Taşıma suyla değirmen döndürüyoruz..

  • Maria Puder
    Maria Puder 09.02.2019 - 21:09

  • Maria Puder
    Maria Puder 08.02.2019 - 23:20

  • Ege Efem
    Ege Efem


    ?t=45

  • Lili Marleen
    Lili Marleen

    North Country OST_ Gustavo Santaolalla

  • Maria Puder
    Maria Puder

    I like İzmir :))


  • Maria Puder
    Maria Puder

    ADEM ELMAYA DEDİ'Kİ



    “ Mantıkçı pozitivistlerin bile âşık olma yetisi vardır.”

    Kenneth Tynan’ın 1989 basım yıllı Profiles eserinden alıntı.





    - Nerede kaldın be güzelim? Bir saattir bekletiyorsun beni.
    - Özür dilerim aşkım ama trafik çok yoğundu. Sabah sabah arabalar kavga eden dinazorlar gibi bağırıp duruyorlar. Zaten gerildim geç kaldım diye, lütfen üzerime gelme.
    - Peki, bakalım sevgilim… Kahvaltı diye geldik, öğle yemeği yiyeceğiz artık.
    - Ama ama Mehmet ya!
    - İyi, tamam bişey demedik. E! Anlat bakalım konser nasıl geçti? Bensiz eğlenebildin mi sevgili?
    - Of! Görmen lazımdı aşkım ya. Sahne muhteşemdi, kesinlikle o birkaç saat boyunca başka bir boyuta geçildi ve orada tüm notalar ete kemiğe bürünüp kozmik evrende süzülüyorlardı.
    - İyi çalıyorlardı diyorsun yani?
    - Böyle de denilebilir tabiki. Ancak ben müzik hakkında bu kadar sade ifadeler kullanmayı müziğe haksızlık olarak görürüm.
    - Benim müziğim sensin güzelim. Senden bahsedecek olsam ne ifadeleri şaha kaldırırdım şaşarsın.
    - Hımm! Bu kulağa hoş geliyor. Anlatmaya başlarsan bende sana cepten çektiğim konser videolarını gösteririm.
    - Hahah … Rüşvet demek ha! Bu adil değil ama zaten senin güzelliğinde Dünya’nın kalanına adil değil. Seni gören bir adamın başka bir kadına ilgi duyması çok zor olur. Mesela yanağından bir öpücük alabilsem onun tadı hakkında da bir şeyler söyleyebilirim. Ancak bilmediğim bir tadı tanımlayamıyorum ki.
    - Pissin, pis, pis…
    - Yanak dedik be vicdansız, bana kalsa direkt öpüşebiliriz aslında. Duyguları anlatmak için her zaman kelime mi kullanacağız yani?
    - Şu yüzeysel dili bırakıp kendin gibi davrancak mısın Mehmet? Şaka yaptığını bilmesem alınacağım ama…
    - Ha! O zaman, evet şaka yani.. Tabi ki şaka…
    - Evet, bunu biliyorum sevgilim. Yani müzikten ve getirilerinden bahsetmek varken şimdi en basit halimize dönüp hormanların güdümüne girmeyeceğiz değil mi?
    - Bazen, basit olan en doğru olandır güzellik. Neden doğamıza aykırı davranmak zorundayız ki?
    - Bunu sen mi söylüyorsun Mehmet? Sen, bir felsefe öğrencisi olan sen hem de, öyle mi?
    - Evet, yani sonuç olarak sen de bir bilim kadını olma yolunda ilerliyorsun. Bu durumda doğal seçilimin romantik bir tarafı olduğunu söylemeyeceksin sanırım. Aşk, bize içgüdüsel seçme yolumuzu çizen bir araç aslında. Aşk, cinsel seçilimdir. Tamam, bizler sosyal varlıklar olarak bu üreme yoldaşımızı seçerken süsleyip püslemeyi seviyoruz ama durumun özeti bu.
    - Mehmet, biraz sonra’’ hadi gel sevgilim eşeyli üreyelim.’’ diyeceksin diye korkuyorum. Yani insan sevgilisi ile böyle mi konuşur ya, alla alla.
    - Sevgilim, ben sana az önce buselerden bahsettim, beğenmedin. Şimdi bu durumu bilimle açıklıyorum, yine beğenmiyorsun. Söylesene be kadın, ben kendimi sana nasıl ifade edeceğim?
    - Kabalaşmadan! Hıh…
    - Bak, ama o ‘’hıh’’ çok tehlikeli yalnız. Onu bi yapmasan da kilitlenmesek.
    - Yani ne yapmamı bekliyorsun ki? Sanki hala homosapiens olarak devam ediyormuşuz gibi konuşuyorsun. Oysa hayvanlar arasında sevgi vardır, aşk yoktur. Aşk sosyal bir varlık olduğumuz, kültürel değerlerimiz var olduğu için aramızda geziniyor. Mesela bizi ele alalım. Sen bir felsefe öğrencisi olmasan ve ben de felsefeye ilgi duyan bir kız olmasam senden etkilenme şansım düşerdi değil mi? Aramızda gelişen etkileşimin geçmişle ve kültürel etkileşimle çok ilgisi olduğunu unutuyorsun canım. Sevdiğim müziği sevmiyor olabilirsin ama ikimizde kuramlardan konuşmayı seviyoruz. Seni felsefe üzerine konuşurken izlerken ne kadar etkilendiğimi söylemiştim.
    - Etkilenmek! İşte, vurucu kelime bu sevgilim. Aşk, etkilenmektir. Bu etkilenmenin büyük kısmı biyolojiktir. Saydığın etkenler ardı sıra gelirler. Aşık olmuş bir dişi ya da erkek inkar edilemez şekilde cinsel odaklı düşünmeye başlar. Yapılan bilimsel araştırmalar aşık insanlardaki cinsel organ reaksiyonlarından bahsederler de ben o kadar açık seçik konuşmaktan korkuyorum şu an.
    - Yok ya, korkma öyle koyver gitsin canım. Rahat ol aşkım ya, yanında sevgilin mi var zaten, hiç.
    - Elif, ne yapıyorsun ?
    - Kaymak parmağıma bulaştı, onu temizliyorum.
    - Yalama onu Elif.
    - Parmağım da kaymak ile duramam herhalde.
    - Elif, beni deli ediyorsun bak şu anda.
    - Manyak mısın sen ya?
    - Elif, al şu lanet peçeteyi ve elini onunla temizle.
    - Mehmet, gerçekten delirdin sen ya. Sana ne ya nasıl istersem öyle temizlerim. Ben böyle kaymağın keyfini çıkarmak istiyorum belki.
    - Ben senin keyfini çıkaramıyorsam sen de böyle yapamazsın.
    - Ya! Neden sinirlendiğini hiç anlamadım şu an.
    - Aslında sinirlenmedim.
    - Eee..?
    - Elif, sevgilim, güzelim bak.
    - Evet..?
    - Sen o dudaklarla karşımda Adem’in elması gibi duruyorsun zaten. Bir de o parmağı emmene gerek yok yani.
    - Sapık mısın sen?
    - Hayır! Normalim… Normaller böyle hisseder.
    - Mehmet, beni kendinden soğutacak şeyler yapma. Sana değer veriyorum canım.
    - Ben sana bu kadar değer vermesem biliyorum yapacağımı da, neyse.
    - Ne? Ke konuşuyorsun kendi kendine aşkım ya. Sen gerçekten tuhaflaştın. Saçma sapan şeyler yapmaya başladın. Lütfen eski haline dönebilir misin sevgilim. Korkutuyorsun beni ama.
    - Neyse! Elif, milyonlarca yıldır yırtıcılarla savaşmış, doğal afetlerden geçmiş, sürüngenler, kemirgenler ve deniz canavarlarına rağmen yok olmadan bugüne dek gelebilmiş karmaşık dizaynına rağmen hammaddesi Dünya olan ‘’insan’’ şu an o Dünya’nın hakimi. Dört milyar yıl önce bir astroidin sırtına binip gelen su olmasa yaşamın başlaması olanaksızdı.
    - Hayda! Aşkım ben senin durumunu hiç iyi görmedim bugün.
    - Sus Elif… Dikkatimi dağıtma lütfen. Bilimden konuşuyoruz işte. O ilk hücre var ya o ilk hücre… Hani yaşamı başlatan ve tamamen şansa bağlı olasılıkla hayatı bize sunan ilk hücre işte, seni gördüğüm an işte o. Sonrasında ise bilim kaza desin, biz aşk diyelim buluştu gözlerimiz raslantısal olarak. Buradan yürüyelim biz sevgilim. Rastlantısal olarak herhangi bir mekânda doğaya karşı durmadan hayatın akışına bırakalım kendimizi, artık, lütfen, acilen…
    - Beş yüz elli milyon yıl önceki solucan halimizdeki gibi mi davranalım istiyorsun? Mars ve Venüs olarak gören gözlere sahip olduk ve ışığa yürümenin yolunu keşfettik. Artık bizler eskisi gibi olamayız ve Dünya bize pek çok sorumluluk yükledi. Balık benzeri bir canlı olmaktan çok daha fazlası olduğumuza göre artık buna göre davranmalıyız sevgilim. Öyle daldan dala meyve peşinde koşan bir maymun gibi yaşamamız komik olmaz mı aşkım? Hım, hem şu felsefecinin adı neydi ya? Dur aklıma geliyor. Hah! Schopenhauer, evet, buldum. Aşk üzerine ne demişti sen daha iyi bilirsin felsefik sevgilim. Söyle bakalım…
    - Hahaha… “ ister gülünç ister trajik olsun, aşkın cazip hale getirdiği nihai amaç, insan hayatını sonlandıran her şeyden ciddi manada daha önemlidir.” Demişti. Bak ya şuna, beni benim silahımla vuruyor. Bana bak minik burunlu şey, senden çok etkileniyorum ve sana böyle dokunmadan sevgilin olarak kalmak beni saçma şeyler yapmaya zorluyor. Al, dümdüz durum bu. Oh Beee…!
    - Yani, seni anlıyorum da her şeyin hızlıca gelişmesini istemiyorum ki ben. Önce ruhen doyuma ulaşmak istiyorum. Sen benim ciddi anlamda ilk sevgilimsin. Bunun değerini ben biliyorum, umarım sen de farkındasındır. Ayrıca konser videolarını merak etmiyor olmana çok bozuluyorum. Caz dinlemiyorsun tamam, insan nezaketen merak eder yahu.
    - Göster hadi göster… Sen benim ömrümü yedin kadın.
    - Bak ama ritme bak, müzik özgürlüğe koşan atlar gibi yol almıyor mu içinde? Siyahi insanların çığlığından kopan devrimin bu derece güzel bir ziyafete dönüşeceğini kim bilebilirdi ki.
    - Güzelmiş gerçekten…
    - A! Beğendin demek, buna çok sevindim aşkım. Beraber gideriz o zaman bir dahakine.
    - Bu kadın, saksafon çalan, grupta olacaksa gelirim.
    - Saksafon çalmak maharet ister. Çok güzel çalıyor değil mi?
    - Evet, saksafon çalan kadınları seviyorum. Keşke sende en kısa zamanda öğrensen.
    - Allah belanı versin Mehmet!



    D...

  • Maria Puder
    Maria Puder 07.02.2019 - 10:43

  • Maria Puder
    Maria Puder 07.02.2019 - 09:02

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Bazı düşler érken ölür dostum....

  • Yağmura Kafa Tutan Küp Şeker
    Yağmura Kafa Tutan Küp Şeker

    Ama siz zavallısınız
    Ben de zavallıyım

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Yine de ''S''

  • Maria Puder
    Maria Puder 04.02.2019 - 21:48

  • Maria Puder
    Maria Puder 03.02.2019 - 23:58

  • Maria Puder
    Maria Puder



    “Zayıflık ya da güçlülük: işte buradasın ya, güçlülük demektir. Ne nereye gittiğini ne niçin gittiğini biliyorsun, her yere gir çık, her şeye cevap ver. Eğer bir ceset olsaydın seni bundan fazla öldürmeyecekler nasıl olsa.”

    Cehennemde Bir Mevsim & Aydınlanışlar, Arthur Rimbaud

  • Maria Puder
    Maria Puder 31.01.2019 - 13:41

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Ege Efem Gitar soloya dikkat :)))



  • Maria Puder
    Maria Puder

    Eyvallah

    :)))

  • İrem Başar
    İrem Başar


    Gece 1 bilemedin 2 fakat 3 den sonra dikkatli bir şekilde dinliyorum.. :))



    Ve müzikler için teşekkürler.

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Sevgili ''A'' ya;

  • Maria Puder
    Maria Puder



    İÇİMİZE SALINAN ARES BÖCEKLERİ



    "yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de!"



    Camus


    Sırlı bir aynanın tüm gerçeğimi yansıtacağını düşünmek ne kadar aptalca. Mesela gözlerimin altında demlenen çizgilerin defalarca gülmekten mi yoksa ağlamaktan mı olduğunu bu ayna söyleyebilir mi bana? Alnımdaki dikiş izinin çocukluğumdaki eğlenceli bir bisiklet keyfi esnasında oluşan bir kazadan mı yoksa beş parmağı olan bir canavarın ellerinden mi yansıdığını hangi ayna söyleyebilir ki bana?

    Tanımadığım bir surete bakıyorum ben bile bazı anlarda. Soranlara sevdiğimi söylediğim bu yansıma yüze her baktığımda hatırlattıkları ile nefret ediyorum kendisinden aslen. O yara izi ile kimsin sen?

    Uzaklardaki bir Tanrının avuçlarında tuttuğu imkânsız mutluluğun aynısını bir balığa bahşettim. Ona suyu olan bir Dünya verdim. Yemesi için gereken besini sundum. Tehlikelerden korunması için ona suda kalmasını telkin edecek içgüdülerinden hiç bahsetmedim. Evrimsel gerçeklerden bahsedilmez. Yaşayan bir durumun izaha ihtiyacı yoktur.

    Bir sahne sanatçısının daima gülümsemek zorunda olması acıklı bir şeymiş gibi gösterilir. O zaman neden hayata gülümseyerek bakmaktan bahsediyorlar? İnsan zorunda olmadığı şeyleri yaparak mutlu oluyormuş demek ki. Zorunda olduğum için bir akvaryumda var olmanın neresi keyifli ki?

    İlaç ve empati kokan yoğun bakım servislerinde yatan hastalar ile önümde duran akvaryumun içindeki balık arasında ‘’ile’’ kadar bağ vardır. O yataklarda yatan her bir Sisifos kendi akvaryumunda dönüp durmakla cezalandırılmıştır. Kendi benliğimi yaptığım küçük bir kâğıt geminin içine mahkûm edip akvaryumun içine bıraktığımda olacaklar kadar ediyorum şu hayatta. Sisifosların solunum cihazlarından çıkan sesler kâğıt geminin düdüğü gibi dolanıyor edimsel çevrçevemde. Yüzmeyi bilen bir balıkla suyun kaldırma kuvvetine kendini bırakmış bir kâğıt gemiden oluşuyorum. Aynı ortamın içinde farklı yaşam şartları ile bir arada kalan bu ikisi de benim. Ne balık geminin yanına çıkabiliyor ne de gemi suyun içine dalabilir. Her ikisininde sonu olacak şeyin farkında olarak ayakta kalmayı başarıyorlar. Aynada gördüğüm şey ise sadece bir akvaryum.

    Kendi nefesi bittiği halde beynindeki kağıt gemiler yüzer halde olduğundan suyun içindeki Sisifoslara o kayayı taşıtmaya devam etmek iyilikmiş gibi duruyor ilk bakışta. İşte bu sadece aynadaki yansıma kadar gerçek bir kavrayış. Ancak ‘’bir yemin ettim ki dönemem’’ diyen beyaz önlük o nefesin sorumluluğunu almak istemiyor. Alamaz! Bu, aslında Sisifoslara değil de kendine yaptığı bir iyilik değil mi? Sadece kendisi kadar gücü olan bir kağıt gemiye bir nefesin kayasını yüklerseniz geminin akıbetini kestirmek zor olmaz. Gemiler böyle yapmaz.

    Okuyucu kaygısı taşımadan yazmanın bol küfürlü ve erotik içerikli yazılar yazmak olduğunu sanmak kadar sığ açılımları var bazılarının. Düşünerek batıracağınız kağıt gemilerden korkmayın demek isterdim onlara. Ölmek dediğin nedir ki?

    Mesela;

    Kırmızı bir akvaryum balığı ile kağıt geminin suyun içinde sevişemiyor olmalarına üzülebilirdi okuyucu. Dramın dibi! Kavuşamayan iki ayrı dünya varlığının içsel yolcuğundan geçerken kırmızı noktalı sahnelere temas ederek çarpıcı bir sone yaratabilirdim yazarken. Kaldı ki o imkansız aşk benden sorulur…

    Balık:
    - Beni güçlü kollarınla güvertene taşıyabilseydin keşke. Ah! Gemi, dokunuşlarının pullarımdan geçip tenime değeceği anı düşledikçe yüzgeçlerimin daha bir kızardığını hissediyorum. Aşkımı bedenimden sana sunarken içinde yüzdüğüm sunaktan beni kana kana içişini düşlüyorum. Sen bedenimi şehvetinle sararken kamasutrayı suya yansıtmak istiyorum. Seni öyle öpmek istiyorum ki tenimdeki tüm arzunun ağzının içinde gezinen dilimle libidonu şaha kaldıracak hormonsal çağlayanlarla birbirimize karışmak, baştan çıkmış karşı konulamaz erkini bedenime ekmeni istiyorum.

    (. Iyıggghh bu ne? Yahu bu geminin kolları mı varmış? Balığın yaşamın kurallarına aykırı bir cesaretle dillendirdiği sevişme çağrısı emin olun ki içten ve gerçek bile olsa balığı toplumsal bir basitliğe indirgeyecektir)

    Gemi:
    - Sen suyu fazla kaçırmışsın. Dikkat et çarpmasın bak.

    ( Böyle bir gemi gördünüz mü? Fırsatları değerlendirmek konusunda bu kadar ketum olduklarını düşünmüyorum.)


    Birbiri ile uygunsuz düşen bir anlatım biçimi ile yazılmış bu yazıda aslında arananın hep aynı şey olduğunu fark edenler bir adım öne çıksın. Hayata anlam kattığını sandığımız her şey birer yük. Sevgi gibi… Birine derinden bağlanmak (bu hangi anlamda olursa olsun) bizi bir yük taşıyıcıya çevirecektir. Yeme, içme, giyinme, seks ihtiyaçlarının tamamı hepsi birer yük iken düşünmenin insan ruhuna bu kadar ağır geldiğini görmek ‘’bir intihar nedeni’’ sayılmalıdır. Kendi vahşi varlığımızı kabul edemeyip evirip çevirip dönüştürdüğümüz ‘’insan’’ kalıplarımızla ağır yükler altında ezilerek yaşıyoruz. Oysa sahip olmaya çalıştığımız herşey bir simülasyon verisi. Gördüğümüz, hissettiğimiz ve dokunduğumuz tüm şeylerin gerçek olduğuna inanmak kolaycılığı ile boşuna yaşıyoruz.

    Kulaklıkla dinlediğim şiiri yoğun bakım Sisifosuna dinletmek neyi değiştirecek mesela. Bunu yapmıştım.

    ‘’Farkında değilseniz hâlâ, öğrenin artık:
    Yaşam an’lardan oluşur, sadece anlardan, ŞİMDİ’yi yakalayın.
    Yanında termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi
    ve paraşütsüz yerinden kıpırdamayan bir insandım ben.
    Ama yeni baştan yaşayabilseydim eğer,
    yüksüz, iyice hafiflemiş olarak çıkardım yolculuklara.
    İlkbahara yalınayak girer, sonbahara dek unuturdum ayakkabıyı.
    Hiç bilinmeyen yolları keşfeder, tadına varırdım günışığının,
    Çocuklarla daha çok oynardım, yeniden bir şansım olsaydı eğer…’’

    Böyle demiş Borges 85’inde… Aradaki bağın mükemmelliği o gün spontan olarak yaptığım bir hareketin aslında o balık için anlamsız olduğunu bugün anlamış olmamdan çok daha sade. Defalarca aynı yataklarda o ‘’son nefeslerin’’ verildiğini görmüş olmak bana ölüm hakkında bir deneyim kazandırmış değil. Bana özel bir referansla karşıma çıkacak bir durumu sürprizsiz hale getirmek istemek delilik mi realite mi?

    Felsefenin dibe vurumculuk ilkesi olmadığına göre intiharın süslü sebeplere bağlanması gerekirdi. Bu düz mantıkla asla kuramların sırrına erilemez. Bir balığın sevişmesini hayal etmek bile daha az basit bir düş dünyası gerektirir. Düşlerin beyinsel kodlanmaya bağlı olduğunu söyleyen bilim abilerine de yalancı diyenler çıkıyor elbette. Tamamen metoforik anlamlar yükleyebilir ya da dinsel çıkarımlar yapabilirsiniz. Ancak bence düşler sadece bizim içsel gerçekliğimizin aynasıdır. Ayna diyorum bak vurgu burada. İlk başta aynadan beklenen ile onun bize sunduğu hakkında yazdıklarımı yeniden yazdırtamaz bana kimse.

    Kestirmeden bir yolculuk ile ‘’kendinizi ancak kendiniz tanıyabilirsiniz’’ cümlesinin kısa açılımını yapmaya çalıştım. İnsanların kemikleşmiş değerlerinden ve yargılarından sıyrılmasını esas alarak felsefenin karmaşık bir yol olmayacağının görülmesini istedim.

    Olmuş mu?


    D…

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Ege Efem yakala

    :))

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Bir meşe ormanındaki ağaçlar kadar çoksunuz. Ben patikanın sonunda ne olduğunu biliyorum.

  • İrem Başar
    İrem Başar 16.01.2019 - 22:32




  • Ege Efem
    Ege Efem 16.01.2019 - 15:44

  • Noyan Öktem
    Noyan Öktem

    Statünün paranin yada süksenin hic bir anlam ifade etmedigi bir yerde hic bir hiyerarsik yapinin olmadigi ve bir insanin kendisini hic bir sekilde ifade edemeyecegi etsede hic kimseyi ikna edemeyeceği bir yerde sonsuza kadar yasamak zorunda olmaktir belkide...

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Ne mutlu insan kalana!

  • Mavera Mavera
    Mavera Mavera

    Herkes insan doğar ama bazıları insan kalır.

  • Maria Puder
    Maria Puder

    ÇİZMELİ KEDİ DİŞİYMİŞ VE YAĞMURDAN KORKARMIŞ

    Kafası karışık bir Dünyanın menopozuna denk geldik be usta. Binlerce yıldır biriktirdiklerini kustukça buldumcuk olmuş arkeologların tozun toprağın içindeki sevinmelerini izlerken bi gülesim geliyor. Şu aptal belgeseli kapatıp uyumak istiyorum. Belki de öldükten sonra çukurlarına gömülmüş morarmış gözlerimin yakarışıdır bu kapanış. Bin yıl sonra birilerinin kemiklerime topraktan çıkmış oyuncak muamelesi yapmasını istemiyorum. Göğe savrulan kum gibi un ufak dağılmak istiyorum yeryüzüne. Gitmek istiyorum!
    Dünya günlerdir ağlıyor tepemizden. Bir tecavüz mağduru gibi kanayan apış arasından bardaktan boşanırcasına indiriyor su beyazı kanamasını üzerimize. Kirliyiz Dünya kadar… Gerçekleri öteleyip yüzlerimize yapıştırdığımız suretlerimize öyle alıştık ki kendimizi göremez olduk aynalarda.

    Uğursuz bir doğurgan olarak dokunduğum her şeyin çürümeye doğuşuna alışmaya alışmaktan sıkıldım. Satın alınamayan düşlerim olduğundan mıdır nedir asla sahip olamıyorum. Düşlerimden kime ne? Baktığım herkes birer gözyaşı damlasını andırıyor. Silip attıkça yenisi geliyor göz hizama. İnsanların olduğu yerlerde boğuluyorum. Yorgun bir yarış atı artık gönlüm. Kaybettiğim bir ilham gibi yaşamak artık. Yazıp yazıp siliyorum sanki kendini tekrar eden günleri ve ruhumu okşayacak tek bir satır kalmıyor boş sayfada. Hep ayak bağı olduğum bir kendim var taşıdığım.. Yok! Taşımak değil de sürüklediğim bir benle yaşamak zorunda olmanın yılgınlığı dayanılmaz. Öldür beni! Öldür beni! Kurtul benden! Öldür beni… Sürekli beynimin içine fısıldayan bu benden kurtulmanın yaşarken bir yolu yok ve ona rağmen hayatta kalıyorum. Yaşama sevinci varken yaşayan biri ancak gören gözleri ile bir körü anladığı kadar anlayabilir beni. Bir köre görme engelli demekle onun için bir şeyi değiştirmiş olmayız. Ancak susamış vicdanımıza bir bardak su ikram etmiş oluruz. İşte beni anladığını söyleyecek biri de sadece bunu yapıyordur.

    İhtimallerden nefret ediyorum artık. Asla herhangi iyi bir ihtimalin, bana tesadüf etmeyeceği ihtimalinin gerçek olduğu kadar gerçekleşmeyeceğini bildiğimden bu nefret. Kalbime dokunan gerçek bir aşkın en uzak ihtimale konuşlanması bir tesadüf değil sadece bir uğursuzluk. Gerçek olanlar uğursuzdur. La fonteine, otlanmış beyni ile hayvanları konuşturup zırva bir dünya sunarken çocuklara hiç düşünmüş mü kurduğumuz hayallerin tuzla buz olduğunu görerek büyümenin sancısının ne kadar ağır geldiğini. Tarla faresinin kuru ekmek yerken mutlu mesut bir hayat sürdüğünü söyleyen o piç kurusuna söyleyin insanın açlıkla yaşarken neler hissettiğini Knut Hamsun ‘dan öğrensin.

    ‘’Bu kadar hassas olma.’’ derdi annem eskiden. ‘’Bir papatyanın rüzgarla savrulurken canı yanıyor mudur?’’ gibi şeyler sorduğumda. Şimdilerde acımasız bir geleceğe çocuk büyütecek kadar vicdansız bir kadına dönüştüm. Kendimden nefret ederken diğerlerinden daha az nefret etmiyorum. Hangimiz diğerimize benzemiyoruz? Kinyas ve Kayra öteki dünyanın çocukları değildi belki ama asla bizden birileri de olmadılar. Temas edilmeden yaşamak, yaşabilmek hiç birimizin harcı değil aslında. Yalnızlık sandıkları şey o kadar kalabalık olmaz. Bir tekilanın dibindeki kurt olursan ancak yalnızlıktır o. Hadi Dünya, bir damla limonla yutsana beni! Yap, yap, yap bunu! Şimdi!

    Ardı arkası kesilmeyen cümleleri imlecin ardı sıra yarıştırıyorum. ‘’Yazmaktan keyif alıyorum.’’ diyen o yazarında beynini sikeyim ben. İnsan yazarken ancak bu kadar acıtır kendini. Bir otopsi değil oğlum bu. Bu, anestezisiz bir organ nakli. Koca koca organlar yazıp boşalttığım içime tıkıyorum tek tek. Kan kaybından ölmek üzere olan her kelimeyi o organların arasına gömüyorum diri diri. İşte bak, bunu anladığını iddia edenler bile olacaktır anlatsam. Kimsenin bilmediği bir ağrıyı tarif edemeden yaşamak zorunda olmaktan öldüm defalarca kez. Bazı yazıların arasında geçirmişliğim vardır bu cümleyi. İşte o cümlelerin de hepsi ağrıyarak öldüler.

    Ölümüne sevmekten bahsedenler ölerek sevmenin ne demek olduğunu bilmeyenlerdir. Bir patika gezisinde yorulup bir ağaca verdiğinde sırtını kaç kişi sevebilir ki o ağacı? Sadece bir ağaç işte. Öyle bir ağaçla yapraklarını ve dallarını severek konuşmuştum ben. Okuduğum kitapların öyle bir ağacın kesilmesinden oluştuğunu öğrendiğimde ölmek gibi bir şey olmuştu. Çocukluğunun içinde hapsolduğunu söyleyen insanlar işte bu yüzden aslında kötü olanlardır. Bir ağacın bir kitap yüzünden öldüğünü öğrendikten sonra hangi çocuk sağ çıkabilir ki bu definden.

    Bizim mahalledeki çok sevdiğim Makbule teyzenin aslında bir metres olduğunu öğrenmek çocukken bir anlam ifade etmemişti. Ama annemin ısrarla onun evine gitmemi söylemesi o ağrıyı başlatan şeylerden biriydi. Tarif edilemez ağrının gün geçtikçe büyümesi içimdeki çocuğa yer bırakmamıştı. Makbule teyzenin gözlerindeki çocuk sevgisini elimden alan tüm yetişkinlerden yetişkin olmaya tez vakitte yetişince nefret ettim. Kendim, bizzat, ben bir yetişkinim. Onların içindeki çocuklardan nefret ediyorum şimdi.

    Dünyadaki en büyük acının benimki olduğunu söyleyecek kadar geri zekalı değilim. Ancak bana ağır gelen bir ağrı ile yaşamaktansa ölmek ne güzel olurdu. Bunu istemek beni pek çoğundan daha akıllı yapmasa da bunu istiyorum. Alsınlar bu sureti yüzümden, bunu da, diğerini de. Çırılçıplak kalasıya kadar soyulmak istiyorum kabuklarımdan. Aldığım tüm darbeleri de sıyıracaklarsa tüm sahip olduklarıma veda edebilirim.

    Ağrım, çok canımı yakıyor. Aşk gibi! Aklımın onca kalabalığı arasından bana gülümseyen bir sincap olduğunu söylesem masalsı bir son olurdu bu. Ölüm sadece yok oluştur. HİÇ olan güzeldir. Bu son iyi…



    D...

  • Ege Efem
    Ege Efem

    Düşünülmüşlerdir. ;))
    ?t=80

  • İrem Başar
    İrem Başar


    Bugünde bununla gidelim sahile..



  • Delirdim Ama Bisor Niye Delirdim
    Delirdim Ama Bisor Niye Delirdim

    hadi ben geldim duvar e mi???????????¿

  • Ege Efem
    Ege Efem

    Bütün gece yağmur yağdı.
    Aykırı damlalar,
    Beni içeri al dercesine penceremi dövdü, durdu..
    ...
    Gitarın kopan RE telini ve simitleri alıp sahile gidiyorum...





    ?t=107

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Sanat sadece ''A'' içindir. Bir insan öleceğini bilmek düşünce ile ancak sanat karşısında bayılarak başa çıkabilir

    :)))


  • Mirii Mirann
    Mirii Mirann

    Şair der ki;"gece iyidir uyutur yaraları"
    Ya şair yalancı, yada gece
    Yahut ikisi de!
    Zira; yol tenha, dal mecalsiz, su durgun...

  • İrem Başar
    İrem Başar


    Sanat zehirlenmesi;İsmi açıklanmayan bı erkek sanatsever ünlü ressam Botticelli'nin 'Venüs'ün Doğuşu' tablosunun önünde kalp krizi geçirerek(sanırsam bu nedir yarabbi diyerek) yere yığılmış. Bu tablonun önünde bir çok erkek sanatseverin kalbi teklemiş.

    Evet o tablo..:))

  • İrem Başar
    İrem Başar

    Maria;