Kültür Sanat Edebiyat Şiir

tımarhane duvarı sizce ne demek, tımarhane duvarı size neyi çağrıştırıyor?

tımarhane duvarı terimi Maria Puder tarafından 26.10.2017 tarihinde eklendi

  • Maria Puder
    Maria Puder 13.12.2018 - 08:47


    ERDAL EREN BIR INSANLIK SUÇUDUR

    Sevgili Anneciğim!..

    Uzun zamandır mektup yazamadım. Kusura bakma.

    Ancak Salı günkü Demokrat Gazetesi'nde yayınlanan bir devrimcinin mektubu cezaevindeki tüm devrimcilerin yaşamlarını, duygularını yansıttığından bu mektubu size gönderiyorum.

    Mektup şöyle:

    Ana!..

    Neden mi burdayım? Neden mi evimde değilim? Neden istediğim zaman yatıp kalkamıyorum? Niye istediğim kitabı, evdeki kanepeye oturup okuyamıyorum, düşünemiyorum, yazamıyorum? Ne mi arıyorum dört duvar arasında?

    "O sözler ki kalbimizin üstünde dolu bir tabanca gibi ölüp ölesiye taşırız. O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan, uğruna asılırız."

    Baharın, karın altından fışkırdığı bugünlerde içeride olmak, çiçek kokusunu alamamak, geniş yeşilliklerin güzelliğini görememek insanda anlatılması zor bir duyguyu yaratıyor. Ama bu duygu öyle karamsarlığın, yılgınlığın, bitkinliğin ve vazgeçmişliğin bir belirtisi olmuyor.

    Aksine, bu duygu beni daha biliyor, daha hırçınlaştırıyor, bir yerlerden uzaklaştırıyor, bir yerlere yakınlaştırıyor. "Ne yapmalı?" "Nasıl savaşmalı?" sorusuna cevaplar arıyorum günlerce.

    Sizi de düşünüyorum. İçeriye düşmeden önce anlatmak istediklerimi ama anlatamadıklarımı herhalde şimdi daha iyi anlayacaksınız. Bizi anlamayan analara, babalara, bacılara, eşe, dosta, herkese ama herkese anlatın daha vakit varken.

    Henüz geç kalmamışken. Vaktim az da olsa var ve eğer biz değerlendirmesini bilirsek yeter de artar bile. Bu işi hep beraber yürütürsek ancak kazanabiliriz.

    Omuz, omuza, bir birinden güç alarak, bir birine güç vererek. Ve anam, bu savaşı ne pahasına olursa olsun kazanmalıyız, kazanacağız. Kazanacağız ki çiçekli, mutlu günleri hep beraber görelim, senin torunların görsün ve torunlarının çocukları görsün.

    Biz karşımızdakiler gibi bir avuç değiliz. Biz halkız. Bak sana bizden olanları iyiyi, güzeli, haklarını isteyenleri sayayım. Ben varım, babam var, sen varsın, kardeşlerim var, ablam bacım var, sonra köydeki dayılarım, şehirdeki amcalarım ve onların akrabaları, komşuları var, onların arkadaşları, onların oğulları, kızları, benim okul arkadaşlarım, onların arkadaşları, onların akrabaları, amcaları, dayıları var ve yine onların... saymakla bitiremeyeceğim kadarız biz.

    Gördün mü ak saçlı boncuk gözlü anacığım saymakla bitiremiyorum. Yeter ki omuz verelim birbirimize. Yeter ki destek olalım ortak mücadelemizde.

    Gelecek görüşte bana özgürlüğü, özgürlüğün tohumlarını getir. Ve demir parmaklıklara bütün bu yazdıklarımı düşünerek gözyaşlarını, mahzun bakışlarını bırakmadan git. Boynun bükük olmasın. Giderken gözün arkada kalmasın. Arkana bakma. Dışarıda da hep öyle ol.

    Sana ve soranlara devrimci selamlar.

    Anne. Benim anlatmak istediklerimin hemen, hemen hepsi bu mektupta var. Bu da cezaevindeki tüm devrimcilerin düşüncelerinin, yaşamlarının ve mücadelelerinin aynı olduğunu gösterir.

    Bu yazdıklarımın yanı sıra sağlığınıza da dikkat edin ki yaşamın zorluklarına göğüs gerebilesiniz.
    Size, akrabalara ve tüm arkadaşlara devrimci selamlar. Ellerinizden öperim.

    Erdal"

  • Maria Puder
    Maria Puder 11.12.2018 - 16:03

    ALEV SEZER BİLE ÖLDÜ,DÜŞÜN


    Her şeyi tarif ederim sanırsın.
    Sonra,
    Adamın biri çıkar
    Özletir sana sesini...

    D...

  • İki Baharın Valsi
    İki Baharın Valsi 06.12.2018 - 10:56

    Akşam dinle, ertesi akşam dinle, her akşam dinle ;))

  • Maria Puder
    Maria Puder 06.12.2018 - 10:46

    Olum bu şarkı rakısız olur mu ya :)))

    Akşam dinlerim ben bunu :)))

  • İki Baharın Valsi
    İki Baharın Valsi 06.12.2018 - 10:37

    Günaydınlar huysuz ve tatlı insanlar ;)

  • Maria Puder
    Maria Puder 06.12.2018 - 08:45

    Raif ve ''A''

    Bir de baharım valsim

  • Maria Puder
    Maria Puder 05.12.2018 - 22:29





    Arch Enemy - My Apocalypse Türkçe Çeviri


    Sudden implosion of silenced emotions
    -Bastırılmış duyguların beklenmedik patlaması
    Buried beneath a scarred heart for too long
    -Uzunca bir süre yaralı bir kalbin altında gömülü kaldı
    Delusions of hope fading away
    -Umudun hayalleri soluyor..
    Dying like leaves on frozen soil
    -Donmuş toprakta ki yapraklar gibi, ölüyor..

    My apocalypse is near
    -Benim kıyametim yakın..
    I can feel the end... Coming here
    -Sonu hissedebiliyorum... Buraya geliyor

    Neglecting existence, repulse and repent
    -Hayatı aldırmıyorum, iteliyor ve pişmanlık duyuyorum
    An endless journey into the morbid
    -Hastalığa doğru sonsuz bir yolculuk..

    Whispering voices distorting all senses
    -Fısıldayan sesler tüm duyguları saptırıyor
    Buried beneath a scattered heart for all too long
    -Uzunca bir süre perişan bir kalbin altında gömülü kaldı

    My apocalypse is near
    -Benim kıyametim yakın..
    I can feel the end... Coming here
    -Sonu hissedebiliyorum... Buraya geliyor







    The bitter taste of a dying dream
    -Ölen bir rüyanın acı tadı
    Shine the light on our shadows and illusions
    -Işık, hayallerimizin ve gölgelerimizin üzerinde parlıyor..

  • Maria Puder
    Maria Puder 05.12.2018 - 21:49

  • Emek Ekin
    Emek Ekin 05.12.2018 - 01:54

    Kurşun kalemlere de şans tanınmalı arada,
    Mürekkebin esir aldığı düşünceler ne kadar dogma,
    Ne kadar pişmanlık dolu,

  • Demet Çiçek
    Demet Çiçek 30.11.2018 - 16:06

    Böyle usta bir kalemden ruhuma iyi gelmeyecek şeyler okumamak daha iyi sanırım.

  • Maria Puder
    Maria Puder 30.11.2018 - 14:11

    Farklı bir bakış açısı olsa da kadınlara yardımı olacak bütün pozitif fikirlere açığım. Teşekkürler Şule.

  • Maria Puder
    Maria Puder 30.11.2018 - 11:48

    Sizi okurken rahatsız eden bu durumları bizzat yaşayan insanlara ne önerirsiniz?

  • Demet Çiçek
    Demet Çiçek 29.11.2018 - 16:17

    Ama insan cinsellikten soğur bunları okuyunca, korkunç. :(

  • Maria Puder
    Maria Puder 26.11.2018 - 15:19


    DUVAR MÜDAVİMLERİ'NE




    Yerden Göğe Ölenler



    Sustum anne, müebbeden sustum;

    Her taraf sis… Boğuldu bak ruhum…”
    Şükûfe Nihal Başar


    Böyle yağmurlu havalarda her zaman kilitlenen trafik yine yapacağını yapmıştı. Bir sağa, bir sola hareketiyle camı temizleyen sileceklerden gözünü ayırmadan radyo kanallarını değiştirmeye çalışıyordu. Sileceklerin görüşü bir çırpıda düzeltmesi yerine yağan yağmur damlaları ile yeniden temizlemesini tıpkı hayatına benzetti. Sürekli olarak hayatına yağmur gibi yağan sorunların sileceği olmaktan bitkin düşmüş hissediyordu. Bir çocukla, çalışan yalnız bir anne olmanın ne demek olduğunu ancak yaşayan bilirdi.
    Otomatik kanal araması bir kanalda durdu. Radyo da konuşan kadının sesini tanımıştı. ‘’Feminizmin en ateşli savunucularından olan bu yazarı sesinden dahi olsa tanımayacak pek az kadın vardır’’ diye geçirdi içinden. Zengin bir aileden gelip paranın ve gücün tüm imkanlarından faydalanarak en iyi okullarda okumuş olan bu kadının ‘’bir kadın hareketi’’ savunucusu olmasını komik buluyordu. Yine de bir süre onu dinlemeye karar verdi. Radyonun sesini biraz daha açtı. Yazar bir soruya yanıt veriyordu.
    - Bakın bu soru gerçekten güzeldi. Cumhuriyete geçişle birlikte ülkemizde yaratılan ‘’yeni kadın’’ bize özgürlüğün yüzü gibi görünüyor. Ancak bu bile bir dayatmadır. Çarşaftan, ötekileştirilmekten, evinin sınırları içinde dahi mecbur bırakıldığı köle yaşamından kurtulmuş gibi görünse de yeni imajımızı bize yine erkekler çizmiştir. ‘’vatansever, özverili, iffetli’’ kadınlar Halide Edip ile yeni bir portre çizmiştir. Seçme ve seçilme hakkımızın bize verilmiş olması elbette ki bir nimettir. Ancak iş dünyasında bize her işi yapabileceğimiz söylense de hemşirelik, öğretmenlik, sekreterlik gibi işlerin işaret edilmiş olması kendi içinde koca bir yalanın aynası olarak doğan ‘’yeni kadın’’ dan bahsedilmelidir. Başında şapkası, korsesi, usturuplu konuşma ve davranma mecburiyeti sunulan kadının cinsel kimliği silinmiştir. Cinsel bir obje olmak ve cinselliğinin yok sayılması arasında iki seçim hakkına sahip bir yaşam dayatılmıştır. Türkçülük, vatanseverlik, ulus bilinci taşıyan, kocasının yanında ve yardımcı, iffetli bir eş ve her şeyden önce fedakar anne rolü verilen ‘’yeni kadın’’ oldukça sade olsun istenmiştir. Cinselliğini asla ön plana çıkarmasın diye makyajsız, edepli kadınlarımız özgürlüğün tadını çıkardıklarını düşünmekteydi.

    Öğrendikçe gücünün farkına varan kadın sınırları zorlamaya başladığında gerçeği görmüştür. Dünya erkeklerindi ve onların bize sunduğu imkânlar ve roller dışında tavır almamız bizlerin rahatını bozacak işlere kalkışmamız anlamına geliyordu. Düzenin işleyişi içinde hem çalışıyor, hem seçilip seçiyorduk. Artık eskisi gibi evlerine mahkum edilmiş ikinci sınıf insan muamelesi görmüyorduk. Bize verilenden fazlasını istemek te ne demek oluyordu?

    Ataerkil düzenin şeklen özgürleşen kadınlarının ‘’zihinsel devrimi’’ bugün bile gerçekleşememiştir. Cinsellikten bahsedemeyen bir toplumun ürünleri olarak biz yeni kadınlarda ne yazık ki özgür birer birey olmanın ne demek olduğunu hala bilmiyoruz. Cinselliğin, seks objesi olmaktan öteye gitmediğini düşünen bir duvarın önündeyiz. Gönlümüzce sevmek, sevişmek, eş dışında da partnerlerimiz olması hakkına sahip olmak ahlaksızlık olarak görülüyor. Elbette bunun dinsel tema üzerinde de kabul görmeyişi oldukça etkendir. Ancak tüm dünyada ne tesadüftür ki kadın, hem sadece cinsel arzunun tezahürü hem de cinsellikle aynı cümle içinde kullanılamayacak kutsal bir hurafe. Sadece ‘’insan’’ olabildiğimiz gün özgür olacağız. Nezihe Muhittin 1931’de yayımladığı Türk Kadını isimli kitabını tüm kadın ve erkeklere öneririm. ‘’Ev kadını’’, ‘’eş’’, ‘’anne’’ olmak dışında kabul görülmeyen rollerimize eklenen ‘’iş kadını’’ kimliği ancak diğer görevlerimizi tam ve eksizsiz yerine getirdiğimizde takdirle karşılanan bir görevdir. Hal böyle olduğundan kadının iş hayatına girmesi onu özgürleştirmiş gibi dursa da boynuna yeni bir halka eklenmiştir sadece. Sadakat göstermek her zaman ve daima kadının birinci görevidir. Oysa cinsel kimliklere ayrılmadan sadık olmanın insanca bir vazife olması gerekmez mi?

    İyi bir kadın tanımında illa ki ağırbaşlı ve alçakgönüllü sıfatları olmak zorunda ise biz hangi özgürlükten bahsediyoruz? Ayrıca sahip olunduğu kadarı ile kadın özgürlüğünün hayat içinde işleyişinin yasalar ile doğru orantılı ilerletilmesi devletlerin görevleri değil midir? Kadına şiddetin bunca kanıksandığı, artarak çoğalan cinayetlerin normalleştirildiği bir düzenin içinde hangi kadın haklarından bahsediyorsunuz? Kadına yönelik şiddete dikkat çekmek isteyen kadınlara yine devletin kendisi şiddet uyguluyor, gözaltına alıyor. Otobüste, dolmuşta, sokakta gündüz ya da gece hiç güvende değiliz. Bırakın ailemizden olan erkekleri artık hiç tanımadığımız adamlar tarafından şiddet görüyoruz. Her tecavüzü meşrulaştıracak nedenler buluyoruz. Çocuk gelinleri kendi düzeni içinde normal kabul ediyoruz. Sakallarını sıvayarak gezen matruşka imamlar tarafından yeniden ve daha aşağılık şekilde cinsel meta haline dönüştürülüyoruz. Özgür dünyaya yüzümüzü çevirmek istersek kırmızı ruj, meme ve vajinadan ibaret bir tanımla erkeklerin beyninde geziniyoruz. İstediğimiz sadece demokrasinin gereklerinin uygulanması oysa. Demek ki demokrasi bizim değil anglosakson sosyal topluluklarının ciddiye aldığı bir kavram. Biz artık yalanlarla uyutulmak istemiyoruz. Kocamız tarafından dövülmek bizim suçumuzmuş gibi saklanmak zorunda kalmayacağımız, devletin ve yasaların gerçek anlamda bizleri koruduğu bir yaşam istiyoruz.

    Osmanlıdan beri sadece üst düzey ailelerin kızlarının nimetlerinden faydalandığı bir özgürlükler dünyası istemiyoruz. Her ne kadar salon takımının da sahip olduğu şeye pek özgürlük denmese de Anadolu da yaşanan eşitsizlik ile kıyas edilince bir nebze daha iyi durumda olduklarını söyleyebiliriz. İşin ilginç yanı da pastanın kreması yiyen Cumhuriyetin salon kadınlarından başka da yaşanan çarpıklıklara karşı çıkan, savaşan başkaca bir kesimin olmayışı.

    Olamaz da zaten! Çünkü bir dağ köyünde kendisinin bir kişi olduğu ona öğretilmeyen bir kız çocuğunun her hangi bir hakka sahip olması gerektiği bilincinin gelişmesi düşünülemez. Hal böyle olunca o kız çocuğunun hem şiddete maruz kalması hem de bir cinayete kurban gitmesi beklenen bir sondur. Tanrının cezası namus kavramınız yerin dibine batsın. Her öldürülen kadının katili devlettir. Devletler kanlı elleri ile para sayıp yoluna bakarken biz ölüyoruz! BİZ ÖLÜYORUZ!

    Sessiz kalan tüm kadın ve erkekler öldürülen her kadın ve çocuğun kanlarını içiyorsunuz. Her biriniz yetiştirdiğiniz çocuklar ile topluma ne yaptığınıza bir bakın. Bu insafsız döngünün sorumlusu her birinizsiniz. Kadın katillerini başka bir yerden getirmediler. Onlar sizlerin arasında büyüdüler. Her katilin azmettiricisi sizlersiniz. İnsanları cinsiyetlere, dinlere, etnik kimliklerine ayırırken en büyük vicdansızlığı kadına yaptınız. Bir kadın hem etnik kökeni, hem dini hem de cinsiyeti nedeni ile toplu halde ötekileştiriliyor yahut baskı altına alınıyor. Siz öyle istiyorsunuz diye yaşıyor her ne yaşıyorsa. Kadınların koruyucusu olmayı gücün simgesi olarak görüyorsunuz. Sahip olduğunuz fiziksel üstünlük ile bir kadının her hakkını yönetiyorsunuz. Ondan sonra yetişen neslin sorumlusu olarak yine kadınları gösteriyorsunuz. Siz erkekler! Evet, sizler baylar toplum içinde mağdur edilmiş tüm kadınların başına gelen her şeyin sorumlususunuz. Ataerkil düzeniniz içinde sınırsız özgürlüklerinizin bedeli olan bu cinayetler, katliamlar, şiddet, taciz ve tecavüzlerin sizin eseriniz olduğunu da kabul edeceksiniz.


    Kadın yazarın ateşli konuşması radyodan yankılanırken trafik açılmıştı. Ağır ağır ilerliyor olsa bile artık en azından hareket edebilen bir araç zinciri vardı. Elif otobana çıkabildiğinde aracını güvenlik şeridine çekip dörtlüleri yaktı. Bütün camları açmış olmasına rağmen nefes alamıyordu. Yağmura rağmen aracından indi. Aracın kapısına yaslanarak otururken görüntüler akmaya devam ediyordu. Başını dizlerinin arasına alarak görmemeye çalışıyordu ama hayaletler dirilmişti bir kere.

    Sabaha karşı eve gelen adamın ayak seslerinin yatağa doğru yaklaştığını şimdi bile duyuyordu. Yattığı yerde uyuyormuş gibi yapan Elif yaprak gibi titremesine engel olamamıştı. Üzerine eğilen adamın iğrenç ağız kokusu midesini bulandırmıştı. Saçlarından kavrayıp yüzünü kendine doğru çevirince gözyaşlarını durduramamıştı.

    - Sevgili karıcığım uyumayıp beni beklemiş demek ki. Neden kocanı kapıda karşılamıyorsun sevgilim? Gözlerini aç ve yüzüme bak! Elif sen bir haşeresin biliyorsun değil mi? Seni evimde besliyorum ve sen buna karşılık hiç minnet duymuyorsun.

    Bunları söylerken bir yandan da direnmesine rağmen kadının üzerindeki kıyafetleri zorla çıkarıyordu. Önce yüzüne bir tokat atıyor, ardından tokatladığı yeri emerek öpüyordu. Kadın onu üzerinden atmaya çalıştıkça daha çok üzerine abanıyordu. Kadının bedenini kendi bedeni altında hapsederken bir yandan da aşağılık cümleler kuruyordu. Isırıyor, tokatlıyor ve hırpalıyordu. Kadın kendisini bırakması için ağlayarak yalvarırken ağzını eliyle kapatıp memelerini dişleyerek canını yakıyordu.

    Kadın kocası tarafında hem dövülüyor hem de tecavüze uğruyordu. Bu işkence daha fazla dayanamayıp adamın bacak arasına diziyle bir darbe indirince adam acı ile doğrulmuştu. Bunu fırsat bilip adamın elinden kurtulup kaçan kadını koridorda yeniden yakalayan kocası bir elini boğazına dayayıp diğer eli ile bedenini duvara sabitlemeye uğraşıyordu. Göz göze geldiklerinden adamın iğrenç ve sinsi bir gülümseme ile kendisine baktığını gören Elif yeniden yalvarmaya başlamıştı. ‘’Bana acımıyorsan bebeğimize acı’’ dediğinde adam bir an durmuştu. Sonra kadının karnına attığı yumruk ile hem Elif’in hem de karnındaki bebeğin katili olmuştu. Durdurulamayan kanama ile günlerce yoğun bakımda yatan kadın fiziksel olarak yeniden yaşama dönse de bir kan pıhtısı olarak bedeninden sızan kızıyla beraber ruhunun da öldüğünü kimselere söyleyememişti.

    Şimdilerde nerede birileri sesini yükseltse nefessiz kalıyordu. Yolda ya da iş ortamında bir kavgaya şahit olsa bir adım daha atamıyordu. Bedenen tam bir iyilik halinde görülen Elif’in ruhunun katili ise elini kolunu sallaya sallaya geziyordu. Aynı anda iki hayatı yok eden bir canavar toplumsal kabul görmede hiçbir sorun yaşamamıştı. Bulunduğu mevkii nedeni ile yaşanan her şey kılıfına uydurulmuştu. Boşanmaya çalışırken bile bebeğinin katili durmamış ona yapılabilecek tüm kötülükleri yapmıştı. Yine de ayakta kalmayı başardığı için çevresindeki herkes tarafından ‘’güçlü kadın’’ olmak beratı ile ödüllendirilmiş Elif artık asla normal biri gibi davranamadığını pek az insana anlatabiliyordu.

    Elif o günde aracının yanında yol kenarında bayılıp kalmıştı. Yanından geçen araçlardan bazıları durup ambulans ile onun hastaneye götürülmesine yardımcı olmuşlardı.

    Gözlerini açtığında başında annesi ve bir doktor duruyordu. Doktor ona olup biteni kısaca anlatıp bir nöroloji ve psikiyatri doktoruna görünmesi gerektiğini anlatmıştı. Çalışan, statüsü olan bir kadın olarak Elif’in bunları atlamayacağından emin olduğunu söyleyen doktor onun ellerine dokunarak güven ve sevgisini sunmaya çalışmıştı.

    Olan biteni uğuldayan kulakları ile duymaya çalışırken tüm bunlar onun başına gelmemiş gibi yabancılaşmıştı. Doktor gülümseyerek sordu.
    - Elif hanım başınızda bir travma izi yok. Bayılmanız hakkında bize söyleyecek bir şeyiniz var mı?
    - Travma çok daha derinde doktor. Müebbet ölüyüm ben.

    Şukufe Nihal aşk ile damgalanıp tarih sayfasında yerini alırken yalnız bir kadın olarak bir huzurevinde nihayete erdi. Elif çevresindeki onca kalabalık ve omuzunda apolet gibi tenine zımbalanmış türlü mevkiler ile yine yalnızdı. Biri müebbet susarken diğeri müebbet ölüyordu. Hepsinin sorumlusu sizce kim?


    ’Zavallı sevgili arkadaşım, onun hazin ve feci akıbeti, o vakitler düşünülebilir
    miydi? Ne kadar güzel, ne kadar zarif, ne kadar iyi kalpli, ne kadar şairdi. Herkes
    tarafından sevilir, sayılırdı. Asil ailesi içinde küçük yaşından beri böyle sevilmiş,
    şımartılmıştı. Etrafında daima bir hayranlar halkası bulunurdu; refah içindeydi,
    fakat Şükûfe Nihal hiçbir gün mesut olmadı, olamadı. Onu kimse tanımadı,
    tanıyamadı.’’


    Halide Nusret Zorlutuna (Bir Devrin Romanı 126)




    D...

  • İki Baharın Valsi
    İki Baharın Valsi 25.11.2018 - 18:10

    Gömleksiz gezmeyin ;))

  • Ege Efem
    Ege Efem 24.11.2018 - 22:46

    Maria Puder ve Milena”ya Not: şömineye patateste attık.

  • Delirdim Ama Bisor Niye Delirdim
    Delirdim Ama Bisor Niye Delirdim 24.11.2018 - 00:59

    dönerse benim kebapsa gine benim duvar haberin olsun :D

  • Delirdim Ama Bisor Niye Delirdim
    Delirdim Ama Bisor Niye Delirdim 23.11.2018 - 21:11

    lüzumsuz sesleri duymamak için yüpyüksek sesle müzik dinliyorum, sağır olmam yakındır duvar. o değilde eğer geri dönerse geldiğini duyamamaktan korkuyorum bi yandan da.......

  • Maria Puder
    Maria Puder 23.11.2018 - 12:02

    Sevgili ''A'' ve Raif domateslerin arasından sesleniyorlar size :))


    Bir kalbin yolunu arıyormuşsunuz
    Bir sigara içimlik mesafede
    Göremeyeceğiniz kadar uzak
    El etsen
    Elin havada kalacak
    Çiçeklere sorunuz
    Çok konuşuyorlar bu sabah


    D...

  • İrem Başar
    İrem Başar 23.11.2018 - 11:29


    Ah Raif,sen sadece bi kişiyi özlersin:) senin sesini de duymak güzeldi.
    Benim küçük kızım "D" ve Küçük Kara Balık Maria,her domates gördüğümde artık aklımdasın :))


  • Maria Puder
    Maria Puder 23.11.2018 - 11:10

  • Maria Puder
    Maria Puder 23.11.2018 - 11:01

  • Maria Puder
    Maria Puder 22.11.2018 - 09:50

    İki gitarist ile ne yapılır?

    Bir güzel şarkı dinlenmez mi?

    dinlenirrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr

    :)))))))))))))))))))))))))))

    ''A'' yı seviyor ''D'' :))

  • Ege Efem
    Ege Efem 22.11.2018 - 06:45

    Uzun aradan sonra, sesinizi duymak güzeldi.
    Gitar almanıza çok sevindim, İrem hanım. ilk başlarken zor ve sıkıcı olsa da biraz sabredin. Notaların seslerin büyüsüne kapılacaksınız.

  • İrem Başar
    İrem Başar 21.11.2018 - 17:03


    Hey sen dalgın kadın bize biraz sarıl..
    Bu arada kendime bı guitar aldım:)

    Sizin için bırakıyorum ..


  • ela ela
    ela ela 21.11.2018 - 14:40

    Ama böyle şeyler, çok acıklı :(

  • Maria Puder
    Maria Puder 21.11.2018 - 12:42

    21. Y.Y klasik müzik dehası.

  • Maria Puder
    Maria Puder 21.11.2018 - 12:38

  • Maria Puder
    Maria Puder 21.11.2018 - 11:20

    Ege Efem çok güzeldi :))

    ''A'' yok. Ben de özlüyorum :(((

  • Ege Efem
    Ege Efem 20.11.2018 - 19:05

    Özledim.

  • Maria Puder
    Maria Puder 20.11.2018 - 16:43

  • Maria Puder
    Maria Puder 20.11.2018 - 16:34

  • Maria Puder
    Maria Puder 20.11.2018 - 16:28

  • vahide öz
    vahide öz 19.11.2018 - 15:30

    Duvarın üstünde kalabilmek, bütün mesele bu.

  • Bahar Ada
    Bahar Ada 17.11.2018 - 00:30

    Son bir haftadır kemirilen tırnaklar yerini kanayan tırnak etlerine bıraktıysa,
    ve ufukta parmak, eller ve hatta kol dahi yer almaktaysa,
    buna Ahmet Kaya nın ne gibi bir katkısı olabilir?
    Ya da katkısızlığı?
    Durdurucu etkisi var mı mesela?

  • Maria Puder
    Maria Puder 16.11.2018 - 09:09

  • Fikrim Derya
    Fikrim Derya 11.11.2018 - 15:08

    Yar olmadı bana devir
    Her günüm başka zehir
    Timarhanelerde demir
    Parmaklıklara sarıldımmmm :))))

  • Maria Puder
    Maria Puder 10.11.2018 - 13:52

    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!






  • Maria Puder
    Maria Puder 09.11.2018 - 09:53

  • Maria Puder
    Maria Puder 09.11.2018 - 09:00

    İnsan Vatanını Sevmekten Vazgeçmez Atam

    Seni sevmek değil de sevdiğimi söylemek için çok zor zamanlar dayım Paşam. Seni toprağım gibi sevdiğimi anlamadıklarına üzülüyorum. İnsan toprağından vaz geçer mi? Seni bayrağım gibi sevdiğimi anlamıyorlar Paşam. İnsan bayrağından vazgeçer mi?

    Ben bugünleri yaşadıkça geçmişimi çok özlüyorum. İlkokulda Metin isminde bir öğretmenim olmuştu. Onu çok sevmiştim. Seni bu kadar çok sevmeyi biraz da ondan öğrenmiştim. Her gün senin yeni bir kahramanlığından bahsederdi bize. Anlayacağımız şekilde Yunan’ı denize döktüğümüz güne dek anlattı bir bir. Ben o zamanlar senin bir insan olduğunu önceleri anlayamamıştım. Bir masal kahramanı gibi geliyordun bana. Böyle Süpermen gibi güçlü ve yakışıklı, hayali, yenilmez kahramanımdın benim.

    Sakarya’da, Dumlupınar’da devleşen milletinle seni, özgürlüğe koşarken dinledim. Dünyada ‘’ başöğretmen’’ olabilmiş tek liderin hikâyesini nefes nefese takip ettim. Bize armağan ettiğin Cumhuriyetin kıymetini, anlamını öğrendim. Biz kız çocuklarını nasıl sevdiğini, nasıl göklere çıkarıp Sabihaların kanatlarında meclise koştuğumuzu öğrendim. Seni bir kez daha, bir kez daha ve daha da çok sevdim. Senin uğruna ömrünü verdiğin toprakları, sen gibi sevdim.

    Metin öğretmenimiz, bir gün On Kasım’ı anlatmaya başladı. Bizler daha çocuk olduğumuz için çok duygusal olmamaya çalışıyordu. ‘’Saat dokuzu beş geçe Atatürk aramızdan ayrıldı’’ derken gözlerinin dolduğunu gördüm. ‘’Aramızdan ayrılmak’’ ne demekti? Bunu çok iyi anlamamıştım ama öğretmenimin gözlerindeki yaş bana senin başına çok kötü bir şey geldiğini söylemişti. O an senin de bir insan olduğunu gerçek anlamda hissetmiştim. Öğretmenimize ‘’aramızdan ayrılmak nedir?’’ diye sordum. Metin öğretmen; yutkunarak bize senin öldüğünü söyledi.

    Bir kahraman ölür müydü? Bir masal kahramanı…! O gün bir daha hiçbir derste parmak kaldırmadım. Bir şeye çok üzülmüştüm ama içimde kopan o şeyin ne olduğunu bir türlü anlamlandıramıyordum. ‘’Atatürk ölmüştü.’’ Bunu anlamıyordum. Asla ölmeyecek dediğimiz sen, meğer çoktan ölmüşsün.

    Ben senin evine ziyarete gelecektim. Babam, ‘’Atamızı Anıtkabirde ziyaret edeceğiz bu yaz’’ demişti. Anıtkabir senin evinmiş. Şimdi ben seni gelip göremeyecektim öyle mi? Sana, senin için yaptığım Anıtkabir resmini gösterecektim ben. Sana her gün sözler veriyordum. Açtığın yolda yürüyeceğime yemin ediyordum. Beni duyduğunu düşündükçe daha bir coşku ile ant içiyordum. Ama sen ölmüşsün!

    O gün akşama kadar yüzüm hiç gülmedi. Gün bitip çocuklar sınıfı boşaltırken hiç yerimden kalkmadım. Kendimi hem çok bitkin hem de çaresiz hissediyordum. Benim Ata’m ölmüştü. Ben bunu tam olarak anlayamıyor olsam bile çok ama çok üzgündüm.

    Metin öğretmen babamın arkadaşı idi. Sınıf boşaldıktan sonra yanıma geldi. Bir yandan sıramın üzerindeki eşyalarımı toplarken bir yandan benimle konuştu. ‘’ Deniz, bugün sizin eve beraber yürüyelim mi? Hem yol da giderken sohbet ederiz.’’ Ben ayağa kalkıp Metin öğretmenimin kocaman göbeğine kadar bile gelmeyen boyumla ve sıska bedenimle ona öyle bir sarıldım ki onu bile şaşırttım. ‘’Öğretmenim şimdi biz onsuz ne yapacağız?’’. Bunu der demez ağlamaya başladım. O koca cüsseli, kocaman adam sanki kollarımın arasında eridi. Eğilip gözyaşlarımı sildikten sonra çantamı kendi koluna takıp elimden tuttu. ‘’ Gel bakalım önce yüzünü yıkayalım. Yolda giderken konuşuruz bunları’’ dedi.

    Yol da giderken senin çok uzun zaman önce öldüğünü ama bize bıraktığın fikirlerinin ve mirasının bizim sayemizde sonsuza dek yaşayacağını anlattı. Senin bile ölmeden önce kendi ölümünün kesin olduğunu, Dünya durdukça yaşaması gerekenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu söylediğinden bahsetti. Seni gerçekten seviyorsam önce çalışkan bir öğrenci, sonra iyi bir insan olmam gerektiğini anlattı Metin öğretmen.

    Anıtkabir’in senin sonsuza dek uyuman için yapılan bir ev olduğunu, kapılarının herkese açık olduğunu söyledi bana. Oraya gittiğim de mozole denilen bir yere elimdeki çiçekleri bırakırken senin için dua etmemi, ona bayrağımıza ve vatanımıza yaşadığım sürece sahip çıkacağıma söz vermemi söyledi. İşte bunları yaparsam senin beni duyabileceğini, uyuduğun yerde huzur bulacağını anlattı.

    Senin öldüğünde tüm Dünyanın önünde saygı ile eğildiğini öğrendim. Büyüdükçe aslında sadece bizim değil Dünyanın bile, 1938’de, General McArthur’ un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim” dediğinde öksüz kaldığını anladım.

    Bir ilkokul öğrencisi, küçük bir kızın önce yüreğinde, sonra da yaşamında bir kez daha, yeniden doğup can bulduğunda senin nasıl ölümsüz olduğunu tüm herkese gösterdim. Üsteğmen Kara Fatma’nın kim olduğunu öğrenip bildiğim, tanıdığım herkese anlatırken kadın olmanın ne kadar gurur verici bir şey olduğunu, Ata’mın bana verdiği değeri hak etmek için ülkemi daha ileri seviyelere taşımanın görevim olduğunu çok daha iyi kavradım.

    2000’de ABD Başkanı’nın milenyum mesajında; ”Milenyumun hiç şüphe yoktur ki; tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’ tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış, tek liderdir’ dedikten sonra göğsümüzü kabartan bu gururla sana layık evlatlar olabildik mi? Bizler ülke sorunlarında yeterince söz sahibi olabilmek için gereken gayreti gösteriyor muyuz?

    Belki de, senin yüzüne bakmaya utanacağımız günler yaşıyoruz. Senin evlatlarının sana olan nefretlerini açıkça kustukları, hatıranı kirlettikleri, sana türlü iftiralar atarken omuzlarda taşındıkları bu günlerde bizler karşında başımız eğik, utanç içindeyiz.

    Atam, üzülme! Bil ki doğacaktır yine güneş yine en tepeden. Senin mirasına sahip çıkacak, canı pahasına koruyacak daha milyonlarca evladın var. Sen Atam, yine de rahat uyu yerinde. Bak, oradalar, daha nice Mehmetler, Elifler, Denizler, Mustafalar, Ayşeler… Biz Atam sen rahat uyu diye, bu topraklar yeniden düşman çizmesi altında ezilmesin diye, kendi içimizden çıkan hainlere kurban edilmesin diye Cumhuriyeti, bayrağı, ilkelerini, fikirlerini ömrümüz oldukça korumaya, her zorluğun karşısında yılmadan özgürlük ve laiklik meşalesini nesilden nesile taşımaya yemin edenleriz.

    Biz İzmir’de yakılmış bir şehrin küllerinden yeniden doğuşunu Vecihi’nin kanatlarından gösterdik. Biz Kocatepe’de gösterdiğin ilk hedefe, emrettiğin ölüme yeniden koşacak olanlarız. Küçük bir kızın avuçlarında mozoleye bırakılan bir Anıtkabir resminden bin kez daha, bir ölüp bin dirilenleriz.

    Dünya’nın bizi yeniden gerçekten kıskanacağı çocuklar yetiştireceğiz. Biz inadına Cumhuriyet, inadına Demokrasi diye bağırırken bayrağımızı göklerden indirmeyecek olanlarız. Biz Atam bilmelisin ki seni asla unutmayacağız, unutturmayacağız.

    Atam, ben seni sevmekten nasıl vazgeçerim… İnsan toprağından, insan bayrağından vazgeçer mi? Ben seni vatanım gibi sevdim.





    D...

  • Maria Puder
    Maria Puder 07.11.2018 - 16:44

  • Maria Puder
    Maria Puder 06.11.2018 - 11:56

    Türk Milleti Çalışkandır,Türk Milleti Zekidir


    Elif kafeye geldiğinde arkadaşlarını hararetli bir konuşmanın ortasında buldu. Tam yedi kişi küçücük masaya sığışmışlardı. Aralarındaki iki genci tanıyamadı. Masaya doğru yürürken garsona el hareketi ile arkadaşlarının olduğu yeri işaret ederek ‘’çift kaşarlı bir tane ve bir de duble çay. Abi, lütfen acil olsun fazla vaktim yok,’’ diyerek yüksek sesle siparişini verdi. Elif’in sesini duyan Mehmet masadaki koyu sohbetten başını kaldırıp kendilerine doğru yaklaşmakta olan Elif’e gülümsedi.
    - İşte benim sevgilim de gelmiş. Gel bitanem, gel, konular tam senlik.
    - Hayırdır, bu kadar hararetli ne konuşuyorsunuz?

    Mehmet ayağa kalkıp Elif’e yerini verdikten sonra arka masadan bir sandalye çekerken cevap verdi.
    - Bak canım bu arkadaşlar Musa ve Cengiz. Bizi andımız kaldırılmasının abartılacak kadar önemli bir şey olmadığına ve hatta bunun gerekli olduğuna inandırmak istiyorlarmış.
    - Ha! Biz fikirlere açığız, gerçekten geçerli nedenler sunarsanız ikna olabiliriz tabi ki. O zaman sizi yoracağım ama baştan alın bakalım beyler.
    - Of! O zaman siz baştan alın ben gidip bir sigara içeceğim dışarıda.
    - Bir hoş geldin bile demedin ama git bakalım Mustafa.
    - Hoş geldin Elif. Canım benim konuya dalmışız kusura bakma.
    - Neyse, hadi affettim. Git ama geri gel, kaybolma seninle işimiz var.
    - Evet, unutmadım . Yardım edeceğim dedim, biz sözümüzün eriyiz kızım!
    - Hahaha.. Tama canım teşekkür ederim. E! Beyler buyurun bakalım sizi dinliyoruz.
    - Elif bacım, sen Türk ‘müsün bilmiyorum ama objektif olarak bakacak olursak bir kere metnin tamamı ırkçı söylemler içeriyor. Bu ülkede yaşayan Türklerin dışında Lazlar, Çerkezler, Kürtler, Arnavutlar ve daha başka ırktan olan insanlar var. Neden her gün ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ demek zorundayız? Ben neden varlığımı Türk varlığına armağan edecekmişim ki? Bize bunlar ilkokulda ezberletiliyor. Hem beynimiz yıkanıyor hem de karşısında olduğumuz ezberci eğitimin tam içinde olmuş oluyoruz. Hatırlarsanız her sabah aynı tantana yüzünden dakikalarca okulun önünde ayakta duruyorduk küçük yaşta. Millet sussun ve andımız okunsun diye beklerken kış günü donuyorduk kapı önünde. Üstelik bak, mesela ben yıllarca aynı andı okuduğum halde kendimi hiç öyle hissetmiyorum. Kafamıza zorla doldurulmuş çakma tarihten kurtulursanız siz de ‘’Ey yüce Atatürk’’ demeyeceksiniz aslında.
    - Sonunda geldi benim tost. Çok açım, aç, aç, aç. Atatürk’ü de sevmiyorsun yani? Sadece andımıza karşı olunmaz zaten, bazıları açıkça dile getirmez ama altında yatan neden bu Atatürk kinidir aslında. Sen hangi bölümde okuyorsun Musa kardeş?
    - Tarih.
    - Anladım, peki devam et sen. Sözünü kestim kusura bakma.
    - Yok, önemli değil. Nerede kalmıştım… Ha! Evet, bu ant Atatürk’ün kendi egosunu şişirmek için tasarlattığı bir dayatmadır. Öldükten sonra bile sürekli zirvede kalmak için uydurduğu masalların gökten üç elma düşmüş deme halidir.

    Bu ülke pek çok savaş yaşamıştır. Ama en şaibeli olanı Kurtuluş Savaşıdır. O savaşta kahramanlıkları ile adını Dünyaya duyurabilecek pek çok komutan Atatürk’ün gölgesinde bırakılmıştır. Sanki adam bütün savaşları tek başına kazandı. Hepsini geçtim, Çanakkale Savaşı bir deniz savaşı olmasına rağmen yine Atatürk’ten bahsediliyor ve onun kahramanlıklarından. Tarih bilmesek inanacağız kardeşim. Osmanlıyı yıkıp kendi istediği devleti kurmak için uğraşıp ecdadınızı tarihe gömmüş, rezil etmiş, dinsiz bir adam için ‘’Yüce’’ demek akla isyandır.

    Hem, sizler çağdaş demokratik gençlersiniz madem nasıl oluyor da böyle bir dayatmayı kabul ediyorsunuz? Nerede kaldı insan hakları? Eğer bir Çinli olsa idiniz bu ülke de, size her gün ‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ dedirtselerdi nasıl hissederdiniz? Sizin meşhur sözlerinizden olan ’’empati’’, yapın bakalım.

    - Valla, ben Kürt’üm ama hiç öyle senin dediğin gibi andımızı okumaktan rahatsız olmadım. Senin hissettiğin gibi kendimi ötekileşmiş falan da hissetmiyorum. Ben bu topraklarda doğdum, atalarım yüz yıllardır bu vatanın üzerinde yaşıyorlar. Kök saldığım bu topraklara aitim. Neden kendimi bir mülteci, bir azınlık gibi hissedecekmişim? Anadolu zaten pek çok kültürün bir araya gelmesinden oluşmuştur. Şimdi herkes kendi ırkının peşine düşse bu ülkenin adını ne koyacağız? Bize Dünya da hangi isimle hitap edecekler? Sadece bizim ülkemiz değil ki pek çok ülkede farklı ırkların karması vardır. Çin örneği verdin sen madem oradan yola çıkarsak; Çin dediğin ülkede bilinen 400 tane etnik grup var. Şimdi hangisini biliyorsun bana söylesene? Dünya da Çinlilik diye bir kavram mı var? Ama biz de nedense ülkelilik türetmesi de başladı. ‘’Türkiyelilik’’ ne demek kardeşim? Bu ülkenin adı Türkiye, üzerinde yaşayan ve uyruğunu paylaşan herkes ‘’Türk’’ işte. Bunu başka şekilde halledemezsin. Ulus olmanın yolu öncelikle tek olmakla başlar. Bir bayrağın altında, onlarca etnik kökenimizle, hepimiz milletiz. Biz eğer ‘’Türk’’ milleti olmayı başaramazsak gelip hepimizin altından toprağını, başımızdan bayrağımızı, en son da bedenlerimizden başlarımızı ayırırlar. En iyi ihtimalle sömürge, zavallı bir topluluk haline geliriz. Sen ki tarih okumuşsun madem İngiliz’in bu sömürge devletlere neler yaptığını da en iyi bilen kişi olmalısın. İşte andımız bu yüzden değerlidir. Bize çocuk yaşta öğretilmeye çalışılan ‘’ulus’’ olmak bilinci; yaşamamız, büyümemiz, saygın olmamız için sigortamızdır. Dünya devletleri akbaba gibi, sürünenlerin ölmesini bekliyor. Bir kere düşmeyegör bakalım senin etnik kimliğin hangi devletin umurunda olacak.

    - Madem bu kadar etkili idi ben neden senin gibi düşünmüyorum Mehmet kardeşim o zaman? Andımızı her sabah okumak ben de tam tersi olumsuz etkiler yapmış bak gördüğün gibi.

    - Bu senin suçun değil Cengiz. Bilinçli olmak toplumsal bir bakış açısı gerektirir bazı konularda. Eğer ailelerimiz, öğretmenlerimiz, komşumuz, akrabamız, çevremizde bulunan etkenlerin büyük çoğunluğu bize başka bir şeyi dayatıyorsa doğru olanı görmemiz zor olur. Mesela dinler bu konuda daha başarılıdır. Aslında hiç birimiz bu konu da seçme şansına sahip değilizdir. Çok az insan içinde doğduğu, büyüdüğü toplumun dininden başka bir dini benimser daha sonra. Eğer ailelerimiz bize dinde gösterdikleri öz veriyi toplumsal birey olmak konusunda gösterselerdi şimdi bizde Japonya örneğindeki gibi hem geleneklerimize bağlı, hem de yaşam standartı yüksek, sahip olduklarımızın kıymetini bilen vatandaşlar olurduk. Oysa bizler asıl ezberi dinle yapıyoruz. Atatürk bizlere mensubu olduğumuz dini okuyup anlayalım diye Türkçe olarak sundu. Ne oldu? Buraya hiç girmeyeceğim şimdi ama sen beni çok iyi anladın bence. Japonya halkından hiç kimse ‘’ben Japonyalıyım ve etnik kökenim de şu olduğundan Japon denilmesini istemiyorum’’ demez. Ya, düşününce çok komik değil mi bu zaten. Bu kadar komik bir tasarının maniple edilebilmiş olması bizim halkımızı küçük düşüren bir durum bence. Öyle çok ince ayarlar falan verilmemiş aslında, kabataslak bir tasarım ham hali ile pompalanmış ve senin gibi üniversite de okuyan bir genci bile etkisi altına alabilmiş. Bu neden oluyor biliyor musun dostum? Bu bizlerin yumuşak karnı ile ilgili. Bize karşı biraz ‘’bende sizdenim, Allah Muhammed, din, iman’’ dediler mi biz o insana hemen güveniyoruz. Bir Müslümandan zarar gelmez diyoruz. ‘’Hem bu adam tıpkı bizim gibi konuşuyor. Hiç öyle üstenci bir dil kullanmıyor. İçimizden birine güvenmeyeceksek kime güveneceğiz. Adam sen de hangisi çalıp çırpmadı ki? Azıcık da bunlar götürsün bir şey olmaz. Duble, duble gelişmişlik geldi bak ülkemize,’’ diyoruz. Ama en çok zararı da tarih boyunca bizi dinle zehirleyenlerden görüyoruz. Akıllanmak gibi bir niyetimiz olsa çok iyi olur. Artık yolun sonuna geliyoruz.

    Elif yemeğini bitirmiş ellerini silerken göz ucu ile masadakileri izliyordu. Mehmet’in ağzını eli ile kapatıp yanağına bir öpücük kondurduktan sonra kollarını Mehmet’in boynuna doladı.
    - Söylesene sevgilim bizim çocuklarımız olunca onların ırkı KürTürk mü olacak? Nasıl ayrılacağız biz ırklara? Yahu, herkes birbirini almış evlenmiş, turşu gibi karışmışız. Nasıl etnik saptama yapacaksınız beyler merak ettim doğrusu. Hem var ya Elmalılı’nın Kuran Tefsiri dışında rüya tabirleri konusunda da başarılı olduğunu bilmenizi isterim efenim. Bir dip not daha var ki biz Kuranı Türkçe okuyunca neden kabul olmuyor? Deniliyor ki bazı kelimeler tam olarak çevrilmiyormuş. Dünya üzerinde yüzlerce farklı dilden dua eden yaratıcı bizim ne demek istediğimizi mi anlamayacak? Sadece Arap dilini mi biliyor Rab? Bu, işte bir Arap kültürü dayatmasıdır gençler. İşte asıl siz bunların üzerine gidin de ülkemiz kendi kültürünü, kendi törelerini Arap adetlerinden ayıklasın. Yoksa andımızı okuyarak kültürel yozlaşma yaşamazsınız. Sen etnik kökenini sıkı sıkı tut yine, kimselere çiğnetme. Ama millet olmayı da bundan ayırmayı öğren. Yoksaaa! Hepimizi öcüler yer ha.

    Elif’in bu sevimli halleri masadaki herkesi güldürdü. Ama Musa oldukça düşünceli görünüyordu yine de. O ana dek doğru olduğuna inandığı şeyleri bir tartıya koymuş gibi bir hali vardı. Elif, Musa’ya kilitlediği bakışları ile masaya seslendi.
    - Kısaca tarihten bahsedelim derim ben. Mademki masamızda bu işin uzmanları var, yanlışlarımız var ise düzeltsinler. Bir yanlışı doğru bilerek yaşayıp gitmek istemem doğrusu. Ne dersin Musa, benim lise düzeyi Tarih bilgimi düzeltmekte bana yardımcı olur musun?

    - Estağfurullah, elimizden bir şey gelirse Allah’ın izni ile yardımcı oluruz tabi.

    - Hah! Çok yaşa sen. O zaman ben Osmanlı’nın son zamanlarından biraz bahsetmek istiyorum. Aslında bana göre son zamanları idi ve ondan sonrasına uzatmalardı diyebiliriz. Kanuni’nin kapitülasyonlarından bir zarar görmese de Osmanlı ondan sonra belini doğrultamadı biliyorsunuz. Kanuni, güçlü ve bilgili bir devlet adamı idi. Bu nedenle düşünmeden hareket etmediğinden kapitülasyonlar bizim lehimize çalışmıştı. Çünkü verilen ticari ayrıcalıkları eğer kontrol edebilirsen refah getirir. Bu güce sahip olman gerekir. Bunun doğru bir tespit olduğunu da yıllar sonra 3. Murat’ın İngilizlere verdiği imtiyazlar ile Osmanlı’nın yarı sömürge bir devlet durumuna düşmesinden görebiliyoruz. Daha sonra Avrupa’nın diğer ülkelerine de iştah açıcı gelen bu yemek artık Osmanlı Devleti’ni hepsinin ortak pazarı haline getirmiştir. Biz neden bu hale geldik Musa? Mısır sorunu hakkında bize ne söyleyebilirsin?

    - Kısaca anlatayım o zaman ben Elif. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Yunan isyanı sırasında Osmanlı Devleti’ne yardım etmişti. Ancak onun gönderdiği donanma İngiliz, Fransız ve Rus donanması karşısında 1827’de Navarin’de ağır bir yenilgiye uğramıştı. Böylece Yunan isyanını bastıramamış 1829 Edirne antlaşması ile Yunanlılara bağımsızlıklarını vermek zorunda kalmıştır. Ama Kavalalı buna rağmen durmamış Osmanlı’dan yeni şeyler talep etmiştir. Yanan donanmasının zararının karşılanmasını, isyan bastırılırsa verilecek olan Mora yerine Suriye ve Girit’in kendisine verilmesini istemişti. 2. Mahmut bu istekleri reddedince zaten yorgun olan Osmanlı’ya tehdit bu kez kendi Mısır valisi Kavalalı olmuştur. Kütahya’ya kadar gelen Kavalalı Osmanlı’yı oldukça zor bir duruma düşürmüştür. Rusya hemen kolları sıvayıp fırsattan istifade ederek Osmanlı’ya yardım ediyor gözüküp donanmasını İstanbul açıklarına gönderir. Bu durum diğer vampirlerin yani İngiltere ve Fransa’nın işine gelmez. Artık Kavalalı sorunu uluslararası bir hal almıştır. En sonunda tüm kargaşa arasında 1833 yılında imzalanan Kütahya Antlaşması ile Kavalalı’ya Suriye, Mısır ve Girit valilikleri verilmiş olur. Kavalalı’nın oğlu olan İbrahim Paşa’da bu sayede Cidde ve Adana valiliklerini kapmış olur.

    Kavalalı dönemine göre oldukça modern yöntemler ile hem ordusunu hem de valisi bulunduğu toprakları yönetiyordu. Bu durum ne Osmanlı’nın ne de diğer devletlerin hoşuna gitmiyordu. Gücüne güç katıyor, üstelik bir Müslüman vali olarak ilk kez bu kadar cüretkar ve medeni adımlar atan bir valiyi halk oldukça seviyordu.

    Yeniçeri ocağını bile 1826 yılında lağvetmiş olan Osmanlı yaptığı ıslahatlar ve ekonomik sıkıntılar yüzünden çok zor günler yaşıyordu. Kavalalı karşısında oldukça güçsüzdü. Kavalalı bu durumu kullanıp İstanbul’a kadar yürümek peşindeydi.

    Osmanlı bu tehlikeden Hünkâr İskelesi antlaşması ile kurtulabileceğini düşünmüştür. Bu antlaşmaya göre kısaca Osmanlı Saldırıya uğrarsa masraflarını ödemesi karşılığında Rusların askeri yardımını alacaktı. Karşılığında Ruslar saldırıya uğrarsa Osmanlı Boğazları kapatacaktı. İşte bundan sonra yıllarca dillerden düşmeyen ‘’boğazlar sorunu’’ böylece başlamış oldu.

    - Çok güzel özetledin, teşekkür ederim. Bundan sonrasında Kavalalı ile girişilen kavgada Osmanlı ve Mısır savaşı 1832’de olmuştur. Bu savaşta komutanlık yapanlar asla Tarihte altın harflerle anılmadılar. Çünkü pek çok askeri hata yaptılar. Demek ki bir ordu olmak yetmiyor. Demek ki bir ordunun başarılı olması için güçlü, halkına zulmetmeyen, onlara değer veren bir yönetici olmak gerekiyor. Senin arkanda isterse on tane devlet, yüzlerce asker olsun, eğer sen kötü bir devlet adamı ve kötü bir komutan isen sonunda her zaman yenilirsin. Tarihe damga vurmak için öncelikle bu vasıflara sahip olmak gerekir. Burada eğer Atatürk gibi bir lider olsa idi belki de Osmanlı yeniden ayağa kalkabilirdi. Beceriksiz paşaların karşısında usta ama hain bir başka paşa vardı. Eğer Kavalalı, Atatürk gibi ulus bilinci, toprak kıymeti bilse idi kendi gücünü değil halkının önceliklerini önemserdi. Yani Atatürk ne 2. Mahmut gibi basiretsizdi ne de Kavalalı gibi haindi. Buradan alacağımız dersler bunlarla sınırlı değil. Eğer şimdi de doğu da böyle imtiyazlar verecek olursak özerklik, toprak gibi vatanın bölünmezliğine aykırı işler yapacak olursak yine aynı devletler başımıza üşüşüp bizi yine aynı sona sürüklerler. Böyle davranmanın zararını hep beraber görürüz. Ayrıca senin en başta dediğin gibi Osmanlı’yı Atatürk parçalamış, yabancı devletler ile antlaşmalar yapmış olsa idi o devirde çoktan doğmuş olurdu. Dostum Musa, Atatürk kaç yılında doğdu? Biz Osmanlı’nın son anlarından kısa bir kesiti paylaştık. Buradan böyle yürüdüğümüzde Atatürk’e kadar zaten ortada Osmanlı’dan geriye sadece bir isim kaldığını göreceğiz. O zaman sen bütün bunları bile bile hala neden Atatürk Osmanlı’yı yok etti diyebiliyorsun?
    Sonrasında otuz yıl yaprak bile kıpırdamadan sedatif bir uykuda gibi koca bir ülkeyi yönetmek iyi bir yönetici özelliği midir bilemedim. Mısırdan İngilizler bayrağını gözümüze sokarken barış içinde yaşamış olmanın bir halüsinasyon olmadığını söylemek akılsızlıktır. Kardeşim adamlar senin topraklarını zapt etmiş, daha hangi barıştan bahsediyorsun. Eğer İngiliz’e haddini bildirse idi Abdülhamit, Bulgarlar ve dahi tüm vampirler ayağını denk alırdı. Ha! Şimdi bana derseniz ki etrafta çok fazla tehdit vardı. En güzeli iyi ilişkilerdi. O zaman ben de size Atatürk derim. Çünkü o Samsun’a çıktığında ne bir ordusu, ne de hükümdarı olduğu bir devleti vardı. Ama o korkmadı. Ama o yılmadı. Atatürk gibi Dünya’da eşi ve benzeri görülmemiş bir insana ben sabahtan akşama kadar ‘’Ey Yüce Atatürk’’ demezsem bana yazıklar olsun.
    Gelelim Çanakkale’ye değil mi Musa?
    - Gelelim Elif, bakalım oradan ne çıkaracaksın? Ama şu ana dek tarihi bir hata yapmadın. Yorumlama şeklin de ayrılıyoruz aslında. Ben Abdülhamit’in gerçekten durumu çok iyi idare ettiğini düşünüyorum.

    - Hayır, ben düşünmüyorum. Bir milletin elinden özgürlüğünü alırsanız artık hiçbir şeyi kalmamıştır. Bizim hiçbir şeyimiz yokken yaşadık onca yılı Musa. Keşke o zaman kopsa idi kıyamet ve onca şehit o zaman verilse idi. Bizde şimdi bu tarihi utancımızla yaşamak zorunda kalmazdık. Doksan üç harbi dediğimiz tam bir fiyaskodur. Mithat Paşa için herhangi bir Dünya ülkesinde övgü dolu sözlere rastladık mı? Hayır. Sebep? Çünkü yönettiği orduya kötü komuta etmiştir. Eğer Atatürk’te öyle hatalar yapmış olsa idi şimdi onunla beraber yürüyen diğer ordu komutanlarını değil onun adını nefretle anacaktık. Yani bu başarıyı Atatürk’e mal etmek de bunun kadar doğal bir sonuçtur.

    Toprak bütünlüğünün önemini, sadrazam düzeyinde hainliğin nelere mal olduğunu hep Abdülhamit döneminde görmekteyiz. Ayrıca yönetim şeklini değiştirdi diye Atatürk’e kızanlar Abülhamit’i de göklere çıkarmasın o zaman. Meşrutiyeti tam iki kez ilan eden bir hükümdardan bahsediyoruz. İlk anayasayı getiren, ilk Türk Medeni kanunu nu bizlere sunan padişahtır kendisi. Demek ki Dünya değişiyordu ve bizim de bir şekilde çağa ayak uydurmamız gerekiyordu. Eğer Abdülhamit bir hünkâr olmasa idi belki de isteyeceği acil yönetim şekli Cumhuriyet olurdu. Hilafet desen zaten arabın düdüğü haline gelmiş sembolik bir malzemeden başka bir şey değildi artık. Hiçbir ağırlığımız kalmamıştı ki Dünyanın gözünde. O devirde yaşayan ve aklı başında olan herkes değişimi istemek zorunda olduğunu görüyordu. Ancak ne hikmetse onlarca yıl sonra biz şimdi komik bir şekilde saltanat oyunu oynuyoruz. Dünya çok sesli olmanın, daha çok sesli olmanın yolunu ararken biz tüm yetkileri tek bir kişinin kucağına nasıl yığarız diye hesap yapıyoruz. Bunu yapanları da başımıza taç ediyoruz. Utanmasak padişahım çok yaşa diyeceğiz.
    Abdülhamit’in adını dağa taşa yazanlar yaptıklarından hiç feyiz almamışlardır. Abdülhamit kızların okuması için teşvik edici olan bir hükümdar idi. Üretime ve yerli malına önem veren bir padişah idi. E! Biz şimdi bulduğumuzu satıyoruz. Demek ki sadece ümmet bilincini ayakta tutmak için onun adını bile kirletir olduk.
    - Ben de Abdülhamit hakkında bu kadar nasıl olumsuz düşünürsün diyecektim. Bari kızları okula gönderdiği için sev onu diyecektim.

    - Merak etme Musa, ben bir İzmirliyim kardeşim. Kendi ucube fikirlerimi başkalarına dikte ettirmek için ne bir grup insana, ne de kendi tarihime çamur atmam. Biz İzmir’de demokrasinin kıymetini bilir, büyüklerimizi sayar, küçüklerimizi severiz. Hatta büyüklerimize öyle değer veririz ki kimsesiz kalmış olanlarımız itilip kakılmasınlar diye konforlu, rahat otel gibi konaklama evleri kurulmuştur bir sürü. Buralarda kadınlar dövüle sövüle, zorla, kimliksiz şekilde bir kaynana, bir kayın baba, on çocuk, beş tane de kayın ve görümceye bakmak zorunda bırakılmaz. Kadın, insandır. Çocuk, yaşlılık sigortası değildir. Çocuklarımızı en iyi okullarda Atatürk’ün istediği gibi aydın, kültürlü ve ülkesine faydalı insanlar olarak yetiştiririz. Bizim dizimizin dibinde oturup ayakkabı boyasın diye değil. Zaten andımızda geçen ‘’varlığım Türk varlığına armağan olsun’’ sözleri de bunu der. Gidin çocuklarınızı Suriye topraklarında öldürtün anlamına gelmez. Milyonlarca Suriyeliyi kendi topraklarında beslerken sen çocuğunu gönder de oralarda ölüp kalsın demek değildir. Varlığımızı bu topraklara armağan ederek savcı, hakim, avukat, doktor, hemşire, muhasebeci… Bir şey ol ama asla asalak olma, devletin malına zarar verme, yaptığın işi tam yap demektir. Haddini bil, başka şehirlerde yaşayan insanları üç kuruşluk çıkarların için aşağılama. Bu millet bir bütündür. Bu millet tek tek şehirlerden oluşmaz. Bu millet tüm o şehirlerin bir bütünüdür. Herhangi bir şehirdeki insanlara saygısızca hakaret edersen aynı anda kendine de etmiş olursun. Ama eğer sen de bir olma bilinci yoksa bunun farkına bile varamazsın. İşte acz içinde olmak durumu böyle bir şeydir. Saygısızlık ettiğin kendi yurttaşlarının yüzüne arsızca bakabilmektir.

    Çanakkale demiştim onu unuttum. Çok konuştum biliyorum ama buradan bağlayacağım artık. Evet, Çanakkale bir deniz savaşıdır. Ancak tamamı donanmalar arasında yaşanmamıştır. Musa bir tarih öğrencisi olarak sen benden daha iyi bilirsin ki Osmanlı’nın çıkardığı ‘’harp mecmuası’’ vardır. Orada Mustafa Kemal’in öne çıkmasını istemeyen Enver Paşa’nın bizzat kendi çıkardığı dergi de ‘’Anafartalar Kahramanı’’ Mustafa Kemal dehasından bahsetmek zorunda kaldığını biliyorsundur. Üstelik Çanakkale’de Atatürk yoktu diyen Tarih tahrifçileri, sözüm ona hoca müsveddeleri nasıl oluyor da oradaki tam da mermiden yapılan o meşhur anıtın önünden geçerken çekilmiş Atatürk resmini görmüyorlar. İnsanlar Atatürk’ten önce nefret ediyorlar. Sonra da o nefrete haklı nedenler bulmak için bir sürü masal anlatıyorlar. Mısır koçanı bir tarafına giresice, o rezil, tarih çarpmış yaratık gibi Ata’nın ölmüş kızına bile iftira atacak kadar şirazeden çıkıyorlar. O zamanın tüm gazetelerinde boy boy resmi olan, adına sokak isimleri verilen, heykelcikleri elden ele satılan Mustafa Kemal Çanakkale’de yokmuş öyle mi? Ben buna inanan insanın ya aptal, ya da hain olduğunu düşünürüm arkadaş. Eğer Mustafa Kemal Anafartalar zaferini elde etmemiş olsa idi belki de deniz savaşı diye dilden dile dolaşan bir kahramanlık öykümüz hiç olmayacaktı.
    Tarihi nasıl yok edebilirsin? Ben var ya ben, tek başıma taşırım onun tüm hatırasını omuzlarımda. İşte ben o andı içtiğim günden beri Atatürk’ün bana bıraktığı yurdumu ve milletimi özümden çok seviyorum arkadaş! İşte ben, bu millet için doğru ve çalışkan olmak için her sabah yeniden andımı içiyorum. O öyle bir güneş ki karşısında hangi bataklık olursa olsun, hangi karanlık olursa olsun daha yüzyıllar boyunca önümüzü aydınlatacaktır.
    Biz Musa, Biz Cengiz ve biz hepimiz el ele olmayalım diye yapılıyor bunca şey. Biz gençler Atatürk’ün en güvendikleriyiz. Bu ülke, bu vatan bizlere emanettir. Şimdi ve her zaman gözümüz açık ve tetikte olmak zorundayız. Öyle güzel bir vatan da yaşıyoruz ki her karışı için türlü oyunlar oynayan, görünen ve görünmeyen pek çok düşmanımız var. İşte biz el ele olduğumuz sürece bu Cumhuriyet sonsuza dek yaşayabilir.
    Elini bırakmayacağım. Elimi bırakma lütfen!
    - Elif seferberlik ilan ettin ya. Bak saat kaç oldu kızım, hadi gidelim, asalım şu afişleri artık.
    - Ay! Evet, ya unuttum Mustafa. Hemen kalkıyorum. Mehmet, hadi gidiyoruz.
    - Ya nereye? Ne afişi asıyorsunuz siz?
    - Musa, biz andımız protestosu yapıyoruz. İzmir’in sokaklarına andımızı asacağız. Gerçi bu şehir de andımızı ezbere bilmeyen ve gönülden inanmayan pek bulunmaz ama biz yine de görevimizi yapalım dedik. Bir dakika ya, hadi siz de gelsenize afiş asmaya.
    - Şey, bilmem ki…
    - Musa, hadi ama o kadar şey konuştuk. Bence ikna oldunuz siz.
    - Tamam, ben geliyorum. Hadi Cengiz, kalk yardım edelim arkadaşlara.
    - Yok, ben gelmiyorum. Andımız konusunda hala tereddütlerim var. Ama sen git, ben yurda geçerim buradan.
    - Tamam, hadi gidelim Elif.
    - İki kişiden biri yüzde elli eder. Bu büyük bir başarıdır. Kalan yüzde elli için umut var olmak gerekir. Daha çok uzun yolumuz ama Cumhuriyet bekçisiz kalamaz.
    - Elif, seni seviyorum.
    - Mehmet, seni seviyorum… Mehmet, ben ülkemi özümden çok seviyorum. Mehmet, benim ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
    - Elif, varlığım Türk varlığına armağan olsun. Sadece, senin aşkın benim olsun.
    - Deli!






    D...

  • Maria Puder
    Maria Puder 19.10.2018 - 13:53

  • Maria Puder
    Maria Puder 19.10.2018 - 10:07

  • Maria Puder
    Maria Puder 15.10.2018 - 09:27

  • Maria Puder
    Maria Puder 15.10.2018 - 09:26



    Bir Ölüden Gelen Mektup



    Günlerdir kaşınan ve kokan sağ kulağım bir hafta önce düştü. Zaten çürümüştü. Her şey o zaman başladı. Sonra sol elimin parmakları teker teker çürümeye başladı. Garip bir acı duyuyordum. Bu acı aslında bana zevk veriyordu. Çürürken kokmasalar aslında çok sorun etmeyecektim.

    Sol kolum tamamen öldükten sonra bedenimin ölüşü daha da hızlandı. Mehmet’e çürüyen organlarımı gösterdikçe bana gülüyordu. Şaka yaptığımı sandı önceleri. Sonra benim için endişelenmeye başladı. Ama artık çok geçti.

    Bir doktora gitmem için çok ısrar etti Mehmet. ‘’Ben bir ölüyüm,’’ dedim ona. Doktorlar yaşayan insanlar için vardır. Benim artık defnedilmem gerekiyor. Sesimi yükselttim bir gün. ‘’Beni artık gömmen gerekiyor Mehmet!’’. Anlamıyordu…

    Etrafımdaki insanlara kötü kokumla zarar vermemek için sürekli olarak bedenimi yıkıyordum. Ama artık son bir kez beni onların yıkayıp huzurla toprağa karıştırmaları gerektiğini söylüyordum. Annem ve Mehmet benim öldüğümü kabul etmek istemediler. O iğrenç çürümüş bedenimle sürünerek etraflarında dolaşmamı tercih ettiler. Çok kızıyorum onlara. Çok!

    Mehmet işe gitmişti. Annem yanımda uyuyakalmıştı. Ben ise artık içimdeki mezarlık özlemime dur diyemiyordum. Sessizce evden ayrılıp soluğu mezarlıkta aldım. Bir çocuğun lunaparkta olması kadar sevinçli ve heyecanlı idim. Artık ait olduğum yere gelmiştim. Onlarla saatlerce konuştum. Kendime bir mezar kazmak için mezarlık bekçisinden bir kürek rica ettim. Adam oldukça şaşırmış olsa da bana istediklerimi verdi. Bir süre sonra yanında polislerle beni yeni kazmaya başladığım çukurumun içinden zorla çıkardılar. Hiç kimsenin ölülere saygısı kalmamış.

    Ölü bir bedenle, yaşayanların arasında sıkışıp kalmış olmak beni defalarca kez öldürüyordu. Mehmet beni o doktora kesinlikle götürecekti. Çürümüş bedenime bir doktor ne yapabilirdi ki? Bedenimden çıkan kurtlar tüm evi saracak yakında. Bu kadar çok olmaları komik geliyor bazen. Yakında konuşamayacak ve yazamayacağım. En son beynim ölecek sanırım. Hala düşünebildiğime göre beynim hayatta olabilir. Belki de bu düşünceyi sağlayan şey ruhumdur. Tüm bedenim ölmüşken,damarlarımda tek damla kan kalmamışken beynimin hala iş görüyor olması nasıl mümkün olabilir ki?

    Mehmet’in beni doktora götürmek için zorladığı sabah bir çarşafa sardım bedenimi. Tamamen görünmeyeceğim bir şekilde bu kefenin içinde beni götürecekse onunla gideceğimi söyledim. Benim için tek bir dua bile etmedi. Ölmüş birinin ardından bazı törenler yapılması gerekmez mi? Çok kızgınım Mehmet’e!

    Doktorun odasına varana kadar insanların şaşkın bakışları üzerimden hiç ayrılmadı. Oysa kendimi çok iyi sardığımı düşünüyordum.Mehmet dışında herkes benim ölü olduğumu görebiliyordu.Ha! Bir de annem var tabi. O da asla inanmadı bana. Sürekli olarak ağlıyor. Ölmüş olmam onu üzüyor biliyorum ama artık benim aralarından ayrılmam gerek. Bu şekilde çok acı çektiğimi neden göremiyorlar?

    Doktorun odasında oldukça uzun kaldık.Benim bir ölü olduğuma o hiç şaşırmadı. Demek ki benim gibi olan insanlara daha önce de rastlamış diye düşündüm. Kulağımdan başlayarak, yavaş yavaş, acı çekerek,çürüyerek nasıl öldüğümü ona ayrıntısı ile anlattım. ‘’Kazayı hatırlıyor musun?’’ dedi. Şaşırdım… Bir kaza geçirmiştim sanırım ve o kazadan sağ kurtulamamıştım. Ancak ben o kazayı hiç ama hiç hatırlamıyordum.’’Karşıdan karşıya geçerken sana bir arabanın çarpmasından bahsediyorum. On gün boyunca hastanede tedavi görmüşsün. Ucuz atlatılmış ,sonunda aramıza dönmüşsün.Hiç bir şey hatırlamıyor musun?’’ Doktor bunları söylerken olmayan midemin neden bulandığını anlayamadım. Son üç gündür hiçbir şey yemiyor olmama rağmen kusmuş olmam da oldukça saçma gelmişti.

    ‘’Elif, seni bir süre bu hastaneye yatıracağız. Seni çok sevdiğimi asla unutma. Lütfen benim için iyi ol bitanem’’ . Mehmet bu sözleri söyleyip beni bu hapishaneye bırakıp gitti. Hem bir ölü hem de bir mahkumdum artık. Belki de burası gömülemeyen ölülerin morgudur. Yakında sıra ile hepimizi gömmenin bir yolunu bulana kadar burada bekliyor olabiliriz.

    Tahmin ettiğim gibi beynim daha ölmemiş. Çünkü burada beynimi hayatta tutmak için sürekli olarak elektroşok uyguluyorlar. Tam kafatasıma verdikleri elektrik ile çok canım yanıyor. Çürümüş et kokumdan daha tahammül edilemez olanı bu şok seansları. Buraya geleli birkaç gün oldu. Çaresizlik içinde yazdığım bu mektubu az sonra kıracağım camdan aşağıya atacağım. Bu mektup kimin eline geçerse lütfen acilen beni bulsun. Burada, ölü bir bedenle mahkum edilmişken, her gün ağır işkencelere maruz bırakılıyorum. Lütfen bana yardım edin!




    D...

  • Maria Puder
    Maria Puder 13.10.2018 - 13:51

    Okul yıllarında altı ay boyunca aşık kaldığım bir çocuk vardı. Onunla karşılaşmak ve konuşmak için her yolu denerdim. Ona hissettirmeden hep yanı başında olur her dediğini ezberlerdim. Çok bilgili ve yaşına göre çok olgundu. Ona hayranlığım her gün daha çok kanatlanıyordu.Özellikle felsefe konusundaki derinliği beni şaşkına çevirirdi. Bir gün yemekhane de tesadüfen yüz yüze geldik. Öyle ki neredeyse burun buruna denilebilir. Elimdeki yemek tepsisi ile kalakaldım. O gülümseyerek bana yol verdi. Sonra '' pardon Deniz, az daha yemeğini dökecektim'' dedi. Bu sıradan bir cümle idi ama o an da dişlerini fark ettim. ''Dişleri çarpıkmış'' dedim içimden. Aylarca ortodondik bozukluğu ileri derece de olmasına rağmen bunu nasıl fark etmediğime şaşıp kaldım. Bunu niye mi anlattım? Az önce face de tanıyor olabileceğim kişilerin arasında gülümseyen bir resmi ile karşıma çıktı. Dişlerini yaptırmış :))))

  • vahide öz
    vahide öz 10.10.2018 - 14:34

    Duvar, katil duvar, yolumu biçtin! Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

  • Maria Puder
    Maria Puder 09.10.2018 - 15:36

  • Lady Lazarus
    Lady Lazarus 08.10.2018 - 12:02