Tarih şuuru çok önemlidir. Dününü bilmeyen, bugününü iyi anlayamaz. Bugününü bilmeyen yarın için hazırlıklı olamaz. Onun için tarihimizi çok iyi tetkik edip, öğrenmemiz lazım. Atatürk beşer tarihini çok iyi biliyordu. İslam dini, milli heyecana karşı değildir, ırkçılığa karşıdır. Yine okuduğunuz zaman göreceksiniz, Atatürk ırkçılığa şiddetle karşı çıkmıştır. Irkçılık milletimizi parçalara ayırmak için düşmanlarımız tarafından ortaya atılmış bir fikirdir. Ancak milliyetçilik, yani her insanın milletini sevmesi,milli tarihiyle övünmesi, milli menfaatlerini düşünmesi, dinimizde yasaklanmamıştır. Nitekim Kur’an-ıKerim’de, birçok ırkların varlığından bahsedilir. Ancak bunu ideoloji haline getirmek yasaklanmıştır. Kavmiyetçilikle, ırkçılık arasında veya milliyetçilik ile ırkçılık arasında fark vardır. Birisi psikolojik hadisedir. Diğeri ise ideolojiktir. İdeolojik hale getirilirse o zaman zararlı olur. Şüphesiz tarihimiz övünülecek çok şeylerle doludur. Türk Tarihi sadece Cumhuriyetle veya Osmanlı Tarihi ile başlamıyor. Daha gerilere 8.bin yıla kadar giden bir tarihimiz vardır ve bu tarihimizde bize ışık tutan yönler, hikmetler ve ibretler vardır. Bir milleti ayakta tutan bu tarih şuurudur.
Salt 'ırkçılık' üzerine kurulu milliyetçilik duygusu birçok toplumu felakete sürüklemiştir. Fakat bazı yabancı dillerden farklı olarak, Türkçemizde 'milliyetçilik' sözcüğü daima olumlu bir anlam taşımıştır. Milliyetçi olmak, millet gerçeğine ve milleti oluşturan unsurlara gereken yüksek değeri vermektir. Çağımızın en büyük gerçeklerinden biri olan 'millet' gerçeğini reddetmeye kalkışan, milli bilinci ve beraberliği yok edip onun yerine sadece sınıf bilincini ve sınıf kavgasını geçirmek isteyen, milliyetçiliğin asıl anlamını çarpıtıp, bu kelimeye aşırı ve ters anlamlar yüklemeye uğraşanlar vardır. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, milliyetçilikle taban tabana zıt olan komünizmle yan yana gelemeyeceği gibi, ırkçılıkla, totaliter faşizmle, şovenizmle, teokratik düzen savunuculuğuyla da bağdaşmaz... www.bilimarastirmavakfi.org
Vatanın dahili ve harici herhangi bir tehlikeden en az fedakarlıkla, en kısa zamanda kurtulması için yegane çare, herhangi bir seferberlik davetine her vatandaşın derhal, bir an kaybetmeksizin icabet etmesidir. Mustafa Kemal Atatürk
İslam Dini’ni ihya etmek amacı ile ilim yolunda çalışırken eceli erişen bir kişi ile Peygamberler arasında Cennet’te sadece bir derecelik fark vardır.
TANIM: Hadis-i Şerif KAYNAK: Müttefakün Aleyh
AÇIKLAMA: İslam bir güneştir, bir ışıktır, bir nurdur. Bu nurun bir katresini bile başkalarına eğiterek, öğreterek taşımak; bu dini ihya etmiş olunur. İslam’ın Nur’u Peygamberimiz’in Nur’una eşit olduğundan, başkalarına öğrettiğiniz her İslami bilgiye karşılık Cennet’te Peygamberimiz’e çok yakın olma imkanı kazanacaktır.
(Bu tabir ve açıklama Avam’a yapılacak olan bir açıklamadır. Hakikat İlmi alan kişiler için bu Hadis’in yorumu biraz daha farklıdır.)
Allahü Teala, yalan sözü ve onunla amel etmeyi ve bilmezliği terktemeyen kimsenin içmemesine ve yememesine muhtaç değildir.
TANIM: Hadis-i Şerif KAYNAK: Buhari
AÇIKLAMA: Allahü Teala bize farz kıldığı ibadetlerde kendisi için hiç bir şey dilemiyor. Bizim yapacağımız her ibadet bizin için geçerlidir, sevgi müstesna. Allah(c.c.) için severseniz aslında bunu bir tek Allah Rızası için yapmış oluyorsunuz.
Oysa üzerimize farz olan (namaz kılmak, zekat vermek v.s.) ibadetler Müslüman’ın kendisi içindir. Ancak bu ibadetlerin, Müslüman’a bir şey kazandırmak için yapılan bütün ibadetlerin, yalansız ve riyasız olması şarttır.
İnsanoğlu incelendiğinde; Allah’ın rızasını bırakmış, kulun rızası peşinde koşar görülüyoruz; Allah(c.c.) için namazı terketmiş, desinler diye namaz kılınıyor; Allah(c.c.) için orucu terketmiş, yalan ve riya üzerine oruç tutuluyor. Gönülde ise hiç bir şey yok.
Bilmezliği terketmemişten maksat; ana babasından ya da çevresinden öğrendiği ile amel eden (taklid-i iman) ve bunu terketmeyen demektir.
Oysa İslam Dini, araştırmayı, öğrenmeyi, ilim yapmayı Mü’min üzerine farz kılmıştır. Bakınız Müslüman taklid-i iman ile ibadetleri yerine getirebilir; ama Mü’min ilim yapmak zorundadır.
Bir kişi gönlüne indirerek bunu yapmak istiyor ise; araştırmayı, öğrenmeyi, sormayı, kısaca ilim yapmayı istemesi lazım. İstemezse “Bilmez” durumunda kalır. Bilmezlik; öğrenmemek, araştırmamaktır.
Kısaca taklid-i iman ile ibadet yapanın ibadetine Allah’ın ihtiyacı yoktur. Hakikat ilmine göre, Marifettulah’a göre bu böyledir. Biz burada şeriata göre konuşmuyoruz, Marifettulah’a göre konuşuyoruz.
Araştıracağız, öğreneceğiz ve öğrendiğimiz ile amel edeceğiz, gönüle indireceksiniz, bu size yarar sağlar. Onun dışındakilere Allah’ın ihtiyacı yok, bu açıdan ne yaparsak yapalım kendimiz için yapmış oluruz.
Allahü Teala, yalan sözü ve onunla amel etmeyi ve bilmezliği terktemeyen kimsenin içmemesine ve yememesine muhtaç değildir.
TANIM: Hadis-i Şerif KAYNAK: Buhari
AÇIKLAMA: Allahü Teala bize farz kıldığı ibadetlerde kendisi için hiç bir şey dilemiyor. Bizim yapacağımız her ibadet bizin için geçerlidir, sevgi müstesna. Allah(c.c.) için severseniz aslında bunu bir tek Allah Rızası için yapmış oluyorsunuz.
Oysa üzerimize farz olan (namaz kılmak, zekat vermek v.s.) ibadetler Müslüman’ın kendisi içindir. Ancak bu ibadetlerin, Müslüman’a bir şey kazandırmak için yapılan bütün ibadetlerin, yalansız ve riyasız olması şarttır.
İnsanoğlu incelendiğinde; Allah’ın rızasını bırakmış, kulun rızası peşinde koşar görülüyoruz; Allah(c.c.) için namazı terketmiş, desinler diye namaz kılınıyor; Allah(c.c.) için orucu terketmiş, yalan ve riya üzerine oruç tutuluyor. Gönülde ise hiç bir şey yok.
Bilmezliği terketmemişten maksat; ana babasından ya da çevresinden öğrendiği ile amel eden (taklid-i iman) ve bunu terketmeyen demektir.
Oysa İslam Dini, araştırmayı, öğrenmeyi, ilim yapmayı Mü’min üzerine farz kılmıştır. Bakınız Müslüman taklid-i iman ile ibadetleri yerine getirebilir; ama Mü’min ilim yapmak zorundadır.
Bir kişi gönlüne indirerek bunu yapmak istiyor ise; araştırmayı, öğrenmeyi, sormayı, kısaca ilim yapmayı istemesi lazım. İstemezse “Bilmez” durumunda kalır. Bilmezlik; öğrenmemek, araştırmamaktır.
Kısaca taklid-i iman ile ibadet yapanın ibadetine Allah’ın ihtiyacı yoktur. Hakikat ilmine göre, Marifettulah’a göre bu böyledir. Biz burada şeriata göre konuşmuyoruz, Marifettulah’a göre konuşuyoruz.
Araştıracağız, öğreneceğiz ve öğrendiğimiz ile amel edeceğiz, gönüle indireceksiniz, bu size yarar sağlar. Onun dışındakilere Allah’ın ihtiyacı yok, bu açıdan ne yaparsak yapalım kendimiz için yapmış oluruz.
Biliniz, cesedin içinde öyle bir et parçası vardır ki o iyi olursa ceset iyi olur. O bozuk olursa bütün ceset bozuk olur. İşte o kalptir.
TANIM: Hadis-i Şerif KAYNAK: Buhari ve Müslim
AÇIKLAMA: Bu Hadis-i Şerif de, insanlara dünyasal, maddesel olarak bildirilmiş bir takım izahatlar veren bir Hadis’tir.
Nasıl maddesel olarak Cennet’i düşünenler manevi olarak Cennet’in hazzını düşünemez ise, gönlü düşünebilmek de zordur. Bu sebeple, gönlü kişiye anlatabilmek için, bu Hadis’te insan cesedinin içinde bir et parçası olarak tasviri yapılmıştır. Ancak bizler, gönül olarak düşündüğümüzde Hadis bütün açıklığı ile ortaya çıkıyor.
Manevi olarak kalbin iyi ya da kötü olması söz konusu olamaz. O et parçasının iyi ya da kötü olması; ancak zahiri hastalıkları anlatır. Oysa gönül, ruhun etkilendiği alanlardan birisidir. Nasıl ki ruhunuzu maddesel olarak gösteremiyor iseniz, nasıl ki düşüncelerinizi maddesel olarak gösteremiyor iseniz, gönlünüzü de vücudunuzun herhangi bir yerinde maddesel olarak göstermeniz mümkün değildir.
Onun için diyoruz ki mutlaka hayr olanları, mutlaka sevip tasvip ettiklerinizi, mutlaka alıp benimsediklerinizi gönle indirin. Bunu, o hareketi kendi içinizde özümleyerek, o hareketi aklınızda özümleyerek yapabilirsiniz. Benimserseniz, benimsediğiniz an o gönle gönderilmiş demektir. Benimsediğiniz; ama kabul etmenize rağmen uygulamadığınız bir hareket, asla gönle inmez.
Onun için denilir ki yaptığınız bütün hareketleri benimseyerek idrakli bir şekilde yapın. Örneğin: Namaz kılıyorsanız, o namazı size Allah(c.c.) mecbur ettiği için değil (farz kıldığı için değil) , dinin gereği olduğu için değil, Allah’ın gazabından korktuğunuz için değil; kendiniz için, Allah’a ulaşmakta tek yol gördüğünüz için, kısaca benimsediğiniz için yapın ki o namaz gönle insin.
Tarih şuuru çok önemlidir. Dününü bilmeyen, bugününü iyi anlayamaz. Bugününü bilmeyen yarın için hazırlıklı olamaz. Onun için tarihimizi çok iyi tetkik edip, öğrenmemiz lazım. Atatürk beşer tarihini çok iyi biliyordu. İslam dini, milli heyecana karşı değildir, ırkçılığa karşıdır. Yine okuduğunuz zaman göreceksiniz, Atatürk ırkçılığa şiddetle karşı çıkmıştır. Irkçılık milletimizi parçalara ayırmak için düşmanlarımız tarafından ortaya atılmış bir fikirdir. Ancak milliyetçilik, yani her insanın milletini sevmesi,milli tarihiyle övünmesi, milli menfaatlerini düşünmesi, dinimizde yasaklanmamıştır. Nitekim Kur’an-ıKerim’de, birçok ırkların varlığından bahsedilir. Ancak bunu ideoloji haline getirmek yasaklanmıştır. Kavmiyetçilikle, ırkçılık arasında veya milliyetçilik ile ırkçılık arasında fark vardır. Birisi psikolojik hadisedir. Diğeri ise ideolojiktir. İdeolojik hale getirilirse o zaman zararlı olur. Şüphesiz tarihimiz övünülecek çok şeylerle doludur. Türk Tarihi sadece Cumhuriyetle veya Osmanlı Tarihi ile başlamıyor. Daha gerilere 8.bin yıla kadar giden bir tarihimiz vardır ve bu tarihimizde bize ışık tutan yönler, hikmetler ve ibretler vardır. Bir milleti ayakta tutan bu tarih şuurudur.
Mehmet Nuri YILMAZ
Diyanet İşleri Başkanı
Salt 'ırkçılık' üzerine kurulu milliyetçilik duygusu birçok toplumu felakete sürüklemiştir. Fakat bazı yabancı dillerden farklı olarak, Türkçemizde 'milliyetçilik' sözcüğü daima olumlu bir anlam taşımıştır. Milliyetçi olmak, millet gerçeğine ve milleti oluşturan unsurlara gereken yüksek değeri vermektir. Çağımızın en büyük gerçeklerinden biri olan 'millet' gerçeğini reddetmeye kalkışan, milli bilinci ve beraberliği yok edip onun yerine sadece sınıf bilincini ve sınıf kavgasını geçirmek isteyen, milliyetçiliğin asıl anlamını çarpıtıp, bu kelimeye aşırı ve ters anlamlar yüklemeye uğraşanlar vardır. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, milliyetçilikle taban tabana zıt olan komünizmle yan yana gelemeyeceği gibi, ırkçılıkla, totaliter faşizmle, şovenizmle, teokratik düzen savunuculuğuyla da bağdaşmaz...
www.bilimarastirmavakfi.org
Vatanın dahili ve harici herhangi bir tehlikeden en az fedakarlıkla, en kısa zamanda kurtulması için yegane çare, herhangi bir seferberlik davetine her vatandaşın derhal, bir an kaybetmeksizin icabet etmesidir.
Mustafa Kemal Atatürk
GÜZEL
Güzel Allah’ım, senden ne gelecekse gelsin;
Sen ki, rahmetinle de, kahrınla da güzelsin...
NFK
İslam Dini’ni ihya etmek amacı ile ilim yolunda çalışırken eceli erişen bir kişi ile Peygamberler arasında Cennet’te sadece bir derecelik fark vardır.
TANIM: Hadis-i Şerif
KAYNAK: Müttefakün Aleyh
AÇIKLAMA:
İslam bir güneştir, bir ışıktır, bir nurdur. Bu nurun bir katresini bile başkalarına eğiterek, öğreterek taşımak; bu dini ihya etmiş olunur. İslam’ın Nur’u Peygamberimiz’in Nur’una eşit olduğundan, başkalarına öğrettiğiniz her İslami bilgiye karşılık Cennet’te Peygamberimiz’e çok yakın olma imkanı kazanacaktır.
(Bu tabir ve açıklama Avam’a yapılacak olan bir açıklamadır. Hakikat İlmi alan kişiler için bu Hadis’in yorumu biraz daha farklıdır.)
bilmemek değil öğrenmemek ayıp...
Bin şeyi bilmektense, bir şeyi anlamak daha iyidir.
(Gülen)
Kuran, putperestlik gibi, ırkçılık gibi aynı atanın Adem'in çocuklarını birbirine düşürmek için üretilmiş ilkellikleri yok etmek için gönderilmiştir.
BANET_SUAT (Konya, Bay, 31) 13.8.2004 11:45
Allahü Teala, yalan sözü ve onunla amel etmeyi ve bilmezliği terktemeyen kimsenin içmemesine ve yememesine muhtaç değildir.
TANIM: Hadis-i Şerif
KAYNAK: Buhari
AÇIKLAMA:
Allahü Teala bize farz kıldığı ibadetlerde kendisi için hiç bir şey dilemiyor. Bizim yapacağımız her ibadet bizin için geçerlidir, sevgi müstesna. Allah(c.c.) için severseniz aslında bunu bir tek Allah Rızası için yapmış oluyorsunuz.
Oysa üzerimize farz olan (namaz kılmak, zekat vermek v.s.) ibadetler Müslüman’ın kendisi içindir. Ancak bu ibadetlerin, Müslüman’a bir şey kazandırmak için yapılan bütün ibadetlerin, yalansız ve riyasız olması şarttır.
İnsanoğlu incelendiğinde; Allah’ın rızasını bırakmış, kulun rızası peşinde koşar görülüyoruz; Allah(c.c.) için namazı terketmiş, desinler diye namaz kılınıyor; Allah(c.c.) için orucu terketmiş, yalan ve riya üzerine oruç tutuluyor. Gönülde ise hiç bir şey yok.
Bilmezliği terketmemişten maksat; ana babasından ya da çevresinden öğrendiği ile amel eden (taklid-i iman) ve bunu terketmeyen demektir.
Oysa İslam Dini, araştırmayı, öğrenmeyi, ilim yapmayı Mü’min üzerine farz kılmıştır. Bakınız Müslüman taklid-i iman ile ibadetleri yerine getirebilir; ama Mü’min ilim yapmak zorundadır.
Bir kişi gönlüne indirerek bunu yapmak istiyor ise; araştırmayı, öğrenmeyi, sormayı, kısaca ilim yapmayı istemesi lazım. İstemezse “Bilmez” durumunda kalır. Bilmezlik; öğrenmemek, araştırmamaktır.
Kısaca taklid-i iman ile ibadet yapanın ibadetine Allah’ın ihtiyacı yoktur. Hakikat ilmine göre, Marifettulah’a göre bu böyledir. Biz burada şeriata göre konuşmuyoruz, Marifettulah’a göre konuşuyoruz.
Araştıracağız, öğreneceğiz ve öğrendiğimiz ile amel edeceğiz, gönüle indireceksiniz, bu size yarar sağlar. Onun dışındakilere Allah’ın ihtiyacı yok, bu açıdan ne yaparsak yapalım kendimiz için yapmış oluruz.
Allahü Teala, yalan sözü ve onunla amel etmeyi ve bilmezliği terktemeyen kimsenin içmemesine ve yememesine muhtaç değildir.
TANIM: Hadis-i Şerif
KAYNAK: Buhari
AÇIKLAMA:
Allahü Teala bize farz kıldığı ibadetlerde kendisi için hiç bir şey dilemiyor. Bizim yapacağımız her ibadet bizin için geçerlidir, sevgi müstesna. Allah(c.c.) için severseniz aslında bunu bir tek Allah Rızası için yapmış oluyorsunuz.
Oysa üzerimize farz olan (namaz kılmak, zekat vermek v.s.) ibadetler Müslüman’ın kendisi içindir. Ancak bu ibadetlerin, Müslüman’a bir şey kazandırmak için yapılan bütün ibadetlerin, yalansız ve riyasız olması şarttır.
İnsanoğlu incelendiğinde; Allah’ın rızasını bırakmış, kulun rızası peşinde koşar görülüyoruz; Allah(c.c.) için namazı terketmiş, desinler diye namaz kılınıyor; Allah(c.c.) için orucu terketmiş, yalan ve riya üzerine oruç tutuluyor. Gönülde ise hiç bir şey yok.
Bilmezliği terketmemişten maksat; ana babasından ya da çevresinden öğrendiği ile amel eden (taklid-i iman) ve bunu terketmeyen demektir.
Oysa İslam Dini, araştırmayı, öğrenmeyi, ilim yapmayı Mü’min üzerine farz kılmıştır. Bakınız Müslüman taklid-i iman ile ibadetleri yerine getirebilir; ama Mü’min ilim yapmak zorundadır.
Bir kişi gönlüne indirerek bunu yapmak istiyor ise; araştırmayı, öğrenmeyi, sormayı, kısaca ilim yapmayı istemesi lazım. İstemezse “Bilmez” durumunda kalır. Bilmezlik; öğrenmemek, araştırmamaktır.
Kısaca taklid-i iman ile ibadet yapanın ibadetine Allah’ın ihtiyacı yoktur. Hakikat ilmine göre, Marifettulah’a göre bu böyledir. Biz burada şeriata göre konuşmuyoruz, Marifettulah’a göre konuşuyoruz.
Araştıracağız, öğreneceğiz ve öğrendiğimiz ile amel edeceğiz, gönüle indireceksiniz, bu size yarar sağlar. Onun dışındakilere Allah’ın ihtiyacı yok, bu açıdan ne yaparsak yapalım kendimiz için yapmış oluruz.
Biliniz, cesedin içinde öyle bir et parçası vardır ki o iyi olursa ceset iyi olur. O bozuk olursa bütün ceset bozuk olur. İşte o kalptir.
TANIM: Hadis-i Şerif
KAYNAK: Buhari ve Müslim
AÇIKLAMA:
Bu Hadis-i Şerif de, insanlara dünyasal, maddesel olarak bildirilmiş bir takım izahatlar veren bir Hadis’tir.
Nasıl maddesel olarak Cennet’i düşünenler manevi olarak Cennet’in hazzını düşünemez ise, gönlü düşünebilmek de zordur. Bu sebeple, gönlü kişiye anlatabilmek için, bu Hadis’te insan cesedinin içinde bir et parçası olarak tasviri yapılmıştır. Ancak bizler, gönül olarak düşündüğümüzde Hadis bütün açıklığı ile ortaya çıkıyor.
Manevi olarak kalbin iyi ya da kötü olması söz konusu olamaz. O et parçasının iyi ya da kötü olması; ancak zahiri hastalıkları anlatır. Oysa gönül, ruhun etkilendiği alanlardan birisidir. Nasıl ki ruhunuzu maddesel olarak gösteremiyor iseniz, nasıl ki düşüncelerinizi maddesel olarak gösteremiyor iseniz, gönlünüzü de vücudunuzun herhangi bir yerinde maddesel olarak göstermeniz mümkün değildir.
Onun için diyoruz ki mutlaka hayr olanları, mutlaka sevip tasvip ettiklerinizi, mutlaka alıp benimsediklerinizi gönle indirin. Bunu, o hareketi kendi içinizde özümleyerek, o hareketi aklınızda özümleyerek yapabilirsiniz. Benimserseniz, benimsediğiniz an o gönle gönderilmiş demektir. Benimsediğiniz; ama kabul etmenize rağmen uygulamadığınız bir hareket, asla gönle inmez.
Onun için denilir ki yaptığınız bütün hareketleri benimseyerek idrakli bir şekilde yapın. Örneğin: Namaz kılıyorsanız, o namazı size Allah(c.c.) mecbur ettiği için değil (farz kıldığı için değil) , dinin gereği olduğu için değil, Allah’ın gazabından korktuğunuz için değil; kendiniz için, Allah’a ulaşmakta tek yol gördüğünüz için, kısaca benimsediğiniz için yapın ki o namaz gönle insin.