Müslüman kalabilirsin ya da başka bir dinde, ama beni yakalamak için değişmelisin dostum. Dilini değiştirmelisin önce. Yüksek ortamlarda benim dilimi kullanmalısın. Benim dilimi ikinci dil ya da yabancı dil olarak öğrenmen yetmez. Kendi dilin yabancı kalmalı, hatta neredeyse etnik bir dil, benim dilim ise yüksek ortamlarda anadil olmalı. Nedir bu yüksek ortamlar? En başta yüksekokullar. Sonra liseler, ortaokullar, ilkokullar, hatta anaokulları. Kendi dilinle konuşmak sende aşağılık duygusu yaratmalı.
Örneğin marketing (pazarlamanın yüksek olanı) alanında benim sözcüklerimle cümleler kurmalısın. Kendi dilinle ifade etmeye çalış bak, ne kadar bayağı kalıyor. Global dünyanın bir parçası olarak kendini hissetmek istiyorsan, benim yaptığımı iyi yapmalısın. Gazetelerinin, televizyonlarının isimleri bile benim dilimde olacak(Eskiden beri olanlar kalsın) . Edirne'den Sibirya'ya kadar bütün Türkler, gökteki yıldıza yıldız der, ya da 'cıldız'. Biliyorum binlerce yıldır bu böyleydi. Ama artık star demelisin. Unut artık yıldızı. Senin yıldızın geçmişte değil, Doğu'da hiç değil, bizim tarafta. Zaten bu konuları da sana ben öğretmiyor muyum? Hangi ülkede Orta Asya ile ilgili daha çok araştırma yapılıyor sanıyorsun, sen de mi ben de mi? Bırak sözcükleri, harfleri bile istediğim gibi okuyacaksın.
Kendi harfini benim okuduğum gibi söyle. Entivi de, mesela. Diğer türlü söylemeyi dene, bak, sen de gördün, ne kadar bayağı, köylü, doğulu bir 'sound' değil mi? Hem sen değil misin modern olmak isteyen? Kendini ve kültürünü, dilini, geleneklerini, geçmişini aşağıda hissetmezsen (açıkça değil tabii, içinde, sadece içinde) bu metamorfozu gerçekleştiremezsin dostum. Paşa'ya Pasha, Leyla'ya Laila diyeceksin ve yazacaksın. Biraz oryantalist ama daha 'Batılı gözüyle bir Doğulu şıklık! ' Sen bakma köşk sözcüğüne, biz artık ona kiosk diyoruz, sen de öyle söyle. Hah şöyle!
Ne diyoruz, concept yaratmalıyız. Yaratıcı ol, kendine creative de. Fabrikayı Ümraniye'de kur, markanı İtalyancadan al. Yoksa malını satamazsın. Türk olduğu anlaşılırsa ya da Türk gibi gözükürse kimse evine sokmaz. Sen ona Türk olmayan bir isim bul en iyisi. Kimse sana kızmaz. 'Trend' böyle.
Tavuk bile satamazsın. Neden, Mudurnu Chicken oldu sanıyorsun? İnsanlar tavuk değil 'chicken' yemek istiyor. Ne zamandır radyolar 'Goooooood morning Türkiye' diye sesleniyor. Bizi uyandırmak için olsa gerek...
Dervişlik dedikleri hırka ile tac degil Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil Durmuş marifet söyler, erene Yunus Emrem Yol eriyle yoldadır, yolsuza yoldaş değil
Kısaca Schrodinger, bir kedinin zayıf radyoaktif bir kaynak ve bir radyoaktif parçacık dedektörü ile birlikte bir kutuya kapatıldığını düşünmemizi önerir. Dedektör bir dakikada yalnızca bir kere çalıştırılır, radyoaktif kaynağın bu bir dakika içinde saptanabilir bir parçacık yayama olasılığının iki de bir (162) olduğunu varsayalım. Kuantum kuramı bu radyoaktif olayın tesbiti konusunda kestirimde bulunmaz; yalnızca olasılığı 1/2 olarak verir.Eğer bir parçacık tesbit edilirse, kutuda zehirli bir gaz çıkar ve kediyi öldürür.İyi kapatılmış olan kutu çok uzakta, dünyanın bir uydusundadır, bu nedenle kedinin canlı olup olmadınğını bilmeyiz.
Schrodinger bir kedi üzerinde yaptığı bir deneyde tesadüfün olmadığına dair çok büyük deliller vardır. Kader konusu göreceli bir kavram olduğundan pek o konuya girmek istemiyorum ama bilimsel çalışmalarla çoğu olguyu tesedüfe bağlamayı da doğru bulmuyorum. Daha önce bir yazdığım gibi tesadüfen bir ruzgar esip, tesadüfen hurda parçalarını bir araya getirip araba oluşmadığına göre etrafımızdaki tesadüflere de böyle bakmamızı tavsiye ederim. Ne de olsa her olay da bir hikmeti vardır demiyor muyuz?
Takvimde yazdığı için güneş tutulmaz, o yüzden tesadüf dediğimiz olayları ne kadar bilimsel olarak açıklayamasak da, kaosta bile düzen olduğunu düşünenler ne demek istediğimi daha iyi anlarlar.
Bilinçaltı ve bilinç olayında olduğu gibi bazı bilim adamları bir kişinin yaşadığı mucivezi olayları bilimselliğini ispatlarken yaşadığımız olaylarında çoğunun tesadüf olmadığına ışık tutmuşlardır.
Oriana Fallaci... Medyanın dünya çapındaki isimlerinden biri... Bütün kitaplarını okumaya çalıştığım, kitaplarına akseden kişiliği ile, delikanlı bir hanım.. Sahici gazeteci.. Dünya siyasetine yön veren kim varsa, onun isticvabı'na maruz kalmıştır. 'İsticvap'ı, ilgili zevat, bu sorgu sualler sırasında hayli sıkıntılı anlar yaşadıkları için kullandım.
Oriana Fallaci'nin elinden kurtulamayanlardan biri de, FKÖ'nün ünlü Beyrut'u tahliyesinin hemen ertesinde görüştüğü, General Ariel Sharon idi. Ancak Fallaci, Arafat'ı Beyrut'tan çıkartabildiği için zafer kazanan kumandan edâsıyla söyleşiye başlayan Sharon'u fena sıkıştırmıştı. Bu mülâkat, üç bölüm halinde, Hürriyet'te 15,16,17 Eylül 1982 tarihlerinde yayınlanmıştı.
Cermenler'in ataları Töton Şövalyeleri'nin bir sözü vardır, hiç kimselerin kulağına küpe olmayan! 'Kılıçla gelen, kılıçla gider.' İzninizle, aşağıda can alıcı bölümlerini aktardığım bu mülâkatın, General Sharon, henüz Sabra Şatilla kampındaki katliamın baş kasabı olarak tüm dünyanın zihnine kazınmadan, daha önce bir tarihte yapılmış olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. İsrail'in kılıçla geldiğini hep biliyoruz; ama, kılıçla gidecek mi, bilinmez. Savaşçılığa ilk soyunduğu andan beri ruhu hiç değişmeyen Sharon'un kılıçla gitmesi muhtemeldir.
- 'General Sharon, zaman zaman bir kuşkuya düşüyorum. Bana öyle geliyor ki, siz güvenliğin, savunmanın ötesinde, çok daha kapsamlı ihtiraslara sahipsiniz. Bunu, geçen yılın aralık ayında, Tel Aviv'de Stratejik Etüdler Enstitüsü'nde yaptığınız bir konuşmaya dayanarak söylüyorum. Bu konuşmanızda, İsrail'in stratejik sınırlarını tanımlamak için, Sovyetler'in yayılma politikasını bir kenara bırakarak şunları söylüyordunuz: 'Çıkarlarımız, Orta Doğu'nun Arap devletleri, Akdeniz ve Kızıldeniz ile sınırlı değildir.1980'li yıllarda, güvenlik nedenleriyle, bu çıkarlar, Türkiye, İran, Pakistan gibi ülkelere, Körfez, Afrika ve özellikle Kuzey Afrika ve Orta Afrika'ya yayılmak durumundadır'. Bu düşünceler dehşet veriyor...
- Bakıyorum, dersinize iyi çalışmışsınız. Sorunuza cevap vereceğim. İsrail belli nedenlerle çok özel bir ülkedir. Biz dünya meselelerine özellikle güvenliğimiz açısından bakarız. Meseleler, bizim için üç çevrede toplanmaktadır. Birinci çevre, Filistin terörizmidir. İkinci çevre, on üç bin tankla bizi tehdit eden Arap ülkeleridir. Üçüncü çevre de, senelerdir Orta Doğu ve Afrika'yı etkileyen Sovyetler'in [malûm, o tarihte, Sovyet sistemi henüz çökmemişti /je.] genişleme siyasetidir.
- Güzel ama anlayamıyorum. Afrika'da, Türkiye'de, İran'da, Pakistan'da, Körfez'de sizi tehdit eden kim? FKÖ'nün Beyrut'tan atılması da, daha başka bir planın, Napolyonvârî bir tasarının bir parçası olmasın?
- - Cevabım hayırdır. Sanki, stratejik çıkarlarımız olan toprakları işgal etmek istiyormuşuz gibi konuşuyorsunuz. Stratejik çıkarlarımız için Türkiye'yi yutmak istediğimizi iddia ederek bizi suçlayan Türkler gibi konuşuyorsunuz. Bu, başka bir sorundur. Bir soruyla durumu anlamanızı sağlayacağım. Sovyetler'in Körfez kıyılarına indiğini, petrol kuyularını hâkimiyetleri altına aldıklarını düşünün. Bu, bizim stratejik konumumuzu etkilemez mi? Türkiye'nin Sovyetler'ce denetlenen bir ülke haline geldiğini düşünün. Bu, bizi tehlikeye düşürmez mi? Tüm ihtimalleri hatırda tutmaya hakkımız yok mu? Bunları düşünmemiz, bizim bu ülkeleri fethetmek istediğimiz anlamına mı geliyor?
- General Sharon, sizin gerçek düşmanınız Arafat mı, Sovyetler mi?
- Sovyetler'in maddî, manevî desteği olmadan, ne Arap ülkeleri ne de Arafat bizimle savaşabilirdi. Atom çağına girdikten sonra... Sovyetler, nükleer savaş riskini almadan, genişleme ve yayılma yolunun terörizm olduğunu kavradılar (...)
- (...) FKÖ'lü olmayan dört milyon Filistinli için, kamplarda yaşayan dört milyon insan için ne düşünüyorsunuz? 'Gezegenimizin yeni Yahudileri' diye tanımlayacağım bu insanların, sizin çektiğiniz acılara katlanmaları mı gerek? Onların da bir yuvaya, bir vatana hakları yok mu?
- Fakat, onların vatanları var: Filistin, yani Ürdün!
- Kral Hüseyin'in Ürdün'ünden mi bahsediyorsunuz?
- Elbette. (..)
- (...) Sizin çözümünüze göre, Filistinliler'in valizlerini alıp Ürdün'e gitmeleri kalıyor.
- Neden? Zâten oradalar.
- Ben Lübnan'da, Suriye'de, Gazze'de, Batı Şeria'da çadırlarda, barakalarda yaşayanlardan söz ediyorum.
- Bazıları bugünkü yerlerinde kalabilir, bir kısmı da Transjordan'a (Ürdün) gidebilir.(...)
- (...) Herhalde, Bedeviler'e de FKÖ'yü kurmak kalır. 'Bedevî Kurtuluş Örgütü'. Peki, Filistinliler'e Batı Şeria'yı, Gazze'yi geri vermeniz mümkün değil mi? Bu, daha makûl bir çözüm olmaz mı? Amerikalılar, Ürdün'ün egemenliğinin muhafaza edilmesinden yanalar.
- Geri vermek mi? Alay mı ediyorsunuz? Bu topraklar binlerce senedir İsrail topraklarıdır. O zamanlar daha İncil bile yoktu meydanda! Bu bölgelerde Filistin Devleti'nin kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz! Asla! '
Ariel Sharon, başkentte, NTV'nin Ankara temsilcisine verdiği mülakatta -aslında, bir söyleşiden ziyade, monoloğu andırıyordu- ziyaretinin pek kısa sürdüğünden şikâyet ettikten sonra, söze, 'Ben diplomat değilim, çiftçiyim.' diyerek girmişti. Anında, kaşlarım havaya kalktı. Yalandan kim ölmüş? Diplomat olmadığı doğru; zira, diplomasi, ustalarının bir zamanlar tarif ettiği üzere, 'mümkün olanın sanatı'dır. Oysa, kanının son damlasına kadar savaşçı olan Sharon, Filistinliler'e hayat hakkı tanımamakta direnirken, gökteki ay'ı istiyor.
Bölgede bir Filistin yönetimi kuruldu gûya. Ama, işte görüyorsunuz işte, adam 1982'de bile, FKÖ Lübnan'dan tahliye olduğu sırada dahi, bir Filistin Devleti'ne izin vermeyeceğini bas bas bağırıyor! ! ! Çiftçilik de nereden çıktı? 'Ben barış için buradayım. Tüm hayatım savaşta geçti. Kimse benim kadar barışı isteyemez.' diyor. Peki bu, 'İsrail Kralı', 'Kral Arik', 'Cani', 'Zorba', 'Acımasız Buldozer', 'İktidara Susamış Fil', 'Lübnan Kasabı' unvanları nereden çıkıyor? Gün geliyor, Sharon'u kendi dava arkadaşları bile zor zaptediyor. Fallaci'ye, 'Neredeyse tüm Arap ülkeleriyle savaştık. Çok geniş bir savaş tecrübemiz var. Askerî açıdan, nereye girmem gerekiyorsa, girerim. Beni bundan dünyada kimse alıkoyamaz. Demokrasi filan dinlemem. Hükümetim hoşlanmasa bile girerim. Onları ikna ederim, demek istiyorum' diyen bir askerin ağzına en yakışmayan kelime, barış!
---------- Jülide ERGÜDER 20 Ağustos 2001, Pazartesi
Önemli olmasa da bir de kişinin saat kaçta yazdığını rumuzun altında gösterilse de tamamen Türkiye saatine göredir.
Mesala 07: 34 giriş yaptığım göstren aşağıdaki yazı,2 saat zaman farkı olduğundan, esasında burada 5: 34 geçe girşi yaptığımı gösterir. O yüzden bulunduğunuz ülkeyi belirtmeniz, okuyana kaç yazdığınız hakkın bilgi vermesi açsından yarayabilir.
Nedir bölümüyle iligili bazı noktaları bu sayfalarda paylaşalım. Belki çok bilinen konular olsa da, bazı üyeler tarafından bilinmiyorsa, bu başlık altında birbirimizi bilgilendirmek iyi olur:
* İlk olarak girilen yazı sayısını değilde, sayfa sayısını gördüğümüz bu sitede, kaç tane giriş yapıldığını basitçe altıyla çarparak bulabilirsiniz, çünkü her altı girişti bir sayfa atıyor…
Mesala bir başlık altına ya da bir kişinin girdiği sayfa sayısı, mesala 16 ise 96 giriş yapıldığı anlamına gelir. Yani yazılanın uzunluğu değil bir kelime bile olsa da bir sayfanın limiti altı giriştir. Bunu göz önünde bulundurup kaç tane giriş (entry) yaptığınızı rumuzunuzun üstüne basılarak gidilen sayfadaki, sayfa sayısını, altıyla çarparak bulabilirsiniz… (Forum Yazılaırmda ise 10 ile çarpın) Tabi ki sayfada altı giriş doldurmayı il girş yapılan sayfayla karşılaştırın..
Bu konuda ki en basit trick, kişi bir girişte yazacağını pek çok giriş yaparak sayfa sayısını çokmuş gibi gösterebilir…
* Çok tıklananların artış sayısı bir kişinin kaç defa bastığı değil, kişilerin kaç defa bastığı ile ilgilidir. Tabi sadece tıklama değil kişinin ya da kişilerin giriş saysıda etkiliyor. Sex konularında halkça meraklı olduğumuzu gösteren bir sistem :)
Bir kişi isterse yüz defa bassın zaten ilk basışta yaptığı zaman, sitenin sistemi onun IP Adresini hafızını kaydeder. Oylama anketlerinde ve kullanıcıyı hep tanıda da aynı sistem mevcuttur ama sistem bilgisayar IP adressi alıyordur fakat sadece hattı veya bilgisayarını kapatıp açtığı zaman değişebilecek olan Net IP Adressi,100 defa çıkıp girmekle yapılsada; değmez.
Trick'i, kişi en çok tıklananlarda kendini göstermek istiyorsa birinci bahsettiğim gibi bir girişte yazılcak bir konuyu, taksit taksit yazarak, tıklama saysını da ilk sıralara gitiebilir ya da bir yazıyı silip yazıp silmeyi çoğu kez yaparak da aynı amaca ulaşabilir. Tabi ameli hileyse emme basma tulumbadan ileri gitmez.
* Bu arada çoğu kişi bilse de söylemek de yarar var; Kişi yazdıklarını 'forum yazılarım' bölümünden silebilir.
Teknik bakımından çok geliştirilmesi gereken nedir bölümü bence Ekşi Sözlüğün sisteminden tüyo alması üyeler açısından yararlı ve daha kullanışlı hale getirilmiş olur.
* Silinen bazı başlıklar ne kadar listede olmasa da hala sistemden ulaşılabilir. Mesala silinen bir başlığın adını herhangi bir başlık altında girerseniz ‘’Bakınız: ’’ kısmında linki çıkar. Mesala silinen ‘’Antolojiye Mektuplar’’ başlığına bakın alttan ya da silinen ‘’bakınız’’ başlığına bile ulaşabilirsiniz. Eğer göremiyorsanız, demek ki sistemden tamamen silinmiştir anlamına gelir.
Tam silinmemesin amacı, 'bir daha aynı başlık girilmesin ' diye, yetkililer tarafından alınan önlemdir. Bu olayı ‘’Senlik Benlik’’ başlığında yaşandı, sonunda Dehşet arkadaşım ‘’Senlik-Benlik’’ diye değiştirerek yeni başlık olarak açılabildi…
* Http başlığı altında açıkladığım gibi: (iki nokta üstüste) kullandığınız yazılarınızı girdiğinizde otamatikman bir boşluk oluşur. Bu yüzden aktardığınız web sayfa adresslerinde http: // kullanıyorsanız copy-paste (kopyala-yapıştıran) yapan bir kişi verilen sayfaya ulaşamaz. Tavsiyem http’siz ama www. ile verin adressi. Bu bug (hata) sadece http geçerli değil tüm iki nokta üstüste ve noktalı virgülle de geçen yazılarda geçerli olduğundan bu noktolama işarertleriyle verilen yazılara dikkat edin.
* Başka yaşanan bir bug (hata) da yine noktolama işaretlerinden tırnak işaretidir. Tırnak işareti girdiğinizde iki yerine tek üst virgül çıkar. Mesala cümlenin sondaki üstü virgül esasında tırnak işareti olarak girmiştm: '
* Tavsiyem yazdıklarınızı kaybetmemek için Word gibi yazı software'lerinde yazın. Riski düşürün...
Bazı başlıklar tamamen silindiğinde Forum yazılarınızın kaybolmasını istemiyorsanız bilgisayarınız da arşivleseniz iyi olur.
Bu konularda kafanıza takılan bir şey varsa özelime mesaj atın. Umarım bu sayfayı silmezler. Antoloji.com ile ilgii tüyoların olduğu FAQ sayfası açılsa iyi olur.
İlim hazinedir. Onun anahtarı da sormaktır. Dikkat ediniz ve sorunuz. Çünkü ilim ile ilgili sorular sormakla dört kişi birden mükafatlanır: Soran(1) , cevap veren(2) , dinleyen(3) ve onları seven(4) .
Tanım: Hadis-i Şerif Kaynak: Müttefakün Aleyh
1. (İmanın esasları çerçevesinde alınması gereken) bu hadiste, “Soran” dan maksat araştıran, inceleyen, ilim öğrenmeye karar vermiş insan demektir ki bu şartlar altındaki insan Hakk Yolu’na adım atmıştır zaten. Soran kişi öğrenmeye hevesli kişidir ve soru sormaya başladığı zaman öğrenmek istediği şeyi bulur ve ona ulaşır. Bir insan sormazsa, kaygısız kalırsa, uzak kalırsa; O’nun Yolu’na girmesi mümkün değildir. Ama araştıran kişi Hakk Yolu’na adım attığını düşünerek; bu yolun gerektirdiği emir ve yasakları yerine getirir, araştırıp öğrendiğini uygular ve böylelikle sevap kazanır.
(Tabi sormanın edebi Maide suresi,5. Ayette, ‘’’… size sıkıntıya sokabilecek olan konular hakkında soru sormayınla…’’ belirtilmiştir.)
2. Soran kişiye cevap veren, öğrettiği bilgi ile sevap kazanıyor.
3. (Yararlı konuların konuşulduğu) bir toplulukta bir kişi öğretileni anlamıyorsa, sormaya da cesaret edemiyorsa eğer; yalnızca orada bulunmak istemesi ile de sevab kazanıyor. Yani bir gün bir kelime anlayabilir ya da bir gün bir kelimeyi uygulayabilir düşüncesi ile o sohbette bulunmak da ona sevab kazandırıyor.
4. Nefsine yenik yaşasa bile yahut herhangi bir sebepten cemaate gelemese bile, herhangi bir şekilde dini eğitim yapmasa bile; ilim yapanlara saygı duyuyor, sevgi duyuyorsa kişi, o da sevaba eriyor.
(Tabi sorup, bizzat öğrenip, anlayana kadar tekrar edip, anlayana kadar sormak, neticede ilmimiz ile amel etmemizdir önemli olan)
Sadece Allah'a inanıp kendi halimize birakıldığımıza mı inanıyoruz? Hayat her yönüyle bir sınama yeri. Gözle görmediğimiz yer çekimi bile nasıl Allah'ın ilmiyse, aynı şekilde Cehennem ve Cennet de O'nun ilmindendir. Bir şeyi görmediğimiz, bilmediğimiz yahut ispatlayamadığımız için yok demek çok kolaydır.
İmanın esaslarından olan Allah'a inanmanın bile, insanın hür iradesine bırakıldıktan sonra, meleklerin veya ahiret gününün olduğuna dair somut bir delil getirilseydi zaten hayatın olmasına gerek kalmazdı. Allah'a iman edenler, emredilenin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmazlık yapmazlar... Onlar kendi idraklerini aşan olguların varlığına da inanıp, düşünmek ile teslim olmak arasında ki gerçek bağlantıyı kurabilmişlerdir.
El-Bakara 2/177'de gerçek erdemlikten bahsedilir. Kişi, 'Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inandım. Öldükten sonra diriliş haktır. Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.'* demekle imanda bütünlük sağlamış olur. Eğer bu olgularda ayrımcılık yaparsa Nisa 4/136 buyrulduğu gibi kişi derin bir sapıklığa sapmıştır.
Bakara,13. Ayet: 'Onlara: “Diğer insanların inandığı gibi inanın” denildiğinde “(Şu) dar kafalıların inandığı gibi mi? diye cevap verirler. Gerçekte onlardır dar kafalılar, ama bunu bilmezler! '
A'raf Sûresi,180. Ayet: ''Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler [yalnızca] Allah'a aittir(1) . Öyleyse, bu niteliklerle artık yalnız Allah'ı çağırın. Ve O'nun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun(2) : Böyleleri yapıp ettiklerinden ötürü er geç cezalandırılacaklardır! ''
(1) ... El-esmau'il-husna (lafzen, ''en güzel isimler'') tabirine gelince; bu tabir; 17; 110,20; 8 ve 59; 24'de olmak üzere bütün Kur'an'da dört defa geçmektedir.
İsim denilince ilk akla gelen, ele alınan ya da işaret edilen herhangi bir nesnenin özünü, cehverini, kendi özünden, yapısından ileri gelen özellik ve niteliklerini göstermek üzere seçilen bir kelime oluyor; el-ahsen(''en iyi / en güzel'') sözcüğünün çoğulu. Hal böyle olunca, El-esmâul-husnâ terkibini 'yetkinliğe / kuzurluğa dair sıfatlar' şeklinde çevirmek yanlış olmayacaktır. Bu tabir Kur'an'da yalnız Allah için kullanılmaktadır.
(2) Yani, bu sıfat ve nitelikleri başka varlıklara ya da nesnelere yakıştırarak ya da bunun tam tersi bir yönde giderek Allah'ı, ''baba'' yahut ''oğul'' gibi insan-biçimli (anthropomorphic) nitelikler ve beşeri ilişkiler içinde tasarlayıp öylece tanımlayarak (Râzi) ________________________________________________
İsrâ Sûresi,110. Ayet: De ki, ''İster Allah diye çağırın, ister Râhman diye: O'nu hangi isimle çağırsanız çağırın, [O hep Birdir; ve] bütün güzel ve üstün nitelikler O'nundur''. (3)
(3) El-esmâul-husnâ (lafzen, ''en yetkin'' ya da ''en güzel isimler'') ifadesine ilişkin bir açıklama için 1. nota bkz. Rahman sıfatı, hiçbir şarta bağlı olmaksızın her şeyi / herkesi kucaklayan kayra, bağış, acıma ve esirgeme keyfiyet ve gücünü ifade eden son derece geniş bir anlama sahiptir ve özellikle, ''Rahmeti kendisine ilke edinen'' (6; 12 ve 54) Allah için kullanılır. ________________________________________________
Tâhâ Sûresi,8. Ayet: Allah ki, kendisinden başka tanrı olmayan O'dur. En güzel, en yüce nitelikler O'nundur!
Haşr Sûresi,24. Ayet: O, Allah'tır, Yaratıcı, bütün özlere ve görüntülere şekil veren Yapıcı! Bütün mükemmellik vasıfları [yalnız] O'nundur. Göklerde ve yerde olan her şey O'nun sınırsız şanını yüceltir: çünkü yalnız O'dur kudret ve hikmet sahibi olan!
Kaynak: Kur'an Mesajı (Meal-Tefsir) , Muhammed Esed, İşaret Yayınları, Nisan 2002
www.yuksel.org
Şöyle konuşuyor, Batılı benliğimiz (?)
Müslüman kalabilirsin ya da başka bir dinde, ama beni yakalamak için değişmelisin dostum. Dilini değiştirmelisin önce. Yüksek ortamlarda benim dilimi kullanmalısın. Benim dilimi ikinci dil ya da yabancı dil olarak öğrenmen yetmez. Kendi dilin yabancı kalmalı, hatta neredeyse etnik bir dil, benim dilim ise yüksek ortamlarda anadil olmalı.
Nedir bu yüksek ortamlar? En başta yüksekokullar. Sonra liseler, ortaokullar, ilkokullar, hatta anaokulları. Kendi dilinle konuşmak sende aşağılık duygusu yaratmalı.
Örneğin marketing (pazarlamanın yüksek olanı) alanında benim sözcüklerimle cümleler kurmalısın. Kendi dilinle ifade etmeye çalış bak, ne kadar bayağı kalıyor. Global dünyanın bir parçası olarak kendini hissetmek istiyorsan, benim yaptığımı iyi yapmalısın. Gazetelerinin, televizyonlarının isimleri bile benim dilimde olacak(Eskiden beri olanlar kalsın) . Edirne'den Sibirya'ya kadar bütün Türkler, gökteki yıldıza yıldız der, ya da 'cıldız'. Biliyorum binlerce yıldır bu böyleydi. Ama artık star demelisin. Unut artık yıldızı. Senin yıldızın geçmişte değil, Doğu'da hiç değil, bizim tarafta. Zaten bu konuları da sana ben öğretmiyor muyum? Hangi ülkede Orta Asya ile ilgili daha
çok araştırma yapılıyor sanıyorsun, sen de mi ben de mi? Bırak sözcükleri, harfleri bile istediğim gibi okuyacaksın.
Kendi harfini benim okuduğum gibi söyle. Entivi de, mesela. Diğer türlü söylemeyi dene, bak, sen de gördün, ne kadar bayağı, köylü, doğulu bir 'sound' değil mi? Hem sen değil misin modern olmak isteyen? Kendini ve kültürünü, dilini, geleneklerini, geçmişini aşağıda hissetmezsen (açıkça değil tabii, içinde, sadece içinde) bu metamorfozu gerçekleştiremezsin dostum. Paşa'ya Pasha, Leyla'ya Laila diyeceksin ve yazacaksın. Biraz oryantalist ama daha 'Batılı gözüyle bir Doğulu şıklık! ' Sen bakma köşk sözcüğüne, biz artık ona kiosk diyoruz, sen de öyle söyle. Hah şöyle!
Ne diyoruz, concept yaratmalıyız. Yaratıcı ol, kendine creative de. Fabrikayı Ümraniye'de kur, markanı İtalyancadan al. Yoksa malını satamazsın. Türk olduğu anlaşılırsa ya da Türk gibi gözükürse kimse evine sokmaz. Sen ona Türk olmayan bir isim bul en iyisi. Kimse sana kızmaz. 'Trend' böyle.
Tavuk bile satamazsın. Neden, Mudurnu Chicken oldu sanıyorsun? İnsanlar tavuk değil 'chicken' yemek istiyor. Ne zamandır radyolar 'Goooooood morning Türkiye' diye sesleniyor. Bizi uyandırmak için olsa gerek...
Atlas dergisi - Şubat 2002
Dervişlik dedikleri hırka ile tac degil
Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil
Durmuş marifet söyler, erene Yunus Emrem
Yol eriyle yoldadır, yolsuza yoldaş değil
Yunus Emre
'Hiçbir başarımı tesadüfe borçlu değilim, buluşlarım da tesadüf değil; çalışmalarımın eseridir. (T.Edison) '
Ervin Schrödinger kedisini bilir misiniz?
Kısaca Schrodinger, bir kedinin zayıf radyoaktif bir kaynak ve bir radyoaktif parçacık dedektörü ile birlikte bir kutuya kapatıldığını düşünmemizi önerir. Dedektör bir dakikada yalnızca bir kere çalıştırılır, radyoaktif kaynağın bu bir dakika içinde saptanabilir bir parçacık yayama olasılığının iki de bir (162) olduğunu varsayalım. Kuantum kuramı bu radyoaktif olayın tesbiti konusunda kestirimde bulunmaz; yalnızca olasılığı 1/2 olarak verir.Eğer bir parçacık tesbit edilirse, kutuda zehirli bir gaz çıkar ve kediyi öldürür.İyi kapatılmış olan kutu çok uzakta, dünyanın bir uydusundadır, bu nedenle kedinin canlı olup olmadınğını bilmeyiz.
Schrodinger bir kedi üzerinde yaptığı bir deneyde tesadüfün olmadığına dair çok büyük deliller vardır. Kader konusu göreceli bir kavram olduğundan pek o konuya girmek istemiyorum ama bilimsel çalışmalarla çoğu olguyu tesedüfe bağlamayı da doğru bulmuyorum. Daha önce bir yazdığım gibi tesadüfen bir ruzgar esip, tesadüfen hurda parçalarını bir araya getirip araba oluşmadığına göre etrafımızdaki tesadüflere de böyle bakmamızı tavsiye ederim. Ne de olsa her olay da bir hikmeti vardır demiyor muyuz?
Takvimde yazdığı için güneş tutulmaz, o yüzden tesadüf dediğimiz olayları ne kadar bilimsel olarak açıklayamasak da, kaosta bile düzen olduğunu düşünenler ne demek istediğimi daha iyi anlarlar.
Bilinçaltı ve bilinç olayında olduğu gibi bazı bilim adamları bir kişinin yaşadığı mucivezi olayları bilimselliğini ispatlarken yaşadığımız olaylarında çoğunun tesadüf olmadığına ışık tutmuşlardır.
Kılıçla gelen, kılıçla gider...
Oriana Fallaci... Medyanın dünya çapındaki isimlerinden biri... Bütün kitaplarını okumaya çalıştığım, kitaplarına akseden kişiliği ile, delikanlı bir hanım.. Sahici gazeteci.. Dünya siyasetine yön veren kim varsa, onun isticvabı'na maruz kalmıştır. 'İsticvap'ı, ilgili zevat, bu sorgu sualler sırasında hayli sıkıntılı anlar yaşadıkları için kullandım.
Oriana Fallaci'nin elinden kurtulamayanlardan biri de, FKÖ'nün ünlü Beyrut'u tahliyesinin hemen ertesinde görüştüğü, General Ariel Sharon idi. Ancak Fallaci, Arafat'ı Beyrut'tan çıkartabildiği için zafer kazanan kumandan edâsıyla söyleşiye başlayan Sharon'u fena sıkıştırmıştı. Bu mülâkat, üç bölüm halinde, Hürriyet'te 15,16,17 Eylül 1982 tarihlerinde yayınlanmıştı.
Cermenler'in ataları Töton Şövalyeleri'nin bir sözü vardır, hiç kimselerin kulağına küpe olmayan! 'Kılıçla gelen, kılıçla gider.' İzninizle, aşağıda can alıcı bölümlerini aktardığım bu mülâkatın, General Sharon, henüz Sabra Şatilla kampındaki katliamın baş kasabı olarak tüm dünyanın zihnine kazınmadan, daha önce bir tarihte yapılmış olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. İsrail'in kılıçla geldiğini hep biliyoruz; ama, kılıçla gidecek mi, bilinmez. Savaşçılığa ilk soyunduğu andan beri ruhu hiç değişmeyen Sharon'un kılıçla gitmesi muhtemeldir.
- 'General Sharon, zaman zaman bir kuşkuya düşüyorum. Bana öyle geliyor ki, siz güvenliğin, savunmanın ötesinde, çok daha kapsamlı ihtiraslara sahipsiniz. Bunu, geçen yılın aralık ayında, Tel Aviv'de Stratejik Etüdler Enstitüsü'nde yaptığınız bir konuşmaya dayanarak söylüyorum. Bu konuşmanızda, İsrail'in stratejik sınırlarını tanımlamak için, Sovyetler'in yayılma politikasını bir kenara bırakarak şunları söylüyordunuz: 'Çıkarlarımız, Orta Doğu'nun Arap devletleri, Akdeniz ve Kızıldeniz ile sınırlı değildir.1980'li yıllarda, güvenlik nedenleriyle, bu çıkarlar, Türkiye, İran, Pakistan gibi ülkelere, Körfez, Afrika ve özellikle Kuzey Afrika ve Orta Afrika'ya yayılmak durumundadır'. Bu düşünceler dehşet veriyor...
- Bakıyorum, dersinize iyi çalışmışsınız. Sorunuza cevap vereceğim. İsrail belli nedenlerle çok özel bir ülkedir. Biz dünya meselelerine özellikle güvenliğimiz açısından bakarız. Meseleler, bizim için üç çevrede toplanmaktadır. Birinci çevre, Filistin terörizmidir. İkinci çevre, on üç bin tankla bizi tehdit eden Arap ülkeleridir. Üçüncü çevre de, senelerdir Orta Doğu ve Afrika'yı etkileyen Sovyetler'in [malûm, o tarihte, Sovyet sistemi henüz çökmemişti /je.] genişleme siyasetidir.
- Güzel ama anlayamıyorum. Afrika'da, Türkiye'de, İran'da, Pakistan'da, Körfez'de sizi tehdit eden kim? FKÖ'nün Beyrut'tan atılması da, daha başka bir planın, Napolyonvârî bir tasarının bir parçası olmasın?
- - Cevabım hayırdır. Sanki, stratejik çıkarlarımız olan toprakları işgal etmek istiyormuşuz gibi konuşuyorsunuz. Stratejik çıkarlarımız için Türkiye'yi yutmak istediğimizi iddia ederek bizi suçlayan Türkler gibi konuşuyorsunuz. Bu, başka bir sorundur. Bir soruyla durumu anlamanızı sağlayacağım. Sovyetler'in Körfez kıyılarına indiğini, petrol kuyularını hâkimiyetleri altına aldıklarını düşünün. Bu, bizim stratejik konumumuzu etkilemez mi? Türkiye'nin Sovyetler'ce denetlenen bir ülke haline geldiğini düşünün. Bu, bizi tehlikeye düşürmez mi? Tüm ihtimalleri hatırda tutmaya hakkımız yok mu? Bunları düşünmemiz, bizim bu ülkeleri fethetmek istediğimiz anlamına mı geliyor?
- General Sharon, sizin gerçek düşmanınız Arafat mı, Sovyetler mi?
- Sovyetler'in maddî, manevî desteği olmadan, ne Arap ülkeleri ne de Arafat bizimle savaşabilirdi. Atom çağına girdikten sonra... Sovyetler, nükleer savaş riskini almadan, genişleme ve yayılma yolunun terörizm olduğunu kavradılar (...)
- (...) FKÖ'lü olmayan dört milyon Filistinli için, kamplarda yaşayan dört milyon insan için ne düşünüyorsunuz? 'Gezegenimizin yeni Yahudileri' diye tanımlayacağım bu insanların, sizin çektiğiniz acılara katlanmaları mı gerek? Onların da bir yuvaya, bir vatana hakları yok mu?
- Fakat, onların vatanları var: Filistin, yani Ürdün!
- Kral Hüseyin'in Ürdün'ünden mi bahsediyorsunuz?
- Elbette. (..)
- (...) Sizin çözümünüze göre, Filistinliler'in valizlerini alıp Ürdün'e gitmeleri kalıyor.
- Neden? Zâten oradalar.
- Ben Lübnan'da, Suriye'de, Gazze'de, Batı Şeria'da çadırlarda, barakalarda yaşayanlardan söz ediyorum.
- Bazıları bugünkü yerlerinde kalabilir, bir kısmı da Transjordan'a (Ürdün) gidebilir.(...)
- (...) Herhalde, Bedeviler'e de FKÖ'yü kurmak kalır. 'Bedevî Kurtuluş Örgütü'. Peki, Filistinliler'e Batı Şeria'yı, Gazze'yi geri vermeniz mümkün değil mi? Bu, daha makûl bir çözüm olmaz mı? Amerikalılar, Ürdün'ün egemenliğinin muhafaza edilmesinden yanalar.
- Geri vermek mi? Alay mı ediyorsunuz? Bu topraklar binlerce senedir İsrail topraklarıdır. O zamanlar daha İncil bile yoktu meydanda! Bu bölgelerde Filistin Devleti'nin kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz! Asla! '
Ariel Sharon, başkentte, NTV'nin Ankara temsilcisine verdiği mülakatta -aslında, bir söyleşiden ziyade, monoloğu andırıyordu- ziyaretinin pek kısa sürdüğünden şikâyet ettikten sonra, söze, 'Ben diplomat değilim, çiftçiyim.' diyerek girmişti. Anında, kaşlarım havaya kalktı. Yalandan kim ölmüş? Diplomat olmadığı doğru; zira, diplomasi, ustalarının bir zamanlar tarif ettiği üzere, 'mümkün olanın sanatı'dır. Oysa, kanının son damlasına kadar savaşçı olan Sharon, Filistinliler'e hayat hakkı tanımamakta direnirken, gökteki ay'ı istiyor.
Bölgede bir Filistin yönetimi kuruldu gûya. Ama, işte görüyorsunuz işte, adam 1982'de bile, FKÖ Lübnan'dan tahliye olduğu sırada dahi, bir Filistin Devleti'ne izin vermeyeceğini bas bas bağırıyor! ! ! Çiftçilik de nereden çıktı? 'Ben barış için buradayım. Tüm hayatım savaşta geçti. Kimse benim kadar barışı isteyemez.' diyor. Peki bu, 'İsrail Kralı', 'Kral Arik', 'Cani', 'Zorba', 'Acımasız Buldozer', 'İktidara Susamış Fil', 'Lübnan Kasabı' unvanları nereden çıkıyor? Gün geliyor, Sharon'u kendi dava arkadaşları bile zor zaptediyor. Fallaci'ye, 'Neredeyse tüm Arap ülkeleriyle savaştık. Çok geniş bir savaş tecrübemiz var. Askerî açıdan, nereye girmem gerekiyorsa, girerim. Beni bundan dünyada kimse alıkoyamaz. Demokrasi filan dinlemem. Hükümetim hoşlanmasa bile girerim. Onları ikna ederim, demek istiyorum' diyen bir askerin ağzına en yakışmayan kelime, barış!
----------
Jülide ERGÜDER 20 Ağustos 2001, Pazartesi
Önemli olmasa da bir de kişinin saat kaçta yazdığını rumuzun altında gösterilse de tamamen Türkiye saatine göredir.
Mesala 07: 34 giriş yaptığım göstren aşağıdaki yazı,2 saat zaman farkı olduğundan, esasında burada 5: 34 geçe girşi yaptığımı gösterir. O yüzden bulunduğunuz ülkeyi belirtmeniz, okuyana kaç yazdığınız hakkın bilgi vermesi açsından yarayabilir.
Nedir bölümüyle iligili bazı noktaları bu sayfalarda paylaşalım. Belki çok bilinen konular olsa da, bazı üyeler tarafından bilinmiyorsa, bu başlık altında birbirimizi bilgilendirmek iyi olur:
* İlk olarak girilen yazı sayısını değilde, sayfa sayısını gördüğümüz bu sitede, kaç tane giriş yapıldığını basitçe altıyla çarparak bulabilirsiniz, çünkü her altı girişti bir sayfa atıyor…
Mesala bir başlık altına ya da bir kişinin girdiği sayfa sayısı, mesala 16 ise 96 giriş yapıldığı anlamına gelir. Yani yazılanın uzunluğu değil bir kelime bile olsa da bir sayfanın limiti altı giriştir. Bunu göz önünde bulundurup kaç tane giriş (entry) yaptığınızı rumuzunuzun üstüne basılarak gidilen sayfadaki, sayfa sayısını, altıyla çarparak bulabilirsiniz… (Forum Yazılaırmda ise 10 ile çarpın) Tabi ki sayfada altı giriş doldurmayı il girş yapılan sayfayla karşılaştırın..
Bu konuda ki en basit trick, kişi bir girişte yazacağını pek çok giriş yaparak sayfa sayısını çokmuş gibi gösterebilir…
* Çok tıklananların artış sayısı bir kişinin kaç defa bastığı değil, kişilerin kaç defa bastığı ile ilgilidir. Tabi sadece tıklama değil kişinin ya da kişilerin giriş saysıda etkiliyor. Sex konularında halkça meraklı olduğumuzu gösteren bir sistem :)
Bir kişi isterse yüz defa bassın zaten ilk basışta yaptığı zaman, sitenin sistemi onun IP Adresini hafızını kaydeder. Oylama anketlerinde ve kullanıcıyı hep tanıda da aynı sistem mevcuttur ama sistem bilgisayar IP adressi alıyordur fakat sadece hattı veya bilgisayarını kapatıp açtığı zaman değişebilecek olan Net IP Adressi,100 defa çıkıp girmekle yapılsada; değmez.
Trick'i, kişi en çok tıklananlarda kendini göstermek istiyorsa birinci bahsettiğim gibi bir girişte yazılcak bir konuyu, taksit taksit yazarak, tıklama saysını da ilk sıralara gitiebilir ya da bir yazıyı silip yazıp silmeyi çoğu kez yaparak da aynı amaca ulaşabilir. Tabi ameli hileyse emme basma tulumbadan ileri gitmez.
* Bu arada çoğu kişi bilse de söylemek de yarar var; Kişi yazdıklarını 'forum yazılarım' bölümünden silebilir.
Teknik bakımından çok geliştirilmesi gereken nedir bölümü bence Ekşi Sözlüğün sisteminden tüyo alması üyeler açısından yararlı ve daha kullanışlı hale getirilmiş olur.
* Silinen bazı başlıklar ne kadar listede olmasa da hala sistemden ulaşılabilir. Mesala silinen bir başlığın adını herhangi bir başlık altında girerseniz ‘’Bakınız: ’’ kısmında linki çıkar. Mesala silinen ‘’Antolojiye Mektuplar’’ başlığına bakın alttan ya da silinen ‘’bakınız’’ başlığına bile ulaşabilirsiniz. Eğer göremiyorsanız, demek ki sistemden tamamen silinmiştir anlamına gelir.
Tam silinmemesin amacı, 'bir daha aynı başlık girilmesin ' diye, yetkililer tarafından alınan önlemdir. Bu olayı ‘’Senlik Benlik’’ başlığında yaşandı, sonunda Dehşet arkadaşım ‘’Senlik-Benlik’’ diye değiştirerek yeni başlık olarak açılabildi…
* Http başlığı altında açıkladığım gibi: (iki nokta üstüste) kullandığınız yazılarınızı girdiğinizde otamatikman bir boşluk oluşur. Bu yüzden aktardığınız web sayfa adresslerinde http: // kullanıyorsanız copy-paste (kopyala-yapıştıran) yapan bir kişi verilen sayfaya ulaşamaz. Tavsiyem http’siz ama www. ile verin adressi. Bu bug (hata) sadece http geçerli değil tüm iki nokta üstüste ve noktalı virgülle de geçen yazılarda geçerli olduğundan bu noktolama işarertleriyle verilen yazılara dikkat edin.
* Başka yaşanan bir bug (hata) da yine noktolama işaretlerinden tırnak işaretidir. Tırnak işareti girdiğinizde iki yerine tek üst virgül çıkar. Mesala cümlenin sondaki üstü virgül esasında tırnak işareti olarak girmiştm: '
* Tavsiyem yazdıklarınızı kaybetmemek için Word gibi yazı software'lerinde yazın. Riski düşürün...
Bazı başlıklar tamamen silindiğinde Forum yazılarınızın kaybolmasını istemiyorsanız bilgisayarınız da arşivleseniz iyi olur.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Aklıma geldikçe aktarmaya çalışırım, Sizinde bildiğiniz nedirle ilgili noktalar varsa lütfen paylaşın…
Bu konularda kafanıza takılan bir şey varsa özelime mesaj atın. Umarım bu sayfayı silmezler. Antoloji.com ile ilgii tüyoların olduğu FAQ sayfası açılsa iyi olur.
İlim hazinedir. Onun anahtarı da sormaktır. Dikkat ediniz ve sorunuz. Çünkü ilim ile ilgili sorular sormakla dört kişi birden mükafatlanır: Soran(1) , cevap veren(2) , dinleyen(3) ve onları seven(4) .
Tanım: Hadis-i Şerif
Kaynak: Müttefakün Aleyh
1. (İmanın esasları çerçevesinde alınması gereken) bu hadiste, “Soran” dan maksat araştıran, inceleyen, ilim öğrenmeye karar vermiş insan demektir ki bu şartlar altındaki insan Hakk Yolu’na adım atmıştır zaten. Soran kişi öğrenmeye hevesli kişidir ve soru sormaya başladığı zaman öğrenmek istediği şeyi bulur ve ona ulaşır. Bir insan sormazsa, kaygısız kalırsa, uzak kalırsa; O’nun Yolu’na girmesi mümkün değildir. Ama araştıran kişi Hakk Yolu’na adım attığını düşünerek; bu yolun gerektirdiği emir ve yasakları yerine getirir, araştırıp öğrendiğini uygular ve böylelikle sevap kazanır.
(Tabi sormanın edebi Maide suresi,5. Ayette, ‘’’… size sıkıntıya sokabilecek olan konular hakkında soru sormayınla…’’ belirtilmiştir.)
2. Soran kişiye cevap veren, öğrettiği bilgi ile sevap kazanıyor.
3. (Yararlı konuların konuşulduğu) bir toplulukta bir kişi öğretileni anlamıyorsa, sormaya da cesaret edemiyorsa eğer; yalnızca orada bulunmak istemesi ile de sevab kazanıyor. Yani bir gün bir kelime anlayabilir ya da bir gün bir kelimeyi uygulayabilir düşüncesi ile o sohbette bulunmak da ona sevab kazandırıyor.
4. Nefsine yenik yaşasa bile yahut herhangi bir sebepten cemaate gelemese bile, herhangi bir şekilde dini eğitim yapmasa bile; ilim yapanlara saygı duyuyor, sevgi duyuyorsa kişi, o da sevaba eriyor.
(Tabi sorup, bizzat öğrenip, anlayana kadar tekrar edip, anlayana kadar sormak, neticede ilmimiz ile amel etmemizdir önemli olan)
Sadece Allah'a inanıp kendi halimize birakıldığımıza mı inanıyoruz? Hayat her yönüyle bir sınama yeri. Gözle görmediğimiz yer çekimi bile nasıl Allah'ın ilmiyse, aynı şekilde Cehennem ve Cennet de O'nun ilmindendir. Bir şeyi görmediğimiz, bilmediğimiz yahut ispatlayamadığımız için yok demek çok kolaydır.
İmanın esaslarından olan Allah'a inanmanın bile, insanın hür iradesine bırakıldıktan sonra, meleklerin veya ahiret gününün olduğuna dair somut bir delil getirilseydi zaten hayatın olmasına gerek kalmazdı. Allah'a iman edenler, emredilenin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmazlık yapmazlar... Onlar kendi idraklerini aşan olguların varlığına da inanıp, düşünmek ile teslim olmak arasında ki gerçek bağlantıyı kurabilmişlerdir.
El-Bakara 2/177'de gerçek erdemlikten bahsedilir. Kişi, 'Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inandım. Öldükten sonra diriliş haktır. Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.'* demekle imanda bütünlük sağlamış olur. Eğer bu olgularda ayrımcılık yaparsa Nisa 4/136 buyrulduğu gibi kişi derin bir sapıklığa sapmıştır.
Bakara,13. Ayet: 'Onlara: “Diğer insanların inandığı gibi inanın” denildiğinde “(Şu) dar kafalıların inandığı gibi mi? diye cevap verirler. Gerçekte onlardır dar kafalılar, ama bunu bilmezler! '
*Bkz: Amentü Billahi
A'raf Sûresi,180. Ayet: ''Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler [yalnızca] Allah'a aittir(1) . Öyleyse, bu niteliklerle artık yalnız Allah'ı çağırın. Ve O'nun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun(2) : Böyleleri yapıp ettiklerinden ötürü er geç cezalandırılacaklardır! ''
(1) ... El-esmau'il-husna (lafzen, ''en güzel isimler'') tabirine gelince; bu tabir; 17; 110,20; 8 ve 59; 24'de olmak üzere bütün Kur'an'da dört defa geçmektedir.
İsim denilince ilk akla gelen, ele alınan ya da işaret edilen herhangi bir nesnenin özünü, cehverini, kendi özünden, yapısından ileri gelen özellik ve niteliklerini göstermek üzere seçilen bir kelime oluyor; el-ahsen(''en iyi / en güzel'') sözcüğünün çoğulu. Hal böyle olunca, El-esmâul-husnâ terkibini 'yetkinliğe / kuzurluğa dair sıfatlar' şeklinde çevirmek yanlış olmayacaktır. Bu tabir Kur'an'da yalnız Allah için kullanılmaktadır.
(2) Yani, bu sıfat ve nitelikleri başka varlıklara ya da nesnelere yakıştırarak ya da bunun tam tersi bir yönde giderek Allah'ı, ''baba'' yahut ''oğul'' gibi insan-biçimli (anthropomorphic) nitelikler ve beşeri ilişkiler içinde tasarlayıp öylece tanımlayarak (Râzi)
________________________________________________
İsrâ Sûresi,110. Ayet: De ki, ''İster Allah diye çağırın, ister Râhman diye: O'nu hangi isimle çağırsanız çağırın, [O hep Birdir; ve] bütün güzel ve üstün nitelikler O'nundur''. (3)
(3) El-esmâul-husnâ (lafzen, ''en yetkin'' ya da ''en güzel isimler'') ifadesine ilişkin bir açıklama için 1. nota bkz. Rahman sıfatı, hiçbir şarta bağlı olmaksızın her şeyi / herkesi kucaklayan kayra, bağış, acıma ve esirgeme keyfiyet ve gücünü ifade eden son derece geniş bir anlama sahiptir ve özellikle, ''Rahmeti kendisine ilke edinen'' (6; 12 ve 54) Allah için kullanılır.
________________________________________________
Tâhâ Sûresi,8. Ayet: Allah ki, kendisinden başka tanrı olmayan O'dur. En güzel, en yüce nitelikler O'nundur!
Haşr Sûresi,24. Ayet: O, Allah'tır, Yaratıcı, bütün özlere ve görüntülere şekil veren Yapıcı! Bütün mükemmellik vasıfları [yalnız] O'nundur. Göklerde ve yerde olan her şey O'nun sınırsız şanını yüceltir: çünkü yalnız O'dur kudret ve hikmet sahibi olan!
Kaynak: Kur'an Mesajı (Meal-Tefsir) , Muhammed Esed, İşaret Yayınları, Nisan 2002