Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Mete Esin
Mete Esin

DÜNYÂ SONSUZ BOŞLUKTA BÖYLE DÖNER DURURKEN, ÜSTÜNDEKİ HAYATLAR AKIP AKIP GİTMEKTE! ..

  • şu an ne dinliyorum15.04.2013 - 01:11

    Âşık Fakîrî

    Tabib, sen elleme benim yaramı; / Beni bu dertlere salanı getir. / Kabul etmem bir gün eksik olursa; / Benden bu ömrümü çalanı getir. / Git, ara, bul, getir; saçlarını yol getir!
    Bir kor oldu, görülüyor özümden; / Nağme-nağme iniliyor sazımdan. / Dünyâyı verseler yoktur gözümden; / Dili bülbül, kaşı kemanı getir. / Git, ara, bul, getir; saçlarını yol getir!
    Merhamet etmiyor gözüm yaşına; / Sen derman arama boşu-boşuna. / Ölür isem mezarımın başına; / Hayâtıma sebep olanı getir! Git, ara, bul, getir; saçlarını yol getir!
    Merhamet et karşısında bıkmadan; / Hatırını, gönülünü yıkmadan… / Çabuk getir, can bedenden çıkmadan. / Fakir’in derdine dermanı getir. / Git, ara, bul, getir; saçlarını yol getir!
    Yoksulun derdine dermanı getir. / Git, ara, bul, getir; saçlarını yol getir! / Benden bu ömrümü çalanı getir. / Git, ara, bul, getir; saçlarını yol getir!

    Otuz yıl öncesi olabilecektir. Siverekli mesâi arkadaşımız, bir gün yanımızda bir ezgi mırıldanmaya başlamıştı. İlk defâ dinleyip çok da sevdiğimiz ezgiyi, o gün gıkımız çıkmadan sonuna kadar dinlemiştik.
    Yalnız bir husus vardı ki... Daha sonra bir daha dinlemeyince bunu unutmuştuk. Yıllar sonra ise yeniden hatırımıza gelmiştir. Melodiyi çıkarabilsek bile, sözlerinden bir kelime bile hatırlayamıyorduk. Böyle olmasıysa buna ulaşmak ve yeniden dinlemek için engeldi.
    Dün gece, bunu bir şekilde bulmaya azmetmiştik. Şansımızı önce You Tube’da deneyecektik. Fakat hangi sözü yazıp arayacaktık! ? Bir süre düşündük. Sonra 'ağlatan Türküler' demek aklımıza gelmiştir. Nitekim, böyle deyip aradık.
    İçimize mi doğmuştu ne… “Tabib, sen elleme benim yaramı” diyen Türkü önümüzde değil miydi! Bir sevindik, bir sevindik ki…
    Sıra gelmişti daha fazlasını araştırmaya… Bu güzellik kimin eseri, kimin ezgisi olabilirdi acaba? .. Bu sâde, özlü ve güzel sözleri, bu güzel terâneyle birleştiren o değer kimdi? Bu saygı değer kişi kimdi? Araştırınca, hakkındaki bir takım bilgilere ulaşabilmiştik.
    Halk ozanı Âşık Fakîrî… Malatya’nın Karaca köyünde doğmuş, 1867-1932 arasında yaşamış. Asıl adı Câfer Serim’miş. Küçük yaşında şiirle ilgilenmiş. Alevî-Bektâşî meclislerinde bu geleneklerle büyüyen Fakîrî, zamanla kendi felsefî ve tasavvufî şiirlerini söylemeye başlamış. Okuma-yazma bilmediği cihetle şiirlerini belleğinde saklayıp-koruyan Âşık, imkân bulduğunda da bunları başkasına yazdırmışmış. Felsefe temelindeki konuları işleyen Âşık, zamanla dönemin siyâsî ve toplumsal olaylarına, yaşadığı çevredeki bâzı ölümler üzerinde durup, ayrılığa da değinmiş.
    Toplumdaki ekonomik statüsünü esas tutup, Fakîrî mahlâsını almış. Öte yandan, gönlü zengin ve kimsenin malında gözü olmayan bir kişiliğe sahipmiş. Hayâtını, köyünde çulhâcılık ve yarıcılık yaparak kazanmışmış.
    Buradaki duygulu şiir ve bestesiniyse, Ünal Günsal notaya almış. Ne var ki, bu kişi hakkında bundan başka hiçbir bilgiye ulaşamamışızdır.
    Evet… Karşımızda yeni bir Âşık Veysel vardır. Kendisi Veysel’den daha eski olmasına rağmen nedense dikkat çekmemiş. Hayret ki bilinmemiş, tanınmamış.
    Bu noktada… Aklımıza, yazıp söyleyeni ve dinleyeniyle günümüzün şu Arabeskçileri geliyor. İstemesek de geliyor. Şimdi… Bir, şu Âşık’ın sözleri ve müziğine kulak verelim. Bir de bugünün Arabeskçilerine… İstersek yalnız şiir olarak, istersek de müziğiyle birlikte… Birincide felsefe var, şiir var, müzik var. Ya Arabesk de ne var? Abuk-sabuk, bom-boş ve saçma-sapan sözlerden; ağlayan ve böğüren o seslerden başka…
    İlkokulu usûlen okuyup, usûlen bitirmiş sanâyi çırakları ve ona mümâsil diğerleri Arabesk dinleyebilirler. Çünkü onlar, bunun üzerine çıkamayacaklardır. Fakat ya diğerleri… Onlar da mı çıkamıyorlar? Neyse...
    Sen ey Âşık Fakîrî... Sen… Hem alçak gönüllü, hem yüce gönüllü Türkmen! .. Nurlar içinde yatasın, e mi!

    Bilindik bir sesten Âşık Fakirî’nin ilâhi gibi Türküsüne buyurun… Sadece bir tık ötedesiniz...

  • şu an ne dinliyorum15.03.2013 - 22:40

    Enis Behiç Koryürek…

    Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar / Zaman, sanki bir rüzgâr ve bir su gibi aksın / Sen, gözlerimde bir renk kulaklarımda bir ses / Ve içimde bir nefes olarak kalacaksın
    Ömrüm, sensiz geçse de aşkın gönlümde kalsın / Gülen gözlerin bin-bir teselli ile baksın / Sen, gözlerimde bir renk kulaklarımda bir ses / Ve içimde bir nefes olarak kalacaksın

    Bir askerlik hâtıramız olan günün şarkısına, onun Yazar’ı ve şiiriyle (güftesiyle) başlıyoruz. Şâir, 1891’de İstanbul’da doğup 1849’da Ankara’da ölmüştür. Mülkiye Mektebi mezunu olup aslen hâriciyecidir, elçilik görevlerinde bulunmuştur. Fakat bunun yanında Fransızca ve edebiyat öğretmenliği yapmış, uzun yıllar da değişik bakanlıklarda çalışmıştır. Hece vezninin beş şâirinden biridir. Milliyet ve yiğitlik kavramları üzerine şiirler yazmıştır. Ömrünün son üç-beş yılı, pek çok benzeri gibi sıkıntılar içinde geçmiştir.
    Besteci Erol Sayan, 1936 Kastamonu- Araç doğumludur. Meslek lisesi mezunu olmasına rağmen, yetenek gösterip müzik alanına geçmiştir. 1954’ten beri müzikle uğraşmaktadır. Kendisi, hâlen ODTÜ korosu ve İTÜ Türk Mûsîkisi Devlet Konservatuarında dersler vermektedir.
    Şâir ve bestecimizi, bu münâsebetle saygıyla anmaktayız. Ölene rahmet, Sayan’a uzun ve sağlıklı ömürler dileriz.
    Askerliğimizin eğitim dönemindeki moral gecelerimizde, birliğimizin bütün mevcûduyla (ikiyüz kişilik koroyla) bu şarkıyı okurduk. Rast makâmındaki şarkımız, makâmının gereği olarak duygulu ve biraz hüzünlüdür. Buna sözleri de eklenince duygu katsayısı yükselirdi. Başlarda, şarkıyı bilmeyip akortsuz ses çıkaranlar da kısa zamanda öğrenmişlerdi. Öğrenmişler ve çok da sevmişlerdi. Şarkı öylesine bir yürekle söylenirdi ki… Bittiğinde, arkadaşların hepsi bir şekilde tepki verirlerdi. İçinde bulunduğu durum ve ruh hâline göre… Kimi coşkuyla nâralar atar, kimi de ellerini yüzüne kapayıp hıçkırarak ağlardı! Kimi de, bu ikisi arasında ve gene duygulu bir takım davranışlar gösterirlerdi.
    Bunlara… Şu anda kendi gözlerimizin buğusunu eklemiş olalım! Evet, bunları yazarken elli yıl önceye gidip duygulanmışızdır.



    Mete Esin

  • şu an ne dinliyorum19.01.2013 - 02:49

    İnci Avcıları…
    Müziği severim. Hem de delicesine bir tutkuyla… Ne var ki o derecede seçiciyimdir. Kalite açısından seçici… Bu açıdan Bach’tan, Betthoven’dan Mozart’tan utanırım. Çünkü, haddimi aşar, bu dehâların yazdıklarını bile dokuz kere süzerim! Çok seçiciyimdir yâni. Şu da vardır ki, o müziği bir de tutmayayım! İşte o zaman da ne dinlemeye doyarım, ne bıkarım, ne de bırakırım!
    Sevdiğim bir müziği, öyle bir, iki, üç… değil; defâlarca ve tam bir tutkuyla dinlerim, dinlerim, dinlerim... Buysa bâzen bir gün de sürebilir, günlerce de!
    Şimdi ve şu sıradaysa… Müziğin dünyâ hârikalarından biri olan Georges Bizet'nin İnci Avcıları'nı, (İnci Avcıları = Pearl Hunters) James Last Orkestrasından dinlemekteyim. İşte öyle, defâlarca…
    Müziğin kapıldığım büyüsüyle, kaçıncı turu geçtiğimiyse bilmem mümkün değildir!

    İşte o İnci Avcıları:

  • avatar26.05.2012 - 00:52

    Şu Avatar Denilen…

    İnternete girip de, kelimeyi duymayıp bilmeyen var mıdır acaba? Ama gene de bir tekrar etmiş olalım. Sitelerde, kendimizi temsil eden fotoğraf ve benzeri diğer şekillere avatar demekteyizdir. Bu, kendi fotoğrafımız olabileceği gibi, hiç ilgimiz olamayan herhangi bir figür de olabilecektir.
    Ancak… Sözün aslı nedir; nereden çıkmış ve kullanılmaya nasıl başlanmıştır? Şöyle bir irdeleyelim bakalım. Bilgi kaynakları, avatar’ın anavatanını Hindistan olarak gösteriyorlar. Evet… Terim, Sanskrit diliyle “avatara” olarak Hindistan’dan çıkmışmış. Öncelikle ilâhî bir varlığın yeryüzüne inmesi demek oluyormuş. Hindû dîninde, tanrı Vişnu’nun ruh durumundan cisim ve beden şekline dönüşmesini anlatırmış. İnsan veyâ başka bir şeyin şekil değiştirmesine de, gene “avatara” denmekteymiş. İnternet dışında; bir düşünce, bir akım, bir terimle birlikte anılan kişiye dahi avatar denirmiş. Konunun Asya dinleriyle karışarak, yazdıkça çatallanan ve uzayan geçmişi ve gelişimini burada keselim.
    Terimi, bugünkü anlamındaysa ve ilk olarak 1985 yılında “Chip Morningstar” diye bir kişi kullanmış. O günden bu yana da şu bildiğimiz kılık ve kavrama dönüşmüş.

    Mete Esin

  • mustafa kemal atatürk26.05.2012 - 00:27

    Atatürk, Borç ve Minnet…

    Bu Ulus ve bu Ülke, Atatürk’e çok şey borçludur, minnettardır. Ödeyemeyeceği kadar borçlu ve bir o kadar da minnettar…
    Diğer yandan… Gerek Ülke’miz, gerekse dünyâda, bugüne kadar onun hakkında her şey yazılmıştır. Müspet ve menfî her şey! .. Bunun önemli yanı şudur ki, müspeti yazanların arasında, onun geçmişte yendiği bâzı yabancılar da yer alırlarken... Menfî yazanların ise, kimi yabancı düşman ve kimi de… Maalesef aramızdan çıkan ahmak, alçak, câhil, hâin ve nankör birileridirler!

    Mete Esin

  • kandil gecesi24.05.2012 - 23:23

    İslâm'ın Kandilleri

    Kandiller, zamanla ve bir evrim sonucunda İslâm’a monte edilmiş ve artık kutsal sayılan günlerdir. İslâm’da, en çok bilinerek önem verileni Kadir olmak üzere beş Kandil bulunmaktadırlar. Bunlar; Mevlid, Regâip, Mîraç, Berat ve Kadir adlarıyla sıralanmaktadırlar. Ancak, Milât’tan on gün kısa olan Arap takvimine göre bu sıralama, yıldan yıla değişebilmektedir de.
    Konuya kandil denen aydınlatma aracından girelim... Bunun aslı olan candela (okunuşu kandela) , Latince yani Roma dilinden geliyor. Buradan Araplar alıp kındil demişler; biz Türklerse sözü onlardan almış ve kandile çevirmişizdir. Belli bir yaşın üstünde olup, köy ve kasabalarda yetişmiş olanlar kandil görmüşlerdir. Kandil camsız bir âlet olup gaz lambasından daha basittir. Bazı kandillerse âdeta fitilli bir çanaktan ibarettirler. İlk kandiller pişmiş topraktan yapılmış, sonra şekilden şekle girmişlerdir. Bundan başka… Târihte; taş, kurşun, cam, seramik, tunç, gümüş, altın gibi çeşitleri görülmüşlerdir. En sonundaysa tenekeden ve camlı yapıldığı görülmüştür. Kandiller sıvı yağları, daha çok da zeytinyağını yakmışlardır. Elektriğin yaygın olarak kullanıldığı günümüzde, câmilerin kubbe veya tavanlarında, kandil niyetine bunun benzeri elektrik lambalarını gene de görebiliriz. Bunlar artık, o mekânların süs unsurları da sayılmaktadırlar.
    Buradaki asıl konumuz olan Kandil günlerine gelince... Henüz elektrik bulunmadan önce, yukarıda andığımız kutsal günlerin gecelerinde, câmi veyâ mescit gibi yerlerde kandil yakıldığından, böyle gecelere de “Kandil” denmeye başlanmıştır. Kandillerin en ünlüsü, kuşkusuz Kadir (Arapça kadr) gecesi olur. Ramazan’ın 27. gününe rastlayan bu gece, İslâm için son derecede önem taşımaktadır. Kur'an’ın beş âyet(cümle) lik Kadir suresi, Kur'an’ın bu gece tebliğ olunmaya başlandığını bildirmektedir. Aynı âyete göre, Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Kadir gecesi Ramazan ayı içindedir ama, aslında bunun günü belli değildir. Buna rağmen, daha sonra konuyu irdeleyen İslâm yorumcuları, bâzı hadislerden çıkardıkları sonuçla Kadir gecesinin, Ramazan’ın 27. gününe rastlaması lâzım geldiğini ileri sürmüşlerdir. İddiayı doğru kabûl eden İslâm toplumları, daha sonra günümüze kadar ve dâimâ aynı tez doğrultusunda hareket etmişlerdir.
    Mevlit (Arapça mevlid) Kandili... Aslı gene Arapça olan mevlit kelimesi; doğum, doğum yeri veya doğum zamanı demek olur. Kandilin konusu olan mevlit ise Hz. Muhammed’in doğumudur ki, ilk olarak Fâtımîler (Mısır) döneminde din törenleri düzenlenerek kutlanmıştır. Geniş çapta kutlamalar ise Selçuklular dönemine rastlamaktadır. Mevlit adına kutlamalar bundan sonra ve yavaş-yavaş bütün bir İslâm toplumuna yayılmıştır. Şu var ki, işin içine kültür girince her toplum Mevlit’i kendine göre yoğurmuştur. Tıpkı İslâm’ın asıl akîdeleri gibi, Mevlit de her toplumda farklı algılanarak, farklı-farklı yorumlanıp, farklı da uygulanmıştır. Mevlit günleri için, değişik İslâm ülkeleri dillerinde manzum övgüler (manzûme) yazılmıştır. Bunlar, ayrıca bestelenerek Kandil günlerinde okunmuşlardır. Ülkemizde yazılan mevlitlerin en ünlüsü Süleyman Çelebi’ninkidir. Bu, o derecede tutulmuş ve o derecede tutunmuştur ki, bugün, diğerlerinin metnini değil varlığını bile bilmemekte, Mevlit manzumesini Süleyman Çelebi’nin yazdığından ibâret sanmaktayızdır. Mevlit Kandili, bizde Osmanlının III. Murat döneminden sonra kutlanmaya başlanmış, bundan sonraysa İslâm’a yerleşip kalmıştır.
    Regâip (Arapça regâib) Kandili... Regâib Arapçada, çok aranan, çok istenen demektir. Bu kandil, Âmine Hatun’un Hz. Muhammed’e hâmile kaldığı gecenin yıldönümünü anlatır. İslâm toplumunda mübârek sayılan günlerdendir. Bu gece dahi diğer kandiller gibi, duâlarla ve genel ibâdetle geçirilir. Böyle bir gecenin (aslında bir günün tamamının) kutlanması, tabii ki Hz. Muhammed’in tebliğlerinden değildir. Nitekim, İslâm içinde söz sâhibi olmuş bâzı kişiler, böyle bir kutlamanın yanlış ve yakışıksız olduğunu düşünmüşlerdir. Bugün de böyle düşünenler bulunmaktadırlar. Târih bilimi de, olayın târih olarak doğruluğunu zâten onaylamamaktadır.
    Mîraç (Arapça mîrac) Kandili... Arapça mîrac; merdiven, yükselme, göğe çıkma gibi anlamlar taşır. Burada, Hz. Muhammed’in İslâm inanışında gökteki Allah katına çıkışı anlatılır. Olay, Mescidi Haram’dan Mescidi Aksâ’ya gidiş gibi de yorumlanır. İddiâlı bir söylentiye göreyse, Hz. Muhammed Burak adındaki beyaz bir atla Mesçid’i Aksâ’ya varmıştır. (Burak gökte hareket edince, buna göre onun kanatlı olduğu ve uçtuğu var sayılmaktadır.) Önceki bütün peygamberler orada beklemektedirler ve kendisini saygıyla karşılamışlardır. Hz. Muhammed, bundan sonra da aynı Burak’la göğün yedinci katına varmıştır. Orada, Allah’a iki yay boyu yaklaşmış, O’nunla konuşmuş, cennet ve cehennemi görmüştür. Mîraç denilen olay, İslam dünyası içindeki belli tartışmalardan birinin konusudur. Bâzıları göğe çıkmayı ciddîye almamakta, bunu bir rüyâ olarak kabûl etmektedirler. Onlar, Hz. Muhammed’in bedeniyle değil ama rûhuyla Mîrac’a çıkmış olabileceğini düşünmektedirler. Hz. Muhammed’in yatağının Mîraç gecesi sabahında ıslak bulunmuş olması, onun geceyi yatağında geçirip terlediği şeklinde izah edilmiştir. Diğer bir kısım İslâm tasavvufçularıysa Mîraç olayını tümden reddetmektedirler. Onlara göre böyle bir olayın yaşanması aslâ mümkün değildir. Bu durum, akla ve dünyâ gerçeğine uymaz. Mîraç olayı işte böylesine tartışmalı bir konudur. Fakat sonuç itibarıyla Mîraç da İslâm’ın mübârek gecelerinden sayılmakta, bu gece de duâ ve ibâdetlere vesîle olmaktadır.
    Berat (Arapça Berâet) Kandili... Arapçadaki berâet, bildiğimiz beraatın aslıdır. Özgür bırakma, kefil olma gibi anlamları vardır. Hz. Muhammed’e peygamberliğin tebliğ edildiği gün olarak kutlanır. Berat Kandili, bağışlanmayla mânen kurtulma gecesi sayılmaktadır. Önceki Kandillerdeki gibi, bu gece de duâ ve ibâdetlerle geçirilir. Aynı dinî törenler uygulanır.
    Anlaşılmış olacağı üzere… Kandiller, kaynaklarını Kuran’dan almamış olsalar bile Kuran’a inananların, daha sonra ibâdetlerin üstüne koydukları düşüncelerin kurumlaşmasıyla ortaya çıkmışlardır. İslâm akîdelerine (inanç ve tapınma kurallarına) katılmışlardır.

    Mete Esin

  • sultan süleyman22.05.2012 - 23:07

    Evlâdım Bulut Kaptan,

    Cevap diyerek, benim adıma buraya bir şeyler karalamışsın. Ancak, ne dediğini anlayamadım! Şu yazdığını Türkçe’ye tercüme edersen, ben de sana cevap vermek isterdim.

    Mete Esin

  • dekar08.05.2012 - 23:53

    Dekar, Dönüm ve Hektar…

    Not: Mesajımız buraya tekrar yüklenmektedir. Çünkü ilkinde, alanları karıştırıp birinde ciddî hatâ yapmışız da farkına varmamışız. Bunu sonradan görmüş ve düzeltmek yoluna gitmişizdir.

    Başarısız ticârî girişimlerini saymazsak ve bizzat ve fiîlen yapmasa bile babamız çiftçiydi. Yâni geçimimiz asl’olarak tarla ve topraktandı. Askere gittiğimiz târihe kadar âilemiz yanında yaşadığımız cihetle… Tarlalarımızın tamâmı veyâ ekilen bir kısmı konuşulurken bu üç kelimeyi de sık-sık duyardık. Bir de daha az kullanılan ar” ve “evlek” vardır. Önceleri biz bunların üstünde durmaz, anlamlarını da bilmezdik. “Ar”la birlikte, dekar ve hektarı ayrıca matematik dersinde de görmüşüzdür.
    Bunlardan “dönüm”ün Türkçe olduğu bellidir. Diğerleri Fransızca olup sırasıyla; ar yüz metre karedir; dekar bin metre kare ve hektara gelince, onbin metre karedir. Türkçe dönüm ise, dekara eşit ve gene bin metre kare olur. Dönüm, halk arasında “dölüm” olarak dahi söylenmektedir. Son olarak… Daha çok bahçe işlerinde kullanılan evlek de, Türkçe olup ev’den gelmektedir. Kesin bir rakama bağlanamaz ise de, dönümün dörtte biri kabûl edilebilir. Buna göre de, ikiyüzün üstünde ve ikiyüzelli metre kareye kadar bir alanın adıdır.
    Yaz aylarında ve maalesef, içimiz yanarak hektarı sık-sık duymaktayızdır. “Şu kadar hektar orman alanı yandı”, diye!

    Mete Esin

  • fenerbahçe01.05.2012 - 00:53

    Fenerbahçe ve Hepsi…

    22.02.1940’ta Trakya-Vize’de doğduktan sonra… İstanbul mâcerâmız, Eyüp'te, semt içinde ayrı ve küçük bir semt olan Râmi'de başlamıştır. Öğrenciliğin ilk adımlarını da, 1947 yılında gene Râmi'de atmışızdır. Bizim çocukluğumuzda, ilkokula başlandıktan sonra genellikle bir de spor kulübü seçilir ve tutulurdu. Sadık bir mürit gibi yaşam boyu bağlanacağımız Fenerbahçe'yi, biz de işte böyle seçmişizdir! Şimdi burada, yetmişiki yaşın verdiği olgunlukla altmışbeş yıllık bir geçmişi yazmak istiyoruz.
    Çocukların kulüp seçiminde, değişik ilhamlar, değişik telkinler rol oynamış olabilirler. Çoklukla evin büyüklerinin kulübü seçilmiştir. İki oğlumuzun aynen Fenerbahçeli oldukları gibi! Bizim, bu konuda etkisi altında kalacağımız bir aile büyüğümüz olmamıştır. Gazetelerin pehlîvan tefrîkâlarını okumaya bayılan pehlîvan yapılı babamız, diğer yandan'Hayvanın aptalı rahvan, insanın aptalı pehlîvan olur! ' derdi. Konu futbola gelince sözü şöyleydi: Haydi oynayanlar eğleniyor, peki ya o seyredenlere ne oluyor? Böyle bir babanın oğlu, ayrıca evin iki çocuğundan ilki olduğumuzdan, kulüp seçiminde âileden ilham ve telkin alamazdık. Ama o da bir Fenerbahçeli olan kardeşimiz, herhâlde bizden etkilenmiştir! Biz ilhamı Fenerbahçe'nin kendisinden, telkini de çevredeki taraftarlardan almış olmalıyızdır.
    Râmi'de, âilece çok sevdiğimiz bir komşumuz ile onların ağabey bildiğimiz bir oğulları vardı. İstanbul'un ve ilkokulun gâlibâ ilk aylarıydı; komşu ağabeyimiz bir gün: Mete, sen hangi kulübü tutuyorsun? diye soruvermişti. O gün ne olduğumuzu bilmemiz için, böyle bir soru lâzımmış meğer! Bir anda, aynı şeyi kendi-kendimize sormuştuk. Evet, biz hangi kulübü tutuyorduk? Bunun cevabının içimizde doğması fazla gecikmemişti; Fenerbahçeli olduğumuzu o anda anlamıştık! Anlamıştık da, çok sevdiğimiz komşumuzun rengini bilmemekten dolayı, cevap veremiyorduk. Öyle ya, komşumuz Sarı-Lâcivert değilse aramız bundan sonra nasıl olacaktı? (Nitekim, onun yaşıtımız olan amca oğlu Beşiktaşlıydı.) Onun atlarına, arabasına bundan sonra hangi yüzle binecektik? Ama gözümüze bakıp cevap bekleyen komşu-ağbimizi daha fazla bekletemezdik. O zaman içimizden geleni söyleyiverdik. İyi ki de söylemişiz! O da Fenerbahçeli değil miymiş! Onun,'Afferin Mete, afferin sana! Sakın değişme, sakın dönme ha! ' diyen sözlerini şimdi bile duyar gibi oluyoruz.
    İlkokulun iki yılını Râmi'de okumuş, sonra Eyüp merkezine taşınmıştık. Buradaki iki yıldan aklımızda kalan altı kişinin Fenerbahçeli, birinin ise Beşiktaşlı olduklarını hatırlarız. Eyüp'teki sınıf mevcudu otuzdan az fazlaydı. Bu mevcut içinde de, galiba iki Galatasaraylıyla beş-altı kadar Beşiktaşlı vardılar. Kalanı mı? Elbette ki Fenerbahçeliydiler! Yatılı okuduğumuz orta okuldaki durum bundan farklı olmamıştır. Bu okulun Ankara'daki lise kısmında, son sınıfta kırkiki kişiydik. İçimizde, topu görse bomba sanacak olanlar vardı! Ama herkes bir kulüp tutardı. Buradaki sayı şöyleydi; Fenerbahçe otuzdört, Beşiktaş dört, Galatasaray dört. Son sınıftayken veya bir önceki yıl Galatasaray İstanbul şampiyonu olmuştu. (Türkiye çapındaki ligler daha sonra başlamıştır.) İşte o yıl, Beşiktaşlı bir arkadaş kulüp değiştirip Galatasaray'a geçmişti. Kıbrıslı olup Galatasaray'ı tutan mûzip diğer bir arkadaşımız da, bu yüzden ona 'Kulüp' diye lâkap takmıştı. Ondan sonra; geldi Kulüp, gitti Kulüp! O yıllar, Beşiktaş'ın gerileyip Galatasaray'ın palazlandığı dönemin başlangıcı oluyordu.
    Ülke ligi henüz başlamadığından, İstanbul kulüpleri Ankara'ya özel maçlar için gelirlerdi. Özel maçların seyircileri, sayı olarak yukarıki orantıdan farklı değildiler. En kalabalık ve coşkulu seyirci gene Fenerbahçe'nindi. Aynen bunun gibi, Ülke’ye özel maçlar yapmak için Avrupa takımları gelmişlerdir. Ülke kulüpleri olarak, bu maçları kazanmış veya kaybetmişizdir. Şu var ki, maçların sonuçları aleyhimize de olsa, en ucuz kurtulanı çoklukla Fenerbahçe olmuştur!
    Beşiktaş'ın, 1950'den sonraki basîretsiz, başarısız ve despot başkanı Sadri Usuoğlu'nun ciddî bir hatası, Galatasaray'ın kötü tâlihini döndürmesi için büyük bir fırsat doğurmuştur. İzmirli pırıl-pırıl bir genç futbolcu, kalben bağlı olduğu Beşiktaş'ın kapısını çalmıştır. Transfer için istediği ise o zamanın beşbin lirasıdır. Sadri Usuoğlu, bu parayı Recep'e bile vermiyorum, diyerek İzmirli genci geri çevirecektir. Metin Oktay'ın bundan sonra gittiği Galatasaray kulübüyse, Kendisini kaptığı gibi sözleşmeye bağlamıştır. Galatasaray, Metin Oktay'ın da büyük futboluyla ve uzun yıllardan sonra yeniden Fenerbahçe'nin rakibi olacaktır. Doğrusu, Recep'in Beşiktaş'a kazandırdığı pek bir şey olmamıştır. Ama elden kaçan Metin, Galatasaray'ı yeniden hayata döndürecektir. Galatasaray'ın, yüzde üç-beş taraftardan gelip Fenerbahçe'ye yaklaşması böyle başlayacaktır. Beşiktaş'ın ikincilikten üçüncü sıraya düşmesi de gene böyle...
    Şimdi anlattıklarımızı şöyle bir toparlamak gerekirse: Geçmişte Ülke’nin yüzde yetmişi Fenerbahçeli’ydiler. Yüzde üç-beşi Galatasaray'ı tutuyor idiyseler, kalanlar da Beşiktaşlıydılar. Fenerbahçe sevgisi bu derecede yaygındı. Çevremize şöyle bir baktığımızda, orta yaşın üstündeki nüfusta bu zâten görülebilmektedir. (Bugün öğleden sonra, beş kişi bir lokaldeydik ve hepimiz Fenerbahçeliydik. Daha sonra aramıza sâkin bir Beşiktaşlı katılmıştır.) Çocuk yaşlarımızdayken bunun sebebini bilmediğimiz gibi, doğrusu merak da etmemişizdir. Ama daha sonra öğrenmişizdir ki, Fenerbahçe'nin geçmişi pek parlaktır. Ayrıca, otuzlu-kırklı yıllarda Galatasaray'ın ondört veya onbeş yıl süren bir bekleme dönemi daha bulunmaktadır. Ve anlamışızdır ki, taraftar sayısı başarıyla doğrudan bağlantılı ve orantılı oluyor.
    Fenerbahçe, hangi açıdan bakılsa Ülke’nin en büyük, en geniş ve en zengin câmiâsıdır. Beşiktaşlı bir yazarın, Fenerbahçe için Cumhûriyet benzetmesi de bundandır. Ayrıca, gerek sportif başarıları, gerek ekonomisi, gerekse rakipleri karşısındaki yengi-yenilgi durumu, yâni genel istatistikler (rakamlar) bunu böyle göstermektedirler. (Bu konuda, bir diğer güzîde kulübümüzün Avrupa’dan getirdiği futbol kupası bile bunu değiştiremeyecektir! Çünkü, Fenerbahçe’nin de, Beşiktaş’ın da başka branşlarda benzer kupaları vardır!)

    Not: Burası tartışma yeri değildir. Bu açıdan ve birilerinin aksine, şike ve teşvik konusuna hiç girmek istemeyiz. Ancak... Bu konuda sâbıkaları olan bir Büyük Kulüp taraftarının, başkasına çamur atttığını görmekteyizdir!

    Mete Esin

  • salatü selam21.04.2012 - 01:22

    Salâvat getirmektir

    Soru yanlış yazılmış! Sözün aslı Arapça ve doğrusu “salât üs selâm”dır. Ancak, buradaki “üs”ün “s”i düşürülüp “salât ü selâm” diye de söylenmektedir. Salât sözü bir başına namaz anlamına geldiği gibi, İslâm’ın peygamberi anıldığında ona saygı olarak okunan duaya* da salât denmiştir. İslâm’ın beş şartı sayılırken; savm, salât, hac, zekât ve kelime-i şahâdet dendiğindeki “salât” gene namazdır. Selâm ise, aynen, şu hepimizin bilip sık-sık kullandığımız selâmdır. Açıklamalardan sonra söze, “salât ve selâm” dahi diyebiliriz. Bir de şunu ekleyelim ki, salâvat, salât’ın Arapça’daki çoğulu olur.
    *Bu da salâvatın duasıdır: “Allâhümme sallî âlâ seyyîdînâ Muhammedin ve âlâ âlî seyyîdînâ Muhammed.”

    Mete Esin