Kaç yıl oldu saymadım Köyden geçeli Mevsimler geldi geçti Görüşmeyeli Hiç haber göndermedin O günden beri Yoksa bana küstün mü Unuttun mu beni Dün yine seni andım Gözlerim doldu O tatlı günlerimiz Bir anı oldu Ayrılık geldi başa Katlanmak gerek Seni çok çok özledim Arkadaşım eşek Arkadaşım eş arkadaşım şek Arkadaşım eşek Arkadaşım eş arkadaşım şek Arkadaşım eşek Yaban tayları çayırda tepişiyor mu Çilli horoz kedilerle dövüşüyor mu Sarıkız minik buzağıyı sütten kesti mi Kuzularla oğlaklar sevişiyor mu Uzun kulaklarını son birkez salla Tüm eski dostlarımdan bir haber yolla Ayrılık geldi başa Katlanmak gerek Seni çok çok özledim Arkadaşım eşek Arkadaşım eş arkadaşım şek Arkadaşım eşek Arkadaşım eş arkadaşım şek Arkadaşım eşek Arkadaşım eş arkadaşım şek Arkadaşım eşek Arkadaşım eş arkadaşım şek Arkadaşım eşek Arkadaşım eş arkadaşım şek Arkadaşım eşek Arkadaşım eş arkadaşım şek Arkadaşım eşek
Putoerestlik olayını iyi araştırmamız lazım, özellikle ateistlerin çünkü Eski Yunan'da ve Roma'da tanrılarına inanmayanlara tanrıtanımaz derlerdi. Tanrıtanımazlık ne kadar modern ateizmin temellerine oluştursa da malesef anlamlar çarpıtılmış ve uzaklaşılmıştır... İşte olayın önemi burda çünkü Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed gibi peygamberlerimiz kavimlerinin tanrılarını tanımayarak sadece putperestliği değil kavminin tanrılarını da İNKAR etmişlerdir ve bu yüzden tanrıtanımaz damgası yiyerek o zamanın toplumu tarafından bir çeşit ateistlikle suçlanmışlardır, özellikle Hz. İsa'yı öldürmek için yahudiler romalılara tanrılarnızı tanımıyor diye kışkırtmaya çalışmışlardır...
Hepsini burada işleyemiyeceğim ama bu tarihsel gerçeklerden çıkartılacak çok dersler var çünkü sorgulama, şüphe etme gibi unsurlar ilk başta Semavi Dinler tarafından akımlaştırılmış ve akıl yoluyla yani ilimle ilerlemeyi öğretmişlerdir. Lakin çağımıza geldiğimizde artık tanrıtanımaz giysisini inananlara giydiremeyen gerçek putperestler artık gerici ve yobaz suçlamaları ile yine karakterlerini sürdürüyorlardır...
Artı olarak Putperestliğe en büyük darbe Mekke Zaferi ile gerçekleştirilmiştir. Bu zaferin altına imza atanlar da bellidir...
Nargile'nin sigaradan zararlı olması tamemen sigara şirketlerinin Türkiye'de nargilenin yeniden yayılmasına engel koymak için medyada uydurdukları propagandadır...
Birincisi Nargile'nin filtrsi sudur, tüm tarı tutar... Tar nedir, o hani simsiyah balgam çıkartırsanız ya ciğerleinizden bazen, işte o... Yani kanser çamuru... Hadi Nargile'de nefes çeke çeke ve biraz nikotinle bir hal olursunuzda, paet paket tarları yuturken günde en fazla bir-iki defa içtiğiniz nargile mi zararlı oluyor.
Benim doktor arkadaşımda karşı çıkıyor ama doktorluğu bahane, o aklınca arap kültürüne karşı çıkıyormuş yahu git sen Kluks Klan'ın sigarlarını iç iç kollarını kestir benim atalarımın içtiği nargiliye dil uzat pes doğrusu, yakında aşure yerine salyongaz yedirecekler...
“Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince, Nefesten yumuşak yağan bu yağmur Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince, Aynalar yüzünü tanımaz olur.”
Yetmişli yılların başı. Rize Öğretmen Okulu’na yeni gelmişim. Gurbetteyim; çünkü ailemden uzağım. Bir evde yalnız kalıyorum. Yağmurlu ve kasvetli bir gün. Odanın içinde bir o yana, bir bu yana debelenip duruyorum. Canım bir şeyler okumak istiyor, ama okuyacak pek bir şey de yok. Televizyon mu? O zaman Rize’de tek televizyon bile yok. Nasıl bir şey olduğunu dahi bilmiyoruz. Radyonun bile lüks olduğu günler. O da yok!
Yağmur yağıyor. Damlalar camdan aşağı süzülüyor. Komşu evin penceresi açık. Oradan, o zaman daha yeni şöhret olmuş Mine Koşan döktürüyor: “Yağmurun sesine bak/Aşka davet ediyor! ” Bu türkü, on sekizindeki bir delikanlının dünyasına melankolik bir iniş yapmaz mı?
Canım çok sıkkın. Kese kâğıdıyla eve getirdiğim erikleri yemek için mutfağa giriyorum. (O zaman naylon poşetler yoktu, gazete kâğıtlarından poşet yapılır ve buna “kese kâğıdı” denilirdi.) Kese kâğıdına, erik almak için elimi sokarken, gazetedeki bir şiire odaklanıp kalıyorum. Şiirin adı: “Bu yağmur.” Bir çırpıda okuyorum. Bir daha, bir daha okuyorum! Zaman, mekân, şiir o kadar iç içe ki, uçan halıdayım ve yere inmek istemiyorum! .. Yazarını merak ediyorum! Biraz yapışık duruyor, ama aralayıp bakıyorum. (Kese kâğıtlarının dip kısmı hamurla yapıştırılırdı ve hamur fazlaca kullanılarak bir kese kâğıdının yüz gram gelmesi sağlanırdı. Hırsızlığın tarihi yoktur.) İşte şiirin yazarı: “Necip Fazıl Kısakürek! ” Kim bu adam? Bu soru, bana Üstad’ı tanımamda bütün kapıları açtı, yıllardır. O kese kâğıdıyla meğer eve ben erik getirmemişim, erik bahane, o kese kâğıdıyla bey ruhumu poşetlemişim!
Yıl 1974. Mart ayı. Toprakta az da olsa kar var. Pazar’dan kalkıp, elli kilometre mesafedeki vilayete, Rize’ye gidiyorum. Üç saatimi alıyor. O zamanki yollar asfalt değil, stabilize. Vilayetiniz bile size gurbet gibi geliyor. Bir şiirden bir dize hatırlıyorum: “Eskiden gurbet idi karşı dağın arkası/Şimdi bir komşu evi iki kıta arası.” Tam da o dönemi anlatıyor. Rize’ye kitap okumaya gidiyorum. Rahmetli kitapçı Ali Karali her türlü sıkıntımızı çekiyor. Yeni çıkan kitapları bile tavsiye ediyor. O gün de, “Evlât” demişti bana, “Sen okuyorsun, bu kitap yeni çıktı, yazarını da tanıyorum, çok kaliteli bir insan. Al oku, ben ölürsem arkamdan rahmet yollarsın.” Kitabı heyecanla elime alıyorum. Kitabın adı: “Bu ülke.” Yazarı: Cemil Meriç. İstanbul, Ötüken Yayınevi tarafından basılmış. Baskı tarihi 1974 (demek ki yeni basılmış) Anda Dağıtım tarafından piyasaya sürülmüş. Fiyatı 12.5 lira. Biraz pahalı, ama olsun. (Beş porsiyon döner fiyatına) 170 sayfalık kitabı hiç açmadan paketletiyorum. Yolda, kitap hakkında heyecanlanmak en büyük hobim. Akşam, büyük bir aşkla evde açacağım ve kitabın sihirli dünyasına dalacağım. Köyde yapacak bir şeyim yok, tek işim, kitap okumak, notlar almak.
O güne kadar “Cemil Meriç” adını hiç duymamış değildim; ama nereden, nasıl duyduğumu şimdi hatırlamıyorum. Her çeşit dergi okurdum, onlardan birinde veya birkaçında bu isme rastlamış olabilirdim.
Akşam köydeki evime geldim. (Tütüncüler Köyü) Dışarıda yer yer kar var. Yatma zamanı bekâr odama çekildim. O zamanki evimiz ahşap ev. Tavan ve döşeme tahtadan yapılmış. Odada soba yok. Hatta evde (köyde) henüz elektrik de yok. Gaz lâmbasını yakıyorum ve soyunuyorum. Ardınan pijamalarımı giyeceğim, yatağıma gireceğim ve isli lâmbanın ışığıyla “Bu Ülke”yi okumaya başlayacağım. Fakat düşündüğüm gibi olmuyor; üstümü çıkarıyorum, ama daha pijamalarımı giymeden ayak üstü, “Bu Ülke”yi açıyorum. Aman Allah’ım! Bu ne böyle? “Kavga, insanla KADER arasında değil artık, insanla KELİME arasında. Rüyaları bayraklaştırıyor. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için dövüşüyor, onun için ölüyorlar. Mukaddeslerin rengine bürünen bir bukalemun kelime; semavi kitapların şeytanı. Ve en tehlikelileri, toprağımızda doğmayanlar. Sol’la sağ, bu karanlık kafilenin öncülerinden ikisi.”
Evet, ben, ayaküstü 170 sayfalık kitabı hiç kapatmadan ve kendimden geçerek okuyorum. Kitap bittiği zaman uyanıyorum, ama soğuk iliklerime işlemiş durumda. Uyuyamadan sabahlıyorum! Öğleye doğru bir karın sancısına tutuluyorum ki, anlatılır gibi değil. Adeta bütün vücudum uyuşuyor. Köydeki tek kamyonla hastaneye kaldırılıyorum; iğne, serum, atlatıyorum sancıyı. Fakat o günden beri “Cemil Meriç” adı ve eserleri sürekli beynimi sancıtıyor. Üstad N.Fazıl’ın: “İç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapattığı sahici münevver” dediği Cemil Meriç, fildişi kulesinde hep münzevi yıldız olarak kalacaktır.
Ülkemizin fikir hayatını yoğuran her iki üstada da rahmetler diliyorum.
“Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince, Nefesten yumuşak yağan bu yağmur Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince, Aynalar yüzünü tanımaz olur.”
Yetmişli yılların başı. Rize Öğretmen Okulu’na yeni gelmişim. Gurbetteyim; çünkü ailemden uzağım. Bir evde yalnız kalıyorum. Yağmurlu ve kasvetli bir gün. Odanın içinde bir o yana, bir bu yana debelenip duruyorum. Canım bir şeyler okumak istiyor, ama okuyacak pek bir şey de yok. Televizyon mu? O zaman Rize’de tek televizyon bile yok. Nasıl bir şey olduğunu dahi bilmiyoruz. Radyonun bile lüks olduğu günler. O da yok!
Yağmur yağıyor. Damlalar camdan aşağı süzülüyor. Komşu evin penceresi açık. Oradan, o zaman daha yeni şöhret olmuş Mine Koşan döktürüyor: “Yağmurun sesine bak/Aşka davet ediyor! ” Bu türkü, on sekizindeki bir delikanlının dünyasına melankolik bir iniş yapmaz mı?
Canım çok sıkkın. Kese kâğıdıyla eve getirdiğim erikleri yemek için mutfağa giriyorum. (O zaman naylon poşetler yoktu, gazete kâğıtlarından poşet yapılır ve buna “kese kâğıdı” denilirdi.) Kese kâğıdına, erik almak için elimi sokarken, gazetedeki bir şiire odaklanıp kalıyorum. Şiirin adı: “Bu yağmur.” Bir çırpıda okuyorum. Bir daha, bir daha okuyorum! Zaman, mekân, şiir o kadar iç içe ki, uçan halıdayım ve yere inmek istemiyorum! .. Yazarını merak ediyorum! Biraz yapışık duruyor, ama aralayıp bakıyorum. (Kese kâğıtlarının dip kısmı hamurla yapıştırılırdı ve hamur fazlaca kullanılarak bir kese kâğıdının yüz gram gelmesi sağlanırdı. Hırsızlığın tarihi yoktur.) İşte şiirin yazarı: “Necip Fazıl Kısakürek! ” Kim bu adam? Bu soru, bana Üstad’ı tanımamda bütün kapıları açtı, yıllardır. O kese kâğıdıyla meğer eve ben erik getirmemişim, erik bahane, o kese kâğıdıyla bey ruhumu poşetlemişim!
Yıl 1974. Mart ayı. Toprakta az da olsa kar var. Pazar’dan kalkıp, elli kilometre mesafedeki vilayete, Rize’ye gidiyorum. Üç saatimi alıyor. O zamanki yollar asfalt değil, stabilize. Vilayetiniz bile size gurbet gibi geliyor. Bir şiirden bir dize hatırlıyorum: “Eskiden gurbet idi karşı dağın arkası/Şimdi bir komşu evi iki kıta arası.” Tam da o dönemi anlatıyor. Rize’ye kitap okumaya gidiyorum. Rahmetli kitapçı Ali Karali her türlü sıkıntımızı çekiyor. Yeni çıkan kitapları bile tavsiye ediyor. O gün de, “Evlât” demişti bana, “Sen okuyorsun, bu kitap yeni çıktı, yazarını da tanıyorum, çok kaliteli bir insan. Al oku, ben ölürsem arkamdan rahmet yollarsın.” Kitabı heyecanla elime alıyorum. Kitabın adı: “Bu ülke.” Yazarı: Cemil Meriç. İstanbul, Ötüken Yayınevi tarafından basılmış. Baskı tarihi 1974 (demek ki yeni basılmış) Anda Dağıtım tarafından piyasaya sürülmüş. Fiyatı 12.5 lira. Biraz pahalı, ama olsun. (Beş porsiyon döner fiyatına) 170 sayfalık kitabı hiç açmadan paketletiyorum. Yolda, kitap hakkında heyecanlanmak en büyük hobim. Akşam, büyük bir aşkla evde açacağım ve kitabın sihirli dünyasına dalacağım. Köyde yapacak bir şeyim yok, tek işim, kitap okumak, notlar almak.
O güne kadar “Cemil Meriç” adını hiç duymamış değildim; ama nereden, nasıl duyduğumu şimdi hatırlamıyorum. Her çeşit dergi okurdum, onlardan birinde veya birkaçında bu isme rastlamış olabilirdim.
Akşam köydeki evime geldim. (Tütüncüler Köyü) Dışarıda yer yer kar var. Yatma zamanı bekâr odama çekildim. O zamanki evimiz ahşap ev. Tavan ve döşeme tahtadan yapılmış. Odada soba yok. Hatta evde (köyde) henüz elektrik de yok. Gaz lâmbasını yakıyorum ve soyunuyorum. Ardınan pijamalarımı giyeceğim, yatağıma gireceğim ve isli lâmbanın ışığıyla “Bu Ülke”yi okumaya başlayacağım. Fakat düşündüğüm gibi olmuyor; üstümü çıkarıyorum, ama daha pijamalarımı giymeden ayak üstü, “Bu Ülke”yi açıyorum. Aman Allah’ım! Bu ne böyle? “Kavga, insanla KADER arasında değil artık, insanla KELİME arasında. Rüyaları bayraklaştırıyor. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için dövüşüyor, onun için ölüyorlar. Mukaddeslerin rengine bürünen bir bukalemun kelime; semavi kitapların şeytanı. Ve en tehlikelileri, toprağımızda doğmayanlar. Sol’la sağ, bu karanlık kafilenin öncülerinden ikisi.”
Evet, ben, ayaküstü 170 sayfalık kitabı hiç kapatmadan ve kendimden geçerek okuyorum. Kitap bittiği zaman uyanıyorum, ama soğuk iliklerime işlemiş durumda. Uyuyamadan sabahlıyorum! Öğleye doğru bir karın sancısına tutuluyorum ki, anlatılır gibi değil. Adeta bütün vücudum uyuşuyor. Köydeki tek kamyonla hastaneye kaldırılıyorum; iğne, serum, atlatıyorum sancıyı. Fakat o günden beri “Cemil Meriç” adı ve eserleri sürekli beynimi sancıtıyor. Üstad N.Fazıl’ın: “İç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapattığı sahici münevver” dediği Cemil Meriç, fildişi kulesinde hep münzevi yıldız olarak kalacaktır.
Ülkemizin fikir hayatını yoğuran her iki üstada da rahmetler diliyorum.
new scientiest'de yanılmıyorsam tam tersini iddia edip buldukları insan fosiline Eve adı takarak tek bir kadından ürediğimizi ortaya atmıştı... Tabi biliminiz bu ya; o kadar kolay ki kanıtlamadan etmeden, bir teoriyle işi götürüyorsunuz da, sanki bilimsel kanıt getirsek inanacaksınız...
Hem kitabımızdaki Hz. Havva ve Hz. Adem olayında inasanların mı, yoksa insanlığın mı Havva ve Adem'den geldiği alimler arasında tartışılır. Bir kesim insan soyunun geldiği belirtirken, diğer kesim hayvan gibi yaşayan insan toplulukların arasından insanlığı (insan gibi yaşamayı) getirecek Hz. Adem'in elçi olarak indirildiği söylenir...
Daha da açayım isterseniz... Kitabımızda Allah ile melekler arasında geçen diyalogların birisinde, Allah insanı yeryüzünde halife yapacağını söylediğinde Melekler '''Biz seni tesbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak bir yaratık mı yaratacaksın? ' dediler'' diye bir konuşma geçer... Bazı alimler ve meallerde ''fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak'' gelecek zaman yerine ''fesat çıkaran ve kanlar akıtan'' geniş zamanı kullanırlar. Bu bir çelişki ya da hata değildir, tamamen persektif olayıdır ki kişinin bakış açısına göre değişir... Mesela Sülayman Ateş geniş zamanı belirterek yeryüzünde zaten insanların var olduğunu ama hayvan gibi yaşadıklarını Hz. Adem'inde onlara insanlığı yani insan gibi yaşamayı getirdiğini belirtir... Zaten Cebrail (a.s.) Hz. Ademe tarla sürmesini, ya da Allah'ın Hz. Adem'e eşyaların ismini öğretmesi konusuna bu görüş daha uyar...
Uzun sözün kısası, tek bir insandan geldiğimiz ya da yukarda söylediklerim görüştür, tersi bile ispatlşansa Allah kelamı olan Kuran'ın geniş ve evrensel anlamına zarar vermez...
Siz akıllılar daha Kuran'la ya da peygamberle uğraştığınızı sanıyorsunuz ama farklı insanların yorumlarıyla uğraşmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz; hedefini şaşırmış ok gibi ya da serseri kurşunu gibi oradan oraya uçuyorsunuz... Eğer Allah kelamı ile uğraşacaksanız davanızı burada değil içinizde verin önce...
Üç Hürel dendi mi acep...
ARKADAŞIM EŞEK
Kaç yıl oldu saymadım
Köyden geçeli
Mevsimler geldi geçti
Görüşmeyeli
Hiç haber göndermedin
O günden beri
Yoksa bana küstün mü
Unuttun mu beni
Dün yine seni andım
Gözlerim doldu
O tatlı günlerimiz
Bir anı oldu
Ayrılık geldi başa
Katlanmak gerek
Seni çok çok özledim
Arkadaşım eşek
Arkadaşım eş arkadaşım şek
Arkadaşım eşek
Arkadaşım eş arkadaşım şek
Arkadaşım eşek
Yaban tayları çayırda tepişiyor mu
Çilli horoz kedilerle dövüşüyor mu
Sarıkız minik buzağıyı sütten kesti mi
Kuzularla oğlaklar sevişiyor mu
Uzun kulaklarını son birkez salla
Tüm eski dostlarımdan bir haber yolla
Ayrılık geldi başa
Katlanmak gerek
Seni çok çok özledim
Arkadaşım eşek
Arkadaşım eş arkadaşım şek
Arkadaşım eşek
Arkadaşım eş arkadaşım şek
Arkadaşım eşek
Arkadaşım eş arkadaşım şek
Arkadaşım eşek
Arkadaşım eş arkadaşım şek
Arkadaşım eşek
Arkadaşım eş arkadaşım şek
Arkadaşım eşek
Arkadaşım eş arkadaşım şek
Arkadaşım eşek
Barış Manço
:) :) :)
Volkswagen'i de yapan Fredinand Porsche'un Hitler sayesinde dunyaya tanıttığı araba...
ayrıca bkz. Volswagen başlığına...
Putoerestlik olayını iyi araştırmamız lazım, özellikle ateistlerin çünkü Eski Yunan'da ve Roma'da tanrılarına inanmayanlara tanrıtanımaz derlerdi. Tanrıtanımazlık ne kadar modern ateizmin temellerine oluştursa da malesef anlamlar çarpıtılmış ve uzaklaşılmıştır... İşte olayın önemi burda çünkü Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed gibi peygamberlerimiz kavimlerinin tanrılarını tanımayarak sadece putperestliği değil kavminin tanrılarını da İNKAR etmişlerdir ve bu yüzden tanrıtanımaz damgası yiyerek o zamanın toplumu tarafından bir çeşit ateistlikle suçlanmışlardır, özellikle Hz. İsa'yı öldürmek için yahudiler romalılara tanrılarnızı tanımıyor diye kışkırtmaya çalışmışlardır...
Hepsini burada işleyemiyeceğim ama bu tarihsel gerçeklerden çıkartılacak çok dersler var çünkü sorgulama, şüphe etme gibi unsurlar ilk başta Semavi Dinler tarafından akımlaştırılmış ve akıl yoluyla yani ilimle ilerlemeyi öğretmişlerdir. Lakin çağımıza geldiğimizde artık tanrıtanımaz giysisini inananlara giydiremeyen gerçek putperestler artık gerici ve yobaz suçlamaları ile yine karakterlerini sürdürüyorlardır...
Artı olarak Putperestliğe en büyük darbe Mekke Zaferi ile gerçekleştirilmiştir. Bu zaferin altına imza atanlar da bellidir...
Nargile'nin sigaradan zararlı olması tamemen sigara şirketlerinin Türkiye'de nargilenin yeniden yayılmasına engel koymak için medyada uydurdukları propagandadır...
Birincisi Nargile'nin filtrsi sudur, tüm tarı tutar... Tar nedir, o hani simsiyah balgam çıkartırsanız ya ciğerleinizden bazen, işte o... Yani kanser çamuru... Hadi Nargile'de nefes çeke çeke ve biraz nikotinle bir hal olursunuzda, paet paket tarları yuturken günde en fazla bir-iki defa içtiğiniz nargile mi zararlı oluyor.
Benim doktor arkadaşımda karşı çıkıyor ama doktorluğu bahane, o aklınca arap kültürüne karşı çıkıyormuş yahu git sen Kluks Klan'ın sigarlarını iç iç kollarını kestir benim atalarımın içtiği nargiliye dil uzat pes doğrusu, yakında aşure yerine salyongaz yedirecekler...
nargile nargile nargilesiyem
anamın atamın bir danesiyem...
diye kızılırmak'ın seslendiği güzel bir anonim türkümüz var...
Necip Fazıl ve Cemil Meriç'e dair
“Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,
Nefesten yumuşak yağan bu yağmur
Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,
Aynalar yüzünü tanımaz olur.”
Yetmişli yılların başı. Rize Öğretmen Okulu’na yeni gelmişim. Gurbetteyim; çünkü ailemden uzağım. Bir evde yalnız kalıyorum. Yağmurlu ve kasvetli bir gün. Odanın içinde bir o yana, bir bu yana debelenip duruyorum. Canım bir şeyler okumak istiyor, ama okuyacak pek bir şey de yok. Televizyon mu? O zaman Rize’de tek televizyon bile yok. Nasıl bir şey olduğunu dahi bilmiyoruz. Radyonun bile lüks olduğu günler. O da yok!
Yağmur yağıyor. Damlalar camdan aşağı süzülüyor. Komşu evin penceresi açık. Oradan, o zaman daha yeni şöhret olmuş Mine Koşan döktürüyor: “Yağmurun sesine bak/Aşka davet ediyor! ” Bu türkü, on sekizindeki bir delikanlının dünyasına melankolik bir iniş yapmaz mı?
Canım çok sıkkın. Kese kâğıdıyla eve getirdiğim erikleri yemek için mutfağa giriyorum. (O zaman naylon poşetler yoktu, gazete kâğıtlarından poşet yapılır ve buna “kese kâğıdı” denilirdi.) Kese kâğıdına, erik almak için elimi sokarken, gazetedeki bir şiire odaklanıp kalıyorum. Şiirin adı: “Bu yağmur.” Bir çırpıda okuyorum. Bir daha, bir daha okuyorum! Zaman, mekân, şiir o kadar iç içe ki, uçan halıdayım ve yere inmek istemiyorum! .. Yazarını merak ediyorum! Biraz yapışık duruyor, ama aralayıp bakıyorum. (Kese kâğıtlarının dip kısmı hamurla yapıştırılırdı ve hamur fazlaca kullanılarak bir kese kâğıdının yüz gram gelmesi sağlanırdı. Hırsızlığın tarihi yoktur.) İşte şiirin yazarı: “Necip Fazıl Kısakürek! ” Kim bu adam? Bu soru, bana Üstad’ı tanımamda bütün kapıları açtı, yıllardır. O kese kâğıdıyla meğer eve ben erik getirmemişim, erik bahane, o kese kâğıdıyla bey ruhumu poşetlemişim!
Yıl 1974. Mart ayı. Toprakta az da olsa kar var. Pazar’dan kalkıp, elli kilometre mesafedeki vilayete, Rize’ye gidiyorum. Üç saatimi alıyor. O zamanki yollar asfalt değil, stabilize. Vilayetiniz bile size gurbet gibi geliyor. Bir şiirden bir dize hatırlıyorum: “Eskiden gurbet idi karşı dağın arkası/Şimdi bir komşu evi iki kıta arası.” Tam da o dönemi anlatıyor. Rize’ye kitap okumaya gidiyorum. Rahmetli kitapçı Ali Karali her türlü sıkıntımızı çekiyor. Yeni çıkan kitapları bile tavsiye ediyor. O gün de, “Evlât” demişti bana, “Sen okuyorsun, bu kitap yeni çıktı, yazarını da tanıyorum, çok kaliteli bir insan. Al oku, ben ölürsem arkamdan rahmet yollarsın.” Kitabı heyecanla elime alıyorum. Kitabın adı: “Bu ülke.” Yazarı: Cemil Meriç. İstanbul, Ötüken Yayınevi tarafından basılmış. Baskı tarihi 1974 (demek ki yeni basılmış) Anda Dağıtım tarafından piyasaya sürülmüş. Fiyatı 12.5 lira. Biraz pahalı, ama olsun. (Beş porsiyon döner fiyatına) 170 sayfalık kitabı hiç açmadan paketletiyorum. Yolda, kitap hakkında heyecanlanmak en büyük hobim. Akşam, büyük bir aşkla evde açacağım ve kitabın sihirli dünyasına dalacağım. Köyde yapacak bir şeyim yok, tek işim, kitap okumak, notlar almak.
O güne kadar “Cemil Meriç” adını hiç duymamış değildim; ama nereden, nasıl duyduğumu şimdi hatırlamıyorum. Her çeşit dergi okurdum, onlardan birinde veya birkaçında bu isme rastlamış olabilirdim.
Akşam köydeki evime geldim. (Tütüncüler Köyü) Dışarıda yer yer kar var. Yatma zamanı bekâr odama çekildim. O zamanki evimiz ahşap ev. Tavan ve döşeme tahtadan yapılmış. Odada soba yok. Hatta evde (köyde) henüz elektrik de yok. Gaz lâmbasını yakıyorum ve soyunuyorum. Ardınan pijamalarımı giyeceğim, yatağıma gireceğim ve isli lâmbanın ışığıyla “Bu Ülke”yi okumaya başlayacağım. Fakat düşündüğüm gibi olmuyor; üstümü çıkarıyorum, ama daha pijamalarımı giymeden ayak üstü, “Bu Ülke”yi açıyorum. Aman Allah’ım! Bu ne böyle? “Kavga, insanla KADER arasında değil artık, insanla KELİME arasında. Rüyaları bayraklaştırıyor. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için dövüşüyor, onun için ölüyorlar. Mukaddeslerin rengine bürünen bir bukalemun kelime; semavi kitapların şeytanı. Ve en tehlikelileri, toprağımızda doğmayanlar. Sol’la sağ, bu karanlık kafilenin öncülerinden ikisi.”
Evet, ben, ayaküstü 170 sayfalık kitabı hiç kapatmadan ve kendimden geçerek okuyorum. Kitap bittiği zaman uyanıyorum, ama soğuk iliklerime işlemiş durumda. Uyuyamadan sabahlıyorum! Öğleye doğru bir karın sancısına tutuluyorum ki, anlatılır gibi değil. Adeta bütün vücudum uyuşuyor. Köydeki tek kamyonla hastaneye kaldırılıyorum; iğne, serum, atlatıyorum sancıyı. Fakat o günden beri “Cemil Meriç” adı ve eserleri sürekli beynimi sancıtıyor. Üstad N.Fazıl’ın: “İç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapattığı sahici münevver” dediği Cemil Meriç, fildişi kulesinde hep münzevi yıldız olarak kalacaktır.
Ülkemizin fikir hayatını yoğuran her iki üstada da rahmetler diliyorum.
D. Ali Taşcı
Vakit gazetesi:
Necip Fazıl ve Cemil Meriç'e dair
“Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,
Nefesten yumuşak yağan bu yağmur
Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,
Aynalar yüzünü tanımaz olur.”
Yetmişli yılların başı. Rize Öğretmen Okulu’na yeni gelmişim. Gurbetteyim; çünkü ailemden uzağım. Bir evde yalnız kalıyorum. Yağmurlu ve kasvetli bir gün. Odanın içinde bir o yana, bir bu yana debelenip duruyorum. Canım bir şeyler okumak istiyor, ama okuyacak pek bir şey de yok. Televizyon mu? O zaman Rize’de tek televizyon bile yok. Nasıl bir şey olduğunu dahi bilmiyoruz. Radyonun bile lüks olduğu günler. O da yok!
Yağmur yağıyor. Damlalar camdan aşağı süzülüyor. Komşu evin penceresi açık. Oradan, o zaman daha yeni şöhret olmuş Mine Koşan döktürüyor: “Yağmurun sesine bak/Aşka davet ediyor! ” Bu türkü, on sekizindeki bir delikanlının dünyasına melankolik bir iniş yapmaz mı?
Canım çok sıkkın. Kese kâğıdıyla eve getirdiğim erikleri yemek için mutfağa giriyorum. (O zaman naylon poşetler yoktu, gazete kâğıtlarından poşet yapılır ve buna “kese kâğıdı” denilirdi.) Kese kâğıdına, erik almak için elimi sokarken, gazetedeki bir şiire odaklanıp kalıyorum. Şiirin adı: “Bu yağmur.” Bir çırpıda okuyorum. Bir daha, bir daha okuyorum! Zaman, mekân, şiir o kadar iç içe ki, uçan halıdayım ve yere inmek istemiyorum! .. Yazarını merak ediyorum! Biraz yapışık duruyor, ama aralayıp bakıyorum. (Kese kâğıtlarının dip kısmı hamurla yapıştırılırdı ve hamur fazlaca kullanılarak bir kese kâğıdının yüz gram gelmesi sağlanırdı. Hırsızlığın tarihi yoktur.) İşte şiirin yazarı: “Necip Fazıl Kısakürek! ” Kim bu adam? Bu soru, bana Üstad’ı tanımamda bütün kapıları açtı, yıllardır. O kese kâğıdıyla meğer eve ben erik getirmemişim, erik bahane, o kese kâğıdıyla bey ruhumu poşetlemişim!
Yıl 1974. Mart ayı. Toprakta az da olsa kar var. Pazar’dan kalkıp, elli kilometre mesafedeki vilayete, Rize’ye gidiyorum. Üç saatimi alıyor. O zamanki yollar asfalt değil, stabilize. Vilayetiniz bile size gurbet gibi geliyor. Bir şiirden bir dize hatırlıyorum: “Eskiden gurbet idi karşı dağın arkası/Şimdi bir komşu evi iki kıta arası.” Tam da o dönemi anlatıyor. Rize’ye kitap okumaya gidiyorum. Rahmetli kitapçı Ali Karali her türlü sıkıntımızı çekiyor. Yeni çıkan kitapları bile tavsiye ediyor. O gün de, “Evlât” demişti bana, “Sen okuyorsun, bu kitap yeni çıktı, yazarını da tanıyorum, çok kaliteli bir insan. Al oku, ben ölürsem arkamdan rahmet yollarsın.” Kitabı heyecanla elime alıyorum. Kitabın adı: “Bu ülke.” Yazarı: Cemil Meriç. İstanbul, Ötüken Yayınevi tarafından basılmış. Baskı tarihi 1974 (demek ki yeni basılmış) Anda Dağıtım tarafından piyasaya sürülmüş. Fiyatı 12.5 lira. Biraz pahalı, ama olsun. (Beş porsiyon döner fiyatına) 170 sayfalık kitabı hiç açmadan paketletiyorum. Yolda, kitap hakkında heyecanlanmak en büyük hobim. Akşam, büyük bir aşkla evde açacağım ve kitabın sihirli dünyasına dalacağım. Köyde yapacak bir şeyim yok, tek işim, kitap okumak, notlar almak.
O güne kadar “Cemil Meriç” adını hiç duymamış değildim; ama nereden, nasıl duyduğumu şimdi hatırlamıyorum. Her çeşit dergi okurdum, onlardan birinde veya birkaçında bu isme rastlamış olabilirdim.
Akşam köydeki evime geldim. (Tütüncüler Köyü) Dışarıda yer yer kar var. Yatma zamanı bekâr odama çekildim. O zamanki evimiz ahşap ev. Tavan ve döşeme tahtadan yapılmış. Odada soba yok. Hatta evde (köyde) henüz elektrik de yok. Gaz lâmbasını yakıyorum ve soyunuyorum. Ardınan pijamalarımı giyeceğim, yatağıma gireceğim ve isli lâmbanın ışığıyla “Bu Ülke”yi okumaya başlayacağım. Fakat düşündüğüm gibi olmuyor; üstümü çıkarıyorum, ama daha pijamalarımı giymeden ayak üstü, “Bu Ülke”yi açıyorum. Aman Allah’ım! Bu ne böyle? “Kavga, insanla KADER arasında değil artık, insanla KELİME arasında. Rüyaları bayraklaştırıyor. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için dövüşüyor, onun için ölüyorlar. Mukaddeslerin rengine bürünen bir bukalemun kelime; semavi kitapların şeytanı. Ve en tehlikelileri, toprağımızda doğmayanlar. Sol’la sağ, bu karanlık kafilenin öncülerinden ikisi.”
Evet, ben, ayaküstü 170 sayfalık kitabı hiç kapatmadan ve kendimden geçerek okuyorum. Kitap bittiği zaman uyanıyorum, ama soğuk iliklerime işlemiş durumda. Uyuyamadan sabahlıyorum! Öğleye doğru bir karın sancısına tutuluyorum ki, anlatılır gibi değil. Adeta bütün vücudum uyuşuyor. Köydeki tek kamyonla hastaneye kaldırılıyorum; iğne, serum, atlatıyorum sancıyı. Fakat o günden beri “Cemil Meriç” adı ve eserleri sürekli beynimi sancıtıyor. Üstad N.Fazıl’ın: “İç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapattığı sahici münevver” dediği Cemil Meriç, fildişi kulesinde hep münzevi yıldız olarak kalacaktır.
Ülkemizin fikir hayatını yoğuran her iki üstada da rahmetler diliyorum.
D. Ali Taşcı
Vakit gazetesi
new scientiest'de yanılmıyorsam tam tersini iddia edip buldukları insan fosiline Eve adı takarak tek bir kadından ürediğimizi ortaya atmıştı...
Tabi biliminiz bu ya; o kadar kolay ki kanıtlamadan etmeden, bir teoriyle işi götürüyorsunuz da, sanki bilimsel kanıt getirsek inanacaksınız...
Hem kitabımızdaki Hz. Havva ve Hz. Adem olayında inasanların mı, yoksa insanlığın mı Havva ve Adem'den geldiği alimler arasında tartışılır. Bir kesim insan soyunun geldiği belirtirken, diğer kesim hayvan gibi yaşayan insan toplulukların arasından insanlığı (insan gibi yaşamayı) getirecek Hz. Adem'in elçi olarak indirildiği söylenir...
Daha da açayım isterseniz... Kitabımızda Allah ile melekler arasında geçen diyalogların birisinde, Allah insanı yeryüzünde halife yapacağını söylediğinde Melekler '''Biz seni tesbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak bir yaratık mı yaratacaksın? ' dediler'' diye bir konuşma geçer... Bazı alimler ve meallerde ''fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak'' gelecek zaman yerine ''fesat çıkaran ve kanlar akıtan'' geniş zamanı kullanırlar. Bu bir çelişki ya da hata değildir, tamamen persektif olayıdır ki kişinin bakış açısına göre değişir... Mesela Sülayman Ateş geniş zamanı belirterek yeryüzünde zaten insanların var olduğunu ama hayvan gibi yaşadıklarını Hz. Adem'inde onlara insanlığı yani insan gibi yaşamayı getirdiğini belirtir... Zaten Cebrail (a.s.) Hz. Ademe tarla sürmesini, ya da Allah'ın Hz. Adem'e eşyaların ismini öğretmesi konusuna bu görüş daha uyar...
Uzun sözün kısası, tek bir insandan geldiğimiz ya da yukarda söylediklerim görüştür, tersi bile ispatlşansa Allah kelamı olan Kuran'ın geniş ve evrensel anlamına zarar vermez...
Siz akıllılar daha Kuran'la ya da peygamberle uğraştığınızı sanıyorsunuz ama farklı insanların yorumlarıyla uğraşmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz; hedefini şaşırmış ok gibi ya da serseri kurşunu gibi oradan oraya uçuyorsunuz... Eğer Allah kelamı ile uğraşacaksanız davanızı burada değil içinizde verin önce...
Spike Jonze'nin yönetip Nicolas Cage'in Donald Kaufman rölüyle
Meryl Streep gibi baba isimlerin oynadığı 2002 yapımı filmin adı...
Bir de Adaptatziya '''Adaptation'' 1982 yapımı bir film daha var.
İzlemediğimden fazla bilgi veremiyeceğim :)