Dünya insan için kimin daha iyi davranacağına delil olması için, imtihan yeri olarak yaratılmıştır. Eğer kölelik olmasaydı nerden anlardı insanlık özgürlüğün tadını... Fakirlik, açlık, yokluk olmasa nerden anlasın nimetlerin önemini.... Savaşlar, zülm olmassa nerden bilsin barışın gerekliliğini... Hayr (iyi) ve Şer (kötü) olmazsa nerden anlasın insan insanlığın değerini!
İşte her zorlukta bir kolaylık var ki geceden sonra gündüz olduğu gibi kötü görünen şerlerde de hikmet görmek bile Allah'ın varlığına delildir. Eğer ortalık güllük gülistanlık olsa, Allah insana görünüp buradayım işte dese yaratılışın ne anlamı kalırdı ki. O zaman cennette dolaşan melekler gibi robot varlıklara dönerdik.
Savaş gibi kötü şeyler iyidir demek istemiyorum. Fakat etrafta olanlara bakıp bunun suçunu Allah'a yüklemeyi de mantıklı bulmuyorum. Çünkü Allah, bozulmuş dinlerin öğretiği gibi sadece iyiliği sembol etmez. O zalimleri cezalandıran da, tuzak kuranlara daha iyi tuzak kuran da ve daha nice niteliklerde en yüce olduğundan da, O'nu sadece hayrda (iyi de) aramak persektif eksikliğidir...
Her şeyin bir nedeni ve anlamı vardır çünkü her şeyi Allah yaratmıştır.
Eğer savaşlara, yoksuluğa bakıp Allah neden bir şey yapmıyor diye bakarsak, öğrencinin ödevini öğretmeninden beklemesi ya da komutanın askerden emir alması veya bebeğin annesine bakmasını bekler gibi insan o zaman otursun oturduğu yerde her işi Allah'a bıraksın. Hayır! insan canının candan çıkıncaya kadar sınanacak ki Allah'ın varlığını her şeyde hissedecek ve O'nun hiç bir şeyden aciz olmadığını bir şekilde anlayacak... Yine de Rabbim insana şah damarından bile daha yakındır ama insan başına bir felaket gelmesi bekler durur ki her saniye değil her salise yapılan uyarıları, yardımları göremesin...
... Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Anlıyorum ki, zalim ve kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi, reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınmak.
... Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Anlıyorum ki, zalim ve kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi, reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınmak.
Bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslâmiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı... inananlar kardeştir. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler için ölmek ve yaşamak. Türk’ü, Arap’ı, Arnavut’u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç; gazaya, yani irşâda. Altı yüzyıl beraber ağlayıp, beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kâbusa kalbeden meşûm bir salgın: Maddecilik. Tarihin dışına çıkan Anadolu, tarihin ve hayatın. Heyhat, bu çöküşte kıyametlerin ihtişamı da yok, şiirsiz ve şikayetsiz.
'Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları...' Cemil Meriç
Biz, yıllarca bu ülke topraklarında, Türk’ü, Kürt’ü, Çerkez’i, Arnavut’u ve Boşnak’ıyla.. aramızdan su sızmayacak şekilde ve ütopyalardakinin çok üstünde hep birlik ve beraberlik içinde yaşadık. Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi, Batı’da bir dönemde ütopyalar yazılıp duruyordu. Osmanlı ise ütopyalarla uğraşmayı düşünmemiş; batının ütopyalarda yakalamak istediği “Güneş Devleti”ni, ortaya koyduğu sistemle tesis ederek bizzat yaşamıştı. Bu baş döndürücü hayat tarzını ve medeniyeti kaldıramayan düşman güçler, Devlet-i Âliye diye adlandırılan Osmanlı cihan devletini götürüp bir bayıra gömdükten sonra, nihayet Misak-ı Millî ile sınırları belirlenmiş şu vatanda dahi Kürt-Türk, Alevî-Sünnî, Lâik-Antilâik kutuplaşmalarıyla insanımızı karşı karşıya getirerek, birbirine düşürebilmişlerdir. Maalesef, içimizdeki birtakım aklı ermezlerle bazı hainler de, düşmanlarımızın bu çirkin ve kirli emellerine alet olmuşlardır.
Bugün, Allah’ın yardım ve keremiyle insanımız, ülke çapında diyalog ve hoşgörü esintileriyle toparlanıp, yeniden bir diriliş sürecine girmiştir. Küçük ve mütevazî sözlerle ama, samîmî ifadelerle ortaya konan bu diyalog düşüncesi, kısa zaman içinde çok büyük mesafeler katederek, geniş çevreler tarafından da hüsn-ü kabul göreceği beklenmektedir. Zira, yıllardır ayrılık ve bölünme endişeleriyle canı dudağına gelmiş kitleler, uzun süredir böyle bir ses ve soluğa muhtaçtı. Türkiye’de hüsn-ü kabul gören, ma’şerî vicdanın (kamuoyu) “evet” dediği bu hoşgörü ve diyalog sesi, Kanada’dan Güney Amerika’ya, Britanya Adaları’ndan Afrika derinliklerine, oradan Asya steplerine kadar dünyanın dört bir bucağında, marjinal bir kesim müstesna, saygıyla karşılanmaktadır. Ve bu ses aynı zamanda, bizi bölüp birbirimize düşürmek isteyen ve bunu “Böl, parçala ve idare et” plânıyla başarılı bir şekilde yürüten hasımlarımızın oyununu bozma adına şayan-ı takdir bir sestir.
Evet. Ülkemizi ve milletimizi içten parçalamaya yönelik bu çirkin plân gereği Türk-Kürt, Alevî-Sünnî denilerek insanımız kamplara bölünmeye çalışılmış ve sürekli araya ayrılık ve düşmanlık tohumları saçılmıştır. Biz, Türkü-Kürdü, Alevîsi-Sünnîsiyle yıllarca bu cennet vatanımızda bütün güzellikleri beraber paylaşmış, bütün acı ve ızdırapları müşterek duyup hissetmişizdir. Farz-ı muhal, Çanakkale’deki mezarlar birer birer açılsa, Alevî ile Sünnî’nin veya Türk ile Kürd’ün sarmaş dolaş yan yana yattığı görülecektir. Günümüzde ise, bu birlik ve beraberlik parçalanmış bir kristal gibi sağa-sola saçılıp ve dağılmış gibi bir durum gözlenmektedir. İşte bu hoşgörü ve diyalog esintileri, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi parçaları sağa-sola saçılmış toplumumuzu, yeniden bir araya getirme adına önemli bir hareket olduğu için bundan sonra da düşmanlarımız boş durmayacak ve bizi değişik kamplara ayırıp, bölmeye çalışacaklardır. Zira, ayrılık duygu ve düşüncesi, bir milleti yıkan temel unsurların başında gelmektedir. Nitekim, meşhur bir şairimiz,
'Tefrika girmeden bir millete düşman giremez. Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez. '
İlahi mesajlar, bir ayet olarak geldiği gibi, birçok ayetten oluşan bir küme halinde de gelmiştir. Örneğin Hz. Peygamber'e ilk gelen vahiy 5 ayetten oluşuyor. Alak suresinin ilk beş ayeti şöyle: 'Yaratan Rabbinin adıyla oku. İnsanı bir kan pıhtısından yaratmıştır O. Oku... Senin Rabbin sonsuz derecede cömerttir. Öğrettiğini kalemle öğretmiştir O. İnsana bilmediğini öğretmiştir O.'
İkinci olarak inen ayetler ise Kalem suresinin ilk ayetleridir. 'Nun. Kalem'e ve onun satır satır yazdıklarına and olsun...' Görüldüğü gibi, Kuran, mesajlarını okumak, kalem, yazmak, öğretmek ve öğrenmek kavramları üzerine kurmuştur. Son inen ayet ise Maide suresinin 3. ayetidir: 'Bugün sizin için dininizi en mükemmel biçimde tamamladım; üzerinizdeki nimetimi bütünleştirdim ve size din olarak İslam'ı seçtim.'
Kuran'da bulunan ayet, kelime ve harf sayısında, Kuran'ın yazılış biçimlerine ve ayetlerin başlama ve sona ermesi hakkındaki İslam araştırmacılarının kabullerine göre, değişik görüşler var. Genel kabul, Kuran'ın 6666 ayet olduğu şeklinde.
Kuran'da 114 sure bulunuyor. Sure, ayetlerden oluşan belirli bölümlerin adıdır. Resmi sıralamaya göre, bunların ilki Fatiha, sonuncusu Nas suresidir. İniş sırasına göre ise, ilk sure Alak, son sure Nasr suresidir. Surelerin bir kısmı sayfalar uzunluğunda bir kısmı ise sadece 1 satırdır. Ama hiçbir sure, tek ayet değildir. En kısa sureler olan Kevser ve İhlas sureleri birer satır olup, birincisi üç, ikincisi dört ayettir. Buna karşılık, en uzun sure olan Bakara, 286 ayet ve 48 sayfadır. 9. sure olan Tevbe suresi hariç tüm sureler besmele ile başlar. Besmele Kuran'ın ilk cümlesidir. Surelerin adları Kuran'ın metninden değildir. Hz. Peygamber tarafından konmuştur.
İndiriliş Amacı
Kuran-ı Kerim, hikmet, felsefe, sanat ve deneysel bilimlere yer vermesi nedeniyle klasik anlamda bir din kitabı değildir. Kuran, kainatta boşluk, anlamsızlık ve raslantı kabul etmez. Kuran'ın temel konusu tevhit (birlik) tir. Bu, Yaratıcı Kudret'in birliğidir. Kuran bu kudrete, 'Allah' demektedir. Tek Allah inancının (tevhid) adeta yeryüzünden silindiği bir dönemde inerek, insanlığı karanlıktan nura çıkarmak istemiştir.
Kuran'ın en büyük mucizesi üslubunda yatar. Kronolojik ve sistematik bir kitap değildir. Hayatın yeni gerekliliklerini ve şartlarını birer neden olarak göstererek, insanlığa vermek istediklerini parçalar halinde sunmuştur.
Kuran, Allah kelamı olduğu gibi, tertibi de Allah'ın tertibidir. Vahyin Hz. Peygamber'e gelişine aracılık eden Cebrail adlı melek yine Allah'tan aldığı emirle her ayetin konması gereken yeri Hz. Peygamber'e gösteriyordu. Ayrıca her yıl o ana kadar gelmiş bulunan Kuran vahiylerini karşılıklı okuyarak, ayetlerin, olmaları gereken yerde bulunup bulunmadıklarını kontrol ediyorlardı. Bu 'mukabele', Hz. Peygamber'in öldüğü yılda, 2 defa yapılmış; Hz. Peygamber buna bakarak vahyin bitmek üzere olduğunu ve ölümünün yaklaştığını anlamıştır.
Hz. Muhammed'in peygamberlik hayatının bir kısmı Mekke'de bir kısmı da Medine'de geçmiştir. Mekke'de geçen süre boyunca inen ayetlere ve bunların oluşturdukları surelere Mekki, diğerlerine Medeni denir. Mekki vahiyler, genellikle Kuran'ın mesajının Allah, insan, hayat, kainat, ölüm ve ölümötesi gibi en evrensel kavramlarına ağırlık verir. İslam'ın daha çok metafizik yapısının işlendiği Mekki sureler, kısadır. Hitaplar hemen tamamen 'ey insan' veya 'ey insanoğlu' şeklindedir.
Medeni vahiyler ise genellikle toplumun günlük hayatla ilgili ihtiyaçlarını dikkate alır. İslam toplumunun hukuksal yapısının verildiği bu ayetlerde hitaplar genellikle 'ey inananlar' şeklindedir.
Belâgat: Kur'an'ın üslûp ve ifade üstünlüğü essiz ve orijinaldir. Kur'an kelimelerinin üstün akıcılığının arap dilinde bir benzeri yoktur. Bazen bu edebî üslûp, insanın tüylerini ürpertecek güçtedir. Buna aşağıdaki âyetler örnek verilebilir: 'Ey insanlar! Rabbinizden sakının. Doğrusu kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. Kıyameti gören her emzikli kadın emzirdiği yavrusunu unutur, her hâmile kadın çocuğunu düşünür. İnsanları sarhoş gibi görürsün, halbuki onlar sarhoş değildirler; fakat Allah'ın azabı çok çetindir' (el-Hac, 22/ 1, 2) .
Dünya insan için kimin daha iyi davranacağına delil olması için, imtihan yeri olarak yaratılmıştır. Eğer kölelik olmasaydı nerden anlardı insanlık özgürlüğün tadını... Fakirlik, açlık, yokluk olmasa nerden anlasın nimetlerin önemini.... Savaşlar, zülm olmassa nerden bilsin barışın gerekliliğini... Hayr (iyi) ve Şer (kötü) olmazsa nerden anlasın insan insanlığın değerini!
İşte her zorlukta bir kolaylık var ki geceden sonra gündüz olduğu gibi kötü görünen şerlerde de hikmet görmek bile Allah'ın varlığına delildir. Eğer ortalık güllük gülistanlık olsa, Allah insana görünüp buradayım işte dese yaratılışın ne anlamı kalırdı ki. O zaman cennette dolaşan melekler gibi robot varlıklara dönerdik.
Savaş gibi kötü şeyler iyidir demek istemiyorum. Fakat etrafta olanlara bakıp bunun suçunu Allah'a yüklemeyi de mantıklı bulmuyorum. Çünkü Allah, bozulmuş dinlerin öğretiği gibi sadece iyiliği sembol etmez. O zalimleri cezalandıran da, tuzak kuranlara daha iyi tuzak kuran da ve daha nice niteliklerde en yüce olduğundan da, O'nu sadece hayrda (iyi de) aramak persektif eksikliğidir...
Her şeyin bir nedeni ve anlamı vardır çünkü her şeyi Allah yaratmıştır.
Eğer savaşlara, yoksuluğa bakıp Allah neden bir şey yapmıyor diye bakarsak, öğrencinin ödevini öğretmeninden beklemesi ya da komutanın askerden emir alması veya bebeğin annesine bakmasını bekler gibi insan o zaman otursun oturduğu yerde her işi Allah'a bıraksın. Hayır! insan canının candan çıkıncaya kadar sınanacak ki Allah'ın varlığını her şeyde hissedecek ve O'nun hiç bir şeyden aciz olmadığını bir şekilde anlayacak... Yine de Rabbim insana şah damarından bile daha yakındır ama insan başına bir felaket gelmesi bekler durur ki her saniye değil her salise yapılan uyarıları, yardımları göremesin...
... Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum.
Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum.
Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Anlıyorum ki, zalim ve
kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi, reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınmak.
Kitap, istikbale yollanan mektup...
Cemil Meriç - Bu Ülke, 9. Baskı, İst./1998, sh. 21 - 100.
... Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum.
Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum.
Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Anlıyorum ki, zalim ve
kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi, reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınmak.
Kitap, istikbale yollanan mektup...
Cemil Meriç - Bu Ülke, 9. Baskı, İst./1998, sh. 21 - 100.
İnananlar Kardeştir
Bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslâmiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı... inananlar kardeştir. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler için ölmek ve yaşamak. Türk’ü, Arap’ı, Arnavut’u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç; gazaya, yani irşâda. Altı yüzyıl beraber ağlayıp, beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kâbusa kalbeden meşûm bir salgın: Maddecilik. Tarihin dışına çıkan Anadolu, tarihin ve hayatın. Heyhat, bu çöküşte kıyametlerin ihtişamı da yok, şiirsiz ve şikayetsiz.
Cemil Meriç
(Bu Ülke - S. 142)
'Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile.
Denize atılan bir şişe onlar.
Belki dalgalar asırlarca sonra
aşina bir ele tevdi edecek onları...'
Cemil Meriç
http://www.antoloji.com/grup/meric-okurlari-kahvesi
Biz, yıllarca bu ülke topraklarında, Türk’ü, Kürt’ü, Çerkez’i, Arnavut’u ve Boşnak’ıyla.. aramızdan su sızmayacak şekilde ve ütopyalardakinin çok üstünde hep birlik ve beraberlik içinde yaşadık. Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi, Batı’da bir dönemde ütopyalar yazılıp duruyordu. Osmanlı ise ütopyalarla uğraşmayı düşünmemiş; batının ütopyalarda yakalamak istediği “Güneş Devleti”ni, ortaya koyduğu sistemle tesis ederek bizzat yaşamıştı. Bu baş döndürücü hayat tarzını ve medeniyeti kaldıramayan düşman güçler, Devlet-i Âliye diye adlandırılan Osmanlı cihan devletini götürüp bir bayıra gömdükten sonra, nihayet Misak-ı Millî ile sınırları belirlenmiş şu vatanda dahi Kürt-Türk, Alevî-Sünnî, Lâik-Antilâik kutuplaşmalarıyla insanımızı karşı karşıya getirerek, birbirine düşürebilmişlerdir. Maalesef, içimizdeki birtakım aklı ermezlerle bazı hainler de, düşmanlarımızın bu çirkin ve kirli emellerine alet olmuşlardır.
Bugün, Allah’ın yardım ve keremiyle insanımız, ülke çapında diyalog ve hoşgörü esintileriyle toparlanıp, yeniden bir diriliş sürecine girmiştir. Küçük ve mütevazî sözlerle ama, samîmî ifadelerle ortaya konan bu diyalog düşüncesi, kısa zaman içinde çok büyük mesafeler katederek, geniş çevreler tarafından da hüsn-ü kabul göreceği beklenmektedir. Zira, yıllardır ayrılık ve bölünme endişeleriyle canı dudağına gelmiş kitleler, uzun süredir böyle bir ses ve soluğa muhtaçtı. Türkiye’de hüsn-ü kabul gören, ma’şerî vicdanın (kamuoyu) “evet” dediği bu hoşgörü ve diyalog sesi, Kanada’dan Güney Amerika’ya, Britanya Adaları’ndan Afrika derinliklerine, oradan Asya steplerine kadar dünyanın dört bir bucağında, marjinal bir kesim müstesna, saygıyla karşılanmaktadır. Ve bu ses aynı zamanda, bizi bölüp birbirimize düşürmek isteyen ve bunu “Böl, parçala ve idare et” plânıyla başarılı bir şekilde yürüten hasımlarımızın oyununu bozma adına şayan-ı takdir bir sestir.
Evet. Ülkemizi ve milletimizi içten parçalamaya yönelik bu çirkin plân gereği Türk-Kürt, Alevî-Sünnî denilerek insanımız kamplara bölünmeye çalışılmış ve sürekli araya ayrılık ve düşmanlık tohumları saçılmıştır. Biz, Türkü-Kürdü, Alevîsi-Sünnîsiyle yıllarca bu cennet vatanımızda bütün güzellikleri beraber paylaşmış, bütün acı ve ızdırapları müşterek duyup hissetmişizdir. Farz-ı muhal, Çanakkale’deki mezarlar birer birer açılsa, Alevî ile Sünnî’nin veya Türk ile Kürd’ün sarmaş dolaş yan yana yattığı görülecektir. Günümüzde ise, bu birlik ve beraberlik parçalanmış bir kristal gibi sağa-sola saçılıp ve dağılmış gibi bir durum gözlenmektedir. İşte bu hoşgörü ve diyalog esintileri, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi parçaları sağa-sola saçılmış toplumumuzu, yeniden bir araya getirme adına önemli bir hareket olduğu için bundan sonra da düşmanlarımız boş durmayacak ve bizi değişik kamplara ayırıp, bölmeye çalışacaklardır. Zira, ayrılık duygu ve düşüncesi, bir milleti yıkan temel unsurların başında gelmektedir. Nitekim, meşhur bir şairimiz,
'Tefrika girmeden bir millete düşman giremez.
Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez. '
diyerek, bu önemli konuyu vurgular.
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/prizma/aktuel/a782.html.
LAGARA LUGARA
Bir sürü kisi...
Sanki bir uykuda...
Korkunç bir uğultu vardı,
Uyutucu, uyutucu.
Oturmuslar kalkmıyorlar,
Her zaman bile bile.
Hep aynı sekilde,
Hep aynı hep aynı.
Lagara lugara
Lagara lugara lagara
Sigara sigara çay sigara.
Lagara lugara
Lagara lugara lagara
Sigara sigara çay sigara.
Bense bak,
Kaçacam buradan birazdan.
Bense bak,
Kaçacam buradan birazdan.
Bilmeyi istemeden,
Ve bilmekten korkarak...
Zaman önemsiz miydi sanki?
Hep aynı hep aynı.
Bulutsuzluk Özlemi
Şeytanla dansedersen şeytan değişmez, seni değiştirir. (Max California/8mm filminden)
Kalem'e yemin eden Kitap!
İlahi mesajlar, bir ayet olarak geldiği gibi, birçok ayetten oluşan bir küme halinde de gelmiştir. Örneğin Hz. Peygamber'e ilk gelen vahiy 5 ayetten oluşuyor. Alak suresinin ilk beş ayeti şöyle: 'Yaratan Rabbinin adıyla oku. İnsanı bir kan pıhtısından yaratmıştır O. Oku... Senin Rabbin sonsuz derecede cömerttir. Öğrettiğini kalemle öğretmiştir O. İnsana bilmediğini öğretmiştir O.'
İkinci olarak inen ayetler ise Kalem suresinin ilk ayetleridir. 'Nun. Kalem'e ve onun satır satır yazdıklarına and olsun...' Görüldüğü gibi, Kuran, mesajlarını okumak, kalem, yazmak, öğretmek ve öğrenmek kavramları üzerine kurmuştur. Son inen ayet ise Maide suresinin 3. ayetidir: 'Bugün sizin için dininizi en mükemmel biçimde tamamladım; üzerinizdeki nimetimi bütünleştirdim ve size din olarak İslam'ı seçtim.'
Kuran'da bulunan ayet, kelime ve harf sayısında, Kuran'ın yazılış biçimlerine ve ayetlerin başlama ve sona ermesi hakkındaki İslam araştırmacılarının kabullerine göre, değişik görüşler var. Genel kabul, Kuran'ın 6666 ayet olduğu şeklinde.
Kuran'da 114 sure bulunuyor. Sure, ayetlerden oluşan belirli bölümlerin adıdır. Resmi sıralamaya göre, bunların ilki Fatiha, sonuncusu Nas suresidir. İniş sırasına göre ise, ilk sure Alak, son sure Nasr suresidir. Surelerin bir kısmı sayfalar uzunluğunda bir kısmı ise sadece 1 satırdır. Ama hiçbir sure, tek ayet değildir. En kısa sureler olan Kevser ve İhlas sureleri birer satır olup, birincisi üç, ikincisi dört ayettir. Buna karşılık, en uzun sure olan Bakara, 286 ayet ve 48 sayfadır. 9. sure olan Tevbe suresi hariç tüm sureler besmele ile başlar. Besmele Kuran'ın ilk cümlesidir. Surelerin adları Kuran'ın metninden değildir. Hz. Peygamber tarafından konmuştur.
İndiriliş Amacı
Kuran-ı Kerim, hikmet, felsefe, sanat ve deneysel bilimlere yer vermesi nedeniyle klasik anlamda bir din kitabı değildir. Kuran, kainatta boşluk, anlamsızlık ve raslantı kabul etmez. Kuran'ın temel konusu tevhit (birlik) tir. Bu, Yaratıcı Kudret'in birliğidir. Kuran bu kudrete, 'Allah' demektedir. Tek Allah inancının (tevhid) adeta yeryüzünden silindiği bir dönemde inerek, insanlığı karanlıktan nura çıkarmak istemiştir.
Kuran'ın en büyük mucizesi üslubunda yatar. Kronolojik ve sistematik bir kitap değildir. Hayatın yeni gerekliliklerini ve şartlarını birer neden olarak göstererek, insanlığa vermek istediklerini parçalar halinde sunmuştur.
Kuran, Allah kelamı olduğu gibi, tertibi de Allah'ın tertibidir. Vahyin Hz. Peygamber'e gelişine aracılık eden Cebrail adlı melek yine Allah'tan aldığı emirle her ayetin konması gereken yeri Hz. Peygamber'e gösteriyordu. Ayrıca her yıl o ana kadar gelmiş bulunan Kuran vahiylerini karşılıklı okuyarak, ayetlerin, olmaları gereken yerde bulunup bulunmadıklarını kontrol ediyorlardı. Bu 'mukabele', Hz. Peygamber'in öldüğü yılda, 2 defa yapılmış; Hz. Peygamber buna bakarak vahyin bitmek üzere olduğunu ve ölümünün yaklaştığını anlamıştır.
Hz. Muhammed'in peygamberlik hayatının bir kısmı Mekke'de bir kısmı da Medine'de geçmiştir. Mekke'de geçen süre boyunca inen ayetlere ve bunların oluşturdukları surelere Mekki, diğerlerine Medeni denir. Mekki vahiyler, genellikle Kuran'ın mesajının Allah, insan, hayat, kainat, ölüm ve ölümötesi gibi en evrensel kavramlarına ağırlık verir. İslam'ın daha çok metafizik yapısının işlendiği Mekki sureler, kısadır. Hitaplar hemen tamamen 'ey insan' veya 'ey insanoğlu' şeklindedir.
Medeni vahiyler ise genellikle toplumun günlük hayatla ilgili ihtiyaçlarını dikkate alır. İslam toplumunun hukuksal yapısının verildiği bu ayetlerde hitaplar genellikle 'ey inananlar' şeklindedir.
www.ilkayet.net
Belâgat: Kur'an'ın üslûp ve ifade üstünlüğü essiz ve orijinaldir. Kur'an kelimelerinin üstün akıcılığının arap dilinde bir benzeri yoktur. Bazen bu edebî üslûp, insanın tüylerini ürpertecek güçtedir. Buna aşağıdaki âyetler örnek verilebilir: 'Ey insanlar! Rabbinizden sakının. Doğrusu kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. Kıyameti gören her emzikli kadın emzirdiği yavrusunu unutur, her hâmile kadın çocuğunu düşünür. İnsanları sarhoş gibi görürsün, halbuki onlar sarhoş değildirler; fakat Allah'ın azabı çok çetindir' (el-Hac, 22/ 1, 2) .