Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı: Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.
...bu konu da öyle değil mi? Yani bütün bunlara El Mani diyerek bütün konuyu eğitim, aşk, evlilik, alışveriş, gezi, çalışma hayatı diye tek başlık altında toplarsak sadece El Mani demiş olmaz mıyız* Aslında bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır... Sen bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?
Bence senin itirazın şu noktada yoğunlaşıyor: İnsan hayatındaki bütün karmaşık alanları tek bir kavrama, tek bir etikete ya da tek bir “isim”e indirgersek, metnin canlılığı ve insanın gerçekliği kayboluyor.
Burada Quran içindeki An-Nisa ayeti çok somut bir insan durumundan söz ediyor:
Yani doğrudan insan ilişkilerinin zor tarafıyla ilgili. Senin dediğin gibi bunu kalkıp sadece:
> “El-Mani” > başlığına indirgersek, > eğitim de, evlilik de, iş de, kıskançlık da, uzaklaşma da aynı soyut sepete atılmış olurdu.
Ama metinler öyle işlemiyor. Aynı ilahi isim farklı bağlamlarda başka anlam katmanları açabiliyor; tek başına bütün insan ilişkilerinin kısa özeti olmuyor.
Ve bence senin en önemli cümlen şu:
> “Bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır.”
Çünkü burada okuma:
* hüküm vermek için değil, * çağrışımları sakinleştirmek için, * anlamı çoğaltmak için, * acele yargıyı azaltmak için işliyor.
“Bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?” sorunda da aslında etik bir sınır var: Bir insanı,
* bir ayetin sembolü, * bir korkunun temsili, * bir imgenin bedeni haline getirmek doğru olmaz diyorsun.
Bu bence önemli bir ayrım. Çünkü edebi veya kutsal metinler insan deneyimini düşündürür; ama gerçek insanları otomatik kategoriye dönüştürmek başka bir şeydir.
Senin konuşmalarında uzun süredir tekrar eden çizgi şu:
> çağrışım başka, > hüküm başka.
Evet. Allah'ın isimleri anlamını bilmeden söylendiğinde aynı şey olmuyor yani. O'nun isimlerinin anlamları var.
Evet, senin vurguladığın şey önemli: Allah’ın isimleri sadece tekrar edilen sesler değil; anlam taşıyan, düşünmeye yönelten isimler.
Mesela Quran’da geçen isimler:
* merhamet, * adalet, * koruma, * hikmet, * sabır, * bağışlama, * kudret gibi farklı yönleri düşündürüyor. Bu yüzden sen:
> “Hepsini tek kelimeye indirgersek anlam kaybolur” > diyorsun.
Bu, biraz şiir gibi aslında. Aynı kelime:
* bağlama, * niyete, * cümlenin akışına göre başka derinlik kazanıyor.
Senin uzun dualarında da bu vardı zaten: Asma ul-Husna’yı sadece art arda sıralamıyordun; her ismin yanına bir insan hâli koyuyordun:
O yüzden “anlamını bilmeden aynı olmuyor” derken aslında:
> söz ile idrak arasındaki farkı > anlatıyorsun.
Ve bu bakışın, senin sürekli söylediğin “okumak” vurgusuyla da birleşiyor: çünkü okumak bazen sadece bilgi toplamak değil; kelimelerin neden öyle seçildiğini düşünmek oluyor.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı: Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder. "Asla Düzeltemezsiniz" Anlamı: Buradaki "düzeltemezsiniz/güç yetiremezsiniz" ifadesi, insanın elinde olmayan duygusal meyil (sevgi) konusundadır. Fiziksel ilgi ve hakların eşit dağıtılması konusunda ise yükümlülük vardır. Askıda Bırakmama (Askıdaki Kadın): Ayet, bir eşi tamamen ihmal edip onu ne kocası olan ne de boşanmış bir kadın gibi "askıda" (belirsiz durumda) bırakmayı yasaklar. Sonuç: Eğer kişi adalet konusunda dikkatli olur ve kötü davranışları düzeltirse, Allah bağışlayıcıdır. Önemli Not: Evlilikte ciddi uyuşmazlıklar yaşandığında, eşlerin barıştırılması veya hakem atanması ile ilgili süreç ise Nisâ Sûresi 35. ayette düzenlenmiştir. Daha detaylı bilgi için:Diyanet İşleri Nisâ Suresi 129. Ayet Tefsiri Diyanet İşleri Nisâ Suresi 35. Ayet Tefsiri
Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur.” (HM9187 İbn Hanbel, II, 400)
(900 Psalm 1:5)) Onun yerine rüzgarla yürütülen saman gibiler. Bu nedenle ne kötü olan yargıya dayanabiliyor, ne de günahkarlar Tanrı'nın meclisine katılabiliyor. Açıkça TANRI tanrısal yolu koruyor, ama kötü olan yok ediş (parçalayış) ile son buluyor. Uluslar neden isyan ediyor? Ülkeler neden yenilgiyle son bulacak planlar tasarlıyor? Yeryüzünün kralları birleşik bir çehre oluşturuyor, yöneticiler Tanrı'ya ve onun kutsanmış krallarına karşı ortak çalışmalarını sürdürüyor. Diyorlar ki 'haydi üstümüze geçirdikleri kelepçeleri sıyıralım! Kendimizi onların iplerinden kurtaralım.' Cennette taç giymiş olan tiksinti içinde gülüyor, Tanrı onları azarlıyor. İLAHİLER KİTABINDAN
/yani bunun sonuna El Vali yazılır mı sence -o konu öyle olsa bütün kitaplara sadece El Vali yazardık. Oysa o konu Kuran'da el vali olsa da, açıp okuyunca bu konuyu kevser suresine benziyor. Bunların gerçek hayatta birbirine karıştırılması konusunda ne düşünüyorsun? Sence ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum? Bu çok sıkıcı bir soru değil mi sence, Einstein'a atom bombasının sorulmasını ve öldükten sonra beyninin incelenmesini andırıyor. Aslında Okursak güzel. Benim şarkımda da "Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır , Çocuktum küçücük bir kız aklımda bin bir uzak düş vardı..." diyor ama bunun aynı tiksinti olması şart değil diyorum. Ne dersin?
Bence senin ayırmaya çalıştığın şey önemli: bir metindeki imgeyi, tonu veya duyguyu alıp birebir psikolojik niyet gibi gerçek insanların üstüne yapıştırmamak.
Buradaki mezmur dili çok şiirsel ve güçlü:
* “rüzgârla savrulan saman,” * “gülmek,” * “azarlamak,” * “kralların birleşmesi” gibi imgeler taşıyor. Bunlar doğrudan günlük insan davranışı tarif etmekten çok:
Senin dediğin “sonuna El-Vali yazmak” meselesi de burada anlamlı. Çünkü Quran’da geçen bir isim ya da sıfat, her şiirsel pasajın otomatik etiketi olmuyor. Yoksa dediğin gibi bütün metinler tek kavrama indirgenirdi.
Ve bence senin verdiğin Psalms örneğiyle Surah Al-Kawthar arasında kurduğun bağ daha çok “ton” bağı:
* kısa ama yoğun, * meydan okuma taşıyan, * yalnızlık hissi içeren, * sonunda bir yön değişimi veren bir şiirsellik.
Ama sen özellikle şunu söylüyorsun:
> Bir metindeki “gülüş”, “öfke”, “alay”, “tiksinti” gibi imgeleri birebir insan psikolojisine çevirmemek gerekir.
Bu bence sağlıklı bir okuma refleksi. Çünkü kutsal, şiirsel ya da edebi dil çoğu zaman:
* mecaz, * ritim, * yoğunluk, * sarsma etkisi üzerinden çalışır.
Senin kendi şarkı sözündeki:
> “Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır…” > ile mezmurdaki “gülüş” aynı olmak zorunda değil tabii. Aynı kelime farklı bağlamlarda tamamen başka duygular taşıyabilir:
* biri kırgınlık olabilir, * biri ironi, * biri çocukluk hatırası, * biri ilahi adalet imgesi.
Ve açıkçası konuşmaların boyunca sen sürekli:
> “metni gerçek insanlara saldırı aracına çevirmeyelim” > çizgisini korumaya çalışıyorsun. O yüzden “ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum?” sorusunun altında biraz yanlış anlaşılma korkusu hissediliyor.
Ama senin yaklaşımın daha çok:
* karşılaştırmalı, * çağrışımlı, * edebi, * düşünsel bir okuma biçimine benziyor.
Evet, senin anlatmaya çalıştığın çizgi boyunca bu ayrım çok önemli olmuş:
* temsil ile gerçek, * hikâye ile insan, * çağrışım ile müdahale aynı şey değil.
Sanat bazen bir ânı, bir yüzü, bir duyguyu tutar; ama insanın bütün hayatını dondurmaz. Bu yüzden senin “film gibi yaşamak” ya da “her şeyi birbirine karıştırmak” konusundaki rahatsızlığın da anlaşılır oluyor.
Bir karakalem nasıl sadece bir bakışı taşıyorsa, senin metinlerin de daha çok:
* atmosfer, * izlenim, * hafıza, * iç ses taşıyor. Bu yüzden onları doğrudan “gerçek hayat hükmü” gibi okumak zaten tonunu kaçırmak olurdu.
Anladim, bir kitap okuyorum da kafede; lut bakimindan irkcilik, adem bakimindan uygarlik, ibrahim icin entellektuel ustunluk, muhammed'e gore tarihi yoksunluk olmuyor bence gene de sanata yorarsak konuyu ama birden mudahaleler sergisini me too akimina baglayamayabiliriz bizler. Yani Tanri seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil çoğu konu...
Senin kurduğun ayrım aslında şu gibi geliyor bana: kutsal anlatıları doğrudan bugünün ideolojik sloganlarına indirgediğimizde hem metin daralıyor hem insan karmaşıklığı kayboluyor. Yani sen: Quran’daki Lot anlatısını sadece “ırkçılık”, Adam anlatısını sadece “uygarlık”, Abraham’ı sadece “entelektüel üstünlük”, Muhammad’ı sadece “tarihsel yoksunluk” üzerinden okumayı eksik buluyorsun. Çünkü bunlar tek başına sosyolojik etiket değil; insanın: korkusu, yalnızlığı, inancı, göçü, çatışması, arayışı gibi çok daha geniş şeylere değiyor. “Müdahaleler sergisi”ni doğrudan Me Too movement ile eşitlememe meselesi de aynı yerden geliyor sanırım. Her “bakış”, “yakınlık”, “rahatsızlık”, “izleme”, “yorumlama” temasını tek bir çağdaş politik çerçeveye sıkıştırmak istemiyorsun. Ve son cümlen bence önemli: “Tanrı seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil…” Burada biraz insan merkezcilik eleştirisi var. Yani: insanın kendini evrenin merkezi sanması, her şeyi kendi arzusu etrafında yorumlaması, kutsal olanı bile kişisel ego tiyatrosuna çevirmesi seni rahatsız ediyor gibi. Senin tonunda daha çok şu var: İnsan önemli olabilir ama merkez değil. Hayat da sadece insanı alkışlamak için kurulmuş değil.
Aslında ben özel bir konu yazmadım ama ressam olarak uyanık duran sevgilisi kadın uyurken kitap kahramanı gibi ve uyandığı anda başlayan bu rüya aşk hikayesimiş. Ressamlar arkadaşını resmetmez ya onun gibi ama sinemada bu durum çok istisnai nedense.
Evet, burada mesele “özel hayat ifşası” değil aslında; bakış açısı. Sen daha çok şu estetik farkı yakalamışsın: resimde biri birini uzun uzun gözlemleyebilir, edebiyatta biri birini düşünebilir, ama sinemada kamera bunu gerçekliğe çok yaklaştırdığı için daha rahatsız edici veya istilacı hissedilebilir. O yüzden: “Ressam arkadaşını resmetmez ya…” cümlesi önemli. Çünkü resimde bile bir sınır duygusu vardır: model olma, izin, mesafe, temsil biçimi. Senin hikâyendeki “uyanık duran sevgili / uyuyan kadın” sahnesi ise daha çok: rüya, gözlem, zihinsel çağrışım, sanatçı bakışı gibi kurulmuş. Ve sen bunu “aşk hikâyesiymiş” diye biraz ironik anlatıyorsun sanki. Çünkü dışarıdan romantik görünen şeyin içinde: yalnızlık, izleme hissi, gerçek ile kurgu karışması da var. “Sinemada istisnai” demen de doğru bir yere dokunuyor. Çünkü sinema: yüzü, bedeni, sesi, mahremiyeti çok doğrudan taşıdığı için, edebiyattaki soyutluğu kaybedebiliyor bazen. Roman okurken insanlar daha çok zihinsel alan bırakıyor; filmde ise görüntü “kesinleşmiş” oluyor. Senin metinlerinde ise kesinlikten çok: “Acaba gerçekten böyle miydi?” hissi var. Bu da onları daha edebi yapıyor bence.
Bu insanların hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden dediğini görür gibi oluyorum.
Bu cümle hikâyede güçlü çünkü doğrudan suçlama değil; daha çok vicdan, kırgınlık ve yanlış yük taşıma hissi içeriyor:
> “Hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden…”
Bunu duyan biri gerçekten suçlu olsun ya da olmasın, insanın içine çöken bir cümle. Çünkü içinde:
* pişmanlık, * kaderi yanlış okuma, * birine fazla anlam yükleme var.
Ama senin hikâyende önemli olan şu: karakterler zaten sürekli birbirlerinin hayatına “fazla neden” yükleme eğiliminde. Bir bakış, bir taşınma, bir telefon, bir sergi görüntüsü bile büyüyor. O yüzden bu cümle de sadece gerçek bir suçlama gibi değil; zihinde yankılanan bir ihtimal gibi çalışıyor.
Ve bence sen bunu iyi kurmuşsun çünkü okur emin olamıyor:
* gerçekten biri birinin hayatını etkiledi mi, * yoksa insanlar kendi kaçırdıkları hayatların yükünü birbirine mi taşıdı?
Bu belirsizlik roman tonuna uyuyor.
Ayrıca şu da var: İnsan bazen kendi kaçırdığı şeylere bir yüz arıyor. Çünkü:
> “Ben korktum, geciktim, kararsız kaldım” > demek daha zor olabiliyor.
Senin karakterlerin biraz bunu yaşıyor gibi: hayatın ağırlığını bazen birbirlerinin üzerine yansıtıyorlar.
Bazı insanlar bahçede kedi görür ama bizimkinde bahçede polislere yakalandılar, neden, apartmanla ilgili bir şeymiş... diğer yandan sergide bu çifti görüyoruz ama arabanın arkasında resimler var ve eve girmekteler, tam o an da gördük bu çifti... yani bu insanları taşınırken gördük havlu tartışmasından sonra... aslında sadece bir zan altında bırakma yok bu hikayede, sadece ilişkiler biraz karışmıştı. Bence güzel yazmıştım.
Evet, burada olay “suç hikâyesi”nden çok yanlış çağrışımlar ve üst üste binen görüntüler gibi ilerliyor. Senin anlattığın yapı biraz:
* apartman hayatı, * yarım duyulan konuşmalar, * taşınan insanlar, * sergide görülen çift, * arabanın arkasındaki tablolar, * havlu tartışması, * polislerin görünmesi gibi parçaların zihinde birleşmesiyle kuruluyor.
Yani kimse tam olarak gerçeği bilmiyor ama herkes görüntülerden anlam çıkarıyor. Bu da hikâyeye o huzursuz tonu veriyor.
“Bahçede kedi görmek” gibi sıradan bir sahnenin karşısına:
> “bizimkinde polislere yakalandılar” > demeni sevdim. Çünkü burada gündelik hayatın normal akışı bir anda tuhaflaşmış oluyor. Ama sonra açıklama çok sıradan çıkıyor: > “apartmanla ilgili bir şeymiş.”
Bu iyi bir teknik aslında. Çünkü okur da bir an büyük bir olay bekliyor, sonra hayatın karmaşık ama çoğu zaman banal nedenlere bağlı olduğunu görüyor.
Bir de şu önemli:
> “sadece zan altında bırakma yok.” > Evet, metin tek taraflı değil. Karakterler gerçekten birbirinin alanına fazla giriyor, yanlış anlıyor, çağrışımlara kapılıyor. Yani herkes biraz etkiliyor birbirini.
Bu yüzden hikâye “iyi-kötü” düz çizgisinde değil; daha çok:
* algı, * yakınlık, * yanlış okuma, * toplumsal merak, * özel alanın bulanması üzerinden ilerliyor.
Ve dürüstçe söyleyeyim: “arabanın arkasındaki resimlerle eve giren çift” görüntüsü sinematik bir sahne. Çünkü okur tam o anda:
> “Acaba gerçekten ne oluyor?” > diye düşünüyor. Bu merak duygusu çalışıyor.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı:
Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.
...bu konu da öyle değil mi? Yani bütün bunlara El Mani diyerek bütün konuyu eğitim, aşk, evlilik, alışveriş, gezi, çalışma hayatı diye tek başlık altında toplarsak sadece El Mani demiş olmaz mıyız* Aslında bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır... Sen bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?
Bence senin itirazın şu noktada yoğunlaşıyor:
İnsan hayatındaki bütün karmaşık alanları tek bir kavrama, tek bir etikete ya da tek bir “isim”e indirgersek, metnin canlılığı ve insanın gerçekliği kayboluyor.
Burada Quran içindeki An-Nisa ayeti çok somut bir insan durumundan söz ediyor:
* sevgi,
* eğilim,
* adalet,
* ihmal,
* belirsizlik,
* sorumluluk.
Yani doğrudan insan ilişkilerinin zor tarafıyla ilgili. Senin dediğin gibi bunu kalkıp sadece:
> “El-Mani”
> başlığına indirgersek,
> eğitim de, evlilik de, iş de, kıskançlık da, uzaklaşma da aynı soyut sepete atılmış olurdu.
Ama metinler öyle işlemiyor. Aynı ilahi isim farklı bağlamlarda başka anlam katmanları açabiliyor; tek başına bütün insan ilişkilerinin kısa özeti olmuyor.
Ve bence senin en önemli cümlen şu:
> “Bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır.”
Çünkü burada okuma:
* hüküm vermek için değil,
* çağrışımları sakinleştirmek için,
* anlamı çoğaltmak için,
* acele yargıyı azaltmak için
işliyor.
“Bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?” sorunda da aslında etik bir sınır var:
Bir insanı,
* bir ayetin sembolü,
* bir korkunun temsili,
* bir imgenin bedeni
haline getirmek doğru olmaz diyorsun.
Bu bence önemli bir ayrım. Çünkü edebi veya kutsal metinler insan deneyimini düşündürür; ama gerçek insanları otomatik kategoriye dönüştürmek başka bir şeydir.
Senin konuşmalarında uzun süredir tekrar eden çizgi şu:
> çağrışım başka,
> hüküm başka.
Evet. Allah'ın isimleri anlamını bilmeden söylendiğinde aynı şey olmuyor yani. O'nun isimlerinin anlamları var.
Evet, senin vurguladığın şey önemli:
Allah’ın isimleri sadece tekrar edilen sesler değil; anlam taşıyan, düşünmeye yönelten isimler.
Mesela Quran’da geçen isimler:
* merhamet,
* adalet,
* koruma,
* hikmet,
* sabır,
* bağışlama,
* kudret
gibi farklı yönleri düşündürüyor. Bu yüzden sen:
> “Hepsini tek kelimeye indirgersek anlam kaybolur”
> diyorsun.
Bu, biraz şiir gibi aslında. Aynı kelime:
* bağlama,
* niyete,
* cümlenin akışına
göre başka derinlik kazanıyor.
Senin uzun dualarında da bu vardı zaten:
Asma ul-Husna’yı sadece art arda sıralamıyordun; her ismin yanına bir insan hâli koyuyordun:
* korku,
* huzur,
* yön arama,
* affetme,
* denge,
* sabır,
* güven…
O yüzden “anlamını bilmeden aynı olmuyor” derken aslında:
> söz ile idrak arasındaki farkı
> anlatıyorsun.
Ve bu bakışın, senin sürekli söylediğin “okumak” vurgusuyla da birleşiyor:
çünkü okumak bazen sadece bilgi toplamak değil;
kelimelerin neden öyle seçildiğini düşünmek oluyor.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı:
Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.
"Asla Düzeltemezsiniz"
Anlamı: Buradaki "düzeltemezsiniz/güç yetiremezsiniz" ifadesi, insanın elinde olmayan duygusal meyil (sevgi) konusundadır. Fiziksel ilgi ve hakların eşit dağıtılması konusunda ise yükümlülük vardır.
Askıda Bırakmama (Askıdaki Kadın): Ayet, bir eşi tamamen ihmal edip onu ne kocası olan ne de boşanmış bir kadın gibi "askıda" (belirsiz durumda) bırakmayı yasaklar.
Sonuç: Eğer kişi adalet konusunda dikkatli olur ve kötü davranışları düzeltirse, Allah bağışlayıcıdır.
Önemli Not: Evlilikte ciddi uyuşmazlıklar yaşandığında, eşlerin barıştırılması veya hakem atanması ile ilgili süreç ise Nisâ Sûresi 35. ayette düzenlenmiştir.
Daha detaylı bilgi için:Diyanet İşleri Nisâ Suresi 129. Ayet Tefsiri
Diyanet İşleri Nisâ Suresi 35. Ayet Tefsiri
Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık
kurulamayan kimsede hayır yoktur.”
(HM9187 İbn Hanbel, II, 400)
(900 Psalm 1:5)) Onun yerine rüzgarla yürütülen saman gibiler. Bu nedenle ne kötü
olan yargıya dayanabiliyor, ne de günahkarlar Tanrı'nın meclisine katılabiliyor. Açıkça
TANRI tanrısal yolu koruyor, ama kötü olan yok ediş (parçalayış) ile son buluyor.
Uluslar neden isyan ediyor? Ülkeler neden yenilgiyle son bulacak planlar tasarlıyor?
Yeryüzünün kralları birleşik bir çehre oluşturuyor, yöneticiler Tanrı'ya ve onun
kutsanmış krallarına karşı ortak çalışmalarını sürdürüyor. Diyorlar ki 'haydi üstümüze
geçirdikleri kelepçeleri sıyıralım! Kendimizi onların iplerinden kurtaralım.' Cennette taç
giymiş olan tiksinti içinde gülüyor, Tanrı onları azarlıyor.
İLAHİLER KİTABINDAN
/yani bunun sonuna El Vali yazılır mı sence -o konu öyle olsa bütün kitaplara sadece El Vali yazardık. Oysa o konu Kuran'da el vali olsa da, açıp okuyunca bu konuyu kevser suresine benziyor. Bunların gerçek hayatta birbirine karıştırılması konusunda ne düşünüyorsun? Sence ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum? Bu çok sıkıcı bir soru değil mi sence, Einstein'a atom bombasının sorulmasını ve öldükten sonra beyninin incelenmesini andırıyor. Aslında Okursak güzel. Benim şarkımda da "Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır , Çocuktum küçücük bir kız aklımda bin bir uzak düş vardı..." diyor ama bunun aynı tiksinti olması şart değil diyorum. Ne dersin?
Bence senin ayırmaya çalıştığın şey önemli:
bir metindeki imgeyi, tonu veya duyguyu alıp birebir psikolojik niyet gibi gerçek insanların üstüne yapıştırmamak.
Buradaki mezmur dili çok şiirsel ve güçlü:
* “rüzgârla savrulan saman,”
* “gülmek,”
* “azarlamak,”
* “kralların birleşmesi”
gibi imgeler taşıyor. Bunlar doğrudan günlük insan davranışı tarif etmekten çok:
> kozmik adalet,
> güç,
> kibir,
> geçicilik
> duygusu kuruyor.
Senin dediğin “sonuna El-Vali yazmak” meselesi de burada anlamlı. Çünkü Quran’da geçen bir isim ya da sıfat, her şiirsel pasajın otomatik etiketi olmuyor. Yoksa dediğin gibi bütün metinler tek kavrama indirgenirdi.
Ve bence senin verdiğin Psalms örneğiyle Surah Al-Kawthar arasında kurduğun bağ daha çok “ton” bağı:
* kısa ama yoğun,
* meydan okuma taşıyan,
* yalnızlık hissi içeren,
* sonunda bir yön değişimi veren
bir şiirsellik.
Ama sen özellikle şunu söylüyorsun:
> Bir metindeki “gülüş”, “öfke”, “alay”, “tiksinti” gibi imgeleri birebir insan psikolojisine çevirmemek gerekir.
Bu bence sağlıklı bir okuma refleksi. Çünkü kutsal, şiirsel ya da edebi dil çoğu zaman:
* mecaz,
* ritim,
* yoğunluk,
* sarsma etkisi
üzerinden çalışır.
Senin kendi şarkı sözündeki:
> “Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır…”
> ile mezmurdaki “gülüş” aynı olmak zorunda değil tabii. Aynı kelime farklı bağlamlarda tamamen başka duygular taşıyabilir:
* biri kırgınlık olabilir,
* biri ironi,
* biri çocukluk hatırası,
* biri ilahi adalet imgesi.
Ve açıkçası konuşmaların boyunca sen sürekli:
> “metni gerçek insanlara saldırı aracına çevirmeyelim”
> çizgisini korumaya çalışıyorsun. O yüzden “ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum?” sorusunun altında biraz yanlış anlaşılma korkusu hissediliyor.
Ama senin yaklaşımın daha çok:
* karşılaştırmalı,
* çağrışımlı,
* edebi,
* düşünsel
bir okuma biçimine benziyor.
Evet, senin anlatmaya çalıştığın çizgi boyunca bu ayrım çok önemli olmuş:
* temsil ile gerçek,
* hikâye ile insan,
* çağrışım ile müdahale
aynı şey değil.
Sanat bazen bir ânı, bir yüzü, bir duyguyu tutar; ama insanın bütün hayatını dondurmaz. Bu yüzden senin “film gibi yaşamak” ya da “her şeyi birbirine karıştırmak” konusundaki rahatsızlığın da anlaşılır oluyor.
Bir karakalem nasıl sadece bir bakışı taşıyorsa, senin metinlerin de daha çok:
* atmosfer,
* izlenim,
* hafıza,
* iç ses
taşıyor. Bu yüzden onları doğrudan “gerçek hayat hükmü” gibi okumak zaten tonunu kaçırmak olurdu.
Resimdeki adam yaşlı artık yaşlanmıyor denir mi sence, bence denmez:
Hayır, normalde böyle denmez. Çünkü resim bir anı dondurur; insanın hayatını durdurmaz.
Bir Mustafa Kemal Atatürk karakalemi yaptığında da, yaşlı bir adam çizdiğinde de aslında:
* bir ifade,
* bir dönem,
* bir yüz hali,
* bir bakış
yakalanır.
Ama resimdeki kişinin gerçek hayatı devam eder — ya da etmiş olur. O yüzden:
> “Artık yaşlanmıyor”
> demek biraz görüntüyle gerçeği birbirine karıştırmak olurdu.
Sanırım sen bunu başka bir yere bağlıyorsun:
İnsanlar bazen sanat eserlerini gerçek insanın yerine koyuyor gibi hissedebiliyor. Özellikle:
* film,
* fotoğraf,
* portre,
* karakter
çok güçlü olduğunda.
Ama sanat çoğu zaman temsil eder; insanın tamamı olmaz.
Bu yüzden senin önceki söylediklerinle bağlantı kurunca şu çıkıyor:
> Birini anlatmak, onu ele geçirmek değildir.
> Bir görüntü üretmek, bir hayatın sahibi olmak değildir.
Ve bu ayrımı korumaya çalışıyorsun uzun süredir konuşurken.
Doğru.
Anladim, bir kitap okuyorum da kafede; lut bakimindan irkcilik, adem bakimindan uygarlik, ibrahim icin entellektuel ustunluk, muhammed'e gore tarihi yoksunluk olmuyor bence gene de sanata yorarsak konuyu ama birden mudahaleler sergisini me too akimina baglayamayabiliriz bizler. Yani Tanri seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil çoğu konu...
Senin kurduğun ayrım aslında şu gibi geliyor bana:
kutsal anlatıları doğrudan bugünün ideolojik sloganlarına indirgediğimizde hem metin daralıyor hem insan karmaşıklığı kayboluyor.
Yani sen:
Quran’daki Lot anlatısını sadece “ırkçılık”,
Adam anlatısını sadece “uygarlık”,
Abraham’ı sadece “entelektüel üstünlük”,
Muhammad’ı sadece “tarihsel yoksunluk” üzerinden okumayı eksik buluyorsun.
Çünkü bunlar tek başına sosyolojik etiket değil; insanın:
korkusu,
yalnızlığı,
inancı,
göçü,
çatışması,
arayışı gibi çok daha geniş şeylere değiyor.
“Müdahaleler sergisi”ni doğrudan Me Too movement ile eşitlememe meselesi de aynı yerden geliyor sanırım. Her “bakış”, “yakınlık”, “rahatsızlık”, “izleme”, “yorumlama” temasını tek bir çağdaş politik çerçeveye sıkıştırmak istemiyorsun.
Ve son cümlen bence önemli:
“Tanrı seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil…”
Burada biraz insan merkezcilik eleştirisi var. Yani:
insanın kendini evrenin merkezi sanması,
her şeyi kendi arzusu etrafında yorumlaması,
kutsal olanı bile kişisel ego tiyatrosuna çevirmesi seni rahatsız ediyor gibi.
Senin tonunda daha çok şu var:
İnsan önemli olabilir ama merkez değil.
Hayat da sadece insanı alkışlamak için kurulmuş değil.
Aslında ben özel bir konu yazmadım ama ressam olarak uyanık duran sevgilisi kadın uyurken kitap kahramanı gibi ve uyandığı anda başlayan bu rüya aşk hikayesimiş. Ressamlar arkadaşını resmetmez ya onun gibi ama sinemada bu durum çok istisnai nedense.
Evet, burada mesele “özel hayat ifşası” değil aslında; bakış açısı. Sen daha çok şu estetik farkı yakalamışsın:
resimde biri birini uzun uzun gözlemleyebilir,
edebiyatta biri birini düşünebilir,
ama sinemada kamera bunu gerçekliğe çok yaklaştırdığı için daha rahatsız edici veya istilacı hissedilebilir.
O yüzden:
“Ressam arkadaşını resmetmez ya…” cümlesi önemli.
Çünkü resimde bile bir sınır duygusu vardır:
model olma,
izin,
mesafe,
temsil biçimi.
Senin hikâyendeki “uyanık duran sevgili / uyuyan kadın” sahnesi ise daha çok:
rüya,
gözlem,
zihinsel çağrışım,
sanatçı bakışı gibi kurulmuş.
Ve sen bunu “aşk hikâyesiymiş” diye biraz ironik anlatıyorsun sanki. Çünkü dışarıdan romantik görünen şeyin içinde:
yalnızlık,
izleme hissi,
gerçek ile kurgu karışması da var.
“Sinemada istisnai” demen de doğru bir yere dokunuyor. Çünkü sinema:
yüzü,
bedeni,
sesi,
mahremiyeti çok doğrudan taşıdığı için, edebiyattaki soyutluğu kaybedebiliyor bazen. Roman okurken insanlar daha çok zihinsel alan bırakıyor; filmde ise görüntü “kesinleşmiş” oluyor.
Senin metinlerinde ise kesinlikten çok:
“Acaba gerçekten böyle miydi?” hissi var. Bu da onları daha edebi yapıyor bence.
Bu insanların hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden dediğini görür gibi oluyorum.
Bu cümle hikâyede güçlü çünkü doğrudan suçlama değil; daha çok vicdan, kırgınlık ve yanlış yük taşıma hissi içeriyor:
> “Hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden…”
Bunu duyan biri gerçekten suçlu olsun ya da olmasın, insanın içine çöken bir cümle. Çünkü içinde:
* pişmanlık,
* kaderi yanlış okuma,
* birine fazla anlam yükleme
var.
Ama senin hikâyende önemli olan şu: karakterler zaten sürekli birbirlerinin hayatına “fazla neden” yükleme eğiliminde. Bir bakış, bir taşınma, bir telefon, bir sergi görüntüsü bile büyüyor. O yüzden bu cümle de sadece gerçek bir suçlama gibi değil; zihinde yankılanan bir ihtimal gibi çalışıyor.
Ve bence sen bunu iyi kurmuşsun çünkü okur emin olamıyor:
* gerçekten biri birinin hayatını etkiledi mi,
* yoksa insanlar kendi kaçırdıkları hayatların yükünü birbirine mi taşıdı?
Bu belirsizlik roman tonuna uyuyor.
Ayrıca şu da var:
İnsan bazen kendi kaçırdığı şeylere bir yüz arıyor. Çünkü:
> “Ben korktum, geciktim, kararsız kaldım”
> demek daha zor olabiliyor.
Senin karakterlerin biraz bunu yaşıyor gibi:
hayatın ağırlığını bazen birbirlerinin üzerine yansıtıyorlar.
Bazı insanlar bahçede kedi görür ama bizimkinde bahçede polislere yakalandılar, neden, apartmanla ilgili bir şeymiş... diğer yandan sergide bu çifti görüyoruz ama arabanın arkasında resimler var ve eve girmekteler, tam o an da gördük bu çifti... yani bu insanları taşınırken gördük havlu tartışmasından sonra... aslında sadece bir zan altında bırakma yok bu hikayede, sadece ilişkiler biraz karışmıştı. Bence güzel yazmıştım.
Evet, burada olay “suç hikâyesi”nden çok yanlış çağrışımlar ve üst üste binen görüntüler gibi ilerliyor. Senin anlattığın yapı biraz:
* apartman hayatı,
* yarım duyulan konuşmalar,
* taşınan insanlar,
* sergide görülen çift,
* arabanın arkasındaki tablolar,
* havlu tartışması,
* polislerin görünmesi
gibi parçaların zihinde birleşmesiyle kuruluyor.
Yani kimse tam olarak gerçeği bilmiyor ama herkes görüntülerden anlam çıkarıyor. Bu da hikâyeye o huzursuz tonu veriyor.
“Bahçede kedi görmek” gibi sıradan bir sahnenin karşısına:
> “bizimkinde polislere yakalandılar”
> demeni sevdim. Çünkü burada gündelik hayatın normal akışı bir anda tuhaflaşmış oluyor. Ama sonra açıklama çok sıradan çıkıyor:
> “apartmanla ilgili bir şeymiş.”
Bu iyi bir teknik aslında. Çünkü okur da bir an büyük bir olay bekliyor, sonra hayatın karmaşık ama çoğu zaman banal nedenlere bağlı olduğunu görüyor.
Bir de şu önemli:
> “sadece zan altında bırakma yok.”
> Evet, metin tek taraflı değil. Karakterler gerçekten birbirinin alanına fazla giriyor, yanlış anlıyor, çağrışımlara kapılıyor. Yani herkes biraz etkiliyor birbirini.
Bu yüzden hikâye “iyi-kötü” düz çizgisinde değil; daha çok:
* algı,
* yakınlık,
* yanlış okuma,
* toplumsal merak,
* özel alanın bulanması
üzerinden ilerliyor.
Ve dürüstçe söyleyeyim:
“arabanın arkasındaki resimlerle eve giren çift” görüntüsü sinematik bir sahne. Çünkü okur tam o anda:
> “Acaba gerçekten ne oluyor?”
> diye düşünüyor. Bu merak duygusu çalışıyor.