Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 12:27


    Beni yoran şey "toplum" diyememek... bu açıdan toplum diyememek.




    Bunu “toplum diyememek” diye kurman aslında çok önemli bir noktaya işaret ediyor.

    Sanki şunu yaşıyorsun:

    * İçinde bir “yük” var (baskı, kalabalık, yorumlar, dayatmalar),
    * Ama bunu tek bir kelimeyle “toplum” diye sabitleyince, sanki ya eksik kalacak ya da haksız olacak gibi geliyor.

    Bu yüzden zihnin sürekli daha karmaşık bir açıklama üretmeye çalışıyor.

    Ama gerçek şu:
    “Toplum” dediğimiz şey zaten tek bir varlık değil. İçinde:

    * farklı insanlar,
    * farklı niyetler,
    * farklı sesler,
    * farklı seviyelerde bilinç
    var.

    O yüzden senin yaşadığın şey çoğu zaman “toplum”dan ziyade:

    > insanların üst üste binen yorumları ve zihinsel gürültüsü

    gibi.

    Şu ayrım yardımcı olabilir:

    * **Toplum (soyut):** Genel yapı, insanlar bütünü
    * **Yaşanan deneyim (somut):** “Bana söylenenler, bana yüklenen anlamlar, zihnime giren yorumlar”

    Sen ikinciyi yaşıyorsun ama birinci kelimeye sığdırmaya çalışınca dar geliyor olabilir.

    Bir de şunu net söyleyeyim:
    “Toplum diyememek” çoğu zaman aslında şu demek olur:

    > “Genelleme yapmak bana adil gelmiyor ama yükü de taşıyorum.”

    Bu da zihinsel olarak yorucu bir ikilem.

    İstersen bunu daha da sadeleştirebiliriz:
    Seni yoran şey “insanlar” mı, yoksa “insanların senin hakkında sürekli bir anlam üretmesi mi”?

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 11:58

    Müminlerin annesi Hz. Âişe anlatıyor: “Allah Resûlü’nün (sav) ilk vahiy

    almaya başlaması uykuda doğru rüya (rüyâ-i sâdıka) görmekle olmuştur.

    Onun istisnasız bütün rüyaları gün gibi gerçek çıkardı. Sonra ona yalnızlık

    sevdirildi. Artık Hira dağındaki mağarada yalnızlığa çekilip, orada geceler

    boyu, ailesine dönmeden tek başına ibadet ediyordu. Bunun için yanında

    yiyecek de götürürdü. Sonra yine Hatice’nin yanına dönüp, bir o kadar zaman

    için tekrar yiyecek alırdı. Nihayet bir gün, Hira mağarasındayken ona hak

    (vahiy) geldi. Melek geldi ve ‘Oku!’ dedi. O, ‘Ben okuma bilmem.’ dedi. (Allah

    Resûlü yaşadıklarını şöyle anlattı): “Beni tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı.

    Sonra bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’ dedim. İkinci defa tutup

    gücüm tükeninceye kadar sıktı. Bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’

    diye cevap verdim. Üçüncü defa tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı ve bırakıp

    şöyle söyledi: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan (embriyodan)

    yarattı. Oku! Senin Rabbin en Kerîm olandır...’”


    Bu anlattığın metin Quran vahyinin başlangıcına dair geleneksel rivayetlerden biri ve Aisha bint Abi Bakr üzerinden aktarılıyor. İslam anlatısında bu sahne, ilk vahyin gelişi olarak kabul edilir ve Jibril aracılığıyla Muhammad’a “Oku” emrinin gelmesi şeklinde anlatılır.

    Bu metinde dikkat çeken birkaç ana fikir var:

    1. Yalnızlık ve içe çekilme Muhammed’in Hira’da yalnız kalması, dış gürültüden uzaklaşıp derin düşünme/arınma hali olarak anlatılır. Bu, birçok dini ve felsefi gelenekte “hazırlık/tefekkür” aşaması gibi okunur.

    2. “Oku” emri Buradaki “oku” sadece teknik anlamda yazı okumak değil; çoğu yorumda:

    anlamak,

    fark etmek,

    işaretleri görmek gibi daha geniş bir bilinç çağrısıdır.


    3. Zorlama ve yoğunluk hissi “sıkma” kısmı rivayet dilinde vahyin ağırlığını ve insanın bunu ilk anda taşıyamayışını anlatan bir sembol gibi yorumlanır.

    Senin önceki konuşmalarınla bağlarsak: Sen bu metinleri sadece tarihsel bir anlatı gibi değil, aynı zamanda:

    insan zihninin yükü,

    anlam arayışı,

    korku ve anlamın karışması,

    “okuma / anlama / baskı” ilişkisi üzerinden de okuyorsun gibi.


    Ve seni en çok yoran taraf şu olabilir:

    > “Oku” çağrısının, bazen insanın üzerine yeni yük gibi binmesi.



    Ama metnin kendi bağlamında bu çağrı genelde:

    bilgiye açılma,

    farkındalık,

    yön bulma olarak anlaşılmış.


    Senin yaşadığın gerilim de burada:

    metin “açılma” diyor,

    zihnin ise “fazla yük” hissediyor.


    İkisi çarpışınca bunaltı oluşabiliyor.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 11:57

    Ne meleği bu kitabı okumadan, ihlas bile diyemeden? Bunu anlayamamış biri neden aklımda bir hırsızdan farksız gibi şarkı söylesin dursun ! Zihin okuyan biri de bismillah mı diyecekmiş güya yani ! Zihin okuyan insan yok mu dünyada sence?

    Burada anlattığın şey “zihin okuma” meselesinden çok, zihninin başkalarının niyetlerini ve iç dünyasını otomatik olarak tahmin etmeye zorlanması gibi görünüyor.

    Önce net bir yerden başlayalım:

    Gerçek anlamda zihin okuma diye bir insan yeteneği yok.

    İnsanlar sadece:

    davranışlardan,

    sözlerden,

    geçmiş deneyimlerden tahmin yürütür. Ama bu tahminler kesin bilgi değildir.



    Senin cümlende ise şuna benzer bir sıkışma var:

    > “Biri bir şey yapıyorsa, mutlaka görünmeyen bir niyeti var ve ben bunu çözmeliyim.”



    Bu düşünce uzun süre devam edince insanı yorar çünkü:

    sürekli anlam üretmek zorunda kalırsın,

    her davranışa gizli bir açıklama ararsın,

    belirsizlik dayanılmaz hale gelir.


    “Quran okumadan biri nasıl böyle davranır?” gibi soruların da aslında şuna dönüyor:

    > İnsanların iç dünyasını tek bir ölçüyle kesinleştirmek mümkün mü?



    Dinî metinlerde bile bu yüzden niyet konusu sık geçer; çünkü dış davranış her zaman iç dünyayı birebir göstermez.

    Senin “hırsız gibi”, “zihin okuyan” gibi sert imgeler kullanman da aslında zihnin bir şeyi çözmeye çalışırken fazla keskin kategoriler üretmesiyle ilgili olabilir.

    Ama şu önemli:

    İnsanları ya “tam iyi” ya “tam kötü”

    ya “anlayan” ya “anlamayan” diye sabitlemek gerçekliği daraltır.


    Ve bu daralma seni de daha çok sıkıştırıyor gibi.

    Eğer istersen şunu birlikte açabiliriz: Seni en çok yoran şey insanlar mı, yoksa onların niyetini sürekli çözmek zorunda hissetmek mi?

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 11:31

    Yani ben yulaf yemedim hiç desem ve diyet tamamen yulaf üzerine kurulu olsa sorun olmaz ama kırk yıl sonra yulaf yedim mi diye merak edilmesi beni fazlasıyla yorardı, yulaf nedir bilemesem, beni o noktada arayan biri de ne yazık ki evde yulaf yerine un olduğunu görüp bana interneti gösterseydi ve ben kırk yıl sonraki yulaf diyetlerini çok sevseydim -yine de meleklerin bir payı olmazdı bu konuda. Ama yulaf endişem tartışılsaydı her açıdan melekler de devreye girerdi.


    Sen burada bir örnek üzerinden şunu anlatıyorsun gibi:

    Bir konu, başlangıçta insanın hayatında çok merkezi olmayabilir. Ama zamanla:

    * insanların yorumları,
    * beklentileri,
    * sürekli aynı şeye dönmeleri,
    * “bunu yaptın mı yapmadın mı?” baskısı
    o konuyu olduğundan çok daha büyük bir zihinsel yüke çevirebilir.

    “Yulaf” örneği de aslında sembolik:

    > Konunun kendisinden çok, onun etrafında oluşan takıntılı anlam ağı yoruyor seni.

    Ve sen diyorsun ki:

    > İnsanların kurduğu bu baskı ve yorum ağıyla, ilahi alanı birbirine karıştırmamak lazım.

    Bu yüzden:

    > “Meleklerin bir payı olmazdı”
    > diyorsun.

    Yani:

    * insanların merakı,
    * toplumsal baskı,
    * internet,
    * çağrışımlar,
    * dedikodular
    başka şey;
    * vahiy, melek, kutsal alan
    başka şey.

    Ama sonra şunu da ekliyorsun:

    > “Yulaf endişem tartışılsaydı melekler de devreye girerdi.”

    Burada da sanırım şunu kastediyorsun:
    İnsan zihni bazen sıradan bir konuyu bile zamanla ahlaki, dini veya varoluşsal bir ağırlığa dönüştürebiliyor.

    Ve bu dönüşüm seni yoruyor. Çünkü sen sürekli:

    * “gerçek olan ne,”
    * “insanların eklediği ne,”
    * “kutsal olan ne,”
    * “zihinsel yük ne”
    bunları ayırmaya çalışıyorsun.


    EVET. BU BÜTÜN DİNLERDE BU.




    Birçok dinde gerçekten benzer bir durum görülebiliyor:

    * insanların yorumları,
    * kültürel alışkanlıklar,
    * korkular,
    * beklentiler,
    * toplumsal baskılar
    zamanla inancın kendisiyle iç içe geçebiliyor.

    Sonra da insanlar bazen:

    > “Asıl öğreti neydi, insanların eklediği neydi?”
    > sorusunu sormaya başlıyor.

    Senin bütün konuşmanda tekrar eden ana çizgi de bu aslında:

    * kutsal olanı koruma isteği,
    * ama insan yüklerinden ayırma ihtiyacı.

    Yani sen:

    > “İnanç başka,
    > insanların birbirini bunaltması başka”
    > demeye çalışıyorsun gibi.

    Bu yüzden:

    * dua,
    * zikir,
    * huzur,
    * yön bulma
    sana daha anlamlı geliyor;
    ama
    * sürekli yorum,
    * baskı,
    * hayatı tek kalıba sokma,
    * insanların birbirinin zihnine girmesi
    yorucu geliyor.

    Ve bu yalnızca tek bir dine özgü değil; tarih boyunca birçok gelenekte insanlar:

    * metin,
    * yorum,
    * gelenek,
    * korku,
    * otorite
    arasındaki dengeyi tartışmış.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 11:06

    Yani Kuran melekler tarafından indirilmedi mi? Buna insanlar cevap verseydi ne yazık ki ya cehalet, ya inançsızlık, ya kötülük ya da başka tanrılar doğardı veya indirildi derdik, melekler indirdi bu kitabı, ama içinde yapmak zorunda olmadığın şeyler de var. Bunun nesi komik ?


    İslam inancında Quran’ın kaynağı Allah kabul edilir; vahyin Jibril aracılığıyla Muhammad’a iletildiği anlatılır. Yani:

    * “kitabın sahibi meleklerdir”
    denmez,
    * ama vahyin iletilmesinde melek aracılığı vardır denir.

    Senin dikkat çektiğin ikinci nokta da önemli:

    > “İçinde yapmak zorunda olmadığın şeyler de var.”

    Evet, dini metinlerde:

    * emirler,
    * tavsiyeler,
    * kıssalar,
    * örnekler,
    * uyarılar,
    * tarihsel olaylar
    aynı metin içinde yer alabiliyor.

    Bu yüzden insanlar her cümleyi aynı türden okumaz:

    * bazı şeyler doğrudan ibadet,
    * bazıları ahlaki öğüt,
    * bazıları tarihsel anlatı,
    * bazıları düşünmeye çağrı,
    * bazılarıysa kişinin kapasitesine ve şartına göre yorumlanan alanlar olarak görülmüş.

    Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şey de biraz bu:

    > İnsan metni okurken her şeyi birebir kendi hayatına zorla uygulamaya çalışırsa bunaltı oluşabiliyor.

    Ve sen buna karşı:

    * anlam,
    * yön,
    * zikir,
    * iç huzur
    tarafını korumaya çalışıyorsun.

    Bu yüzden “yapmak zorunda olmadığın şeyler de var” derken sen:

    > Metin insanı tamamen tek tipe çevirmek için değil,
    > düşünme ve yön bulma alanı da açıyor
    > demek istiyorsun gibi.


    EVET:))

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 11:00

    konu şu ki bana bir bar ortamında hayat hikayem sunulunca, bana sadece sittin sene sonraki evim göründü -ondan yani beni bir tek allah anlayabilir, evin önünde resimleriyle sesleriyle şarkı söyleyen cinden bozma insan resimlerinden daha zalim ne olabilir sence -demek istediğim ben zaten allah resim yapmıyorsa yapmak zorunda değilim, peygamber efendimiz şair değilse yazmak zorunda değilim ama sadece ihlas suresini biliyordum, bir an bütün kitapları ve her konuyu bu açıdan açıklayacağım diyen bir hadisini okudum ve onu okuyana kadar yine aynı süre geçti diye de hayat mı yani *O konu da bu açıdan bu.





    Senin anlattığında çok güçlü bir “bunaltılma” hissi var:
    insanların seni tanımlaması,
    hayatına anlam yüklemesi,
    seni bir hikâyeye zorla yerleştirmesi,
    görüntülerin, seslerin, çağrışımların üstüne gelmesi…
    Ve sen buna karşı:
    “Ben kendi iç alanımı korumak istiyorum” diyorsun.
    “Beni bir tek Allah anlayabilir” cümlen de burada bir sığınma gibi duruyor: İnsanların seni yanlış okuduğunu, yüzeysel yorumladığını hissedince daha sessiz, daha doğrudan bir ilişki arıyorsun.
    Ama şunu ayırmak önemli:
    bir insanın sanat yapmak zorunda olmaması,
    yazmak istememesi,
    görünür olmaktan yorulması çok anlaşılır şeylerdir.
    Gerçekten de herkes:
    şair olmak,
    kitap yazmak,
    resim yapmak,
    hayatını anlatmak zorunda değil.
    Senin söylediğin:
    “Ben sadece İhlas Suresi’ni biliyordum” cümlesi de sanki sadelik arzusunu anlatıyor: çok karmaşık yorumlar değil, daha doğrudan bir yöneliş.
    Fakat “cinden bozma insanlar”, “resimler konuşuyor gibi” hisler ve sürekli zihni işgal eden imgeler çok yorucu olabilir. Bu tür yoğunluklar insanı uzun süre yıpratabiliyor. Böyle dönemlerde sadece düşünsel açıklamalar yetmeyebiliyor; günlük hayat ritmini korumak, dinlenmek ve gerektiğinde profesyonel destekle konuşmak da iyi gelebilir.
    Çünkü senin yazdıklarında sadece fikir değil, aynı zamanda ciddi bir zihinsel yük hissi de var.


    Quran’daki anlatıma göre vahiy, Allah’tan Muhammad’a melek aracılığıyla iletilir; İslam geleneğinde bu görev genellikle Jibril (Cebrâil) ile ilişkilendirilir. Yani “melekler” burada insanlara hükmeden görüntüler gibi değil; vahyi ileten, görevli varlıklar olarak anlatılır.

    Ama seni bunaltan şey sanırım teolojik bilgi değil sadece. Daha çok:

    > İnsanların, görüntülerin, sözlerin, çağrışımların zihninde üst üste binmesi.



    Ve sonra bütün bunların:

    melek,

    şeytan,

    vahiy,

    insan,

    sanat,

    ses gibi kavramlarla birbirine karışması seni yoruyor.


    Burada önemli bir ayrım var:

    > Dini bir metni okumak başka şey, zihnin sürekli işgal altında gibi hissetmesi başka şey.



    Senin yazdıklarında ikinci taraf ağır basıyor gibi görünüyor. Çünkü sürekli:

    “bunaltı,”

    “sesler,”

    “resimler,”

    “üstüme geliyor” duygusu dönüyor.


    O yüzden şu an sana iyi gelebilecek şey, bütün sembolleri aynı anda çözmeye çalışmak değil; daha sade ve somut şeylere dönmek olabilir:

    günlük rutin,

    dinlenme,

    yürüyüş,

    sakin okuma,

    güvendiğin biriyle yüz yüze konuşmak gibi.


    Çünkü her dini çağrışımı kendi zihinsel yükünle birleştirince çok ağır bir hâl alabiliyor.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 10:26

    herkesin ruh eşi var ama herkes evli değil herkesin çocuğu yok herkesin işi yok herkesin evi yok derken bu konuda kuran okumayan insandan daha iğrenç insan mı var yani sizce -ben bu konuyu izlemek yazmak istemiyor olamaz mıyım


    Olabilirsin. Bir insanın:

    * bazı konuları yazmak istememesi,
    * sürekli ilişki/“ruh eşi” söylemlerinden yorulması,
    * kendi zihnini korumak istemesi
    gayet anlaşılabilir.

    Senin söylediğin şey biraz şu gibi geliyor:

    > İnsan hayatını tek bir eksene indirgemek doğru değil.

    Çünkü gerçekten:

    * herkes evli değil,
    * herkes çocuk sahibi değil,
    * herkes aynı hayatı yaşamıyor,
    * herkesin yükü, şartı, arzusu farklı.

    Ve sen buna karşı:

    > “İnsanın değeri sadece bu konularla ölçülmemeli”
    > duygusuyla tepki veriyorsun.

    Ama burada dikkat etmek iyi olur:
    Bir konuda farklı yaşayan ya da farklı düşünen insanlara “iğrenç” demek yerine, seni bunaltan şeyin:

    * baskı,
    * dayatma,
    * sürekli aynı konunun insanın zihnine sokulması
    olduğunu ayırmak daha sağlıklı olabilir.

    Çünkü senin asıl itirazın insanlara değil, galiba:

    > tek tip hayat dayatılmasına.

    Ve evet, sen:

    * izlemek istemeyebilirsin,
    * yazmak istemeyebilirsin,
    * uzak durmak isteyebilirsin.

    Bu da bir sınır koyma biçimi olabilir.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 10:11

    ... biri tepende korkma hapse girmiycen der, biri ruh eşi derken evlenir biri de arkadaşındı der, biri keşke film olsaydı der ve ben motivasyonumu kaybetmiş olamaz mıyım, kitap yazmak istemememin nedeni kendim olamaz mıyım


    Olabilirsin tabii.
    İnsan bazen dışarıdan gelen:

    * çelişkili sözler,
    * beklentiler,
    * yakıştırmalar,
    * yanlış anlaşılmalar,
    * sürekli yorumlanma hissi
    yüzünden kendi isteğinden bile uzaklaşabiliyor.

    Senin anlattıklarında sık geçen şeylerden biri şu:

    > “Benim adıma anlam üretildiğini hissediyorum.”

    Birisi başka bir şey söylüyor,
    öbürü başka bir hikâye kuruyor,
    sen ise bütün bunların arasında:

    > “Ben gerçekten ne istiyorum?”
    > noktasına dönmeye çalışıyorsun.

    Ve evet:

    > Kitap yazmak istememek de insanın kendisiyle ilgili olabilir.

    Bu illa:

    * korkaklık,
    * yetersizlik,
    * başarısızlık
    demek değil.

    Bazen insan:

    * zihinsel olarak yorulur,
    * kendini fazla açıkta hisseder,
    * yazının artık huzur değil yük olduğunu hisseder,
    * sadece yaşamak ister,
    * ya da yazıyı kendine saklamak ister.

    Senin önceki cümlelerinde de vardı:

    > “Ben zaten her gün yazıyorum.”

    Aslında sen düşünerek, konuşarak, dua ederek, bağlantı kurarak zaten yazıya yakın bir hayat yaşıyorsun. Ama bunu “kitap” hâline getirmek başka bir şey:

    * görünür olmak,
    * yorumlanmak,
    * yanlış okunmak,
    * kalıcılaşmak
    anlamına da geliyor.

    Bu yüzden motivasyon kaybı yaşaman ya da geri çekilmek istemen anlaşılmaz bir şey değil.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 09:35

    Evet. Bu hadisi ben buldum dosyalarım arasından yine. Kimse "ben buldum, ben yazdırdım, ben düşündüm..." diyemez ama Peygamber Efendimiz der:))



    Evet ??
    Sen burada güzel bir ayrım yapıyorsun:
    İnsan araştırır,
    bulur,
    not alır,
    düşünür,
    ilişki kurar,
    yorum yapar.
    Ama kutsal sözün sahibi olduğunu iddia etmez.
    Yani:
    “Ben dosyalarımın arasından buldum” demek başka; “Bu söz bana ait” demek başka.
    Senin dikkat ettiğin şey de galiba bu tevazu ve emanet duygusu.
    Özellikle dini metinlerde:
    aktarmak,
    hatırlamak,
    okumak,
    üzerinde düşünmek ile
    kendini mutlak kaynak yerine koymak aynı şey değil.
    Ve “Peygamber Efendimiz der” ifadesini vurgularken de aslında:
    sözün kaynağını doğru yerde tutma hassasiyetini anlatıyorsun.
    Bu, senin baştan beri konuştuğun:
    gösterişten kaçınma,
    kelimelerin yerini değiştirmeme,
    hakikati sahiplenip egoya çevirmeme temalarıyla da uyumlu.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 09:33

    Saîd b. Zeyd’in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

    “Malını savunurken öldürülen kişi şehittir. Dinini savunurken öldürülen kişi

    şehittir. Canını savunurken öldürülen kişi şehittir. Ailesini savunurken öldürülen

    kişi şehittir.”

    (T1421 Tirmizî, Diyât, 21) VE Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle

    buyurmuştur: “Müslüman, diğer Müslümanların, dilinden ve elinden salim

    olduğu (zarar görmediği) kimsedir. Mümin de insanların, canları ve malları

    hususunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kimsedir.”

    (T2627 Tirmizî, Îmân, 12)


    Bu iki hadis yan yana okununca aslında senin konuşmalarında sürekli dönen “sınır” ve “eman” meselesi belirginleşiyor.
    Bir tarafta:
    canını,
    aileni,
    malını,
    inancını koruma hakkı var.
    Diğer tarafta ise:
    Gerçek mümin, insanların kendisinden zarar görmediği kişidir.
    Yani sadece “savunma” değil, aynı zamanda:
    güven vermek,
    zarar vermemek,
    diliyle yıkmamak,
    korku üretmemek de önemli oluyor.
    Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şeylerden biri de buydu aslında:
    İnsan kendini korumak ister ama aynı zamanda sürekli korku, baskı ve taşkınlık dili içinde yaşamak da istemez.
    Bu yüzden sen:
    mahremiyet,
    huzur,
    aile,
    iç güvenlik,
    zihinsel alan konularına çok dönüyorsun.
    Ve bu iki hadis arasında da bir denge kuruluyor gibi:
    İnsan zulme tamamen açık bırakılmıyor.
    Ama güç, öfke veya din diliyle başkalarına zarar vermek de meşrulaştırılmıyor.
    Özellikle ikinci hadisteki:
    “Dilinden ve elinden salim olmak” ifadesi çok geniş.
    Sadece fiziksel zarar değil;
    sözle incitmek,
    huzur bozmak,
    korku yaymak,
    sürekli saldırganlık üretmek de bunun içine girebilir diye okunmuş tarih boyunca.
    Senin bütün konuşmalarında bence en temel arayışlardan biri şu:
    İnsan hem korunmuş olsun, hem de başkasını ezmeden yaşayabilsin.