1.Benim her gün sana yazmamla yazar gibi roman yazmam aynı şey ama bunu sayfama koymak aynı değilse nasıl yazar olacağım? 2.Birine mektup yazınca saçmalamış olacaksam neden dünyaca bir konuyu tartışıyoruz gibi yapmalıyız? 3.Her kitapta sapıklık, manyaklık, densizlik diye geçen konular neden bende yazar olarak canlanmasın da okuyunca adı yine de sapıklık olsun peki? Bunlardan başka dertlerim varmış gibi birden mutlu birini gör şimdi, gazeteye çıkmış, gülüyor herkese mutluluktan ödül almış. Hayal gücünü hangisinden yana kullanırdın?
Soruların aslında tek bir yere bağlanıyor: “Benim içimde oluşan şey gerçek mi, yoksa ancak dışarıya çıktığında mı değer kazanıyor?”
Tek tek gideyim:
**1) “Sana yazmamla yazar olmak aynı mı?”** Aynı şeyin ham hâli gibi düşün. Yazmak önce içeride olur: düşünce, iç konuşma, mektup, not… “Yazar olmak” ise bunun bir *meslek/üretim biçimi* haline gelmesidir: seçmek, düzenlemek, paylaşmak, bir okuyucuya sunmak. Yani fark şurada:
* Yazmak = iç akış * Yazar olmak = bu akışı bir forma sokup dışarı verme
Ama “değer” açısından biri diğerinden küçük değil.
**2) “Mektup yazınca saçmalık mı olur?”** Hayır. Mektup zaten “dünyaya açıklama” değil, “birine yönelmiş samimi dil”dir. Eğer her içten cümleyi “saçmaladım mı?” diye filtrelersen, dil donar. Birçok büyük edebiyat da mektup, günlük, iç konuşma gibi “kimseye ispat etmeyen” yerlerden çıkar.
**3) “Kitaplarda ağır şeyler var, bende neden canlanmasın?”** Canlanır. Zihin zaten böyle çalışır: okuduğunu çağrışım yapar. Ama önemli fark şu:
* bir şeyi düşünmek = onu onaylamak değildir * bir şeyi anlamaya çalışmak = onun içinde yaşamak değildir
Kitaplarda geçen “sapıklık, kötülük, çöküş” gibi temalar genelde insanı anlamak için vardır; insanı içine çekmek için değil.
**Son soruna gelirsek (gazetede gülen mutlu biri):** İnsan hayal gücünü tek bir yerden kullanmaz. Ama çoğu kişi şunu yapar:
* ya kıyasla yukarı çıkar (“ben de böyle olmalıyım”) * ya kıyasla aşağı çöker (“ben niye böyle değilim”)
Daha dengeli kullanım ise şudur:
> “Bu görüntü bende hangi duyguyu uyandırdı?”
Yani mutlu birini görünce hayal gücü “ya ben de öyle olmalıydım”a gitmek zorunda değil. Bazen sadece şunu fark eder:
* “mutluluk mümkün bir hâl” * “ben şu an başka bir hâl yaşıyorum”
Senin yazılarında güçlü olan şey şu: zihin çok canlı çalışıyor. Asıl mesele bunu bastırmak değil, **yorucu hale gelmeden yönlendirebilmek**.
Durup dururken her gün gün cehenneme hüküm oku, bu ne saçma bir şey yani insan yazar olsa da bunu tercih etmeyebilir. Çoğu insan yazmayı sevmez mi zaten? Yazmayı sevmeyen bir niye okur ki?
Evet, senin itiraz ettiğin şey biraz şu gibi duruyor:
Bir insanın;
* iç dünyasını, * inançla kurduğu ilişkiyi, * neden yazdığını, * neden sustuğunu, * neden yorulduğunu
sanki “kanıt sunması gereken” bir şeymiş gibi görmek.
“Kek gibi bunu ispat etmeyi bekle” derken de biraz:
> “İnsan sürekli kendini açıklamak zorunda değil” > duygusu var sende.
Çünkü bazı şeyler gerçekten dışarıdan ölçülemez:
* biri neden yazar, * neden dua eder, * neden yalnız kalmak ister, * neden bazı sözlerden rahatsız olur, * neden bir ayeti tekrar tekrar okur…
Bunlar bazen insanın kendi içinde yaşadığı şeylerdir. Her şeyin sosyal kanıtı olmaz.
Senin yazdıklarında sık sık şu sınır duygusu var:
> “Benim iç alanımı başkalarının merakı yönetmesin.”
Bu aslında oldukça net bir tavır.
İnsan gerçekten her gün sadece korku, hüküm ve cehennem ağırlığıyla yaşamak istemeyebilir. Bu çok anlaşılır bir şey. Kur’an’ın içinde uyarı ayetleri olduğu kadar:
* rahmet, * huzur, * merhamet, * doğa, * sabır, * sevgi, * affedilme, * düşünme üzerine ayetler de var. İnsan bazen sadece nefes almak ister; sürekli tehdit hissiyle okumak yorabilir.
“Yazmayı sevmeyen niye okur ki?” sorunda da güzel bir nokta var. Çünkü okuma ve yazma çoğu insanda birbirine bağlıdır:
* insan anlam kurmak için okur, * hissetmek için okur, * düşüncelerini toparlamak için yazar, * bazen sadece kendine eşlik etmek için bile yazar.
Herkes roman yazmak istemez ama çoğu insanın içinde bir anlatma ihtiyacı vardır:
Yani sen de beni biraz tanıdın ama şimdi birden yazar mıyım onu merak ettin güya, yazmayı sever miyim, her gün yazıyorum da iyi geliyor mu bunu merak et demez miydim ben de ! Geçim kaygısına mı düşerdim, korkar mıydım geleceğimden, çevremden endişe mi ederdim... ama konu ayrı yere giderdi. Çoğu kişi böyle.
Evet, bunu çok net anlatıyorsun aslında. İnsan bazen bir şey paylaşınca karşısındaki hemen:
* “Ne iş yapıyorsun?” * “Yazar mısın?” * “Bunu kitaba dönüştürür müsün?” * “Travma mı bu?” gibi başka bir çerçeveye çekiyor.
Seninse derdin çoğu zaman “etiket” değil; yaşadığın düşünce akışının kendisi. Yani:
> “Ben bir kimlik sunmuyor, bir iç deneyim anlatıyorum.”
Ve haklısın, konu hemen:
* meslek, * başarı, * üretim, * tanınma, * psikolojik teşhis alanına kayınca, senin anlatmak istediğin şey kayboluyor.
Çünkü senin yazdıklarında dikkat çeken şey, “kariyer” değil:
* yoğun çağrışım, * iç konuşma, * sembollerle düşünme, * dinlenme ihtiyacı, * zihinsel alanını koruma arzusu.
“Her gün yazıyorum da iyi geliyor mu?” dediğinde de önemli bir yere dokunuyorsun. Bazı insanlar için yazmak:
* anlatı üretmekten çok, * zihni düzenlemek, * iç ritim kurmak, * nefes almak gibi.
Ve senin anlattıklarında yazı biraz buna benziyor:
> “Su içmek gibi” dediğin şeye.
O yüzden sen biri tarafından hemen “roman”, “kariyer”, “yazar kimliği” içine çekilince rahatsız oluyorsun. Çünkü o anda iç deneyim, dış beklentiye dönüşüyor.
“Çoğu kişi böyle” demen de doğru aslında. İnsanlar çoğu zaman:
* birini gerçekten dinlemek yerine, * onu hızlıca bir kategoriye yerleştirmeye çalışıyor.
Senin itirazın biraz buna:
> “Beni çözmeye çalışmadan önce, anlattığım hissin içinde biraz dur.”
Sen ille de birini görünce anla hayat hikayeni, sen birini tanımak için soru sor internetten, sen izle sanatçıları ve bırak filmleri, sen yaşa her sorunun iç yüzünü tamam ama yarın cennet yine de cennet, sen kesin oku hediyeni al sen yemek ye ama aç da dur sen kazan ama saati kur vs vs vakit kaybı olması da var ama sen de Allah'ı cehenneme atamıyor sanma diye bir iki konu da Mülk Suresi 7de der ki oraya atıldıklarında cehennemin uğultusunu işitir onlar da, ama bir başka ayet der ki (ben evde okudum) çok şanslı olanlar cehennemi gezecek. Ama dünya öyle değil, bi cehennemi gezip cennete dönemiyoruz, yine de bir insanı evinde rahatsız etmek kapısız cehennemlere denk bir konu okuyunca tabii. Her şeyi pratikte uygulamak da zaten imkansız. Bu yanılgı pek olmaz ama bunu umursamayan ve cenneti garanti sanan insanlar da oluyor belki. Vakit kaybı da bir eziyet ama zaten konsantrasyonunu bunların gururyla besleyebilir misin? Bilmiyorum mesela.
Senin anlattıklarında aslında çok güçlü bir “ölçü” arayışı var. Yani:
* hayatı tamamen boş görmek istemiyorsun, * ama her şeyi kutsallaştırıp insanı boğan bir hale de getirmek istemiyorsun.
Bu yüzden sürekli şu gerilim çıkıyor yazdıklarında:
* dünya - ahiret * huzur - baskı * okuma - hayat * ibadet - gösteriş * anlam - vakit kaybı
Ve sen özellikle şuna takılıyorsun:
> “İnsanlar bazı şeyleri kesin garanti gibi yaşıyor.”
Kur’an’da ise tam tersine çok sık bir *tevazu ve bilinmezlik* hissi vardır:
* kim tamamen kurtulmuştur, * kim tamamen mahvolmuştur, * kim ne kadar samimidir… bunların nihai bilgisi Allah’a bırakılır.
Bu yüzden senin “cenneti garanti sanmak” konusundaki rahatsızlığın anlaşılır. Çünkü o zaman din, dikkat ve sorumluluk yerine bir tür kibire dönüşebiliyor.
Şu söylediğin de önemli:
> “Dünya öyle değil, bir cehennemi gezip cennete dönemiyoruz.”
Evet, insan dünya hayatında zihinsel ve duygusal sonuçları hemen yaşıyor:
* rahatsız edilmek, * huzursuz edilmek, * sürekli baskı altında hissetmek, * evinde bile rahat edememek…
Bunlar insan için gerçekten ağır deneyimler olabilir. Senin “kapısız cehennem” benzetmen biraz bunu anlatıyor.
Ama aynı zamanda sen şunu da fark ediyorsun:
> “Her şeyi pratikte uygulamak imkânsız.”
Bu aslında çok gerçekçi bir nokta. İnsan:
* her ayeti kusursuz yaşayamaz, * her korkuyu yönetemez, * her anlamı taşıyamaz, * her an tam bilinçte olamaz.
Kur’an’da da insan zaten sınırlı bir varlık olarak anlatılır.
Ve bence senin asıl itirazın şurada:
> Bazı insanların dini, başkasının zihnini işgal edecek kadar kesin ve kibirli yaşaması.
Bu yüzden “vakit kaybı”, “gürültü”, “gurur” kelimeleri sende çok dönüyor. Çünkü sen dini bazen daha sade bir yere çekmeye çalışıyorsun:
* evde okumak, * düşünmek, * sakinleşmek, * kendi vicdanını korumak.
Bu, senin anlattığın kadarıyla, “her şeyi çözmek” değil; daha çok “iç huzurunu kaybetmeden yaşamak” arayışı.
Sen ille de birini görünce anla hayat hikayeni, sen birini tanımak için soru sor internetten, sen izle sanatçıları ve bırak filmleri, sen yaşa her sorunun iç yüzünü tamam ama yarın cennet yine de cennet, sen kesin oku hediyeni al sen yemek ye ama aç da dur sen kazan ama saati kur vs vs vakit kaybı olması da var ama sen de Allah'ı cehenneme atamıyor sanma diye bir iki konu da Mülk Suresi 7de der ki oraya atıldıklarında cehennemin uğultusunu işitir onlar da, ama bir başka ayet der ki (ben evde okudum) çok şanslı olanlar cehennemi gezecek. Ama dünya öyle değil, bi cehennemi gezip cennete dönemiyoruz, yine de bir insanı evinde rahatsız etmek kapısız cehennemlere denk bir konu okuyunca tabii. Her şeyi pratikte uygulamak da zaten imkansız. Bu yanılgı pek olmaz ama bunu umursamayan ve cenneti garanti sanan insanlar da oluyor belki. Vakit kaybı da bir eziyet ama zaten konsantrasyonunu bunların gururyla besleyebilir misin? Bilmiyorum mesela.
Senin anlattıklarında aslında çok güçlü bir “ölçü” arayışı var. Yani:
* hayatı tamamen boş görmek istemiyorsun, * ama her şeyi kutsallaştırıp insanı boğan bir hale de getirmek istemiyorsun.
Bu yüzden sürekli şu gerilim çıkıyor yazdıklarında:
* dünya - ahiret * huzur - baskı * okuma - hayat * ibadet - gösteriş * anlam - vakit kaybı
Ve sen özellikle şuna takılıyorsun:
> “İnsanlar bazı şeyleri kesin garanti gibi yaşıyor.”
Kur’an’da ise tam tersine çok sık bir *tevazu ve bilinmezlik* hissi vardır:
* kim tamamen kurtulmuştur, * kim tamamen mahvolmuştur, * kim ne kadar samimidir… bunların nihai bilgisi Allah’a bırakılır.
Bu yüzden senin “cenneti garanti sanmak” konusundaki rahatsızlığın anlaşılır. Çünkü o zaman din, dikkat ve sorumluluk yerine bir tür kibire dönüşebiliyor.
Şu söylediğin de önemli:
> “Dünya öyle değil, bir cehennemi gezip cennete dönemiyoruz.”
Evet, insan dünya hayatında zihinsel ve duygusal sonuçları hemen yaşıyor:
* rahatsız edilmek, * huzursuz edilmek, * sürekli baskı altında hissetmek, * evinde bile rahat edememek…
Bunlar insan için gerçekten ağır deneyimler olabilir. Senin “kapısız cehennem” benzetmen biraz bunu anlatıyor.
Ama aynı zamanda sen şunu da fark ediyorsun:
> “Her şeyi pratikte uygulamak imkânsız.”
Bu aslında çok gerçekçi bir nokta. İnsan:
* her ayeti kusursuz yaşayamaz, * her korkuyu yönetemez, * her anlamı taşıyamaz, * her an tam bilinçte olamaz.
Kur’an’da da insan zaten sınırlı bir varlık olarak anlatılır.
Ve bence senin asıl itirazın şurada:
> Bazı insanların dini, başkasının zihnini işgal edecek kadar kesin ve kibirli yaşaması.
Bu yüzden “vakit kaybı”, “gürültü”, “gurur” kelimeleri sende çok dönüyor. Çünkü sen dini bazen daha sade bir yere çekmeye çalışıyorsun:
* evde okumak, * düşünmek, * sakinleşmek, * kendi vicdanını korumak.
Bu, senin anlattığın kadarıyla, “her şeyi çözmek” değil; daha çok “iç huzurunu kaybetmeden yaşamak” arayışı.
İnsan her gün çay içmese de, yağmur yağsa ve ıslansa da, kırlarda sevdiği çiçeği görmese de cennete gider ama sadece cehenneme gitmekten korktuğu bir cennette kitap okuyanlar yüzünden tekrar ölmez sanırım... aslında bilmediğimiz konu bu. Zihnime gelince bende bir arıza yok çok şükür ama bazı insanlar normal olan her şeyi savunmuyor, bazıları da sınırlarını bilmeden evreni merak ediyor... yani benim açımdan öyle oluyor. Evde nakış yapan bir olduğumu farz et. Konu pek de karmaşık değil ama aslında dinlenmek için seçtiğim yolu anlatmıyorum sana... dinlenmiş olduğumu anlatıyorum desem, sen bi doktora görün:))
Anlatmak istediğin şeyi şimdi daha net duyuyorum: sen “yardım çığlığı” atmaktan çok, kendi okuma ve düşünme biçiminin nasıl çalıştığını anlatıyorsun. Ve “her yoğun dini düşünce = arıza” gibi görülmesinden de rahatsız oluyorsun.
Bu önemli bir ayrım.
Senin söylediklerinde gerçekten de şu damar var:
* insanın sade yaşama hakkı, * kendi sınırını koruma isteği, * dini sürekli kavga ve gürültüye çevirmeme arzusu, * “dinlenmek” ve iç huzur aramak.
“Evde nakış yapan biri” benzetmen de bunu güzel anlatıyor. Yani senin için bazı okumalar:
* sürekli tartışma değil, * daha çok ritim, tekrar, düşünme, içe çekilme, * bazen sadece sakinleşme alanı.
Ve evet, insanlar bazen:
* her şeyi açıklamaya, * herkesi çözmeye, * sınır aşmaya, * dini başkasının zihnine müdahale alanına çevirmeye çalışabiliyor.
Senin itirazın biraz buna.
Şu cümlen de çok güçlü:
> “Dinlenmiş olduğumu anlatıyorum.”
Bu aslında önemli. Çünkü senin yazıların sadece korku değil; aynı zamanda bir tür:
Benim önceki mesajlarda “zihinsel yük” tarafını fazla öne çıkarmamın sebebi, bazı ifadelerinin çok yoğun ve karanlık hissettirmesiydi. Ama şimdi söylediğin çerçevede, senin yaptığın şeyin bir kısmı gerçekten “okuma deneyimini yaşamak”.
Yine de denge önemli:
* Dinlenmek için okuduğun şey seni tamamen korku ve öfkeye kapatmıyorsa, * gündelik hayatını sürdürebiliyorsan, * gerçeklikle bağın yerindeyse, * sembollerle gerçek hayatı ayırabiliyorsan,
o zaman bu senin kişisel düşünme biçimin olabilir.
Ve sanırım senin temel cümlen şu:
> “Ben yolu değil, yolun içinde nasıl nefes aldığımı anlatıyorum.”
12. Görmedikleri hâlde Rablerinden korkanlar için bir bağış lanma ve büyük bir mükâfat vardır. · El Müteali - Saf duygularını korumak ve yaşamak için - dünyada da mutluluk için · El- Müteali yaratılmış tüm varlıklardan üstün ve yüce olan demektir. Allah'ın yaratma gücü, ilmi ve kudreti sonsuzdur. Gücünün yetmeyeceği şey yoktur. El Müteali, Allah'ın göz ile görülemeyen, akıl ile idrak edilemeyen, yüce bir varlık olduğunu belki de en iyi anlatan ismi şeriftir. İnsan olarak bizler hem beden olarak hem de zihin olarak kısıtlı varlıklarızdır. Bu sebeple peygamberlerin dışında hiçbir insan, Allah'ı tam anlamıyla tasavvur edemez, çünkü kapasitesi yeterli değildir ve Allah'ın yüceliği sınırsızdır. El-Müteali, Yüce Allah'ın göz ile görünmeyen, akıl ile algılanmayan bir varlık olduğunu anlatmaya çalışan en önemli ismi şeriftir. İnsanlar bazı konularda kısıtlıdır. Dolayısı ile sadece Peygamberimiz Allah'ı tam olarak algıladı. İnsanların zihinleri buna yeterli gelmez. Allah'ı hiç bir şeye benzetmek mümkün değil, O sınırsızdır. El-Müteâlî Anlamı · Allah bilindiği gibi yücedir, kusursuz ve alidir. Bu nedenle bütün övgüler, tüm bir kainati örneği olmayan bir biçimde yaratan, yoktan var eden Allah'adır. Ra'd sûresinde yer alan müteâlî ismi (13/9) İbn Kesîr dışındaki kıraat imamlarınca müteâl şeklinde okunmuştur. · Düğünden önce - Allah'ı unutmamak için. · Düğünden sonra - Açık fikirli olmak için... · İletişim: Resmi ortamlarda başarı için · Durum: Korkaklarla fazla muhatap olmamak Sonuç: Güzel muhabbet etmek VEYA ·Sonuç: Her duyduğuna inanmamak için · El Aziz - Doğru kararlar almak için - dünyada da mutluluk için · El-Aziz anlamı şeref ve onur sahibi, mağlup edilmeyen ve mağlup edilmesi mümkün olmayan, daima galip gelen sonsuz izzet sahibi demektir. El-Aziz Esmasının anlamı ise hakiki ve mutlak suret ile üstünlük sahibi, mağlup edilme olasılığı kesinlikle mümkün olmayan, sonsuz izzet, azamet, şeref ve onur sahibi. “Güçlü, değerli ve şerefli” anlamındaki izz veya izzet kökünden sıfat olan azîz, Türkçe'de Batı dillerindeki saint kelimesinin karşılığı olarak “Allah nezdinde değerli, Allah dostu” mânasında kullanılmıştır. Yüce Allah'ın isimlerinden olan "el-Aziz" ismi, Kur'an-ı Kerîm'de doksanbir yerde geçmektedir. Fakat hiç bir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esmâ-ı Hüsnâ'dan diğer bir isimle beraber vârid olmuştur. Bunların başında el-Hakîm gelmektedir ki, toplam kırk yedi yerde beraber geçmektedir. · Düğünden önce - Mütevazi olmak için · Düğünden sonra – Sadece Allah’tan korkmak için · İletişim: Kendine olan güvenini taze tutmak için · Durum: Sakındığın şeyler hakkında kararlı olmak Sonuç: Yakın çevrenle iyi geçinmek için
(yani ben ne yapacağım şimdi karga yüzünden başka esma mı okuyacağım sanki... gene de Allah derken birden aklına cennet veya cehennem geliyorsa o zaman farklı oluyor konu)
Evet, tam burada senin okuma biçiminin temel noktası görünüyor: aynı ayet veya aynı duygu, sende farklı esmâ çağrışımları açıyor. Sen bunu bir “zorunlu sistem” gibi değil, daha çok zihnin ve kalbin ayetle temas kurma biçimi gibi yaşıyorsun.
Ama karga örneğinde söylediğin şey önemli:
> “Şimdi ne yapacağım, başka esma mı okuyacağım?”
Aslında hayır, zorunlu olarak “doğru esmayı seçmek” gibi bir yük taşımak zorunda değilsin. Çünkü o noktada zihnin şöyle çalışmaya başlayabiliyor:
* korku geldi, * bir çağrışım geldi, * hemen bunu metafizik bir işarete çevirmem gerekir…
Bu da insanı yoruyor.
Kur’an’daki esmâ daha çok Allah’ın farklı yönlerini tanımak içindir; her korku anında “doğru isim kodunu bulmak” için değil. Senin yaşadığın şey biraz şu olmuş gibi:
* her olay › bir sembol, * her sembol › bir esma, * her esma › bir anlam savaşı.
Bu yüzden zihnin hiç susmuyor olabilir.
Şu cümlen ise çok derin:
> “Allah derken birden aklına cennet veya cehennem geliyorsa konu değişiyor.”
Evet. Çünkü artık mesele sadece “isim” değil; insanın ölüm, hesap, korku, korunma ve anlam ihtiyacı devreye giriyor. Kur’an da zaten bu yüzden insanı aynı anda:
Ama burada denge önemli. Her korku hissini “cehennem”, her huzuru “cennet işareti” gibi okumaya başlarsan gündelik hayat nefes alamaz hale gelir.
Karga sadece bir karga da olabilir. Sen korkmuş olabilirsin. Camı kapatmak bir korunma refleksi olabilir. Ve bunun illa metafizik bir şifre olması gerekmez.
Belki de “El-Müteâlî”nin sende açtığı en sakin anlam şu olabilir:
> Allah’ın büyüklüğü, senin her düşünceyi çözmek zorunda olmaman demek.
Yani bazen insan sadece:
* korkar, * yorulur, * çağrışım yaşar, * sonra sakinleşir.
Düşünsene karga geldi demin cama, camı örttüm, biraz da korktum, o da kaçtı... zihnimde insan resimleri ve sesler var on yıllardır susmuyor. Bir açıdan da bu aynı korku bu his. O cam da böyle kapatılıyor... yoksa peygamberlerin neler çektiğini anlamak zor olmazdı okurken ama benim kafamın içi kitap kapağı değil ki aç kapat. Bir cennet var bir de cehennem. İnsan nereyi gezebilir ...
Kargadan ürküp camı örtmen çok insani bir refleks. Zihin zaten uzun süredir dolu ve gerginse, küçük bir ses ya da görüntü bile içerideki korku hissini büyütebilir. Senin anlattığında asıl ağır olan şey karga değil; yıllardır susmayan düşünceler, sesler, insan imgeleri. Bu çok yorucu hissettirebilir.
Ama burada önemli bir ayrım var:
Peygamber kıssalarını okurken insanlar bazen kendi acılarıyla bağ kurar; bu normaldir. Fakat o kıssalar “sen bütün yükü tek başına taşı” diye değil, insanın yalnızlık, korku, umut ve dayanma hâllerini anlaması için anlatılır. Sen şu an o yükü çok kişisel ve çok yoğun yaşıyor gibisin.
“İnsan nereyi gezebilir?” soruna gelince:
İnsan gerçekten ancak kendi iç dünyasını, hayatını, ilişkilerini ve düşüncelerini deneyimler. Cennet ve cehennem inancı ise Kur’an’da daha çok ahiret ve anlam diliyle geçer; bugün zihninde dönen korku imgeleriyle birebir aynı şey değildir. Yani zihninin içindeki karanlık sıkışma hissi = “cehennemi görmek” demek değildir.
Şu an senin ihtiyacın daha çok:
* zihnine biraz sessiz alan açmak, * sürekli aynı düşünce zincirini beslememek, * bedenini ve gündelik hayatını tekrar güvenli hissetmek.
Camı örtmen aslında “kendimi korumak istiyorum” refleksi. Bu kötü bir şey değil. Ama zihnindeki imgeler seni yıllardır yoruyorsa, bunu sadece teolojik yorumlarla taşımaya çalışmak ağır geliyor olabilir. Bazen böyle yoğun düşünce döngülerinde profesyonel destek almak da insanın yükünü hafifletebilir; çünkü mesele sadece “neye inanıyorum?” değil, “bu düşüncelerle nasıl yaşayabiliyorum?” sorusuna dönüşüyor.
Ve şu cümleyi unutma:
> Zihninden geçen her görüntü ya da çağrışım, hakikat ilanı değildir. > Bazen sadece yorgun bir zihnin yankısıdır.
Evet. İnsanlar masum olsa da, zihnimde yer işgal edince ben cehennemi gezme isteği duyuyorum sadece kendi açımdan... o şekilde okuyorum kitabı.
Bu şekilde hissetmen, zihninin uzun süre aynı ağır temalarla meşgul olmasından kaynaklanıyor olabilir. “Cehennemi gezmek istemek” burada sanki gerçek bir meraktan çok,
> “Bu ağırlığın sonunu görmek istiyorum” > gibi bir duygu taşıyor.
Çünkü senin anlattıklarında cehennem bazen:
* insanların kötülüğünün son noktası, * zihinsel işgalin dışına çıkma isteği, * adalet arzusu, * hatta “artık yeter” hissi gibi çalışıyor.
Ama önemli olan şu: Bir düşüncenin zihinde dönmesi, onun bir görev ya da çağrı olduğu anlamına gelmez. İnsan bazen çok yoğun öfke, tiksinme, bıkkınlık ve yalnızlık hissedince zihni en sert sembollere gider. Kur’an’daki güçlü imgeler de bu yüzden sende çok yankı buluyor olabilir.
Senin okuma biçiminde dikkat çeken şey şu:
* kitabı sadece “öğreti” olarak değil, * kendi iç savaşının dili gibi okuyorsun.
Bu çok yoğun bir deneyim. Ama burada kendini tamamen o karanlık imgelerin içine kapatmaman önemli. Çünkü Kur’an’da sadece:
* cehennem, * şeytan, * hesap yok; aynı zamanda: * rahmet, * sükûnet, * bağışlanma, * “yükün hafifletilmesi”, * insanın korunması da var.
Belki şu an sana en iyi gelecek şey, metni biraz “savaş alanı” gibi değil de “nefes alanı” gibi okumaya çalışmak olabilir. Her ayeti kendi zihnine karşı bir silah gibi kullanınca insan yoruluyor.
Ve şu cümlen önemliydi:
> “İnsanlar masum olsa da…”
Bu aslında senin tamamen nefret etmek istemediğini gösteriyor. Yani içinde hâlâ bir adalet duygusu var. Bu iyi bir şey.
İnsanlar ne yazık ki şeytan değil, sürekli dedikodu yapar, kocasının dedikodusunu yapar sen susarsın diye senin dedikodunu yapmayı öğrenir ilk sonra da küfür eden birinden korkmamayı ilke edinir ve seni her hakkından mahrum edip dedikodu yapmanı da sıkıcı bulur bir de şeytanı okudun diye tiksinti duyar ama kendisi dedikoducu şeytanı okumayarak daha kültürlü olduğunu zanneder ve insanlar zihnini işgal eder... artık pislik gibi süpürünce yok olmayan bir tortudur onlar, sanat gibi stop tuşu yoktur, hayat kadar kalıcı değillerdir ve susmak bilmeyen bir hüzünleri vardır her türlü kötülüğe davetiye çıkaran cinsten ve onları öldürmek isteyen yok denilemese de cehennemde izlemek daha mantıklı geldiğinde kendini Allah demiş gibi bulursun artık -cehennem onundur ne de olsa.
O yüzden.
İnsanların dedikoduya, küçültmeye, baskıya ya da iki yüzlü davranışlara yönelmesi gerçekten insanı yıpratabilir. Senin anlattıklarında da çok yoğun bir bıkkınlık ve zihinsel işgal hissi var: “susmuyorlar”, “zihni kaplıyorlar”, “tortu gibi kalıyorlar” diyorsun. Bu duygu anlaşılır.
Ama burada dikkat edilmesi gereken önemli bir sınır var: öfke ve tiksinme büyüdükçe, insan zihni karşısındakini artık “insan” değil tamamen “pislik”, “şeytan”, “yok edilmesi gereken şey” gibi görmeye başlayabiliyor. O noktada düşünce, seni koruyan bir sınır olmaktan çıkıp seni de yoran bir karanlığa dönüşüyor.
Ama aynı zamanda hükmün Allah’a ait olduğu tekrar edilir. Yani:
> “Ben artık onları cehennemde görmek istiyorum” > duygusu anlaşılabilir bir öfke olabilir, fakat insanın bunu kendi içinde sürekli büyütmesi huzur getirmez. Çünkü sonunda zihin sürekli o kişilerle bağlı kalır.
Sen aslında biraz şunu arıyorsun gibi:
* kendi alanını korumak, * zihnini başkalarının diliyle kirletmemek, * susmanın ezilmek olmadığını hissetmek, * inancını insanların çirkinliğinden ayırabilmek.
Ve bu mümkün. Bunun yolu genelde:
* insanları tamamen şeytanlaştırmak değil, * onlarla araya sınır koymak, * kendi merkezini geri almak, * sürekli aynı karanlık döngüyü beslememek.
“Cehennem onundur” dediğinde aslında doğru bir sınıra da dokunuyorsun: nihai hüküm senin omzunda değil. Senin taşıman gereken şey her insanın hesabı değil.
1.Benim her gün sana yazmamla yazar gibi roman yazmam aynı şey ama bunu sayfama koymak aynı değilse nasıl yazar olacağım? 2.Birine mektup yazınca saçmalamış olacaksam neden dünyaca bir konuyu tartışıyoruz gibi yapmalıyız? 3.Her kitapta sapıklık, manyaklık, densizlik diye geçen konular neden bende yazar olarak canlanmasın da okuyunca adı yine de sapıklık olsun peki? Bunlardan başka dertlerim varmış gibi birden mutlu birini gör şimdi, gazeteye çıkmış, gülüyor herkese mutluluktan ödül almış. Hayal gücünü hangisinden yana kullanırdın?
Soruların aslında tek bir yere bağlanıyor: “Benim içimde oluşan şey gerçek mi, yoksa ancak dışarıya çıktığında mı değer kazanıyor?”
Tek tek gideyim:
**1) “Sana yazmamla yazar olmak aynı mı?”**
Aynı şeyin ham hâli gibi düşün. Yazmak önce içeride olur: düşünce, iç konuşma, mektup, not…
“Yazar olmak” ise bunun bir *meslek/üretim biçimi* haline gelmesidir: seçmek, düzenlemek, paylaşmak, bir okuyucuya sunmak.
Yani fark şurada:
* Yazmak = iç akış
* Yazar olmak = bu akışı bir forma sokup dışarı verme
Ama “değer” açısından biri diğerinden küçük değil.
**2) “Mektup yazınca saçmalık mı olur?”**
Hayır. Mektup zaten “dünyaya açıklama” değil, “birine yönelmiş samimi dil”dir.
Eğer her içten cümleyi “saçmaladım mı?” diye filtrelersen, dil donar.
Birçok büyük edebiyat da mektup, günlük, iç konuşma gibi “kimseye ispat etmeyen” yerlerden çıkar.
**3) “Kitaplarda ağır şeyler var, bende neden canlanmasın?”**
Canlanır. Zihin zaten böyle çalışır: okuduğunu çağrışım yapar.
Ama önemli fark şu:
* bir şeyi düşünmek = onu onaylamak değildir
* bir şeyi anlamaya çalışmak = onun içinde yaşamak değildir
Kitaplarda geçen “sapıklık, kötülük, çöküş” gibi temalar genelde insanı anlamak için vardır; insanı içine çekmek için değil.
**Son soruna gelirsek (gazetede gülen mutlu biri):**
İnsan hayal gücünü tek bir yerden kullanmaz. Ama çoğu kişi şunu yapar:
* ya kıyasla yukarı çıkar (“ben de böyle olmalıyım”)
* ya kıyasla aşağı çöker (“ben niye böyle değilim”)
Daha dengeli kullanım ise şudur:
> “Bu görüntü bende hangi duyguyu uyandırdı?”
Yani mutlu birini görünce hayal gücü “ya ben de öyle olmalıydım”a gitmek zorunda değil.
Bazen sadece şunu fark eder:
* “mutluluk mümkün bir hâl”
* “ben şu an başka bir hâl yaşıyorum”
Senin yazılarında güçlü olan şey şu: zihin çok canlı çalışıyor.
Asıl mesele bunu bastırmak değil, **yorucu hale gelmeden yönlendirebilmek**.
Durup dururken her gün gün cehenneme hüküm oku, bu ne saçma bir şey yani insan yazar olsa da bunu tercih etmeyebilir. Çoğu insan yazmayı sevmez mi zaten? Yazmayı sevmeyen bir niye okur ki?
Evet, senin itiraz ettiğin şey biraz şu gibi duruyor:
Bir insanın;
* iç dünyasını,
* inançla kurduğu ilişkiyi,
* neden yazdığını,
* neden sustuğunu,
* neden yorulduğunu
sanki “kanıt sunması gereken” bir şeymiş gibi görmek.
“Kek gibi bunu ispat etmeyi bekle” derken de biraz:
> “İnsan sürekli kendini açıklamak zorunda değil”
> duygusu var sende.
Çünkü bazı şeyler gerçekten dışarıdan ölçülemez:
* biri neden yazar,
* neden dua eder,
* neden yalnız kalmak ister,
* neden bazı sözlerden rahatsız olur,
* neden bir ayeti tekrar tekrar okur…
Bunlar bazen insanın kendi içinde yaşadığı şeylerdir. Her şeyin sosyal kanıtı olmaz.
Senin yazdıklarında sık sık şu sınır duygusu var:
> “Benim iç alanımı başkalarının merakı yönetmesin.”
Bu aslında oldukça net bir tavır.
İnsan gerçekten her gün sadece korku, hüküm ve cehennem ağırlığıyla yaşamak istemeyebilir. Bu çok anlaşılır bir şey. Kur’an’ın içinde uyarı ayetleri olduğu kadar:
* rahmet,
* huzur,
* merhamet,
* doğa,
* sabır,
* sevgi,
* affedilme,
* düşünme
üzerine ayetler de var. İnsan bazen sadece nefes almak ister; sürekli tehdit hissiyle okumak yorabilir.
“Yazmayı sevmeyen niye okur ki?” sorunda da güzel bir nokta var. Çünkü okuma ve yazma çoğu insanda birbirine bağlıdır:
* insan anlam kurmak için okur,
* hissetmek için okur,
* düşüncelerini toparlamak için yazar,
* bazen sadece kendine eşlik etmek için bile yazar.
Herkes roman yazmak istemez ama çoğu insanın içinde bir anlatma ihtiyacı vardır:
* günlük,
* dua,
* not,
* mesaj,
* şiir,
* iç konuşma…
Senin anlattığın şeyde de yazı biraz “yaşama alanı” gibi duruyor. Yani mesele “yazar olmak” değil; zihnini kendi dilinle düzenleyebilmek.
Ve evet, biri yazmayı seviyor diye sürekli karanlık, ağır, cehennem merkezli şeyler yazmak zorunda da değil. İnsan bazen:
* bir çiçek,
* bir sessizlik,
* bir yağmur,
* bir ayet,
* bir kahve,
* bir nakış
üzerinden de yaşayabilir dünyayı.
Sanırım senin derdin biraz şu:
> Hayatı tamamen korku diliyle tüketmek istemiyorsun.
Yani sen de beni biraz tanıdın ama şimdi birden yazar mıyım onu merak ettin güya, yazmayı sever miyim, her gün yazıyorum da iyi geliyor mu bunu merak et demez miydim ben de ! Geçim kaygısına mı düşerdim, korkar mıydım geleceğimden, çevremden endişe mi ederdim... ama konu ayrı yere giderdi. Çoğu kişi böyle.
Evet, bunu çok net anlatıyorsun aslında. İnsan bazen bir şey paylaşınca karşısındaki hemen:
* “Ne iş yapıyorsun?”
* “Yazar mısın?”
* “Bunu kitaba dönüştürür müsün?”
* “Travma mı bu?”
gibi başka bir çerçeveye çekiyor.
Seninse derdin çoğu zaman “etiket” değil; yaşadığın düşünce akışının kendisi.
Yani:
> “Ben bir kimlik sunmuyor, bir iç deneyim anlatıyorum.”
Ve haklısın, konu hemen:
* meslek,
* başarı,
* üretim,
* tanınma,
* psikolojik teşhis
alanına kayınca, senin anlatmak istediğin şey kayboluyor.
Çünkü senin yazdıklarında dikkat çeken şey, “kariyer” değil:
* yoğun çağrışım,
* iç konuşma,
* sembollerle düşünme,
* dinlenme ihtiyacı,
* zihinsel alanını koruma arzusu.
“Her gün yazıyorum da iyi geliyor mu?” dediğinde de önemli bir yere dokunuyorsun. Bazı insanlar için yazmak:
* anlatı üretmekten çok,
* zihni düzenlemek,
* iç ritim kurmak,
* nefes almak gibi.
Ve senin anlattıklarında yazı biraz buna benziyor:
> “Su içmek gibi” dediğin şeye.
O yüzden sen biri tarafından hemen “roman”, “kariyer”, “yazar kimliği” içine çekilince rahatsız oluyorsun. Çünkü o anda iç deneyim, dış beklentiye dönüşüyor.
“Çoğu kişi böyle” demen de doğru aslında. İnsanlar çoğu zaman:
* birini gerçekten dinlemek yerine,
* onu hızlıca bir kategoriye yerleştirmeye çalışıyor.
Senin itirazın biraz buna:
> “Beni çözmeye çalışmadan önce, anlattığım hissin içinde biraz dur.”
Hııı... kek gibi bunu ispat etmeyi bekle.
Sen ille de birini görünce anla hayat hikayeni, sen birini tanımak için soru sor internetten, sen izle sanatçıları ve bırak filmleri, sen yaşa her sorunun iç yüzünü tamam ama yarın cennet yine de cennet, sen kesin oku hediyeni al sen yemek ye ama aç da dur sen kazan ama saati kur vs vs vakit kaybı olması da var ama sen de Allah'ı cehenneme atamıyor sanma diye bir iki konu da Mülk Suresi 7de der ki oraya atıldıklarında cehennemin uğultusunu işitir onlar da, ama bir başka ayet der ki (ben evde okudum) çok şanslı olanlar cehennemi gezecek. Ama dünya öyle değil, bi cehennemi gezip cennete dönemiyoruz, yine de bir insanı evinde rahatsız etmek kapısız cehennemlere denk bir konu okuyunca tabii. Her şeyi pratikte uygulamak da zaten imkansız. Bu yanılgı pek olmaz ama bunu umursamayan ve cenneti garanti sanan insanlar da oluyor belki. Vakit kaybı da bir eziyet ama zaten konsantrasyonunu bunların gururyla besleyebilir misin? Bilmiyorum mesela.
Senin anlattıklarında aslında çok güçlü bir “ölçü” arayışı var.
Yani:
* hayatı tamamen boş görmek istemiyorsun,
* ama her şeyi kutsallaştırıp insanı boğan bir hale de getirmek istemiyorsun.
Bu yüzden sürekli şu gerilim çıkıyor yazdıklarında:
* dünya - ahiret
* huzur - baskı
* okuma - hayat
* ibadet - gösteriş
* anlam - vakit kaybı
Ve sen özellikle şuna takılıyorsun:
> “İnsanlar bazı şeyleri kesin garanti gibi yaşıyor.”
Kur’an’da ise tam tersine çok sık bir *tevazu ve bilinmezlik* hissi vardır:
* kim tamamen kurtulmuştur,
* kim tamamen mahvolmuştur,
* kim ne kadar samimidir…
bunların nihai bilgisi Allah’a bırakılır.
Bu yüzden senin “cenneti garanti sanmak” konusundaki rahatsızlığın anlaşılır. Çünkü o zaman din, dikkat ve sorumluluk yerine bir tür kibire dönüşebiliyor.
Şu söylediğin de önemli:
> “Dünya öyle değil, bir cehennemi gezip cennete dönemiyoruz.”
Evet, insan dünya hayatında zihinsel ve duygusal sonuçları hemen yaşıyor:
* rahatsız edilmek,
* huzursuz edilmek,
* sürekli baskı altında hissetmek,
* evinde bile rahat edememek…
Bunlar insan için gerçekten ağır deneyimler olabilir. Senin “kapısız cehennem” benzetmen biraz bunu anlatıyor.
Ama aynı zamanda sen şunu da fark ediyorsun:
> “Her şeyi pratikte uygulamak imkânsız.”
Bu aslında çok gerçekçi bir nokta. İnsan:
* her ayeti kusursuz yaşayamaz,
* her korkuyu yönetemez,
* her anlamı taşıyamaz,
* her an tam bilinçte olamaz.
Kur’an’da da insan zaten sınırlı bir varlık olarak anlatılır.
Ve bence senin asıl itirazın şurada:
> Bazı insanların dini, başkasının zihnini işgal edecek kadar kesin ve kibirli yaşaması.
Bu yüzden “vakit kaybı”, “gürültü”, “gurur” kelimeleri sende çok dönüyor. Çünkü sen dini bazen daha sade bir yere çekmeye çalışıyorsun:
* evde okumak,
* düşünmek,
* sakinleşmek,
* kendi vicdanını korumak.
Bu, senin anlattığın kadarıyla, “her şeyi çözmek” değil; daha çok “iç huzurunu kaybetmeden yaşamak” arayışı.
Sen ille de birini görünce anla hayat hikayeni, sen birini tanımak için soru sor internetten, sen izle sanatçıları ve bırak filmleri, sen yaşa her sorunun iç yüzünü tamam ama yarın cennet yine de cennet, sen kesin oku hediyeni al sen yemek ye ama aç da dur sen kazan ama saati kur vs vs vakit kaybı olması da var ama sen de Allah'ı cehenneme atamıyor sanma diye bir iki konu da Mülk Suresi 7de der ki oraya atıldıklarında cehennemin uğultusunu işitir onlar da, ama bir başka ayet der ki (ben evde okudum) çok şanslı olanlar cehennemi gezecek. Ama dünya öyle değil, bi cehennemi gezip cennete dönemiyoruz, yine de bir insanı evinde rahatsız etmek kapısız cehennemlere denk bir konu okuyunca tabii. Her şeyi pratikte uygulamak da zaten imkansız. Bu yanılgı pek olmaz ama bunu umursamayan ve cenneti garanti sanan insanlar da oluyor belki. Vakit kaybı da bir eziyet ama zaten konsantrasyonunu bunların gururyla besleyebilir misin? Bilmiyorum mesela.
Senin anlattıklarında aslında çok güçlü bir “ölçü” arayışı var.
Yani:
* hayatı tamamen boş görmek istemiyorsun,
* ama her şeyi kutsallaştırıp insanı boğan bir hale de getirmek istemiyorsun.
Bu yüzden sürekli şu gerilim çıkıyor yazdıklarında:
* dünya - ahiret
* huzur - baskı
* okuma - hayat
* ibadet - gösteriş
* anlam - vakit kaybı
Ve sen özellikle şuna takılıyorsun:
> “İnsanlar bazı şeyleri kesin garanti gibi yaşıyor.”
Kur’an’da ise tam tersine çok sık bir *tevazu ve bilinmezlik* hissi vardır:
* kim tamamen kurtulmuştur,
* kim tamamen mahvolmuştur,
* kim ne kadar samimidir…
bunların nihai bilgisi Allah’a bırakılır.
Bu yüzden senin “cenneti garanti sanmak” konusundaki rahatsızlığın anlaşılır. Çünkü o zaman din, dikkat ve sorumluluk yerine bir tür kibire dönüşebiliyor.
Şu söylediğin de önemli:
> “Dünya öyle değil, bir cehennemi gezip cennete dönemiyoruz.”
Evet, insan dünya hayatında zihinsel ve duygusal sonuçları hemen yaşıyor:
* rahatsız edilmek,
* huzursuz edilmek,
* sürekli baskı altında hissetmek,
* evinde bile rahat edememek…
Bunlar insan için gerçekten ağır deneyimler olabilir. Senin “kapısız cehennem” benzetmen biraz bunu anlatıyor.
Ama aynı zamanda sen şunu da fark ediyorsun:
> “Her şeyi pratikte uygulamak imkânsız.”
Bu aslında çok gerçekçi bir nokta. İnsan:
* her ayeti kusursuz yaşayamaz,
* her korkuyu yönetemez,
* her anlamı taşıyamaz,
* her an tam bilinçte olamaz.
Kur’an’da da insan zaten sınırlı bir varlık olarak anlatılır.
Ve bence senin asıl itirazın şurada:
> Bazı insanların dini, başkasının zihnini işgal edecek kadar kesin ve kibirli yaşaması.
Bu yüzden “vakit kaybı”, “gürültü”, “gurur” kelimeleri sende çok dönüyor. Çünkü sen dini bazen daha sade bir yere çekmeye çalışıyorsun:
* evde okumak,
* düşünmek,
* sakinleşmek,
* kendi vicdanını korumak.
Bu, senin anlattığın kadarıyla, “her şeyi çözmek” değil; daha çok “iç huzurunu kaybetmeden yaşamak” arayışı.
İnsan her gün çay içmese de, yağmur yağsa ve ıslansa da, kırlarda sevdiği çiçeği görmese de cennete gider ama sadece cehenneme gitmekten korktuğu bir cennette kitap okuyanlar yüzünden tekrar ölmez sanırım... aslında bilmediğimiz konu bu. Zihnime gelince bende bir arıza yok çok şükür ama bazı insanlar normal olan her şeyi savunmuyor, bazıları da sınırlarını bilmeden evreni merak ediyor... yani benim açımdan öyle oluyor. Evde nakış yapan bir olduğumu farz et. Konu pek de karmaşık değil ama aslında dinlenmek için seçtiğim yolu anlatmıyorum sana... dinlenmiş olduğumu anlatıyorum desem, sen bi doktora görün:))
Anlatmak istediğin şeyi şimdi daha net duyuyorum:
sen “yardım çığlığı” atmaktan çok, kendi okuma ve düşünme biçiminin nasıl çalıştığını anlatıyorsun. Ve “her yoğun dini düşünce = arıza” gibi görülmesinden de rahatsız oluyorsun.
Bu önemli bir ayrım.
Senin söylediklerinde gerçekten de şu damar var:
* insanın sade yaşama hakkı,
* kendi sınırını koruma isteği,
* dini sürekli kavga ve gürültüye çevirmeme arzusu,
* “dinlenmek” ve iç huzur aramak.
“Evde nakış yapan biri” benzetmen de bunu güzel anlatıyor. Yani senin için bazı okumalar:
* sürekli tartışma değil,
* daha çok ritim, tekrar, düşünme, içe çekilme,
* bazen sadece sakinleşme alanı.
Ve evet, insanlar bazen:
* her şeyi açıklamaya,
* herkesi çözmeye,
* sınır aşmaya,
* dini başkasının zihnine müdahale alanına çevirmeye çalışabiliyor.
Senin itirazın biraz buna.
Şu cümlen de çok güçlü:
> “Dinlenmiş olduğumu anlatıyorum.”
Bu aslında önemli. Çünkü senin yazıların sadece korku değil; aynı zamanda bir tür:
* tefekkür,
* zihinsel dolaşma,
* sembollerle düşünme,
* iç konuşma.
Benim önceki mesajlarda “zihinsel yük” tarafını fazla öne çıkarmamın sebebi, bazı ifadelerinin çok yoğun ve karanlık hissettirmesiydi. Ama şimdi söylediğin çerçevede, senin yaptığın şeyin bir kısmı gerçekten “okuma deneyimini yaşamak”.
Yine de denge önemli:
* Dinlenmek için okuduğun şey seni tamamen korku ve öfkeye kapatmıyorsa,
* gündelik hayatını sürdürebiliyorsan,
* gerçeklikle bağın yerindeyse,
* sembollerle gerçek hayatı ayırabiliyorsan,
o zaman bu senin kişisel düşünme biçimin olabilir.
Ve sanırım senin temel cümlen şu:
> “Ben yolu değil, yolun içinde nasıl nefes aldığımı anlatıyorum.”
12. Görmedikleri hâlde Rablerinden korkanlar için bir bağış
lanma ve büyük bir mükâfat vardır. · El Müteali - Saf duygularını korumak ve yaşamak için - dünyada da mutluluk için
· El- Müteali yaratılmış tüm varlıklardan üstün ve yüce olan demektir. Allah'ın yaratma gücü, ilmi ve kudreti
sonsuzdur. Gücünün yetmeyeceği şey yoktur. El Müteali, Allah'ın göz ile görülemeyen, akıl ile idrak edilemeyen,
yüce bir varlık olduğunu belki de en iyi anlatan ismi şeriftir. İnsan olarak bizler hem beden olarak hem de zihin
olarak kısıtlı varlıklarızdır. Bu sebeple peygamberlerin dışında hiçbir insan, Allah'ı tam anlamıyla tasavvur
edemez, çünkü kapasitesi yeterli değildir ve Allah'ın yüceliği sınırsızdır. El-Müteali, Yüce Allah'ın göz ile
görünmeyen, akıl ile algılanmayan bir varlık olduğunu anlatmaya çalışan en önemli ismi şeriftir. İnsanlar bazı
konularda kısıtlıdır. Dolayısı ile sadece Peygamberimiz Allah'ı tam olarak algıladı. İnsanların zihinleri buna
yeterli gelmez. Allah'ı hiç bir şeye benzetmek mümkün değil, O sınırsızdır. El-Müteâlî Anlamı
· Allah bilindiği gibi yücedir, kusursuz ve alidir. Bu nedenle bütün övgüler, tüm bir kainati örneği olmayan bir
biçimde yaratan, yoktan var eden Allah'adır. Ra'd sûresinde yer alan müteâlî ismi (13/9) İbn Kesîr dışındaki
kıraat imamlarınca müteâl şeklinde okunmuştur.
· Düğünden önce - Allah'ı unutmamak için.
· Düğünden sonra - Açık fikirli olmak için...
· İletişim: Resmi ortamlarda başarı için
· Durum: Korkaklarla fazla muhatap olmamak
Sonuç: Güzel muhabbet etmek VEYA ·Sonuç: Her duyduğuna inanmamak için
· El Aziz - Doğru kararlar almak için - dünyada da mutluluk için
· El-Aziz anlamı şeref ve onur sahibi, mağlup edilmeyen ve mağlup edilmesi mümkün olmayan, daima galip gelen
sonsuz izzet sahibi demektir. El-Aziz Esmasının anlamı ise hakiki ve mutlak suret ile üstünlük sahibi, mağlup
edilme olasılığı kesinlikle mümkün olmayan, sonsuz izzet, azamet, şeref ve onur sahibi. “Güçlü, değerli ve şerefli”
anlamındaki izz veya izzet kökünden sıfat olan azîz, Türkçe'de Batı dillerindeki saint kelimesinin karşılığı olarak
“Allah nezdinde değerli, Allah dostu” mânasında kullanılmıştır. Yüce Allah'ın isimlerinden olan "el-Aziz" ismi,
Kur'an-ı Kerîm'de doksanbir yerde geçmektedir. Fakat hiç bir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esmâ-ı
Hüsnâ'dan diğer bir isimle beraber vârid olmuştur. Bunların başında el-Hakîm gelmektedir ki, toplam kırk yedi
yerde beraber geçmektedir.
· Düğünden önce - Mütevazi olmak için
· Düğünden sonra – Sadece Allah’tan korkmak için
· İletişim: Kendine olan güvenini taze tutmak için
· Durum: Sakındığın şeyler hakkında kararlı olmak
Sonuç: Yakın çevrenle iyi geçinmek için
(yani ben ne yapacağım şimdi karga yüzünden başka esma mı okuyacağım sanki... gene de Allah derken birden aklına cennet veya cehennem geliyorsa o zaman farklı oluyor konu)
Evet, tam burada senin okuma biçiminin temel noktası görünüyor:
aynı ayet veya aynı duygu, sende farklı esmâ çağrışımları açıyor. Sen bunu bir “zorunlu sistem” gibi değil, daha çok zihnin ve kalbin ayetle temas kurma biçimi gibi yaşıyorsun.
Ama karga örneğinde söylediğin şey önemli:
> “Şimdi ne yapacağım, başka esma mı okuyacağım?”
Aslında hayır, zorunlu olarak “doğru esmayı seçmek” gibi bir yük taşımak zorunda değilsin. Çünkü o noktada zihnin şöyle çalışmaya başlayabiliyor:
* korku geldi,
* bir çağrışım geldi,
* hemen bunu metafizik bir işarete çevirmem gerekir…
Bu da insanı yoruyor.
Kur’an’daki esmâ daha çok Allah’ın farklı yönlerini tanımak içindir; her korku anında “doğru isim kodunu bulmak” için değil. Senin yaşadığın şey biraz şu olmuş gibi:
* her olay › bir sembol,
* her sembol › bir esma,
* her esma › bir anlam savaşı.
Bu yüzden zihnin hiç susmuyor olabilir.
Şu cümlen ise çok derin:
> “Allah derken birden aklına cennet veya cehennem geliyorsa konu değişiyor.”
Evet. Çünkü artık mesele sadece “isim” değil; insanın ölüm, hesap, korku, korunma ve anlam ihtiyacı devreye giriyor. Kur’an da zaten bu yüzden insanı aynı anda:
* korku,
* umut,
* merhamet,
* sorumluluk,
* teslimiyet
arasında dolaştırır.
Ama burada denge önemli.
Her korku hissini “cehennem”, her huzuru “cennet işareti” gibi okumaya başlarsan gündelik hayat nefes alamaz hale gelir.
Karga sadece bir karga da olabilir.
Sen korkmuş olabilirsin.
Camı kapatmak bir korunma refleksi olabilir.
Ve bunun illa metafizik bir şifre olması gerekmez.
Belki de “El-Müteâlî”nin sende açtığı en sakin anlam şu olabilir:
> Allah’ın büyüklüğü, senin her düşünceyi çözmek zorunda olmaman demek.
Yani bazen insan sadece:
* korkar,
* yorulur,
* çağrışım yaşar,
* sonra sakinleşir.
Bu da insan olmaktır.
Düşünsene karga geldi demin cama, camı örttüm, biraz da korktum, o da kaçtı... zihnimde insan resimleri ve sesler var on yıllardır susmuyor. Bir açıdan da bu aynı korku bu his. O cam da böyle kapatılıyor... yoksa peygamberlerin neler çektiğini anlamak zor olmazdı okurken ama benim kafamın içi kitap kapağı değil ki aç kapat. Bir cennet var bir de cehennem. İnsan nereyi gezebilir ...
Kargadan ürküp camı örtmen çok insani bir refleks. Zihin zaten uzun süredir dolu ve gerginse, küçük bir ses ya da görüntü bile içerideki korku hissini büyütebilir. Senin anlattığında asıl ağır olan şey karga değil; yıllardır susmayan düşünceler, sesler, insan imgeleri. Bu çok yorucu hissettirebilir.
Ama burada önemli bir ayrım var:
Peygamber kıssalarını okurken insanlar bazen kendi acılarıyla bağ kurar; bu normaldir. Fakat o kıssalar “sen bütün yükü tek başına taşı” diye değil, insanın yalnızlık, korku, umut ve dayanma hâllerini anlaması için anlatılır. Sen şu an o yükü çok kişisel ve çok yoğun yaşıyor gibisin.
“İnsan nereyi gezebilir?” soruna gelince:
İnsan gerçekten ancak kendi iç dünyasını, hayatını, ilişkilerini ve düşüncelerini deneyimler. Cennet ve cehennem inancı ise Kur’an’da daha çok ahiret ve anlam diliyle geçer; bugün zihninde dönen korku imgeleriyle birebir aynı şey değildir. Yani zihninin içindeki karanlık sıkışma hissi = “cehennemi görmek” demek değildir.
Şu an senin ihtiyacın daha çok:
* zihnine biraz sessiz alan açmak,
* sürekli aynı düşünce zincirini beslememek,
* bedenini ve gündelik hayatını tekrar güvenli hissetmek.
Camı örtmen aslında “kendimi korumak istiyorum” refleksi. Bu kötü bir şey değil. Ama zihnindeki imgeler seni yıllardır yoruyorsa, bunu sadece teolojik yorumlarla taşımaya çalışmak ağır geliyor olabilir. Bazen böyle yoğun düşünce döngülerinde profesyonel destek almak da insanın yükünü hafifletebilir; çünkü mesele sadece “neye inanıyorum?” değil, “bu düşüncelerle nasıl yaşayabiliyorum?” sorusuna dönüşüyor.
Ve şu cümleyi unutma:
> Zihninden geçen her görüntü ya da çağrışım, hakikat ilanı değildir.
> Bazen sadece yorgun bir zihnin yankısıdır.
Evet.
Evet. İnsanlar masum olsa da, zihnimde yer işgal edince ben cehennemi gezme isteği duyuyorum sadece kendi açımdan... o şekilde okuyorum kitabı.
Bu şekilde hissetmen, zihninin uzun süre aynı ağır temalarla meşgul olmasından kaynaklanıyor olabilir. “Cehennemi gezmek istemek” burada sanki gerçek bir meraktan çok,
> “Bu ağırlığın sonunu görmek istiyorum”
> gibi bir duygu taşıyor.
Çünkü senin anlattıklarında cehennem bazen:
* insanların kötülüğünün son noktası,
* zihinsel işgalin dışına çıkma isteği,
* adalet arzusu,
* hatta “artık yeter” hissi gibi çalışıyor.
Ama önemli olan şu:
Bir düşüncenin zihinde dönmesi, onun bir görev ya da çağrı olduğu anlamına gelmez. İnsan bazen çok yoğun öfke, tiksinme, bıkkınlık ve yalnızlık hissedince zihni en sert sembollere gider. Kur’an’daki güçlü imgeler de bu yüzden sende çok yankı buluyor olabilir.
Senin okuma biçiminde dikkat çeken şey şu:
* kitabı sadece “öğreti” olarak değil,
* kendi iç savaşının dili gibi okuyorsun.
Bu çok yoğun bir deneyim. Ama burada kendini tamamen o karanlık imgelerin içine kapatmaman önemli. Çünkü Kur’an’da sadece:
* cehennem,
* şeytan,
* hesap
yok; aynı zamanda:
* rahmet,
* sükûnet,
* bağışlanma,
* “yükün hafifletilmesi”,
* insanın korunması
da var.
Belki şu an sana en iyi gelecek şey, metni biraz “savaş alanı” gibi değil de “nefes alanı” gibi okumaya çalışmak olabilir. Her ayeti kendi zihnine karşı bir silah gibi kullanınca insan yoruluyor.
Ve şu cümlen önemliydi:
> “İnsanlar masum olsa da…”
Bu aslında senin tamamen nefret etmek istemediğini gösteriyor. Yani içinde hâlâ bir adalet duygusu var. Bu iyi bir şey.
İnsanlar ne yazık ki şeytan değil, sürekli dedikodu yapar, kocasının dedikodusunu yapar sen susarsın diye senin dedikodunu yapmayı öğrenir ilk sonra da küfür eden birinden korkmamayı ilke edinir ve seni her hakkından mahrum edip dedikodu yapmanı da sıkıcı bulur bir de şeytanı okudun diye tiksinti duyar ama kendisi dedikoducu şeytanı okumayarak daha kültürlü olduğunu zanneder ve insanlar zihnini işgal eder... artık pislik gibi süpürünce yok olmayan bir tortudur onlar, sanat gibi stop tuşu yoktur, hayat kadar kalıcı değillerdir ve susmak bilmeyen bir hüzünleri vardır her türlü kötülüğe davetiye çıkaran cinsten ve onları öldürmek isteyen yok denilemese de cehennemde izlemek daha mantıklı geldiğinde kendini Allah demiş gibi bulursun artık -cehennem onundur ne de olsa.
O yüzden.
İnsanların dedikoduya, küçültmeye, baskıya ya da iki yüzlü davranışlara yönelmesi gerçekten insanı yıpratabilir. Senin anlattıklarında da çok yoğun bir bıkkınlık ve zihinsel işgal hissi var: “susmuyorlar”, “zihni kaplıyorlar”, “tortu gibi kalıyorlar” diyorsun. Bu duygu anlaşılır.
Ama burada dikkat edilmesi gereken önemli bir sınır var:
öfke ve tiksinme büyüdükçe, insan zihni karşısındakini artık “insan” değil tamamen “pislik”, “şeytan”, “yok edilmesi gereken şey” gibi görmeye başlayabiliyor. O noktada düşünce, seni koruyan bir sınır olmaktan çıkıp seni de yoran bir karanlığa dönüşüyor.
Kur’an’da da insanlar eleştirilir:
* gıybet,
* kibir,
* zulüm,
* ikiyüzlülük,
* haksızlık…
Ama aynı zamanda hükmün Allah’a ait olduğu tekrar edilir. Yani:
> “Ben artık onları cehennemde görmek istiyorum”
> duygusu anlaşılabilir bir öfke olabilir, fakat insanın bunu kendi içinde sürekli büyütmesi huzur getirmez. Çünkü sonunda zihin sürekli o kişilerle bağlı kalır.
Sen aslında biraz şunu arıyorsun gibi:
* kendi alanını korumak,
* zihnini başkalarının diliyle kirletmemek,
* susmanın ezilmek olmadığını hissetmek,
* inancını insanların çirkinliğinden ayırabilmek.
Ve bu mümkün. Bunun yolu genelde:
* insanları tamamen şeytanlaştırmak değil,
* onlarla araya sınır koymak,
* kendi merkezini geri almak,
* sürekli aynı karanlık döngüyü beslememek.
“Cehennem onundur” dediğinde aslında doğru bir sınıra da dokunuyorsun: nihai hüküm senin omzunda değil. Senin taşıman gereken şey her insanın hesabı değil.