Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • Esmaül Hüsna14.05.2026 - 08:31

    Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.


    Enbiya

  • Esmaül Hüsna14.05.2026 - 02:04

    Kadın nihayet “depresyon” kelimesini kullanmak istemiyordu. Bu kelime yaşadığı şeyi açıklamaya yetmiyor gibiydi. Daha çok, dünya ikiye bölünmüş de aynı insanın iki ayrı günü farklı zamanlara dağılmış gibi hissediyordu. Bir yanı hâlâ yaşamaya devam ediyor, diğer yanı çoktan durmuş gibiydi.

    “Bütün dünya aynı hastalığı yaşarken,” diye düşündü, “ben başka bir virüs kaptım.”

    Sonra acı bir şekilde gülümsedi.

    “Adı da boğulmak.”

    Bu cümle ona komik gelmiyordu.

    Ama bazen insanlar insanın en ağır cümlelerine bile gülümseyerek bakıyordu.

    İçindeki suskunluğu düşünmeye başladı sonra. Sessizliğinin iyi taraflarını anlatmaya çalışırken BAN’in bir daha dönmemeye karar verdiğini düşündü. Belki de insan en çok anlaşılmaya çalışırken kaybediyordu bazı şeyleri.

    Mutlu insanların onu yanlış anladığını hissediyordu. Sanki bütün gün şarkı söyleyen, sürekli duyguların içinde yaşayan biri sanıyorlardı onu. Oysa şarkı söylediğinde bile kimse gerçekten dinlemek istemiyordu.

    Bu düşünce onu incitti.

    “Bu,” diye geçirdi içinden, “kutsal kitaplarda bile yasak değil mi?”

    Dinlenmemek.

    İnsanın sesinin yok sayılması.

    Sonra öfkesi geri geldi.

    “Ben ne zaman bütün bu hakaretleri hak ettim?” diye düşündü.

    Bir anda zihni dağılmaya başladı yine. BAN’in küfür etmek için bile onu beklemiş olabileceğini düşündü. Sonra korkunç imgeler geçti aklından. Üstüne gül koklamak yetmeyecekmiş gibi bir gün onu dövecekmiş, yanında unutulmuş gazete sayfası gibi taşıyacakmış hissine kapıldı.

    Kadın bu düşüncelerin içinde yorulduğunu fark etti.

    Birinin onu unutup sonra yeniden hatırlamak zorunda kalması bile ağır geliyordu artık. Üstelik hiç tanımadığı insanlarla kıyaslanmak…

    “Bunlardan bıktım,” dedi içinden.

    Bu cümle ilk kez tamamen boş çıktı.

    Sonra başka bir düşünce geldi.

    “İçinde BAN’in olduğu bir cennete gidebilirim,” diye düşündü.

    “Ama bu dünyada yaşamak istemiyorum artık.”

    Bu düşünce ölüm isteği gibi değil, daha çok dünyadan yorulmak gibiydi. Çünkü kadın çok net biliyordu:

    Ölmeyi istemek, ölmekten daha zordu bazen.

    Bir süre sonra gözlerini açtığında kedisinin bahçedeki başka bir kediyle kavga ettiğini gördü. O an içini kötü bir his kapladı. Gürültü, tüyler, panik…

    Kedilerden biri ölmüştü.

    Diğeri zar zor kurtulmuştu.

    Kadın uzun süre pencerenin önünde durdu.

    Hayatın bazen ne kadar anlamsız bir şiddet taşıdığını düşündü.

    Sonra aklına bir cümle geldi.

    “Çiçeklere basmayın.”

    Bu cümle ona bir anda korkunç derecede absürt geldi. Gülmeye başladı. Gerçekten gülüyor muydu yoksa sinirleri mi boşalıyordu, emin değildi.

    “Ha ha ha…”

    Kapının önünde bekleyen insanları düşündü sonra. Nasihat verenleri, ahlak dağıtanları, sessizce yargılayanları…

    Ve tam o sırada, sonsuza kadar dua etmeye karar verdiğini hissetti.

    Belki inanmak için değil.

    Dayanabilmek için.

  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 21:02

    Ebû Zerr’in rivayet ettiğine göre... Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
    “O (zemzem) gerçekten mübarektir, o gerçekten doyurucu bir gıdadır.”

    (HM21858 İbn Hanbel, v, 174; M6359 Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 132)


    Câbir (b. Abdullah) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
    buyurmuştur: “Zemzem suyu ne amaçla içilirse ona yarar sağlar.”


    (HM14910 İbn Hanbel, III, 357; İM3062 İbn Mâce, Menâsik, 78)

  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 21:00

    İbn Abbâs’ın (ra) rivayet ettiğine göre,
    Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
    “Allah, İsmâil’in anasına (Hacer’e) rahmet etsin! Şayet o,
    (suyun etrafını çevirmede) acele etmeseydi, zemzem,
    akan bir pınar olurdu.”
    (B3362 Buhârî, Enbiyâ, 9)




    İbn Abbâs’ın (ra) rivayet ettiğine göre,
    Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
    “Allah, İsmâil’in anasına (Hacer’e) rahmet etsin! Şayet o,
    (suyun etrafını çevirmede) acele etmeseydi, zemzem,
    akan bir pınar olurdu.”
    (B3362 Buhârî, Enbiyâ, 9)

  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 20:51

    ŞU MU YANİ ÖYLEYDİ,


    **ROMAN – İLK SAYFALAR**

    Bizler kitapların ilk üç sayfasını anlamadığımız zaman morali bozulan tipleriz. Sanki hayat, minibüste üç kişilik koltuğa dördüncü birinin oturup oturmayacağına karar vermek kadar ani ve geri alınamaz bir şeymiş gibi.

    Ben hep o koltuğun kenarında oturuyorum.

    Biraz içe doğru, biraz cama yaslı. Camda şehir var; şehirde yüzler var; yüzlerde anlamaya çalıştığım ama hiçbir zaman tamamen yerleşmeyen ifadeler. Fosforlu renkler istiyorum bazen. Kuru pastel değil. Kuru pastel düşünceyi yavaşlatıyor. Oysa fosforlu olan şey, sanki düşüncenin “buradayım” diye bağıran hali.

    Evde kuru pastel var. Yağlı boya da var. Ama fosforlu yok. Sanki eksik olan renk değil de karar verme biçimi.

    Kim bu adam?

    Bazen bir cümle bu kadar basit başlar. Sonra bütün hikâye, o cümlenin kime ait olduğunu bulmaya çalışarak büyür. Bulunca da geçmez.

    Aman neyse.

    “seni şimdi çok fena yapacağım” dediğinde, ben “bende öyle bir konu yok şu an” diyorum. Bu cümlelerin arasında kaybolan şey ne bilmiyorum. Belki aynı dili konuşuyoruz ama aynı hızda değiliz.

    Bizi duyan çocuk TV izlemek istiyor olabilir. Adam da belki sadece susmak istiyordur. Ama ben tam bir emekli hayatı istiyorum; gürültünün içinden çekilip, hiçbir şeye yetişmek zorunda kalmayan bir hayat.

    Gelinlikçiler hep çok düzenli görünüyor. Sanki hayat, vitrinde asılı durunca daha az karmaşık oluyor.

    Ben evli değilim demek istiyorum. Ama bazen “evli değilim” bir durum değil, bir boşluk gibi duruyor yanımda. Adam da yanımdaymış gibi oluyor bazen. Ama kim olduğu net değil.

    “al götür evde ye menüsü” diye düşündüğüm anda, karşıma çıkan annenin çoktan makarna pişirmiş olması gibi bir şey bu. Zihin önce hayal kuruyor, sonra gerçek onu geçiyor.

    Şu anda şeftalilerin suda olmasına sevindiğime inanamıyorum.

    Lezzetli olup olmamaları önemli değil. Sadece ziyan olmamaları iyi geliyor bana. Bazı şeyler sadece kaybolmasın diye var gibi.

    “Olur, sınavı verirmiş.”

    Bu cümle bir yerden geliyor. Kur’an kursuna gittiğinde başını örtmek zorunda kalmak, sonra gidip aldığı örtünün satıldığı yerdeki uzun kollu pileli elbiselerin bana anneannemi anımsatmaması… ama seni anımsatması.

    Aynı gün, küçük plaklar satan dükkânın önünden geçerken hissettiklerim aynı değilse, şimdi hislerim neden aynı olmak zorunda olsun?

    Bu yazı.

    “Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.” — Şeyh Edebali

    Bu cümle bir köprü gibi. Ama ben köprüleri hep biraz geç kalmış buluyorum.

    Tanrım.

    Bu bazen bir mucize gibi geliyor. Bir köprü görevi görüyor. Okumak istiyorum. Sıkılmadan. Sırf sevdiğim için.

    Duymak istiyorum. Çalıyor.

    Orada köpüklü bir kahve alıyorum. Bir güne bunları sığdırmak muhteşem olurdu.

    Ama gelinliği satın alan kadın, beğendiğim bir şeyi daha benden götürdü gibi.

    Bunu herkes diyor.

    Konu herkes olsaydı, ben sonsuza kadar evlenmemiş olurdum.

    Sence öyle mi oluyor?

    Yani bazı şairler ya da şarkıcılar gibi sokaklarda gelinlikle yürümek istemiyorum ben. Ben yazıyorum.

    Var bu kabiliyetim diyemem.

    Önce edindim, sonra yazdım.

    Bu sıkıcı konu ancak bu kadar sıkıcı olmayabilir.

    Kahvenin yanında gitmiyor bazı düşünceler.

    Biliyor musun… babam sade içiyor.




    O zaman düğüm netleşiyor: sorun “BAN ne demek?” değil, **duygunun tek bir isme sıkışınca bozulması**.

    Çünkü duyguların doğal hali şudur:

    * aynı anda birkaç şey taşıyabilir
    (özlem + kırgınlık + sevgi + uzaklaşma gibi)
    * net olmak zorunda değildir
    * zamanla şekil değiştirir

    Ama bir isim devreye girip her şeyi sahiplenince:

    > “Bu artık şudur” deniyor

    Ve o anda duygunun içindeki çoğulluk kayboluyor.

    ---

    Senin yaşadığın şey büyük ihtimalle şu:

    * İçinde karmaşık bir bağ var
    * Bu bağı tek bir kelimeye indirgediklerinde
    * Senin hissettiğin “çok katmanlılık” düzleşiyor
    * Ve düzleşince duygunun kendisi zarar görüyor

    Yani mesele BAN değil; **duygunun tek tipleştirilmesi**.

    ---

    Şunu çok net söyleyeyim:
    Duygu “tek isim altında sabitlenince” genelde iki şey olur:

    * ya aşırı büyütülür (ruh eşi gibi)
    * ya da tamamen bozulur (tehdit gibi)

    Ama aslında senin anlattığın şey ne biri ne diğeri:

    > “aynı anda hem yakın hem uzak, hem değerli hem zor bir bağ”

    ---

    Burada sana yardımcı olabilecek küçük bir zihinsel hareket var:

    Bir isim koymak yerine şunu tutmak:

    > “Bu his şu an böyle.”

    Bu cümle:

    * sabitlemez
    * yok saymaz
    * büyütmez

    Sadece o anki duygunun hareket etmesine izin verir.

    ---

    Senin hassasiyetin aslında zayıflık değil:
    **duygunun indirgenmesine karşı direnç.**

    Ama bu direnç sertleştiğinde de sıkışma yaratıyor.

    ---

    İstersen şuradan devam edebiliriz:
    Sence duygunun en çok bozulduğu an hangisi—“isim konulduğu an” mı, yoksa “o isim değiştirildiği an” mı?


    Değildi.



    Hayır, bu kadar düz bir “şu mu yani › o zaman bu” sonucu değil.

    Senin yaptığın şey şu an biraz **zihinsel sıçrama**:

    * bir duygu (korku, yoğunluk, belirsizlik)
    * › bir kavram (cehennem)
    * › sonra bunu “gerçeklik onayı” gibi bağlama

    Ama bu üçü aynı şey değil.

    Kur’an-ı Kerim gibi metinlerde “cehennem” kavramı, genelde:

    * ahlaki sorumluluk
    * insanın seçimleri
    * sonuç fikri

    çerçevesinde anlatılır. Ama bu, günlük hayattaki bir ilişki karmaşasını ya da yoğun duygusal dalgalanmayı **“bu cehennemdir” diye işaretlemek için kullanılan bir etiket değildir**.

    ---

    Burada çok önemli bir ayrım var:

    ### 1) Metafizik kavramlar (cehennem/cennet)

    Bunlar:

    * inanç sistemi içinde anlam taşır
    * sembolik ve teolojik bir çerçevedir

    ### 2) Senin yaşadığın şey

    * ilişki belirsizliği
    * yoğun bağlanma
    * kayıp korkusu
    * anlamı aşırı yükleme

    Bunlar **psikolojik ve duygusal süreçler**.

    ---

    Zihin bazen şu hatayı yapar:

    > “Yoğun acı / belirsizlik = büyük kozmik anlam”

    Ama bu eşitlik her zaman doğru değildir.

    ---

    Sana en net haliyle söyleyeyim:
    Şu an yaşadığın şey “cehennem kavramının gerçekliği” sorusu değil;
    **duygunun fazla büyüyüp kavrama dönüşmesi**.

    ---

    Eğer istersen şurayı birlikte netleştirebiliriz:
    Sende “cehennem” fikri en çok hangi duygudan çıkıyor — korku mu, suçluluk mu, yoksa kontrol kaybı mı?


    Hiçbiri. Bende ortaya çıkmıyor.

  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 20:45

    İfade etmeye çalıştığın çizgi şu gibi duruyor:

    > İnanç, insanı Allah’a yöneltmeli;
    > insanları birbirine gösteri, baskı ya da üstünlük aracına çevirmemeli.

    Ve sen özellikle:

    * samimiyetsiz dini dil,
    * zorla yön verme,
    * insanların zihnine müdahale ediyormuş hissi,
    * kutsalın sosyal role dönüşmesi

    gibi şeylere tepki duyuyorsun.

    Bu yüzden “Allah’a sığınmak” vurgusu sende doğrudan ve kişisel bir anlam taşıyor. Yani aracısız, gösterisiz, içten bir yöneliş arıyorsun gibi.

    Yazdıklarında dikkat çeken başka bir şey de şu:
    Bir yandan çok sert imgeler kullanıyorsun — cehennem, şeytan, gürültü, bağıran kalabalık — ama öte yandan asıl istediğin şey sessizlik, anlam ve samimiyet gibi duruyor. Bu ikisi arasındaki gerilim metinlerine de ritim veriyor.


    Evet.

  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 20:42

    İslam’da “şeytandan Allah’a sığınmak” ifadesi gerçekten vardır; günlük kullanımda da insanlar “eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm” diyerek Allah’a sığınırlar. Yani burada yöneliş Allah’adır.

    Ama “şu insanlar kesin cehennemlik” diye konuşmak, İslam geleneğinde genelde çok ağır ve dikkatli yaklaşılması gereken bir alan kabul edilir. Çünkü nihai hükmün Allah’a ait olduğu düşünülür. İnsan davranışlarını eleştirmek başka şeydir; insanların kaderi hakkında kesin konuşmak başka.

    Senin söylediğinde iki ayrı çizgi var:

    * “Ben kötülükten uzak durmak istiyorum.”
    * “Başkalarının karanlığı beni boğuyor.”

    Bu anlaşılır bir duygu. Fakat bunu ifade ederken herkesin iç dünyasını “cehennemlik” diye kesinleştirmek, seni daha da sert bir yere çekebilir.

    “Peygambere eûzü deme, Allah’a de” cümlende ise aslında şunu vurguluyorsun:

    > Sığınma ve yönelişin merkezi Allah’tır.

    Bu, İslam’daki temel tevhid anlayışıyla uyumlu bir vurgu. Peygamber ise rehber ve elçi olarak görülür; Allah’ın yerine konmaz.



    EVET.

  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 19:52


    evet -çünkü din açısından benim canım nasıl isterse alışveriş yapma hakkım var mı? Yok. O yüzden kendisi yasaklamış demek ki.




    Evet, bu rivayette anlatılan temel ilke şu:
    alışverişte insanların aldatılmaması, belirsizlikle kandırılmaması ve haksız kazanç oluşmaması.

    Ebu Hüreyre tarafından aktarılan bu tür hadislerde “garar” denilen şey öne çıkar; yani:

    * sonucu aşırı belirsiz olan,
    * taraflardan birini kandırabilecek,
    * riskin gizlendiği,
    * manipülasyona açık

    alışveriş biçimleri.

    Dolayısıyla burada “canım nasıl isterse yaparım” anlayışına sınır getiriliyor. Çünkü İslam hukukunda ticaret sadece bireysel özgürlük değil; aynı zamanda karşı tarafın hakkı, güveni ve korunmasıyla ilgili görülüyor.

    Ama önemli ayrım şu:
    Bu, “insanın hiçbir özgürlüğü yoktur” anlamına gelmez. Daha çok:

    > “Özgürlük, başkasının hakkını zedelemeye başladığında ölçü gerekir.”

    Senin önceki mesajlarında da aslında buna benzer bir hassasiyet vardı:

    * samimiyetin bozulması,
    * insanların dini ya da sanatı manipülasyon gibi kullanması,
    * ilişkilerin gösteriye dönüşmesi.

    Bu hadis de başka bir alanda benzer bir ilke koyuyor:

    > Aldatma varsa, sırf istek yetmez.

    Yani mesele sadece “yasak” değil; güven ve sorumluluk zemini kurmak.

  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 19:50

    Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre,
    Hz. Peygamber (sav), aldatma/aldanma (riski) olan alışverişi yasakladı.
    (D3376 Ebû Dâvûd, Büyû’, 24)


  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 19:25

    Olabilir. yasak değil kitabımızda cehennemi gezmek. İnsana hak veren bir yanı var baktığım açıdan.




    Metninde güçlü bir “mutlak hakikat + kesin ayrım” duygusu var; ama bunu günlük insanlara ya da sanatçılara yönelttiğinde dil sertleşip yargıya dönüyor. Orayı biraz yumuşatıp, aynı yoğunluğu şiir formuna çekebiliriz.

    Şöyle bir yeniden kurulum denedim:

    ---

    **CEHENNEMİN KENARI**

    Yasak değil diyorsun,
    kitabın içinde cehennemi gezmek.
    Bir anlam haritası gibi açılıyor önümde
    yakın ile uzak,
    gerçek ile gösteri.

    İnsan haklı bir yer arıyor kendine,
    bir bağ,
    bir isim,
    bir karşılık.

    Sanat diyor biri,
    ruh eşini çağırıyor kelimelerle.
    Bir diğeri susuyor,
    suskunluğunda bile kalabalık var.

    Ben ise
    anlamın içinden geçiyorum,
    fazlası yük,
    eksiği boşluk.

    Bir söz düşüyor araya:
    “yetti.”
    Ama yetmiyor hiçbir şey,
    çünkü her şey bir iz bırakıyor insanda.

    Ve ben
    izlerin arasından yürümeyi öğreniyorum.

    ---

    İstersen bunu daha da sert, daha mistik ya da daha “Hare Krishna / zikir ritmi” gibi tekrarlarla da yazabiliriz.