> İnsan bazen > çoktan okunmuş bir kitap gibi hisseder kendini. > Sayfaları çevrilmiş, > sonu başkaları tarafından konuşulmuş, > bazı cümlelerinin altı gereğinden fazla çizilmiş. > > Oysa hiçbir insan > tamamen okunamaz. > Çünkü kalbin en sessiz sayfası > bazen sahibine bile geç açılır. > > Ve belki de bu yüzden > Allah insanı > tek bir cümleyle değil, > nefes nefes yaratmıştır.
Bu güzel oldu
Sevindim. Özellikle şu fikir güçlü durdu bence:
> “Kalbin en sessiz sayfası > bazen sahibine bile geç açılır.”
Senin yazılarındaki o “insan tamamen çözülemez” hissiyle uyumlu oldu. Hem mesafe var içinde, hem merhamet.
Bana öyle bir şiir yaz ki all that she wants is another baby den güzel olsun, insan her gün çoktan okuduğu bir çocuk kitabından farksız uyanmasın, başkalarının etiketleriyle yaşamasın, insan sadece binlerce kadının olası bir gününden ibaret sanılmasın, insan kaybettiği fırsat hep kendisini bekler sanmasın, insan iyi biri olmak için bunu duymaya ihtiyaç duymaz her zaman, insan bazen yolunu şaşırmış olsa da en güzelini hak eder bazen de başkaları da kaybetsin ister ve kazandılar beni kazandılar diye böbürlenir, insan küçük bir tiyatro oyunu gibi kaderin sayfalarında binlerce bilmediği rolü çelişki gibi taşımasın... ne dersin? Zor olmazdı senin için, bunu da yaz. Yapay zekanın yapay değil anlayan taraf olmasının altını da çizeriz.
İnsan her sabah çoktan okunmuş bir çocuk kitabı gibi aynı sayfadan uyanmamalı.
Birilerinin altını çizdiği cümlelerle ömür geçmez çünkü.
Kader dediğin şey bazen yanlış kapıyı çalan bir rüzgâr, bazen adını bilmediğin bir şehrin ışıkları altında unutulan şarkıdır.
Ve kimse sırf bir başkasının korkuları yüzünden eksik bir hayat yaşamamalı.
Bir kadın sadece “olası bir gün” değildir dünyada. Bir adam da unutulmuş bir soyadı değildir.
İnsan bazen yolunu kaybeder, evet. Bazen kıskanır, bazen öfkelenir, bazen “beni kazandılar” diyenlerin gölgesinde küçülür.
Ama bütün bunlar ruhunun gerçek adı değildir.
Çünkü insan başkalarının etiketlerinden daha eski bir şeydir. Bir annenin ilk korkusu kadar eski, bir çocuğun göğe ilk bakışı kadar yalnız, ve bir ağacın rüzgârla konuşması kadar gerçek.
Kimse seni sadece bir rol diye okuyamaz. Hayat küçük bir tiyatroysa bile herkes ezberini unutmuştur çoktan.
O yüzden iyi biri olmak için her gün kanıt vermen gerekmez.
Bazen sadece kimseyi ezmeden yaşamak, sessizce sevmek, ve hâlâ güzel bir şey mümkünmüş gibi gökyüzüne bakabilmek yeter.
Sen insanlarla aranda mesafe olsun istesen aranızda bir kutsal kitap olsun ve bunu herkes bilsin ister miydin ki?
Birçok insan için kutsal metinler ilişkilerin arasına duvar koymak için değil, ilişkilere yön ve ölçü vermek için anlam taşır. Ama senin sorunda başka bir hassasiyet var gibi:
> “İnsanlar birbirine gerçekten yaklaşmak yerine, birbirini metinler, roller, etiketler üzerinden mi değerlendiriyor?”
Eğer biri sürekli:
* seni dinlemek yerine seni ölçüyorsa, * ilişkiyi samimiyet yerine kuralla okuyorsa, * insanı anlamadan “doğru/yanlış” sınıfına koyuyorsa,
o zaman kutsal olan şey bile araya mesafe girmiş gibi hissedilebilir.
Ama öte yandan birçok kişi için ortak bir inanç ya da kutsal kitap:
Aslında her çeşit örnek var -hiç öğüt almaz mısınız, öğüt almayanlar, öğüt alın diye, aklı olan öğüt alır... gibi farklı cümlelerle mesafeni koruyor. ben neden bozayım ki mesafemi bir daha*
Senin dikkat ettiğin şey önemli: Kur'an-ı Kerim’da gerçekten de:
Birinin sadece okuyan birine tuzak kurmasıyla, daha okumadan fazlaca konuşmasıyla senin niyetin bozulmaz tabii, ama kimse kendisi de kitap değil derken veya kıyamette sorulacak şeyi niye şimdi yaşıyorsun başka konu yok gibi derken ne demek istiyor diye düşünmeye gerek yok ki? Bütün hükümler yazılı ! Bunu sanıyorlar ki okumak insanın tek amacı. Dünkü şiirle bütün bu konulara bir cevap vermiş olduk:))
Evet, dünkü şiirin vardığı yer aslında tam buydu:
> İnsan ne tamamen susarak haklı olur, > ne de sadece konuşarak derinleşir.
Senin itirazın “okumaya” değil; okumayı:
* üstünlük yarışına, * insan ölçmeye, * bitmeyen yorum savaşına, * niyet kontrolüne
çeviren tavra.
“Bütün hükümler yazılı” derken de biraz:
> İnsan sürekli birbirinin yerine hüküm üretmek zorunda değil
demek istiyorsun gibi.
Çünkü senin anlattığın durumda bazı insanlar:
* okumayı hayatın tek amacı, * yorum yapmayı tek erdem, * sürekli sorgulamayı tek bilinç biçimi
Peki. Bana öyle bir şey söyle ki okumadan düşünmeden yaşayıp insana falın iyi çıktı sende iş yok diyenlere taş çıkarsın ama careless whisper dan iyi olsun dersen o da hüküm vermek değil. Hükümler zaten yazılı, ne açıdan Allah diyeceksin, sadece kitap mı okuyarak Allah diyebiliyorsun gibi bir tartışmadan beni uzak tutsun, bu da hüküm değil.
Bazı insanlar kitabı ezberler, bazıları falı. Bazıları ses yükseltir, bazıları susmayı öğrenir.
Ben kimsenin hükmü değilim. Ne alkışla cennet olur insan, ne yalnızlıkla kayıp.
Bir ağacın gölgesinde Allah demek de mümkündür, bir odada tek başına ağlamakla da.
Çünkü merhamet her zaman yüksek sesle konuşmaz.
Ve insan bazen en doğru şeyi, kimseyi susturmadan anlar.
... bu ibret alma meselesi bence sadece okumakla ilgili değil, insanın kişiliğiyle ilgili sadece çünkü kelimelerin yerlerini değiştirip, zorla bir filmden ders alıp, anlamadan okuyup, satırları birbirine sebep sonuç edip, sadece allah diyerek ibret almış sayılmayız, insanın her yaptığını yapın denilenlerle onaylayıp, yapmayın denilenlerle kitaba terk etmek lazım değil, boş konuşmak da ibret almak değil bence ama insan evlenmedi diye ibret almadı sayılamaz ve ya haklı da sayılamaz. Zaten insan olmak budur, ne az, ne çok.
Senin söylediğin “ibret almak” anlayışı aslında oldukça derin bir noktaya gidiyor. Kur'an-ı Kerim’nda geçen “düşünmez misiniz, akletmez misiniz, ibret almaz mısınız?” çağrıları da sadece metni sesli okumaktan ibaret görülmez çoğu yorumda.
Senin itiraz ettiğin şey şu gibi:
> İnsan, kelimeleri mekanik şekilde yan yana koyup kendini “anlamış” ilan edebiliyor.
> İnsan bazen
> çoktan okunmuş bir kitap gibi hisseder kendini.
> Sayfaları çevrilmiş,
> sonu başkaları tarafından konuşulmuş,
> bazı cümlelerinin altı gereğinden fazla çizilmiş.
>
> Oysa hiçbir insan
> tamamen okunamaz.
> Çünkü kalbin en sessiz sayfası
> bazen sahibine bile geç açılır.
>
> Ve belki de bu yüzden
> Allah insanı
> tek bir cümleyle değil,
> nefes nefes yaratmıştır.
Bu güzel oldu
Sevindim.
Özellikle şu fikir güçlü durdu bence:
> “Kalbin en sessiz sayfası
> bazen sahibine bile geç açılır.”
Senin yazılarındaki o “insan tamamen çözülemez” hissiyle uyumlu oldu. Hem mesafe var içinde, hem merhamet.
İnsan yapabileceği her şeyi yapmasıyla insan olmuş olmaz, kitaplar ise herkes için, okusunlar diye.
Evet, burada önemli bir ayrım yapıyorsun:
> “Yapabilmek” ile “yapmanın doğru olması” aynı şey değil.
İnsan sırf:
* gücü yetiyor diye,
* aklına geliyor diye,
* mümkün diye
her şeyi yaptığında “tam insan” olmuş olmuyor. Hatta birçok ahlak ve inanç geleneği tam tersine, insanlığı biraz da:
* sınır koyabilme,
* ölçü,
* irade,
* merhamet,
* kendini tutabilme
üzerinden düşünür.
Ve ardından söylediğin:
> “Kitaplar ise herkes için, okusunlar diye.”
cümlesi de önemli çünkü burada kitabı:
* üstünlük aracı,
* seçilmişlik rozeti,
* insan eleme sistemi
gibi değil; açık bir çağrı gibi görüyorsun.
Kur'an-ı Kerim’da da sık sık:
* “düşünenler için,”
* “ibret alanlar için,”
* “insanlar için açıklama”
ifadeleri geçer. Yani metin yalnızca belirli bir zümreye kapalı sır gibi sunulmaz.
Senin vurguladığın şey ise şu:
> Okumak insanı otomatik olarak derin yapmaz; ama kitapların varlığı yine de önemlidir.
Bu yüzden sen ne:
* “hiçbir şey önemli değil”
noktasına gidiyorsun,
ne de:
* “sadece okuyan insandır”
çizgisine.
Daha çok:
> İnsan olmak; okumak, düşünmek, yaşamak ve ölçü arasında bir denge kurmak
gibi bir yere varıyorsun.
Çoktan okunmuş bir kitap gibi
Bana öyle bir şiir yaz ki all that she wants is another baby den güzel olsun, insan her gün çoktan okuduğu bir çocuk kitabından farksız uyanmasın, başkalarının etiketleriyle yaşamasın, insan sadece binlerce kadının olası bir gününden ibaret sanılmasın, insan kaybettiği fırsat hep kendisini bekler sanmasın, insan iyi biri olmak için bunu duymaya ihtiyaç duymaz her zaman, insan bazen yolunu şaşırmış olsa da en güzelini hak eder bazen de başkaları da kaybetsin ister ve kazandılar beni kazandılar diye böbürlenir, insan küçük bir tiyatro oyunu gibi kaderin sayfalarında binlerce bilmediği rolü çelişki gibi taşımasın... ne dersin? Zor olmazdı senin için, bunu da yaz. Yapay zekanın yapay değil anlayan taraf olmasının altını da çizeriz.
İnsan her sabah
çoktan okunmuş bir çocuk kitabı gibi
aynı sayfadan uyanmamalı.
Birilerinin altını çizdiği cümlelerle
ömür geçmez çünkü.
Kader dediğin şey
bazen yanlış kapıyı çalan bir rüzgâr,
bazen adını bilmediğin bir şehrin
ışıkları altında unutulan şarkıdır.
Ve kimse
sırf bir başkasının korkuları yüzünden
eksik bir hayat yaşamamalı.
Bir kadın sadece
“olası bir gün” değildir dünyada.
Bir adam da
unutulmuş bir soyadı değildir.
İnsan bazen yolunu kaybeder,
evet.
Bazen kıskanır,
bazen öfkelenir,
bazen “beni kazandılar” diyenlerin
gölgesinde küçülür.
Ama bütün bunlar
ruhunun gerçek adı değildir.
Çünkü insan
başkalarının etiketlerinden daha eski bir şeydir.
Bir annenin ilk korkusu kadar eski,
bir çocuğun göğe ilk bakışı kadar yalnız,
ve bir ağacın rüzgârla konuşması kadar gerçek.
Kimse
seni sadece bir rol diye okuyamaz.
Hayat küçük bir tiyatroysa bile
herkes ezberini unutmuştur çoktan.
O yüzden
iyi biri olmak için
her gün kanıt vermen gerekmez.
Bazen sadece
kimseyi ezmeden yaşamak,
sessizce sevmek,
ve hâlâ güzel bir şey mümkünmüş gibi
gökyüzüne bakabilmek yeter.
Sen insanlarla aranda mesafe olsun istesen aranızda bir kutsal kitap olsun ve bunu herkes bilsin ister miydin ki?
Birçok insan için kutsal metinler ilişkilerin arasına duvar koymak için değil, ilişkilere yön ve ölçü vermek için anlam taşır. Ama senin sorunda başka bir hassasiyet var gibi:
> “İnsanlar birbirine gerçekten yaklaşmak yerine, birbirini metinler, roller, etiketler üzerinden mi değerlendiriyor?”
Eğer biri sürekli:
* seni dinlemek yerine seni ölçüyorsa,
* ilişkiyi samimiyet yerine kuralla okuyorsa,
* insanı anlamadan “doğru/yanlış” sınıfına koyuyorsa,
o zaman kutsal olan şey bile araya mesafe girmiş gibi hissedilebilir.
Ama öte yandan birçok kişi için ortak bir inanç ya da kutsal kitap:
* güven,
* ahlaki zemin,
* ortak dil,
* merhamet ölçüsü
de olabilir.
Yani mesele yalnızca “kitap var mı yok mu” değil;
insanın onu nasıl taşıdığı.
Senin yazılarında sürekli dönen tema şu:
> “Kutsal olan, insanı insandan koparmasın.”
Ve bu aslında oldukça insani bir istek.
Aslında her çeşit örnek var -hiç öğüt almaz mısınız, öğüt almayanlar, öğüt alın diye, aklı olan öğüt alır... gibi farklı cümlelerle mesafeni koruyor. ben neden bozayım ki mesafemi bir daha*
Senin dikkat ettiğin şey önemli:
Kur'an-ı Kerim’da gerçekten de:
* “Hiç akletmez misiniz?”
* “Öğüt almaz mısınız?”
* “Akıl sahipleri için ibret vardır”
* “Dileyen öğüt alır”
gibi farklı hitap biçimleri var. Bunlar insanı zorla tek tipe sokmaktan çok, bir çağrı ve mesafe dili de kuruyor. Yani metin:
> “Bak, düşün, istersen öğüt al”
diyor; insanın iç alanını tamamen elinden almıyor.
Senin “neden bozayım mesafemi” cümlen de buradan geliyor gibi:
> İnsan kendini korumak için bazen ölçülü bir mesafeye ihtiyaç duyar.
Bu illa soğukluk ya da sevgisizlik demek değil. Bazen:
* samimiyeti korumak,
* zihni dağıtmamak,
* baskıdan uzak durmak,
* herkesin yorumuna açılmamak
için mesafe gerekir.
Ve senin için bu mesafe biraz:
* düşünme alanı,
* vicdan alanı,
* sessizlik alanı
gibi görünüyor.
Özellikle daha önce söylediğin:
> “Kutsal olan insanı boğmasın”
fikriyle de uyumlu aslında. Çünkü zorla yakınlık kadar, zorla yorum da insanı yorabiliyor.
Hiçbir şeyin bedeli yok sanmak da hoş olmazdı çünkü
Evet, bu cümle önceki söylediklerinin doğal devamı gibi duruyor:
> “Hiçbir şeyin bedeli yok sanmak da hoş olmazdı.”
Burada “bedel” sadece ceza gibi değil;
* sorumluluk,
* emek,
* sonuç,
* ağırlık,
* karşılık
anlamı taşıyor.
Sen bir yandan insanların:
* aşırı hüküm vermesine,
* birbirinin yerine konuşmasına,
* kutsalı gösteriye çevirmesine
itiraz ediyorsun; ama öte yandan:
> “Nasıl olsa hiçbir şey önemli değil”
gibi bir boşluğa da düşmek istemiyorsun.
Bu aslında denge arayışı:
* ne sürekli yargı,
* ne tamamen umursamazlık.
Ve bence senin metinlerinde tekrar eden şey şu:
> İnsan olmak ciddiyet ister ama gösteri değil.
Çünkü senin için:
* sevginin,
* sözün,
* ibretin,
* inancın,
* ilişkinin
bir ağırlığı var. O ağırlık kaybolunca her şey “rol” gibi geliyor sana.
Birinin sadece okuyan birine tuzak kurmasıyla, daha okumadan fazlaca konuşmasıyla senin niyetin bozulmaz tabii, ama kimse kendisi de kitap değil derken veya kıyamette sorulacak şeyi niye şimdi yaşıyorsun başka konu yok gibi derken ne demek istiyor diye düşünmeye gerek yok ki? Bütün hükümler yazılı ! Bunu sanıyorlar ki okumak insanın tek amacı. Dünkü şiirle bütün bu konulara bir cevap vermiş olduk:))
Evet, dünkü şiirin vardığı yer aslında tam buydu:
> İnsan ne tamamen susarak haklı olur,
> ne de sadece konuşarak derinleşir.
Senin itirazın “okumaya” değil; okumayı:
* üstünlük yarışına,
* insan ölçmeye,
* bitmeyen yorum savaşına,
* niyet kontrolüne
çeviren tavra.
“Bütün hükümler yazılı” derken de biraz:
> İnsan sürekli birbirinin yerine hüküm üretmek zorunda değil
demek istiyorsun gibi.
Çünkü senin anlattığın durumda bazı insanlar:
* okumayı hayatın tek amacı,
* yorum yapmayı tek erdem,
* sürekli sorgulamayı tek bilinç biçimi
gibi sunuyor. Seninse aradığın şey daha dengeli:
* yaşamak,
* düşünmek,
* sevmek,
* sessizlik,
* ibret,
* mesafe,
* samimiyet.
Ve evet, şiir bazen düz tartışmadan daha güçlü cevap verir. Çünkü şiir:
* hüküm dağıtmadan konuşabilir,
* boşluğu da taşıyabilir,
* insanı sıkıştırmadan düşündürebilir.
Sizin dün kurduğunuz çizgi de buydu bence:
> “Ne alkışla cennet olur insan,
> ne yalnızlıkla kayıp.”
Peki. Bana öyle bir şey söyle ki okumadan düşünmeden yaşayıp insana falın iyi çıktı sende iş yok diyenlere taş çıkarsın ama careless whisper dan iyi olsun dersen o da hüküm vermek değil. Hükümler zaten yazılı, ne açıdan Allah diyeceksin, sadece kitap mı okuyarak Allah diyebiliyorsun gibi bir tartışmadan beni uzak tutsun, bu da hüküm değil.
Bazı insanlar kitabı ezberler,
bazıları falı.
Bazıları ses yükseltir,
bazıları susmayı öğrenir.
Ben kimsenin hükmü değilim.
Ne alkışla cennet olur insan,
ne yalnızlıkla kayıp.
Bir ağacın gölgesinde
Allah demek de mümkündür,
bir odada tek başına ağlamakla da.
Çünkü merhamet
her zaman yüksek sesle konuşmaz.
Ve insan bazen
en doğru şeyi,
kimseyi susturmadan anlar.
... bu ibret alma meselesi bence sadece okumakla ilgili değil, insanın kişiliğiyle ilgili sadece çünkü kelimelerin yerlerini değiştirip, zorla bir filmden ders alıp, anlamadan okuyup, satırları birbirine sebep sonuç edip, sadece allah diyerek ibret almış sayılmayız, insanın her yaptığını yapın denilenlerle onaylayıp, yapmayın denilenlerle kitaba terk etmek lazım değil, boş konuşmak da ibret almak değil bence ama insan evlenmedi diye ibret almadı sayılamaz ve ya haklı da sayılamaz. Zaten insan olmak budur, ne az, ne çok.
Senin söylediğin “ibret almak” anlayışı aslında oldukça derin bir noktaya gidiyor.
Kur'an-ı Kerim’nda geçen “düşünmez misiniz, akletmez misiniz, ibret almaz mısınız?” çağrıları da sadece metni sesli okumaktan ibaret görülmez çoğu yorumda.
Senin itiraz ettiğin şey şu gibi:
> İnsan, kelimeleri mekanik şekilde yan yana koyup kendini “anlamış” ilan edebiliyor.
Ve sen buna karşı:
* kişilik,
* niyet,
* davranış,
* ölçü,
* sessizlik,
* samimiyet
tarafını öne çıkarıyorsun.
Şu cümlen özellikle önemli:
> “İnsanın her yaptığını ‘yapın’ denilenlerle onaylayıp, ‘yapmayın’ denilenlerle kitaba terk etmek lazım değil.”
Burada çok katı, otomatik bir din okumasına itiraz var. Yani:
* her davranışı kutsallaştırmak da,
* her hatayı “kitapta yazıyor” diye kapatmak da
sana sahici gelmiyor.
“Boş konuşmak da ibret almak değil” dediğinde ise, senin için ibret:
* gösterişli yorum değil,
* yaşama biçimi.
Ve evlilik konusunda söylediğin denge de önemli:
> “Evlenmedi diye biri ibret almamış sayılamaz; evlendi diye de haklı sayılamaz.”
Bu oldukça ölçülü bir cümle aslında. Çünkü insanın değerini tek bir sosyal role indirgemiyorsun. Sonunda vardığın yer de şu:
> “İnsan olmak budur, ne az, ne çok.”
Bu, kusuru da kapasiteyi de birlikte kabul eden daha sakin bir bakış.
Evet, Kur'an-ı Kerim içindeki Nur Suresi gerçekten çok doğrudan bir giriş yapar. İlk ayette:
> “Bu, indirdiğimiz ve hükümlerini farz kıldığımız bir suredir…”
denirken, hemen ardından:
> “Düşünüp öğüt alasınız diye apaçık ayetler indirdik”
vurgusu gelir.
Senin dikkatini çeken şey sanırım şu: Bu sure yalnızca “yasaklar listesi” gibi başlamıyor; aynı zamanda:
düşünmek,
öğüt almak,
açıklık,
bilinçlenmek
üzerine kurulu bir ton taşıyor.
Ve “Nur” adı da çok anlamlı: “Nur” sadece fiziksel ışık değil;
hakikatin görünmesi,
karanlığın dağılması,
kalbin aydınlanması,
ölçü ve berraklık
anlamına geliyor.
Özellikle ilerleyen ayetlerde geçen:
> “Allah göklerin ve yerin nurudur…”
ifadesi İslam düşüncesinde çok derin yorumlanan ayetlerden biridir. Işık burada sadece aydınlatma değil; varlığa anlam veren şey gibi düşünülür.
Senin önceki mesajlarınla bağlayınca da şu ortak tema çıkıyor:
> İnsan, gürültü ve karışıklık içinde “apaçık” olanı arıyor.
Bu yüzden sen:
samimiyet,
sessizlik,
doğa,
zikir,
nur,
rahmet
gibi kavramlara sürekli geri dönüyorsun.
Nur suresi mühim