Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler, “Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler iflah olmayacak” demeye başladılar.
mennallahu ? ... burada hem ibadet var hem kafirlerin mücadelesi ;bina nedir !
Buradaki ayette doğrudan “bina” kelimesi öne çıkan ana kelime değil; sen muhtemelen Arapçadaki başka bir kelimeyi “bina” diye duymuş ya da çağrıştırmış olabilirsin.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, “Yazıklar olsun size! İman edip de iyi işler yapanlara Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur” dediler.
Kârûn, zineti ve görkemi içerisinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, “Keşke Kârûn’a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz) olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir” dediler.
zinet de çok benzer kelime
Evet, burada geçen **“zînet / ????”** kelimesi de Türkçeye çok yakın geçmiş kelimelerden biri. Kasas Suresi’ndeki bağlamda:
> süs, > gösteriş, > ihtişam, > çekici görünüş
anlamında kullanılıyor.
Türkçedeki:
* ziynet, * ziynet eşyası, * süslemek
kullanımları da aynı kökten geliyor.
Ve ayetteki sahne çok insanî aslında: Karun büyük bir ihtişamla çıkıyor; bazı insanlar da:
> “Keşke bizim de böyle olsa”
diyor.
Yani burada sadece servet değil;
* dış görünüşün etkisi, * insanların hayranlık duyması, * dünyanın cazibesi
anlatılıyor.
Ama devamındaki ayetlerde genelde şu denge kuruluyor:
> Görkem geçici olabilir; asıl değer başka yerde aranmalı.
Senin dikkat ettiğin şey de dil açısından güzel: Kur’an Arapçasındaki birçok kelime:
* zinet, * nasip, * fesat, * dünya, * hikmet
gibi biçimlerde Türkçede yaşamaya devam etmiş. Bu yüzden bazı ayetler Türkçe okuyunca bile kulağa tanıdık geliyor.
“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.” nasip ve dünya türkçedeki gibiymiş
Evet, bu ayette geçen bazı kelimeler Türkçeye çok tanıdık şekilde geçmiş durumda. Kasas Suresi’ndeki:
> “Dünyadan da nasibini unutma”
ifadesindeki kelimeler özellikle Türkçede çok yaşamış.
* **Nasip (???? / nasîb)** pay, kısmet, insana düşen bölüm anlamına gelir. Türkçedeki “nasip” kullanımı buna çok yakın.
* **Dünya (???? / ??????)** yakın olan, bu yaşam, yeryüzü hayatı anlamında kullanılır. Türkçede de aynı şekilde yerleşmiş durumda.
Senin dikkat ettiğin şey güzel aslında:
> Bazı kelimeler sadece çevrilmemiş; kültürün içine yerleşmiş.
Ve ayetin dengesi de dikkat çekici:
* sadece dünyayı unutma demiyor, * sadece ahireti unutma da demiyor.
Fakat biz (Mûsâ’dan sonra) birçok nesiller meydana getirdik. Üzerlerinden uzun çağlar geçti. Sen Medyen halkı arasında yaşıyor değildin, âyetlerimizi onlardan okuyup öğreniyor da değildin. Fakat biz (bu haberi) göndereniz. (Arapça da umur ne demek acaba burada yazıyordu çevirisi de bu)
Buradaki “uzun çağlar geçti” kısmında geçen kelime büyük ihtimalle **“?umr / a‘mâr / umur”** kökleriyle karışmış olabilir. Ama ayetin bağlamında genelde:
* ömürler, * uzun zamanlar, * nesiller, * çağlar
anlamına gelen bir kullanım vardır.
Arapçada **“?umr” (???)**:
* ömür, * yaşam süresi, * yaşanmış zaman
gibi anlamlara gelir.
“Umur” (????) ise başka bir kelimedir ve:
* işler, * meseleler, * durumlar
anlamına gelir.
Kasas Suresi’ndeki bağlamda anlatılan şey ise şu:
> Musa ile ilgili olayların üzerinden uzun zamanlar geçti; sen bunları insanların arasında yaşayıp öğrenmedin, vahiy ile haber verildi.
Yani burada vurgu:
* tarihsel uzaklık, * insan hafızasının sınırlılığı, * vahyin haber verici yönü
üzerinde.
Senin önceki cümlenle de ilginç bağ kuruyor aslında:
İnsan yolun sonu, aklımın köşesi, sabahın körü öttü, yaklaştı bir gemi dese aklından her geçen kendisine bir ışık olur ama bu ışık herkesi aydınlatmaz bence...
> “İnsan yolun sonu, > aklımın köşesi, > sabahın körü öttü, > yaklaştı bir gemi…” > > dediğinde > herkes aynı kıyıya bakmaz. > > Çünkü bazı ışıklar > yol göstermek için değil, > sadece bir kalbin > karanlıkta kaybolmaması için yanar. > > Birinin içinde umut olur o söz, > diğerinde sadece rüzgâr sesi. > > Ve belki de bu yüzden > hakikat > aynı anda herkesi aydınlatmaz. > > İnsan duyduğu kadarını taşır. > Anladığı kadarını büyütür. > Kalanı ise > geceye bırakır.
Ben bunları yazdım çünkü Kuran bilmeyen biri ahlaksızlıkla sorgulanmamalı, bilen biri de cehaletle yargılanmamalı diye. Bu demek değil ki herkes haklı veya hatalı, ayrıca beni ilgilendirmez. Ben sadece kolay olduğunun altını çizmek istedim...
Bu haliyle söylediğinde düşüncen daha net duyuluyor:
> İnsanları tek bir eksiklik üzerinden bütünüyle yargılamamak.
Yani sen:
* “Kur’an bilmiyor” diye birini ahlaksız ilan etmeye, * ya da “biliyor” diye birini otomatik olarak kibirli/cehaletle suçlamaya
itiraz ediyorsun.
Ve ardından önemli bir sınır koyuyorsun:
> “Bu herkes haklıdır demek değil.”
Bu cümle önemli çünkü sen aslında:
* hüküm dağıtmak değil, * insanı biraz daha insaflı okumak
istiyorsun.
“Kolay olduğunun altını çizmek istedim” kısmı da sanırım şuna yakın:
> İnsan bazen birbirini anlamayı gereksiz yere zorlaştırıyor.
Oysa:
* saygı, * ölçü, * sessizlik, * kırmadan konuşmak, * her şeyi savaşa çevirmemek
daha doğal ve ulaşılabilir olabilir diyorsun.
Bu, bütün konuşmaların boyunca tekrar ettiğin “gürültü yerine ölçü” fikriyle de uyumlu.
Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler, “Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler iflah olmayacak” demeye başladılar.
mennallahu ? ... burada hem ibadet var hem kafirlerin mücadelesi ;bina nedir !
Buradaki ayette doğrudan “bina” kelimesi öne çıkan ana kelime değil; sen muhtemelen Arapçadaki başka bir kelimeyi “bina” diye duymuş ya da çağrıştırmış olabilirsin.
Kasas Suresi’ndeki sahnede asıl vurgu:
* rızık,
* lütuf,
* kibir,
* dünyevî güç,
* sonradan farkına varma
üzerinde.
Önce Karun’a özenen insanlar, sonra onun çöküşünü görünce:
> “Demek ki her görünen güç gerçek kurtuluş değilmiş”
demeye başlıyorlar.
Senin dikkat ettiğin şey de güzel:
> Burada sadece ibadet dili yok; insanların dünya ile mücadelesi de var.
Yani:
* zenginlik arzusu,
* kıyas,
* korku,
* hayranlık,
* sonradan ibret alma
hep birlikte anlatılıyor.
“Bina” kelimesine gelirsek:
Arapçada **binâ / ????**:
* yapı,
* kurma,
* inşa etme
demektir.
Türkçedeki:
* bina,
* inşa,
* yapı
kelimeleri aynı kökten gelir.
Ama bu ayetin merkezindeki kavram daha çok:
* “rızık” (geçim, pay),
* “lütuf”,
* “iflah” (kurtuluşa erme)
gibi kelimeler.
Evet, burada geçen ifade büyük ihtimalle:
> **“mennallahu ?????”**
> ya da benzeri bir kullanım.
Kökü:
> ? ? ? (m-n-n)
Bu kök:
* lütufta bulunmak,
* nimet vermek,
* ihsan etmek
anlamlarına gelir.
Ayetteki:
> “Allah bize lütufta bulunmasaydı…”
çevirisi de buradan geliyor.
Yani “mennallahu” yaklaşık olarak:
> “Allah lütufta bulundu”
> “Allah ihsan etti”
anlamındadır.
Bu kökten:
* minnet,
* nimetle bağ kuran bazı kullanımlar
da oluşur.
Kasas Suresi’ndeki bağlamda insanların fark ettiği şey şu:
> Sadece görünen servet kurtuluş değilmiş; bazen korunmak da bir lütufmuş.
Senin dikkat ettiğin gibi burada:
* dünya arzusu,
* korku,
* ibret,
* şükür,
* insanın sonradan anlaması
hep iç içe geçiyor.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, “Yazıklar olsun size! İman edip de iyi işler yapanlara Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur” dediler.
sabirun türkçedeki gibi
Evet ??
Buradaki **“sabredenler”** ifadesi Arapçada:
> **sâbirûn / ??????**
kelimesiyle geçer.
Kökü:
> ? ? ? (s-b-r)
Bu kök:
* sabretmek,
* dayanmak,
* sebat etmek,
* kendini tutmak
anlamlarına gelir.
Türkçedeki:
* sabır,
* sabretmek
kelimeleri doğrudan aynı kökten gelir.
Kasas Suresi’ndeki bağlamda da ilginç bir denge kuruluyor:
* dışarıda Karun’un gösterişli zineti var,
* içeride ise “sabredenler”e başka bir değer hatırlatılıyor.
Yani:
> hemen parlayan şey ? en hayırlı şey
ayrımı yapılıyor.
Ve senin dikkat ettiğin gibi, Kur’an Arapçasındaki birçok temel kelime Türkçede neredeyse aynı nefesle yaşamış:
* sabır,
* hikmet,
* nasip,
* zinet,
* fesat,
* dünya…
Bu yüzden bazı ayetler Türkçe kulağa bile çok tanıdık geliyor.
Kârûn, zineti ve görkemi içerisinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, “Keşke Kârûn’a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz) olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir” dediler.
zinet de çok benzer kelime
Evet, burada geçen **“zînet / ????”** kelimesi de Türkçeye çok yakın geçmiş kelimelerden biri.
Kasas Suresi’ndeki bağlamda:
> süs,
> gösteriş,
> ihtişam,
> çekici görünüş
anlamında kullanılıyor.
Türkçedeki:
* ziynet,
* ziynet eşyası,
* süslemek
kullanımları da aynı kökten geliyor.
Ve ayetteki sahne çok insanî aslında:
Karun büyük bir ihtişamla çıkıyor; bazı insanlar da:
> “Keşke bizim de böyle olsa”
diyor.
Yani burada sadece servet değil;
* dış görünüşün etkisi,
* insanların hayranlık duyması,
* dünyanın cazibesi
anlatılıyor.
Ama devamındaki ayetlerde genelde şu denge kuruluyor:
> Görkem geçici olabilir; asıl değer başka yerde aranmalı.
Senin dikkat ettiğin şey de dil açısından güzel:
Kur’an Arapçasındaki birçok kelime:
* zinet,
* nasip,
* fesat,
* dünya,
* hikmet
gibi biçimlerde Türkçede yaşamaya devam etmiş. Bu yüzden bazı ayetler Türkçe okuyunca bile kulağa tanıdık geliyor.
İşte ahiret yurdu. Biz, onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız. Sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.
... fesat da benzer kelime, iyilik nedir acaba kuran arapçasında El Bedi ile bir ilgisi var mı El Berr ile
Kasas Suresi’ndeki “bozgunculuk” için kullanılan kelime genelde **“fesâd / ????”** kökünden gelir. Türkçedeki:
* fesat,
* ifsat,
* bozulma,
* düzeni bozma
kullanımları da buradan gelir.
Senin sorduğun “iyilik” kısmı ise farklı Arapça köklerle bağlantılı olabilir ve burada güzel bir ayrım var:
* **Birr / ????** › iyilik, doğruluk, dürüstlük, geniş iyilik hali
Buradan El-Berr gelir.
Anlam alanı:
* iyilik eden,
* kullarına lütufkâr,
* doğruluk sahibi.
* **Bedî‘ / ????** › eşsiz şekilde yaratan, örneksiz ortaya koyan
Buradan El-Bedi gelir.
Bu kök daha çok:
* benzersiz yaratma,
* ilk defa ortaya koyma,
* hayranlık uyandıran özgünlük
anlamıyla ilgilidir.
Yani:
* **El-Berr** › iyilik / doğruluk alanına yakın,
* **El-Bedi** › yaratışın eşsizliği ve özgünlüğüyle ilgili.
Senin sorduğun “iyilik” kavramı Kur’an Arapçasında çoğu zaman:
* birr,
* ihsan,
* salih amel
gibi farklı kelimelerle anlatılır.
Ve dikkat çekici olan şu:
Kur'an-ı Kerim’da “iyilik” sadece duygu değil;
* denge,
* adalet,
* kibirlenmeme,
* bozgunculuk çıkarmama,
* ölçülü davranma
ile birlikte geçer çoğu yerde.
Senin önceki mesajlarınla da uyumlu aslında:
> Gerçek iyilik gösteri değil; insanın başkasına zarar vermeden, ölçüsünü kaybetmeden yaşaması.
“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.” nasip ve dünya türkçedeki gibiymiş
Evet, bu ayette geçen bazı kelimeler Türkçeye çok tanıdık şekilde geçmiş durumda.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Dünyadan da nasibini unutma”
ifadesindeki kelimeler özellikle Türkçede çok yaşamış.
* **Nasip (???? / nasîb)**
pay, kısmet, insana düşen bölüm anlamına gelir. Türkçedeki “nasip” kullanımı buna çok yakın.
* **Dünya (???? / ??????)**
yakın olan, bu yaşam, yeryüzü hayatı anlamında kullanılır. Türkçede de aynı şekilde yerleşmiş durumda.
Senin dikkat ettiğin şey güzel aslında:
> Bazı kelimeler sadece çevrilmemiş; kültürün içine yerleşmiş.
Ve ayetin dengesi de dikkat çekici:
* sadece dünyayı unutma demiyor,
* sadece ahireti unutma da demiyor.
Bir denge kuruyor:
> Ahireti ara, ama dünyadan payını da unutma.
Bu yüzden bu ayet birçok kişi için:
* ölçü,
* denge,
* iyilik,
* aşırılıktan kaçınma
ayetlerinden biri olarak görülür.
Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların ise seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir.
hıyarat nedir
Buradaki “hıyarat” dediğin kelime büyük ihtimalle Arapça **“el-hiyerah / ?????????”** kelimesi.
Kökü:
* “hayr / tercih / seçmek”
anlam alanına bağlıdır.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Onların ise seçim hakkı yoktur”
çevirisinde geçen bölüm, klasik olarak:
* tercih,
* seçme yetkisi,
* mutlak belirleme hakkı
anlamında yorumlanır.
Yani ayetin genel anlamı:
> Nihai yaratma ve seçme Allah’a aittir; insanlar bunu O’na ortak koşamaz.
Buradaki “hıyarat”:
* markette seçenek gibi sıradan “opsiyon” değil,
* daha çok “nihai seçicilik / üstün tercih yetkisi”
gibi bir anlam taşır.
Senin bütün konuşmaların açısından bakınca da bu ayette seni etkileyen taraf sanırım şu:
> İnsan kendini mutlak karar verici sanmamalı.
Ve ayetin sonunda:
> “Allah onların ortak koştuklarından uzaktır”
denmesi de bunu tevhid vurgusuna bağlıyor.
Fakat biz (Mûsâ’dan sonra) birçok nesiller meydana getirdik. Üzerlerinden uzun çağlar geçti. Sen Medyen halkı arasında yaşıyor değildin, âyetlerimizi onlardan okuyup öğreniyor da değildin. Fakat biz (bu haberi) göndereniz. (Arapça da umur ne demek acaba burada yazıyordu çevirisi de bu)
Buradaki “uzun çağlar geçti” kısmında geçen kelime büyük ihtimalle **“?umr / a‘mâr / umur”** kökleriyle karışmış olabilir. Ama ayetin bağlamında genelde:
* ömürler,
* uzun zamanlar,
* nesiller,
* çağlar
anlamına gelen bir kullanım vardır.
Arapçada **“?umr” (???)**:
* ömür,
* yaşam süresi,
* yaşanmış zaman
gibi anlamlara gelir.
“Umur” (????) ise başka bir kelimedir ve:
* işler,
* meseleler,
* durumlar
anlamına gelir.
Kasas Suresi’ndeki bağlamda anlatılan şey ise şu:
> Musa ile ilgili olayların üzerinden uzun zamanlar geçti; sen bunları insanların arasında yaşayıp öğrenmedin, vahiy ile haber verildi.
Yani burada vurgu:
* tarihsel uzaklık,
* insan hafızasının sınırlılığı,
* vahyin haber verici yönü
üzerinde.
Senin önceki cümlenle de ilginç bağ kuruyor aslında:
> “Her ışık herkesi aydınlatmaz.”
Çünkü burada da:
* aynı hikâye,
* aynı söz,
* aynı çağrı
her insanda aynı yankıyı oluşturmuyor.
İnsan yolun sonu, aklımın köşesi, sabahın körü öttü, yaklaştı bir gemi dese aklından her geçen kendisine bir ışık olur ama bu ışık herkesi aydınlatmaz bence...
> “İnsan yolun sonu,
> aklımın köşesi,
> sabahın körü öttü,
> yaklaştı bir gemi…”
>
> dediğinde
> herkes aynı kıyıya bakmaz.
>
> Çünkü bazı ışıklar
> yol göstermek için değil,
> sadece bir kalbin
> karanlıkta kaybolmaması için yanar.
>
> Birinin içinde umut olur o söz,
> diğerinde sadece rüzgâr sesi.
>
> Ve belki de bu yüzden
> hakikat
> aynı anda herkesi aydınlatmaz.
>
> İnsan duyduğu kadarını taşır.
> Anladığı kadarını büyütür.
> Kalanı ise
> geceye bırakır.
Mûsâ, olgunluk çağına ulaşıp gelişimini tamamlayınca, biz ona ilim ve hikmet verdik. Biz, iyilik edenleri böyle mükâfatlandırırız. kasas suresi önemli
Evet, Kasas Suresi’ndeki bu ayet birçok kişi için önemli bir dengeyi anlatır.
Musa hakkında:
> “Olgunluk çağına ulaşıp gelişimini tamamlayınca…”
denmesi dikkat çekicidir. Çünkü burada ilim ve hikmet:
* sadece bilgi ezberi gibi değil,
* bir olgunlaşma,
* karakter,
* deneyim,
* zamanla gelişme
ile birlikte anılıyor.
Senin bunu önemli bulman da anlaşılır; çünkü bütün konuşmalarında tekrar eden şey şu:
> İnsan sadece kelimeyle değil, gelişimle anlaşılır.
Ve ayetin sonunda:
> “Biz iyilik edenleri böyle mükâfatlandırırız”
denmesi de ilim ile ahlakı birbirinden ayırmayan bir çizgi kuruyor.
Senin önceki söylediklerinle birleşince sanki şöyle bir yere çıkıyor:
> Gerçek ilim insanı büyütmeli; sadece tartışma, üstünlük ya da gösteri üretmemeli.
Bu yüzden sen:
* hikmet,
* merhamet,
* olgunluk,
* ölçü
tarafını çok önemsiyorsun.
Ben bunları yazdım çünkü Kuran bilmeyen biri ahlaksızlıkla sorgulanmamalı, bilen biri de cehaletle yargılanmamalı diye. Bu demek değil ki herkes haklı veya hatalı, ayrıca beni ilgilendirmez. Ben sadece kolay olduğunun altını çizmek istedim...
Bu haliyle söylediğinde düşüncen daha net duyuluyor:
> İnsanları tek bir eksiklik üzerinden bütünüyle yargılamamak.
Yani sen:
* “Kur’an bilmiyor” diye birini ahlaksız ilan etmeye,
* ya da “biliyor” diye birini otomatik olarak kibirli/cehaletle suçlamaya
itiraz ediyorsun.
Ve ardından önemli bir sınır koyuyorsun:
> “Bu herkes haklıdır demek değil.”
Bu cümle önemli çünkü sen aslında:
* hüküm dağıtmak değil,
* insanı biraz daha insaflı okumak
istiyorsun.
“Kolay olduğunun altını çizmek istedim” kısmı da sanırım şuna yakın:
> İnsan bazen birbirini anlamayı gereksiz yere zorlaştırıyor.
Oysa:
* saygı,
* ölçü,
* sessizlik,
* kırmadan konuşmak,
* her şeyi savaşa çevirmemek
daha doğal ve ulaşılabilir olabilir diyorsun.
Bu, bütün konuşmaların boyunca tekrar ettiğin “gürültü yerine ölçü” fikriyle de uyumlu.