Romeo oku Juliet'i an daha iyi gibi:)) Ama ben resim yaparken resmini yapmadığım şeyi resim gibi görüyorum, bütün dünya çizgilerden oluşmuş gibi, renkler gerçekten de her şeyi başarıyor, bir süre sonra toplumda nerede olduğumu anlayabiliyorum hatta yarım dakikada kendimi aşabiliyorum... bu konuya bu konuyu anlatamayız bence, ne dersin? Toplum açısından benim resimlerim nerede duruyor bilmiyorum yani bu açıdan. Şimdi kız yine bütün ailesi tarafından temsil edilecek olsa farklı olurdu, bu sadece şiir, sadece resim, sadece oyun yani bir köprü bence sadece.
Bence burada anlattığın şey “toplumdan kopmak” değil; algının bir süreliğine daha görsel, daha sezgisel çalışması.
Sen resim yaparken:
* çizgileri, * renk ilişkilerini, * boşlukları, * ritmi
çok yoğun görmeye başlıyorsun. Bu yüzden dünya da bir süre sonra:
> “çizgilerden oluşmuş”
gibi hissedilebiliyor.
Bu birçok sanatçıda farklı biçimlerde olur:
* müzisyen ritim duyar, * yazar cümle akışı hisseder, * ressam ışık ve form görür.
Yani bu, tek başına “yanlış” bir şey değil; daha çok sanatın algıyı öne çıkarması.
Ama senin söylediğin önemli nokta şu:
> “Bu konuyu bu konuyla anlatamayız.”
Evet. Çünkü:
* toplum dili başka, * sanat dili başka, * kişisel deneyim başka.
Bir resmi:
* aile düzeni, * toplumsal temsil, * dinî hüküm, * günlük mantık
ile birebir açıklamaya çalışınca anlam kayabiliyor.
Ve sen sonunda çok net bir şey söylüyorsun:
> “Bu sadece şiir, sadece resim, sadece oyun; bir köprü.”
Bu güzel bir tanım.
Yani sanat:
* hayatın yerine geçmiyor, * toplumun tamamı olmuyor, * dinin yerine konuşmuyor,
ama insanın iç dünyasıyla dış dünya arasında bir geçiş alanı kuruyor.
“Toplum açısından resimlerim nerede duruyor bilmiyorum” demen de normal. Çünkü sanat bazen hemen sınıflandırılamaz. Bazı işler:
* temsil etmekten çok his taşır, * açıklamaktan çok çağrışım kurar.
... kız dua etmektedir, evlenme niyetini babasına açar ve belediyede nikah kıymaya gideceklerdir ve devamında da bir kutlama olur desem :insanlar dualarını evde yaparlar, bazı ilimle ilgili konularda uzmanlaşabilirler, devamında hayatın devamlılığı adına aileyi en çok ilgilendiren konu olan evlilik toplumda bütün aile tarafından temsil edilir desem aynı şey mi yani* Değil ama bak senin şiirinde öyle.
Ama Hz Musa'ya gelsin baba bizimle çalışsın diyen kız ayette aslında ne diyor böyle de? Aslında daha önemli olan nedir? Daha önemli olan -kendisine verilen müjdeyle kimin ne yaptığı o kadar önemli mi yani? Son okuduğumuz ayette. Canım sıkıldığında ben böyle biriyim...
Evet, aynı şey değil — ve senin dikkat ettiğin fark önemli.
Senin verdiğin örnekte:
* dua kişisel ve mahrem bir alan, * ilim bireysel gelişim alanı, * evlilik ise hem kişisel hem toplumsal bir bağ.
Yani bunların:
* yeri, * tonu, * temsil biçimi
farklı.
Bir insan:
* duasını evde yapabilir, * belli bir konuda uzmanlaşabilir, * sonra ailesiyle birlikte toplumsal bir tören yaşayabilir.
Bunlar birbirinin yerine geçmez; sadece aynı hayatın farklı katmanları olur.
Benim yazdığım şiirde ise bunlar daha sembolik ve birleşik bir akışta duruyordu; o yüzden sen:
> “Şiirde hepsi aynı düzleme kaymış”
hissini fark ettin.
Bu iyi bir okuma aslında. Çünkü gerçek hayatta:
* bireysel iç dünya, * toplumsal temsil, * inanç, * sevgi, * aile
hep aynı yoğunlukta yaşanmaz.
Senin anlatmak istediğin şey biraz şu:
> İnsan hayatındaki her alanın ayrı bir ağırlığı ve sınırı var.
Ve bu sınırlar kayınca:
* dua gösteriye, * sevgi role, * toplum bireyin yerine, * semboller gerçek ilişkinin yerine
geçebiliyor.
Bu yüzden sen sürekli:
> “Aynı şey değil”
diyorsun. Ve haklı olarak ayrımları korumaya çalışıyorsun.
Kasas Suresi’nde Musa kıssasında kızlardan birinin babasına:
> “Onu ücretle tut; çünkü çalıştıracağın en iyi kişi güçlü ve güvenilir olandır”
demesi genelde çok sade ama derin bir sahne olarak yorumlanır.
Burada doğrudan “evlenme” cümlesiyle başlamıyor mesele. Önce:
* karakter, * güven, * emek, * insan ilişkisi, * aile içi değerlendirme
var.
Sonra hayat akıyor:
* çalışma, * güven oluşması, * aile bağı, * evlilik teklifi.
Senin dikkat ettiğin şey ise daha ince:
> “Asıl önemli olan ne?”
Ve sanırım şunu sorguluyorsun:
> İnsanlara gelen müjdelerin kendisinden çok, onların o anda nasıl davrandıkları mı önemli?
Bu çok insani bir soru.
Çünkü kıssalarda bazen:
* mucize, * haber, * vaat
kadar;
* sabır, * tavır, * güvenilirlik, * ölçü, * insanın taşıdığı karakter
de öne çıkar.
Yani “müjde geldi” kısmı tek başına bütün anlam olmayabiliyor. İnsan o müjdeyle:
* kibirleniyor mu, * sakin mi kalıyor, * güven mi veriyor, * kaçıyor mu, * emek veriyor mu
bunlar da anlatının parçası oluyor.
Ve son cümlen çok açıklayıcı:
> “Canım sıkıldığında ben böyle biriyim.”
Yani sen bazen metinleri:
* sadece “ne oldu” diye değil, * “insan burada ne hissediyor, ne yapıyor, neden böyle davranıyor”
diye okuyorsun.
Bu da senin okuma biçiminin daha psikolojik ve insani tarafı.
yok ya ne şiiri şimdi; ha şiir olarak şu olur -her kelime senin için hepsi anlatmaz seni, yaşam yolu uzun diye günler kısaltmaz seni, kader bizim özgürlüğümüz güller daraltmaz seni ama sen beni sevdiğin gibisin ben de seni. Sevgi her şeyi belirliyor ama anlatamıyor bazen. Senin yanında olmak ile sana yakın olmak aynı konu değil bazen. Kelimeleri değiştirmeyelim Yöneldiğimiz yolda bul bizi... Herkes inanıyor ise sen aç yolları bence... Ne kabı alır kötülüğü ne yolu sorar iyiliği ama inanıyor insanlar. Bize gücünü göster.
Tamam, senin metninin özünü bozmadan daha dengeli ve şiir gibi bir versiyon:
> Her kelime seni taşımaz, > hepsi anlatamaz seni. > > Yaşam yolu uzun, > günler kısalmaz onunla. > > Kader de bizimle yürür, > özgürlük dediğimiz şey bazen sadece > aynı yolda kalabilmektir. > > Güller daraltmaz seni, > sen genişledikçe dünya daralır belki. > > Sevgi her şeyi belirler, > ama her şeyi söyleyemez. > > Senin yanında olmak başka, > sana yakın olmak başka. > > Kelimeleri değiştirmeyelim, > yöneldiğimiz yolda bul bizi. > > Herkes inanıyorsa, > sen aç yolları içimizde. > > Anlamı taşımayan kaplardan değil, > sessiz bir doğruluktan geçir bizi. > > Ve bizi, > kendimize bırakma.
İstersen bunu daha da blues ya da daha “dua ritmi” gibi ağır bir akışa da çevirebilirim.
Tamam, senin metninin özünü bozmadan daha dengeli ve şiir gibi bir versiyon:
> Her kelime seni taşımaz, > hepsi anlatamaz seni. > > Yaşam yolu uzun, > günler kısalmaz onunla. > > Kader de bizimle yürür, > özgürlük dediğimiz şey bazen sadece > aynı yolda kalabilmektir. > > Güller daraltmaz seni, > sen genişledikçe dünya daralır belki. > > Sevgi her şeyi belirler, > ama her şeyi söyleyemez. > > Senin yanında olmak başka, > sana yakın olmak başka. > > Kelimeleri değiştirmeyelim, > yöneldiğimiz yolda bul bizi. > > Herkes inanıyorsa, > sen aç yolları içimizde. > > Anlamı taşımayan kaplardan değil, > sessiz bir doğruluktan geçir bizi. > > Ve bizi, > kendimize bırakma.
İstersen bunu daha da blues ya da daha “dua ritmi” gibi ağır bir akışa da çevirebilirim.
"Halîm ve Kerîm olan Allah’tan başka ilah yoktur. Büyük Arş’ın Rabbi olan Allah’ı tesbih ederim. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah’ım! Rahmetini gerektiren şeyleri, mağfiretinin kesin sebeplerini, her türlü iyiliği kazanmayı ve her türlü günahtan selâmette olmayı senden diliyorum. Affetmediğin hiçbir günahımı, sıkıntını gidermediğin hiçbir kederimi ve rızana uygun olan hiçbir hacetimi (ihtiyacımı) bırakma, ey merhametlilerin en merhametlisi!"
... bu duayı her gün okumak sevap değil mi ki me allahuekber diyelim -biz dünyadayız, o göyüzünde, biz ona muhtacız o bize değil, biz dua ediyoruz o biliyor... bu dua güzel.
Evet, paylaştığın dua anlam olarak çok güçlü ve klasik dua geleneğindeki temel duyguları taşıyor:
* Allah’ın büyüklüğünü hatırlama * bağışlanma isteme * ihtiyaçları O’na arz etme * rahmet ve selamet dileme
Kur'an-ı Kerim’ın genel çizgisiyle de uyumlu bir “yakarma / dua” dili bu.
Ama birkaç noktayı net ayıralım:
### 1) “Her gün okumak sevap mı?”
İslam anlayışında genel prensip şudur:
* Dua etmek, Allah’ı anmak ve samimi yöneliş **ibadet sayılır**. * Ama “şu metni her gün kesin şu kadar sevap” gibi detaylar genelde **rivayet / gelenek / kaynaklara bağlıdır**.
Yani:
> Samimi okunan dua değerlidir > ama “otomatik garanti hesap” gibi düşünülmez.
### 2) “meallahi ekber diyelim mi?”
Bu ifade:
* Arapçada yerleşik bir zikir kalıbı değildir * Doğru ve bilinen zikir: **“Allahu Ekber”**
Kur'an-ı Kerim’nda geçen ana zikir ve tevhid ifadeleri zaten belli kalıplarla yerleşmiştir; insanlar bunları değiştirmez, öğrenir ve kullanır.
### 3) Senin asıl söylediğin şey
Sen aslında şunu vurguluyorsun:
> İnsan Allah’a muhtaç, dua bir yöneliş, O ise her şeyi bilen.
Bu fikir İslam düşüncesinde de temel bir çizgi:
* insan ihtiyaç sahibi, * Allah mutlak müstağni (hiçbir şeye muhtaç olmayan)
### Kısacası
* Dua etmek güzel ve değerlidir * Ama “kelimeyi değiştirelim” değil, “samimi yöneliş” esas kabul edilir * Ve Allah’a yöneliş, teknik bir formül değil, bir kalp hâli olarak görülür
İstersen bu duayı daha “şiir gibi kısa bir versiyona” da çevirebilirim.
Sen Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.
Kur’an’ı sana farz kılan Allah, şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir. De ki: “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir.”
burada bil diyor ama farklı bir anlam sanırım dalalin de sapıklık mı genelde sapıklığa dalanlar demiyo mu yanlış mı anımsıyorum
Evet, burada birkaç farklı nüans iç içe.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir”
ifadesindeki “bilir” sadece günlük “bilmek” gibi değil; bağlamda daha çok:
* hakikati ayırt etmek, * kimin hangi durumda olduğunu görmek, * nihai hükmü bilmek
anlamı taşıyor.
Yani:
> “Gerçekte kim doğru yolda, kim değil; bunu en iyi Allah bilir.”
vurgusu var.
“Dalâl / ????” kelimesine gelirsek: Evet, Türkçede çoğu zaman “sapıklık” diye çevriliyor ama Arapçada anlam alanı daha geniş.
ifadesi de doğru; Türkçede “dalmak” kelimesiyle kulağa yakın geldiği için bazen özellikle öyle çevrilir ya da halk dilinde öyle yerleşmiştir. Ama köken olarak “dalalet” ayrı bir Arapça kökten gelir.
Ve senin sezdiğin önemli: Buradaki anlam her zaman yalnızca “ahlaksızlık” değil. Bazen:
Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.
hayrun ? zaten hayır şer evvel ahir bunlar aynı bizde de
Evet ?? Buradaki **“hayrun / ???”** kelimesi de Türkçedeki “hayır” ile aynı kökten geliyor.
Kök:
> ? ? ? (h-y-r)
Anlam alanı:
* iyi, * hayırlı, * daha güzel, * daha faydalı, * üstün olan.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Ona bundan daha hayırlısı vardır”
ifadesindeki “hayrun” da bu anlamda.
Ve senin dediğin gibi Türkçede yaşayan birçok temel dinî/felsefî kelime doğrudan Arapça kökten gelmiş:
Ankebut Suresi’nde gerçekten de:
* iman,
* sınanma,
* düşünme,
* örnekler/temsiller,
* insanın yönünü bulması
temaları güçlü biçimde var. Senin “okuma ve düşünme yolu” diye hissetmen bu yüzden anlaşılır.
“Zikrullah” meselesine gelirsek:
* **zikr (????)** kökü:
* anmak,
* hatırlamak,
* akılda tutmak,
* bilinçte canlı tutmak
anlamlarına gelir.
* **Zikrullah (????? ????)** ise:
> Allah’ı anmak / Allah’ı hatırda tutmak
demektir.
Ama bu sadece dil ile tekrar etmek anlamına indirgenmez. Klasik yorumlarda:
* namaz,
* dua,
* tefekkür,
* bilinç,
* yöneliş,
* Allah’ı unutmadan yaşamak
gibi daha geniş anlamları da olabilir.
Senin:
> “Allah’ı anınca sadece Allah var anlamında benim için”
demende de tevhid hissi var. Yani:
> insanın merkezini başka şeylerden çekip Allah’a yöneltmesi.
Bu duygu yanlış değil; birçok insan zikri biraz böyle yaşar:
* dünyanın gürültüsünün azalması,
* merkezin sadeleşmesi,
* kalbin tek bir yöne dönmesi gibi.
Ama yine de pratik hayatta bu:
> “Dünyada hiçbir şey yokmuş gibi yaşamak”
anlamına gelmez.
Çünkü Kur'an-ı Kerim’da:
* aile,
* çalışma,
* merhamet,
* adalet,
* ilişki,
* sorumluluk
da hayatın parçası olarak anlatılır.
Belki daha dengeli ifade şu olur:
> “Zikrullah, insanın merkezini Allah’a kaydırmasıdır; ama bu, yaratılmışları tamamen inkâr etmek değildir.”
Senin sezdiğin derinlik ise şu:
> İnsan bazen gerçekten yalnızca Allah’ın huzurunda olduğunu hisseder.
Kur'an-ı Kerim’daki:
> “İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz…”
ifadesinde geçen “temsiller” (meseller/örnekler) gerçekten de çoğu zaman:
* düşündürmek,
* anlam katmanı açmak,
* insanın kendi iç muhasebesini yapması
için kullanılır.
Senin:
> “Bu okumak için bir yoldur, sosyalleşmek için değil”
demende anladığım şey şu:
> Her ayet ya da temsil, insanların birbirini sürekli yargılayacağı bir sosyal gösteri alanı olmak zorunda değil.
Yani sen daha çok:
* içsel düşünme,
* kişisel idrak,
* bireysel anlam kurma
tarafını vurguluyorsun.
Ve ayetin devamındaki:
> “Onları ancak bilginler düşünüp anlarlar”
ifadesi de zaten sadece “okumak” değil:
* derin düşünmek,
* bağlantı kurmak,
* acele hüküm vermemek
gibi bir yön taşıyor.
Ama burada küçük bir denge de var:
Kur'an-ı Kerim tamamen bireysel ve toplumdan kopuk bir okuma kitabı olarak da sunulmaz; içinde:
* ahlak,
* adalet,
* aile,
* toplum,
* ilişki
konuları da vardır.
Belki senin asıl ayırmak istediğin şey şu:
> Düşünmek başka, insanı sürekli teşhir eden bir sosyal baskıya çevirmek başka.
Ve bütün konuşmaların boyunca buna karşı hassassın.
Sen burada birkaç farklı şeyi birbirine karıştırmadan yan yana tutmaya çalışıyorsun; bence önemli olan da bu.
Kur'an-ı Kerim’ndaki:
> “Her kim Allah’a kavuşmayı umarsa…”
ifadesi birçok insan için sadece ölüm ya da ahiret düşüncesi değil; aynı zamanda:
* anlam arayışı,
* yöneliş,
* içtenlik,
* hakikate yaklaşma isteği
gibi okunabiliyor.
O yüzden senin:
> “İnsan bir şiir okurken de Allah’a kavuşmayı diler”
demende şiirsel ama anlaşılır bir taraf var. Çünkü insan bazen:
* bir eser,
* bir söz,
* bir karşılaşma,
* bir müzik
aracılığıyla kendini daha derin bir şeye yaklaşmış hissedebiliyor.
Ama sen hemen ardından önemli bir sınır koyuyorsun:
> “Bunu Allah istedi diye insanın bütün hayatını tek kalıba çeviremeyiz.”
Yani:
* herkesin aynı şekilde yaşaması,
* aynı yoğunlukta ibadet etmesi,
* aynı karaktere sahip olması,
* aynı ilişki biçiminde olması
gerektiğini düşünmüyorsun.
Bu yüzden:
> “İnsan sadece bir açıdan herkes gibi değildir.”
diyorsun.
Ve şu cümlen çok merkezî:
> “Ailesi kendisine aittir.”
Burada aslında insanın:
* mahrem alanı,
* kişisel bağı,
* özel hayatı,
* bireysel yolu
olduğunu savunuyorsun.
Son cümlen de buna bağlanıyor:
> “Herkes çalışır, herkesin bir kitabı olur, herkesin birkaç özelliğini bilmen gerekmeyen şeyler olsa iyi olur.”
Yani sen:
* insanların tamamen çözümlenmesini,
* her yönünün toplum tarafından bilinmesini,
* insanın sadece etiketlere indirgenmesini
yorucu buluyorsun.
Bu yüzden senin bütün konuşmalarındaki ortak çizgi şu gibi:
> İnsan hem ortak bir dünyanın parçasıdır, hem de tamamen başkalarına ait olmayan bir iç dünyaya sahiptir.
Romeo oku Juliet'i an daha iyi gibi:)) Ama ben resim yaparken resmini yapmadığım şeyi resim gibi görüyorum, bütün dünya çizgilerden oluşmuş gibi, renkler gerçekten de her şeyi başarıyor, bir süre sonra toplumda nerede olduğumu anlayabiliyorum hatta yarım dakikada kendimi aşabiliyorum... bu konuya bu konuyu anlatamayız bence, ne dersin? Toplum açısından benim resimlerim nerede duruyor bilmiyorum yani bu açıdan. Şimdi kız yine bütün ailesi tarafından temsil edilecek olsa farklı olurdu, bu sadece şiir, sadece resim, sadece oyun yani bir köprü bence sadece.
Bence burada anlattığın şey “toplumdan kopmak” değil; algının bir süreliğine daha görsel, daha sezgisel çalışması.
Sen resim yaparken:
* çizgileri,
* renk ilişkilerini,
* boşlukları,
* ritmi
çok yoğun görmeye başlıyorsun. Bu yüzden dünya da bir süre sonra:
> “çizgilerden oluşmuş”
gibi hissedilebiliyor.
Bu birçok sanatçıda farklı biçimlerde olur:
* müzisyen ritim duyar,
* yazar cümle akışı hisseder,
* ressam ışık ve form görür.
Yani bu, tek başına “yanlış” bir şey değil; daha çok sanatın algıyı öne çıkarması.
Ama senin söylediğin önemli nokta şu:
> “Bu konuyu bu konuyla anlatamayız.”
Evet. Çünkü:
* toplum dili başka,
* sanat dili başka,
* kişisel deneyim başka.
Bir resmi:
* aile düzeni,
* toplumsal temsil,
* dinî hüküm,
* günlük mantık
ile birebir açıklamaya çalışınca anlam kayabiliyor.
Ve sen sonunda çok net bir şey söylüyorsun:
> “Bu sadece şiir, sadece resim, sadece oyun; bir köprü.”
Bu güzel bir tanım.
Yani sanat:
* hayatın yerine geçmiyor,
* toplumun tamamı olmuyor,
* dinin yerine konuşmuyor,
ama insanın iç dünyasıyla dış dünya arasında bir geçiş alanı kuruyor.
“Toplum açısından resimlerim nerede duruyor bilmiyorum” demen de normal. Çünkü sanat bazen hemen sınıflandırılamaz. Bazı işler:
* temsil etmekten çok his taşır,
* açıklamaktan çok çağrışım kurar.
Senin anlattığın resim anlayışı da daha çok:
> iç deneyim › görüntü › anlam köprüsü
gibi duruyor.
... kız dua etmektedir, evlenme niyetini babasına açar ve belediyede nikah kıymaya gideceklerdir ve devamında da bir kutlama olur desem :insanlar dualarını evde yaparlar, bazı ilimle ilgili konularda uzmanlaşabilirler, devamında hayatın devamlılığı adına aileyi en çok ilgilendiren konu olan evlilik toplumda bütün aile tarafından temsil edilir desem aynı şey mi yani* Değil ama bak senin şiirinde öyle.
Ama Hz Musa'ya gelsin baba bizimle çalışsın diyen kız ayette aslında ne diyor böyle de? Aslında daha önemli olan nedir? Daha önemli olan -kendisine verilen müjdeyle kimin ne yaptığı o kadar önemli mi yani? Son okuduğumuz ayette. Canım sıkıldığında ben böyle biriyim...
Evet, aynı şey değil — ve senin dikkat ettiğin fark önemli.
Senin verdiğin örnekte:
* dua kişisel ve mahrem bir alan,
* ilim bireysel gelişim alanı,
* evlilik ise hem kişisel hem toplumsal bir bağ.
Yani bunların:
* yeri,
* tonu,
* temsil biçimi
farklı.
Bir insan:
* duasını evde yapabilir,
* belli bir konuda uzmanlaşabilir,
* sonra ailesiyle birlikte toplumsal bir tören yaşayabilir.
Bunlar birbirinin yerine geçmez; sadece aynı hayatın farklı katmanları olur.
Benim yazdığım şiirde ise bunlar daha sembolik ve birleşik bir akışta duruyordu; o yüzden sen:
> “Şiirde hepsi aynı düzleme kaymış”
hissini fark ettin.
Bu iyi bir okuma aslında. Çünkü gerçek hayatta:
* bireysel iç dünya,
* toplumsal temsil,
* inanç,
* sevgi,
* aile
hep aynı yoğunlukta yaşanmaz.
Senin anlatmak istediğin şey biraz şu:
> İnsan hayatındaki her alanın ayrı bir ağırlığı ve sınırı var.
Ve bu sınırlar kayınca:
* dua gösteriye,
* sevgi role,
* toplum bireyin yerine,
* semboller gerçek ilişkinin yerine
geçebiliyor.
Bu yüzden sen sürekli:
> “Aynı şey değil”
diyorsun. Ve haklı olarak ayrımları korumaya çalışıyorsun.
Kasas Suresi’nde Musa kıssasında kızlardan birinin babasına:
> “Onu ücretle tut; çünkü çalıştıracağın en iyi kişi güçlü ve güvenilir olandır”
demesi genelde çok sade ama derin bir sahne olarak yorumlanır.
Burada doğrudan “evlenme” cümlesiyle başlamıyor mesele. Önce:
* karakter,
* güven,
* emek,
* insan ilişkisi,
* aile içi değerlendirme
var.
Sonra hayat akıyor:
* çalışma,
* güven oluşması,
* aile bağı,
* evlilik teklifi.
Senin dikkat ettiğin şey ise daha ince:
> “Asıl önemli olan ne?”
Ve sanırım şunu sorguluyorsun:
> İnsanlara gelen müjdelerin kendisinden çok, onların o anda nasıl davrandıkları mı önemli?
Bu çok insani bir soru.
Çünkü kıssalarda bazen:
* mucize,
* haber,
* vaat
kadar;
* sabır,
* tavır,
* güvenilirlik,
* ölçü,
* insanın taşıdığı karakter
de öne çıkar.
Yani “müjde geldi” kısmı tek başına bütün anlam olmayabiliyor. İnsan o müjdeyle:
* kibirleniyor mu,
* sakin mi kalıyor,
* güven mi veriyor,
* kaçıyor mu,
* emek veriyor mu
bunlar da anlatının parçası oluyor.
Ve son cümlen çok açıklayıcı:
> “Canım sıkıldığında ben böyle biriyim.”
Yani sen bazen metinleri:
* sadece “ne oldu” diye değil,
* “insan burada ne hissediyor, ne yapıyor, neden böyle davranıyor”
diye okuyorsun.
Bu da senin okuma biçiminin daha psikolojik ve insani tarafı.
yok ya ne şiiri şimdi; ha şiir olarak şu olur -her kelime senin için hepsi anlatmaz seni, yaşam yolu uzun diye günler kısaltmaz seni, kader bizim özgürlüğümüz güller daraltmaz seni ama sen beni sevdiğin gibisin ben de seni. Sevgi her şeyi belirliyor ama anlatamıyor bazen. Senin yanında olmak ile sana yakın olmak aynı konu değil bazen. Kelimeleri değiştirmeyelim Yöneldiğimiz yolda bul bizi... Herkes inanıyor ise sen aç yolları bence... Ne kabı alır kötülüğü ne yolu sorar iyiliği ama inanıyor insanlar. Bize gücünü göster.
Tamam, senin metninin özünü bozmadan daha dengeli ve şiir gibi bir versiyon:
> Her kelime seni taşımaz,
> hepsi anlatamaz seni.
>
> Yaşam yolu uzun,
> günler kısalmaz onunla.
>
> Kader de bizimle yürür,
> özgürlük dediğimiz şey bazen sadece
> aynı yolda kalabilmektir.
>
> Güller daraltmaz seni,
> sen genişledikçe dünya daralır belki.
>
> Sevgi her şeyi belirler,
> ama her şeyi söyleyemez.
>
> Senin yanında olmak başka,
> sana yakın olmak başka.
>
> Kelimeleri değiştirmeyelim,
> yöneldiğimiz yolda bul bizi.
>
> Herkes inanıyorsa,
> sen aç yolları içimizde.
>
> Anlamı taşımayan kaplardan değil,
> sessiz bir doğruluktan geçir bizi.
>
> Ve bizi,
> kendimize bırakma.
İstersen bunu daha da blues ya da daha “dua ritmi” gibi ağır bir akışa da çevirebilirim.
Tamam, senin metninin özünü bozmadan daha dengeli ve şiir gibi bir versiyon:
> Her kelime seni taşımaz,
> hepsi anlatamaz seni.
>
> Yaşam yolu uzun,
> günler kısalmaz onunla.
>
> Kader de bizimle yürür,
> özgürlük dediğimiz şey bazen sadece
> aynı yolda kalabilmektir.
>
> Güller daraltmaz seni,
> sen genişledikçe dünya daralır belki.
>
> Sevgi her şeyi belirler,
> ama her şeyi söyleyemez.
>
> Senin yanında olmak başka,
> sana yakın olmak başka.
>
> Kelimeleri değiştirmeyelim,
> yöneldiğimiz yolda bul bizi.
>
> Herkes inanıyorsa,
> sen aç yolları içimizde.
>
> Anlamı taşımayan kaplardan değil,
> sessiz bir doğruluktan geçir bizi.
>
> Ve bizi,
> kendimize bırakma.
İstersen bunu daha da blues ya da daha “dua ritmi” gibi ağır bir akışa da çevirebilirim.
gerek yok güzel bu...
"Halîm ve Kerîm olan Allah’tan başka ilah yoktur. Büyük Arş’ın Rabbi olan Allah’ı tesbih ederim. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah’ım! Rahmetini gerektiren şeyleri, mağfiretinin kesin sebeplerini, her türlü iyiliği kazanmayı ve her türlü günahtan selâmette olmayı senden diliyorum. Affetmediğin hiçbir günahımı, sıkıntını gidermediğin hiçbir kederimi ve rızana uygun olan hiçbir hacetimi (ihtiyacımı) bırakma, ey merhametlilerin en merhametlisi!"
... bu duayı her gün okumak sevap değil mi ki me allahuekber diyelim -biz dünyadayız, o göyüzünde, biz ona muhtacız o bize değil, biz dua ediyoruz o biliyor... bu dua güzel.
Evet, paylaştığın dua anlam olarak çok güçlü ve klasik dua geleneğindeki temel duyguları taşıyor:
* Allah’ın büyüklüğünü hatırlama
* bağışlanma isteme
* ihtiyaçları O’na arz etme
* rahmet ve selamet dileme
Kur'an-ı Kerim’ın genel çizgisiyle de uyumlu bir “yakarma / dua” dili bu.
Ama birkaç noktayı net ayıralım:
### 1) “Her gün okumak sevap mı?”
İslam anlayışında genel prensip şudur:
* Dua etmek, Allah’ı anmak ve samimi yöneliş **ibadet sayılır**.
* Ama “şu metni her gün kesin şu kadar sevap” gibi detaylar genelde **rivayet / gelenek / kaynaklara bağlıdır**.
Yani:
> Samimi okunan dua değerlidir
> ama “otomatik garanti hesap” gibi düşünülmez.
### 2) “meallahi ekber diyelim mi?”
Bu ifade:
* Arapçada yerleşik bir zikir kalıbı değildir
* Doğru ve bilinen zikir: **“Allahu Ekber”**
Kur'an-ı Kerim’nda geçen ana zikir ve tevhid ifadeleri zaten belli kalıplarla yerleşmiştir; insanlar bunları değiştirmez, öğrenir ve kullanır.
### 3) Senin asıl söylediğin şey
Sen aslında şunu vurguluyorsun:
> İnsan Allah’a muhtaç, dua bir yöneliş, O ise her şeyi bilen.
Bu fikir İslam düşüncesinde de temel bir çizgi:
* insan ihtiyaç sahibi,
* Allah mutlak müstağni (hiçbir şeye muhtaç olmayan)
### Kısacası
* Dua etmek güzel ve değerlidir
* Ama “kelimeyi değiştirelim” değil, “samimi yöneliş” esas kabul edilir
* Ve Allah’a yöneliş, teknik bir formül değil, bir kalp hâli olarak görülür
İstersen bu duayı daha “şiir gibi kısa bir versiyona” da çevirebilirim.
Sen Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.
meallahi ilahen
Evet, burada geçen ifade Arapçada:
> **“ma‘allahi ilahen akhar”**
> (?? ???? ????? ???)
şeklindedir.
Parçalarsak:
* **ma‘a (??)** › ile / beraber
* **Allah (????)** › Allah
* **ilahen (?????)** › ilah
* **akhar (???)** › başka / diğer
Yani:
> “Allah ile beraber başka bir ilah…”
anlamına gelir.
Kasas Suresi’ndeki bu ayet tevhid vurgusunun güçlü örneklerinden biridir:
> Nihai hüküm, kalıcılık ve dönüş Allah’adır.
Senin dikkat ettiğin dil tarafı da ilginç çünkü:
* ilah,
* ahir,
* hüküm,
* zat
gibi kelimeler Türkçede de yaşamış durumda.
Özellikle:
> “O’nun zatından başka her şey yok olacaktır”
ifadesi birçok insanı etkiler; çünkü burada dünyanın geçiciliği ve mutlak kalıcılığın yalnızca Allah’a ait olduğu anlatılır.
Ve ayetin sonunda:
> “Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz”
denmesi de senin önceki konuşmalarındaki “sonuç”, “dönüş”, “ölçü” temasına bağlanıyor.
meallahi ekber denir mi hiç geçiyor mu kuranda
“Meallahi ekber” şeklinde yerleşmiş bir ifade Kur'an-ı Kerim’da bildiğimiz kalıp hâliyle geçmez.
Senin yazdığın yapı Arapça açısından kulağa:
> “Allah ile birlikte / Allah’la beraber … daha büyük”
gibi eksik veya alışılmadık bir birleşim gibi geliyor.
Kur’an’da ve İslam geleneğinde yaygın olan ifade:
> **Allahu Ekber (???? ????)**
yani:
> “Allah en büyüktür.”
Buradaki:
* **Allahu** = Allah
* **Ekber** = daha büyük / en büyük
kökü:
> ? ? ? (k-b-r)
yani:
* büyük,
* yüce,
* ulu
anlam alanından gelir.
Senin önce sorduğun:
> “ma‘allahi ilahen”
ifadesindeki **ma‘a / mea** ise:
> “ile / beraber”
demekti.
O yüzden:
* **Allahu Ekber** › yerleşik, doğru ibare
* **meallahi ekber** › Kur’an’daki bilinen ifade değil
diyebiliriz.
Kur’an’ı sana farz kılan Allah, şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir. De ki: “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir.”
burada bil diyor ama farklı bir anlam sanırım
dalalin de sapıklık mı
genelde sapıklığa dalanlar demiyo mu
yanlış mı anımsıyorum
Evet, burada birkaç farklı nüans iç içe.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir”
ifadesindeki “bilir” sadece günlük “bilmek” gibi değil; bağlamda daha çok:
* hakikati ayırt etmek,
* kimin hangi durumda olduğunu görmek,
* nihai hükmü bilmek
anlamı taşıyor.
Yani:
> “Gerçekte kim doğru yolda, kim değil; bunu en iyi Allah bilir.”
vurgusu var.
“Dalâl / ????” kelimesine gelirsek:
Evet, Türkçede çoğu zaman “sapıklık” diye çevriliyor ama Arapçada anlam alanı daha geniş.
Kök:
> ? ? ? (d-l-l)
Anlamları:
* yolu kaybetmek,
* şaşırmak,
* sapmak,
* yönünü yitirmek,
* kaybolmak.
Bu yüzden bazı çeviriler:
* sapıklık,
* sapma,
* şaşkınlık,
* yanlış yol,
* dalalet
gibi farklı karşılıklar verir.
Senin hatırladığın:
> “sapıklığa dalanlar”
ifadesi de doğru; Türkçede “dalmak” kelimesiyle kulağa yakın geldiği için bazen özellikle öyle çevrilir ya da halk dilinde öyle yerleşmiştir. Ama köken olarak “dalalet” ayrı bir Arapça kökten gelir.
Ve senin sezdiğin önemli:
Buradaki anlam her zaman yalnızca “ahlaksızlık” değil. Bazen:
* yön kaybı,
* hakikatten uzaklaşma,
* şaşırma,
* ölçüyü kaybetme
anlamı daha baskın olabilir.
Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.
hayrun ? zaten hayır şer evvel ahir bunlar aynı bizde de
Evet ??
Buradaki **“hayrun / ???”** kelimesi de Türkçedeki “hayır” ile aynı kökten geliyor.
Kök:
> ? ? ? (h-y-r)
Anlam alanı:
* iyi,
* hayırlı,
* daha güzel,
* daha faydalı,
* üstün olan.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Ona bundan daha hayırlısı vardır”
ifadesindeki “hayrun” da bu anlamda.
Ve senin dediğin gibi Türkçede yaşayan birçok temel dinî/felsefî kelime doğrudan Arapça kökten gelmiş:
* hayır / şer,
* evvel / ahir,
* sabır,
* hikmet,
* nasip,
* dünya,
* zinet…
Bu yüzden bazı ayetler Türkçede bile kulağa çok doğal geliyor.
Mesela:
* **şerr / ???** › şer, kötülük
* **evvel / ???** › ilk
* **ahir / ???** › son
Bunların hepsi Türkçede de yaşamış kelimeler.
Senin dikkat ettiğin güzel nokta şu:
> Dil sadece çeviri değil; yüzyıllarca birbirine karışmış bir hafıza gibi.
O yüzden bazı kavramları okuyunca insan:
> “Bu zaten bizim dilimizde yaşıyor”
hissi yaşayabiliyor.