Kültür Sanat Edebiyat Şiir

tımarhane duvarı sizce ne demek, tımarhane duvarı size neyi çağrıştırıyor?

tımarhane duvarı terimi Maria Puder tarafından tarihinde eklendi

  • Maria Puder
    Maria Puder 25.12.2019 - 16:02

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu


    21/12/2019

    Boşluk’um,

    Tarlaların ilerisinde yamaçlardan tepeye uzanan ve yükselerek tepeye çıkan bir kuş olmak isterdim. Şu yaşama telaşından bıkmış ruhumu uzanıp toprağına gökyüzü maviliğinde dinlendirmek. Kapılıp bulutların rüzgâr telaşına uçurduğu tohumlara selam vermek ve umarsızca uykuya dalmak isterdim. Sonsuzluğun an telaşına kapılmadan uykunun bitiminde yan dönüp parmağıma çıkan karıncayı izlemek isterdim. Huzuru yudum yudum içip sessiz dünyamda gezinmek hatalarıma çok çok ağlayıp yorgunluktan yine uykunun yumuşak kollarına kendimi teslim etmek isterdim.

    Yaratıcının tercihiyse bu dünya sahnesinde nefes alıp verme rolü, üstüme kitlenmişse zil sonrası çıkış kapıları teslim olmaktan başka çarem var mı? Yok… Teslimiyetinde kitap huzuru bulduğum duvar yalnızlığımda boncuk boncuk işlenen efkârın tasvirli cümleleri mesut temaya geçişte yardımcı olabilecek miydi bana… Satır satır beynimde feveran eden fırtınası soğuk denizlerden gelen hayal kırıklıklarına depo olma ağırlığı hissediyorum bazen. Elimden emanet kalıbına saygı uyandıran ayracı düşerken yere hangi sayfasındaydım hayatımın bilmiyorum. Yaratıcıyı kızdıran hal ve his hikayeme iç açıcı koşuklar ekleyerek kendimi sevimli hale getirirken derin bir çukurun karanlığı gülümsüyor.

    Eteklerimi ıslatan muhteşemliği endorfin etkisi uyandıran bir yağmur şehri yıkıyor. Şehri kucaklayan sis buğusu durmaksızın yağan yağmurun içinden ahmaklığımı delicesine kucaklıyor. Ahengi özgür semtlerden çıkmazlara takılmadan sokak sokak kar hazırlığında nefes alıp veriyor. Tertemiz kalbini sevdiğim Boşluk’um, bu şehre ne kadar yakışıyor bu ıslak su banyosu tahmin edebilirsin. Eminim sen de çamları ve tepelerinde eksik olmayan rüzgarlara perde olan sisi seyretseydin başka sarhoş edici bağımlılıklara ihtiyaç duymazdın. Eteğimle eşarbımın bu ıslaklık bestesinin üzerlerinde şiirimsi damlalarını hissetmesi ne tarifsiz… Tarihin bedi anlarına imza güzelliğinde yansısa hayalet yağmur fermanları… Aşkın sessiz semahını gönlümüzdeki boşluğunda gözlerini açmadan tamamlardı o zaman ışıltısını kaybetmemiş olan aşk. Aşk aslında bir sebep bekliyor kalbe ritim edasında dolup mana ikliminde vücut bulmak için. Yağmurun tenteye çarpıp tekrar yükselmesinin telaşı sonra da saçaklara doğru koşmasıyla yavaşlayan damla ağırlığına ulaşması piyano tuşlarına dokunan parmak ezberinde bir ahenk gözlerimde.

    Boşluk’um, öfkesinde bin kişi arasında en uzak hissettiğim içimde bulanan asil varlık. Bu dünyevi hava akımında bir denge unsuru olan inancım yaratıcı karşısında niyet saflığından nefse kayıp kirlense de hala bir anlam ifade ediyor. En azından yaşama devam edebilme gücüm var. Benim bu hatalarım acı çekmeme sebep anları çoğalttı. Öfkeni tanımak istemezdim. Farklı iki cins olarak sana hak verdim öfkene bulaşan cinsiyet parçacıklarını şiir altı ettiğim için. Senin kadar rahat olmak, kulağımın kalp atışlarındaki ritmi işitmesinin gerçekliğine inanmak bile ölüm kokusunu burnumda hissetmeme yetiyor. Senin de anlamış olduğun kadarıyla yaşam demek yaratıcıya saygı demek. Kaybedersem, kendimi de kaybedeceğimden şüphem yok.

  • Özcan İşler
    Özcan İşler

    Deli denilenleri sözde akıllıların kötülüklerinden korumak için yapılmış duvar.

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu


    20/12/2019

    Boşluk’um,

    Hayatı uzun bir çamaşır ipine benzetiyorum; siyah beyaz fotoğrafları mandalla tutturulmuş, kuruması imkân bütünlüğünde zamana emanet edilmiş an tutulmaları. Şükrüne vakıf bir ruhun hayat ipine tutturulacak mutluluk mandalına emanet yansımalarını biriktirmesi ne güzel oluyordur. İçe sine sine kalp odacıklarında kurutması ve an be an zihninde huzur damlacıkları oluşturulan gül demetinde bu tatlı hatıraları depolaması. Hayat acı düğümlerini de atmıyor değil gerili kurutma ipine. Bu kısa ipin düğümüne tutturulan kör fotoğraf çıktıları güneş ışığına ihtiyaç hissetmez zaten. Karanlık odanın hiçbir renkli ve gönül okşayıcı poza ihtiyacı yoktur. Banyo edilmiş filmlerde üzerlerine sinmiş acı tebessümlerin gözyaşlarını kurutamaz oysa ki zaman. Yağmur taneciklerinde gözlerime yansıyan kırılgan renk yansımalarını da objektif yutar. Siyah asilliğinde ve beyaz saflığında geçmişe emanet edilecek hatıralar bırakır.

    Boynumu iki elimle kavrayıp ensemde birleştiriyorum, dirseklerim gövdemde yakınlaşıyor. Ardından avuç içlerimin arasında yanaklarımı hissediyorum, orta parmaklarımın arasında da göz çukurlarımı. Rahatlıyorum, neden bilmiyorum sebebini… İçimin evcilleştirilmiş hüzünleri var. Akışa bıraktığım ve kendi aymazlığımla kâbus kalıntıları döktüğüm uyanıklıklarım. Şimdi avuç içlerim tekrar birleşti ve işaret parmaklarım ağzımı kapatırken uçları burnuma değiyor. Baş parmaklarım çenemin altında geziyor. Hâlimi banyo edilmiş fotoğraf karelerinden seyrediyorum. İpe mandallanmış hayat hikâyeme yayılırken fon karikatürize edilmiş terkedilişlerime neşeli ayrıntılar katsın istiyorum. Bir felsefesi olmalı piyano tuşlarına dokunan sihirli parmaklarla notaya dönüşen melodilerin. Bunu düşünürken iki elim tekrar yan yana geliyor, yarı açık kıvrılan parmaklarım çeneme dayanıyor. Baş parmaklarım yanaklarımda geziniyor.

    Dingin denizine daldığım keman, iniltileri içinde sonsuz bir huzura dalmak ister gibi ruhuma dokunuyor. Ne kadar çok ip gerilmiş bu hayata Boşluk’um. Değerli ruhunun astığı banyosuz fotoğraflara bakmayacağım için mutsuz değilim. Hayalimde canlandırabiliyorum zaten ve damlalar sıcaklaşıyor yanaklarımda. Zehirli bir gömleğin adıma siparişinde kollarının olmaması değildi gördüğüm. Vicdanımın acılı şiirlerinden içerek körkütük sarhoş olmasıydı. Birkaç gün ömrü kalmış şairin baş döndürücü tövbe tavafında ona yardım etmekti. Mutluluk korsanlığına takılan kancayla kalbimden boşanan kanları kadeh kadeh içmekti. Sisli limanlarda bekleyip kaptanı hayalet gemisinde ziyaret ederek boşlukta kaybolmaktı. Yaratıcının seyrettiği çaresizlik tuzu serpilmiş gözyaşlarımla ıslanan şiirleriyle onun gözyaşlarını kurutamamaktı. Ruhumun bedenime giydireceği deli gömleğinden haberi olsaydı siyaha boyanan kavramına sahip olduğum cinsiyete yine küfreder miydi… Öyle uzağım ki dumanı üstünde tüten sevgi şiirlerinin kokusundan. Kimliği derdest edilmiş tarihi üzerinde öğüt konservelerinden tadarken gözlerim, vücudum günlerce ayakta zor durduysa bu ipe asılan rengi solmuş fotoğrafın hilesidir.

    Şimdi Boşluk’um, övünebileceğin bir iyiliğin var ki kendin için sevinebilirsin. Ensemden damarlarıma intikal eden şifalı zehrin beni tedavi edecek.

  • Maria Puder
    Maria Puder

    ''Cesur Yeni Dünya'', mutlaka okunması gereken kitaplardandır. O zaman ''soma'' tatilinin aslında sürekli ve maddesiz olarak yaşandığını göreceksiniz.

  • Maria Puder
    Maria Puder 18.12.2019 - 16:40

  • Maria Puder
    Maria Puder 18.12.2019 - 15:47

  • Maria Puder
    Maria Puder 16.12.2019 - 15:22

  • İki Baharın Valsi
    İki Baharın Valsi

    Sessizliğin Sesi

    Selam karanlık, eski dostum
    Seninle yeniden konuşmak için geldim
    Çünkü bir görüntü sürünüyor
    Ben uyurken tohumlarını bıraktı
    Ve beynime aşılanmış olan görüntü
    Hala duruyor
    Sessizliğin sesi ile birlikte

    Huzursuz rüyalarımda tek başıma yürüdüm
    Dar kaldırım taşı sokaklar
    Sokak lambasının halesinin altında
    Yakamı soğuğa ve neme çevirdim
    Gözlerim geceyi bölen neon ışığının flaşıyla
    Bıçaklandığı
    Ve sessizliğin sesine dokunduğum zaman

    Ve çıplak ışıkta gördüm
    On bin insan, belki dahası
    İnsanlar konuşmadan muhabbet ediyorlar
    İnsanlar dinlemeden duyuyorlar
    İnsanlar asla paylaşmadıkları seslerin şarkısını yazıyor
    Kimse cesaret etmiyor
    Sessizliğin sesini bozmaya

    ''Aptallar'' dedim ben, ''Siz bilmiyorsunuz
    Sessizlik büyüyen bir kanser gibidir
    İşitin dediklerimi ki size öğreteyim
    Tutun kollarımı ki size ulaşayım''
    Ama sözlerim sessiz yağmur damlaları gibi düştü
    Ve sessizliğin kuyularında yankılandı

    Ve insanlar secdeye kapanıp dua etti
    Yarattıkları neon tanrıya
    Ve tabela uyarısını aydınlattı
    Kelimelerde bilgilendiriyordu
    Ve tabela da yazıyordu ki ''Peygamberlerin sözleri
    Metro duvarlarına
    Ve gecekondu salonlarına yazılı
    Ve sessizliğin sesinde fısıldanılmış

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu


    3/12/2019

    Boşluk’um,

    Harfler ellerimden tuttular beni bugün. Kelimelerin konağına götürüp oturttular bir koltuğa. Beklerken sıkılmayım diye de şirazesi sağlam kalın bir kitap tutuşturdular elime. Oda biraz soğuktu ve avizeden duvara yansıyan güneş gülümsemesine kanmış kristallerin dedikodusunu yarısı loş salonda bakış açıma girebilecek bir açıyla yayıyordu. Yakamozumsu karıncalanmalar kalbimden fırlayan acı hareciklere misafir olup çarpıntısına hız kazandırıyordu. Merakımın küçük biblo karakterlere kayması büzüşüp oturduğum yumuşak nefti taftaya olan ağırlığımı bir nebze olsun etkilemiyordu. Verniği usta bir marangoz elinden geçmiş ceviz masa el işlemeciliğinin en naif örneklerindendi. Kalın deri kapaklı kitap elimde duruyordu ve ben sadece çevreyi seyretmekten avuçlarımdaki varlığını ağırlığından dolayı hissediyordum.

    Kalın perdeleri oldum olası sevmezdim. Arkamda yere uzanan geniş bir pencere vardı. Oturduğum koltuktan beklemenin verdiği yabancı hissetme duygusuna karışan sıkılganlık belirtilerine tavır alarak arkama döndüm. Daha rahat hissetmek için ayaklarımı altıma aldım, çenemi birleştirdiğim ellerimin üzerine dayadım. Eşsiz güzelliğiyle ruhumda en kıymetli senfonilerin dile geldiğini, dinginlik mirasını sergileyerek gözlerime sonra da kalbime seslendirdiğini hissettim. Ömre saçılan zirve tutkunluğu olağanüstüydü. Bu tepeden karşı tepeye sıçrarken gözlerim bana küskündü. Onu tabiat orkestrasının uhrevi havasından mahrum etmiş olmama içlenmişti.

    Uzaklığı gerçekliğinden şüphe ettirecek kadar büyüleyici olan dağ sırası düşüncemden taşan bir anlamla ruhuma yapışıp sonsuzluk hissini aciz kıyafetiyle aklıma giydirmeye başladı. Bu mükemmel renk dağınıklığı tuvalden taşan spatula darbelerinden hayalime en nadide resmi oluşturuyordu. Zaman tutsak olurken an izlemelerinde gezen gözlerime aşkın acımasız fırça izleri irademin kırılgan köşelerine koyu renkler halinde belirmişti.

    Doğrulup yaslandım kanepeye. Elimdeki kitabın farkına vardım birden. Öylesine bir sayfasını açtım. Akıyordu kelimeler, tutunamayan anlamlardan süzülüyordu aşağıya. Akıbetini ait oldukları şair biliyordu sadece. Akan tuvalden boya değil anlamlardı bu güneşi koynunda saklamaya hazırlanan manzarada. Harf harf dart oklarıyla hedefi on ikiden vuran dost öğütleriydi. Şiir tadında şelale olup duygu trafiğine dalan sarhoş fırçada şekillenen tabloydu. İğne oyası zahmetinde göz billurundan sayfaya akan nurdu. Okudukça okuyasım geliyordu ki devasa zamana mal olan anlam işçiliğine okuma diyeti ödenmeliydi. İnsan olmanın zorluğuna kani olan bir kalp beyinde elektriğe kavuşup gözde parıldayan şiirlere dayanabilir miydi…Şiirlerin duygu komşuluğundaki nesirlerden yeni dünyalara yelken açarken sunulan hayat gizlerine hancı olabilir miydi…

  • Maria Puder
    Maria Puder

    İyi dileklerin için teşekkür ederim, hürmetini babama ileteceğim.

    Sevgiyle...

  • Maria Puder
    Maria Puder

    I LOVE MY DAD

    I'll go back to black


  • Maria Puder
    Maria Puder

    Düşün, içmenin bile tadı yok. Öyküsü içimden geçen bir nefessizlik.

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu


    26/11/2019

    Manası Boşluk’um

    His ve mana kardeşliğinde okşanmış su yoksulu toprağa kavuşan arzudur ilk damlalar. Yağmurdan özendiğim ilmiksiz huzur söküğü ıslaklık sarmalı. Sıklığında içsel bütünleşme yaşadığım fecrin atisinden ödünç aldığı sırılsıklam düşüşler. Bulutsu battaniyenin yağmur sıcağına sığınan omuzlardan akma temayülünden kaçamayışı… Kirpiklere firkete ile sabitlenmiş yağmur kaçağı damlalar, hızından tatlı gülümseyişler yayarak ana yayılan huzur zerrecikleri bırakıyor. Şırıl şırıl kulaklarımdan kalbime damlalar sızdırıyor grisini cama yansıtan bulutlar. Okuma saatine eklenen taraçalardan akan fon dahilinde uzayan mükemmel tatlı ipeksi ıslaklık örüntüleri. Uykulu kitap bakışlarından masa boşluğuna dayanan dirsekler, hayat membasına kelime ağırlığında manalar yükleyebiliyor.

    Yağmur ne tatlı yağıyor şehre, aşka bulaşık tozlarından arınan mevcudat elektriğini damlaların şıp şıp seslerine teslim ederken sayısız enstantaneler geliyor aklıma. Ne tatlı damla damla dansından bana da haz dersleri veriyor. Sudan sebeplerle mutlu olma bahtiyarlığı sunuyor. Hızından ayrı bir kalbi ıslanışla yavaşlayan adımlarıma denizde yürüme yumuşaklığı hissi veriyor. Yavaşladığında peçesini açan güneş damlayan tanelere hasretle sarılırken iriliği göz bebeklerimde havada uçma hissiyle benliğime işleniyor.

    Simit fırınından susam kokuları paketten taşarken çam ağaçlarının doldurduğu gök kalabalığında yavaş çekime girmiş iri damlalar güneşin merhabasına müşerref oluyor. Sanki havada asılı sayısız minik sarı lambalar griden sıyrılma şöleni veriyor. Bu ıslak şehir zarafet banyosundan çıkıp ısısı tende şiddetle hissedilen güneşin kurutma seansına geçemeden onu seyretmeme izin veriyor. Gündüz ışıtmaları gökten şeffaf kablolarını durmaksızın sarkıtırken yanıp sönen ateş böceklerini damlaların içine hapsetmiş rüzgâr fısıltısını kısık ayarda tutarak ana vakıf olmamı kolaylaştırıyor.

    Kıpırtısız şehir külünden sıyrılıp mekânın tazeliğine kuruyan çatlamış dudaklarına dokunan ıslak bir kucaklaşma hatırası ekliyor külliyatına. Çam iğnelerinin nemi kuş tüyünden azade bir aşk öpücüğü kondururken bakışlarıma güvercin rüzgarında kanat bulmuş gaga senden kısık bir nota olup kulağımda yankılanıyor. Küçük bir çocuğun nefesinden aldığı rüzgarla plastik düdüğün soluk ve soğuk ötüşü gibi Masumluğunda buzdan oyuncak topunu tuttuğum saflık gerçeği çocuk dilinde avucumda eriyor. Doluya dönüşmeden damla sıcaklığında tepeden tırnağa yağmur oluyorum.

  • Delirdim Ama Bisor Niye Delirdim
    Delirdim Ama Bisor Niye Delirdim

    vurdukça vurmuş :)))))))

    a babalar dedeler nerelere gitsek.......?

    https://www.instagram.com/p/B5KnpJdJj2z/?igshid=jgdwj6krn1rj

  • Maria Puder
    Maria Puder 20.11.2019 - 10:19

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu


    20/11/2019

    Boşluk’um,

    İmleç yanıp sönüyor, parmaklarım hareket etmekte isteksiz. İstemiyordum yazmak, hala da istemiyorum. Gücüm yok. Ne yazmaya ne de yaşamaya. Elimde hali hazırda bir nefes iradesi yorgun beynime oksijen taşıyor. Islak kirpiklerimden içi tuz şöleni veren damla elmacık kemiğimin üstünde mola verdi. Soğukluğunu ve solukluğunu hissediyorum. Serotonin alt değerlerde seyrederken kalabalıkların yorgunluğu ve eksi elektriği parmak uçlarıma hükmediyor. Devamlı üşüyorum. Tuzlu sıcak damlalar akmaya başladılar. Akan yorgunluğum, hüznüm, kalabalık insan kahkahaları olsa da beynimden rahat bulsam. Kalkamıyorum. Denizin tatlı meltemi ruhumu üşütmüş olmalı. Gitmem gereken resmi bir işim var. Gitmem gereken…

    Tavanda asılı duran Alaattin lama, hafif büyük siyah zincirleriyle nasıl bağlanmışsa tavana ben de yatağa bağlandım. Dudaklarım susamış, midem acıkmış; yanmakta… Güç dengesi bozulmuş zembereği dışarı fırlamış suskun benliğim unutkan tavır sergiliyor. Hiçlik saçlarımı toparlıyor, dökülmesin diye günlerdir taranmayan teller kazağıma yapışıp kalıyor. İçsel bir yakınlığımız olan aynayla buradan bakışabiliyorum. Solgun mu yüzüm daha beyaz mı yoksa… Kimin umurunda saçlarımın taranmamışlığı. Umurumda olan tek bir şey var şu anda… Hayır, gitmek zorunda olduğum üniversitedeki seminer değil, içmek zorunda olduğum ve üç gün önce biten ilacım değil… Müzik. Kitap okurken rahatlayabilmem için bana gönderdiğin muhteşem melodi demeti. Sana yazarken derinlerinde nefes aldığım tek deniz.

    Ruhum bu duvar yakınlığı merhabamız olan aynadan netliğini yitirmiş bulanık yüzüme bakıyor. Ölçmeden ateşi olduğunu anlıyor, gözlerinin de nemli olduğunu bu pusun içinde hissedebiliyor. Ruhum arada duvar saatine de bakıyor; seminer başlamış…

  • Maria Puder
    Maria Puder

    https://www.ted.com/talks/suzana_herculano_houzel_what_is_so_special_about_the_human_brain/transcript?language=tr#t-656756

  • Maria Puder
    Maria Puder

    Siz istediğinizi söyleyin. İşte GERÇEK bu!

  • Maria Puder
    Maria Puder 06.11.2019 - 16:04

  • Funda Erdal Şahin
    Funda Erdal Şahin

    ...içimin gülen yüzü :)

  • Maria Puder
    Maria Puder 04.11.2019 - 15:58

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu


    26/10/2019


    Boşluk’um,

    Çoğul bir toplu uymuşluk var tabiatın insana giydirdiği mucizevi tekrarda. Sabahın ışık çılgınlığıyla köşe bucağa kaçışan gölgeler yeni bir hükmedici günün emredici tahakkümünü giydiriyor ruhumuza. Yaş hızını akrepten alıp salise direksiyonuna geçip içindeki umarsız değişkenliğiyle yüzlerimizde bakış farkı yaratıyor. İç sesimin azarlarını duyuyorum karşıki dağların omuzlarına yüklenirken güneş. Güçlü oyunun aciz oyuncusuyum. Senin uslu ve sükûnla giden kaderine yapışmasaydım, kendi sabahlarına masumca uyanacaktın. O sabahta huzurun tatlı meyvelerini gülücüklerine asıldığın ağaçtan toplayacaktın. Dumanında kaybolduğun gömü hayallerinden taşıp balkon sefasında mum ışığı tecrübesi eden gözlerinle aşkına bakacaktın. Saplanıp kalmayacaktın ay ışığının nemlendirdiği çamuruma. Çamurun yapışkan kirli izinde kaybolan mavi misketlerini bembeyaz ellerinle aramayacaktın bataklığımda.

    Köşeden rüzgâra kapılıp uçan solgun bir yaprağım, etrafına toz zerrelerinden küçük bir panayır kuran. Titreyen korkusuna dönme dolap döngüsü taht kuran. Yanıp sönen ışıltılarında renk girdabında hayalleriyle konuşan yabancı köyün komşusuyum. Üzgün palyaçoyu güldürmek gibi zor bir görevi boynuma borç karşılığı üstlendim. Gülücükleri olmayan meyvesiz bir ağacım; kesip dallarımı oyup, yontup yüzünde gülücükler dağıtan kukla olmaya niyetlendim. Ulvi amacım dallarımın arasında yaprak yaprak dökülürken kutsal yıldızımsı parlak düşler, budanmış yaralarımdan sızan reçineyi kibritle yakmak ve küllerimden hoşnut olacak krallar avutmak.

    Bu acıklı sonbahar çaresizliğine tutunan şiirlerden bir demet yapıp kokladım her gün. Demet alabildiğince çeşitlendi kutsal mabedim olan kalbinin içinde. Oda oda dolaşıp şavkında pudrasız, rimelsiz, suskun dudakları rujsuz kadın imgeleri seyrettim duvarlarında. Duvarları hıçkırıklı bir aşkın hastabakıcı odasına oturan gözlerim pembe panjurlu küçük evinden sahilin dalgakıranını hüzün yağmuruna tuttu. Siyah beyaz film karelerinden akan rimel gibiydi dalganın gözlerimde tekrarlı yansıması. Kocaman dünyasında atlıkarınca tekrarı döngüsünde güneş mutfak penceresinden yansımaya devam ederken ben şiirlerinde akan bir kızılırmak gibi yarı kan yarı gözyaşı olup mevsim mevsim şehrine uğrayacağım. Hasretle oksijenine tutunup gökyüzünden sıvanan atmosfer renginde ciğerlerine dolacağım. Yaşama tutunan hücre zarından beslenip karbonlara tutunup üstümü başımı kirleteceğim.

  • İki Baharın Valsi
    İki Baharın Valsi

    Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun...

    Selam ve derin sevgilerimle.


  • Maria Puder
    Maria Puder



    Cumhuriyet Mondros'tan Önce Gelir




    Bundan bir hafta önce oğlumla aramızda geçen konuşma:

    - Ege, yarın mutfaktaki kırılan duvar saati yerine yenisini alacağım. Senin odandaki saat de bozulmuştu. Odandaki duvar için de bir tane alabilirim. Nasıl bir saat almamı istersin? Bir önceki örümcek adamlıydı. Yine ona benzer mi olsun yoksa süpermenli, batmanli, ironmanli bir şey mi? Hangi kahraman olsun üzerinde oğlum.
    - Anne, bana ATATÜRK resimli saat al. Onların hiç biri gerçek kahraman değil. Ama ATATÜRK gerçek bir kahraman, hem de bizim kahramanımız.

    Okudukça ve öğrendikçe heyecanımın ve sevgimin katlanarak arttığı Atatürk ve Cumhuriyet aşkımla hepinizi selamlıyorum. Düşünsenize daha Erzurum Kongresi sırasında tüm rotayı çizmiş ve bizi Medeniyete ve Cumhuriyete kavuşturmuş bir dehanın, ATATÜRK’ÜN evlatlarıyız. Onunla aynı topraklara basıyor olmak bile vatanımı canımdan çok sevmem için yeterlidir. Oğluma ATATÜRK’ü öğretebildiğim için hem onun geleceği hem de Cumhuriyet için içim rahat. Peki ya sizin?

    “Zaferden sonra şekl-i hükümet Cumhuriyet olacaktır.”

    Oldu! Daha 1919’un bir Temmuz gecesinde ATAM bizleri kul olmaktan kurtarmayı hedefledi. Emperyalizm’in yağlı urganı yorgun ve hasta memleketimin boynuna dolanırken, hiç kimsede umut kalmamışken O, daha o karanlık günlerde biliyordu. Biliyordu ki ATATÜRK, Mondros’un intikamı bu mazlum millet tarafından alınacak,Cumhuriyet tokadı tüm kan emicilerin suratına çarpılacaktı.

    Atatürk bizlere armağan ettiği Cumhuriyet bu ulusun öz ve kıymetli değeridir. Cumhuriyete ve özgürlüğümüze kast edecek dahili ve harici tüm düşmanlarımızın elbet hesabı her zaman görülmüştür, görülecektir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki bu topraklarda yaşayan milyonlarca ATATÜRK, Cumhuriyet ve onun temsil ettiği tüm değerleri kanının son damlasına kadar koruyacak ve sahip çıkacaktır.

    Nazım’ın da dediği gibi “Ateşi de, ihaneti de görmüş bir milletiz”. Biz öyle bir milletiz ki kanla sulanan bereketli topraklarımızda büyüyen Cumhuriyet ağacımızı içten ve dıştan saran tüm böceklere rağmen dallarında Türk bayrakları yeşerirken asla ama asla terk etmeyeceğiz. Cumhuriyetin ve istiklalin kıymetini en ağır bedellerle ödemiş bir millet olarak başımızı çevirdiğimiz her köşe başında karşımıza dikilen şanlı tarihimize, sokaklara ve caddelere isimlerini verdiğimiz şehitlerimize, atalarımızın kanının akıtıldığı,işkence edildiği, tecavüze uğratıldığı bu topraklara ihanet etmeyeceğiz.

    Kendi tarihini unutmuş olanlar, hatırlamakla, bilmeyenler öğrenmekle sorumludur. Kendi içimizden çıkan hainlerin hala günümüzde bile emperyalizmin uşaklığını ettiğini, Sevri yeniden hortlatmak için türlü oyunlarla bizi yine içimizden vurmaya çalıştıklarını öğrenmek ve kavramak zorundasınız. Küstahlığın sınırlarının zorlandığı şu günlerde Mehmetçiğin ve Cumhuriyet’in yanında olup tüm Dünyaya ’’Türk kimmiş’’ yeniden hatırlatmak zorundasınız.Eğer ki biz Cumhuriyeti kaybedecek olursak biliniz ki artık o günden sonra özgür olmayacağız.

    Taylan Sorgun’un “Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü” kitabında yer alan bilgiye göre, Atatürk Fahrettin Altay’a, 1925’deki özel sohbeti sırasında bunun nedenini şöyle anlatır:

    “Mütarekenin ilk günlerini hatırlarsın. Saray ve hükumet teslimiyeti kabul etmişti. Fakat ben bunu kabul edemezdim. Buna karşı koymakla bir çıkış yolunu temin ederek, bu mazlum milleti tarih sahnesinden silmek, ortadan kaldırmak isteyenlere karşı harekete geçmek için kendimi vazifeli saymıştım. Mütareke 30 Ekim 1918’de imzalanmıştı. Vatan parçalanmış, istilaya uğramıştı. Peki, 30 Ekim 1918’den bizim İzmir’e girdiğimiz tarih olan 9 Eylül 1922’ye kadar kaç yıl geçti? Dört yıl. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan ettik. İşte beş yıla sığdırdığımız büyük inkılap, bizim yaşadığımız şartlara duçar olmuş, hangi milletin tarihinde var? Bu mazlum millet kendisinin hakkı olan yere ulaşmıştır. Bütün dünya bunu görmüştür. Beni en çok mesut eden hadise, bu mazlum milletin hak ettiği bu yere gelmesidir. Mondros 30 Ekimdir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.”

    Sadece beş yılda Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün önderliğinde başardıklarımızı yeniden hatırlayınız. Bu Cumhuriyet hepimizin ise ona sahip çıkmak görevi de hepimizindir. GÖREVDEN KAÇMA!

    ’’OLAĞANÜSTÜ 5 YIL
    30 Ekim 1918: Mondros Mütarekesi imzalandı.
    13 Kasım 1918: İtilaf devletleri donanması, İstanbul Boğazı’na girdi.
    15 Mayıs 1919: Yunan askeri; İngiliz Fransız ve Amerikan savaş gemilerinin korumasında İzmir’e çıktı.
    19 Mayıs 1919: Atatürk Samsun’a çıkarak milli mücadeleyi başlattı.
    22 Haziran 1919: Amasya Genelgesi yayınlandı.
    23 Temmuz 1919: Erzurum Kongresi toplandı.
    4 Eylül 1919: Sivas Kongresinde manda yönetimine karşı çıkan karar alındı. Heyeti Temsiliye oluşturuldu.
    23 Nisan 1920: Meclis Ankara’da toplandı.
    30 Ağustos 1922: Büyük Zafer kazanıldı.
    9 Eylül 1922: İzmir kurtuldu.
    11 Ekim 1922: Mudanya Mütarekesi imzalandı.
    1 Kasım 1922: Saltanat kaldırıldı.
    23 Ağustos 1923: Lozan antlaşması imzalandı.
    2 Ekim 1923: İşgal güçleri İstanbul’dan ayrıldı.
    6 Ekim 1923: Türk askeri, törenle İstanbul’a girdi.
    13 Ekim 1923: Ankara başkent ilan edildi.
    29 Ekim 1923: Cumhuriyet ilan edildi.’’


    D...

  • Maria Puder
    Maria Puder 24.10.2019 - 10:10

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu

    14/10/2019

    Boşluk’um,

    Yerçekimi kuvveti ayakta tutmasa bu yorgun dizleri, eğik başları ve tekerlerin döndüğü merkez kaç kuvvetinde aksları hayat ne değişik olurdu. Ağrılar yüz, göz ve baş çekimine muhalefet edip havadaki azota sarsaydı mesela. Karbondioksitten hesabı kesilseydi sancıyan düşlerin. Dirseğimi dayadığım masa ve sırtımı yasladığım sandalye konforunu bana verseydi de omuz ve sırt ağrılarım onlarda kalsaydı.

    Uykusunu borç verseydi kahve bana da kalmasaydım bunalan mısra sokaklarında. Dolgun zeytinler dallarında söyledikleri kasım şarkısını hasat yağmurlarına saklamasaydı da kulaklarımın pasını yağlayıp gevşetseydi. Hüznümü yıkayan ekim güneşinin parlak aynasında kendimi seyrederken yandım biraz. Günlere dağılan baş ağrısı yüzümün göz komşuluğundaki sınırlarında göçebe çadırlarını kurup oturdu. Susamlarda dökülüp açılıp demetlerinden pazara düştü bile. Börülceler kurutulup paha hesabında müşterilere kiloda görücüye çıktı.

    Merdiveninde oturduğum dar basamak kavisli yelpazesinde tarihin ince fikirli insanlarının bakış açılarını resmediyor. Tırabzanın manalı duygu kıvrımları karşı binanın oymalı ve kakmalı ahşap kapısına komşu olmaktan mutlu olmalı. Eteğim tozlu sokağın alengirli fısıltılarına bir kahve tadında örtü oluyor. İçimden karşı konağın beyaz badanalı büyük duvarlarından sarkan ermemiş portakallarını koklamak geliyor. Birbirine yakın bu sıkı fıkı dostluk bilmecesiyle muhabbet eden çatı katları çocukluk sayfamdan kitap okuma saatlerini gözlerimin önüne getiriyor. Küçük odalı, yeşili hep içinde küçük bahçeli terk edilmiş bu konaklar elim çenemde tatlı gözü açık rüyalara daldırıyor.

    Sıkıntı yumağı nedensiz içimi bulandırıyor ama bir insan kalabalık cadde yalnızlığın hissinde… Dua iki büklüm sıkıntı yumağının merkezine inip sarmalı yavaş yavaş açıyor. Kısıtlı zaman zerreciklerinde yaratıcının belki sevdiği kelimeler kokuyor hücrelerimde. Sarmal sevdanın kayışı kopuk arabasından uçuruma düştüğünden beri kalpsiz dolaşan beynime dadandı.

  • Rüveyda Pamukçu
    Rüveyda Pamukçu


    06/10/2019

    Hali Hazırda Boşluk’um,

    Yeşilin yeşilden hesap soran güzelliği, mavinin usta ressam fırçasına utangaç pozlar veren çıplaklığı kasımın gözdeliğine tatlı şerbetler sunuyor. Yazarların parmaklarında harfler bu manzara sarhoşluğunda berheva hayallere sarılıp cümlelerin etrafında dönüp manada yanıp kavrulmuşluklarıyla ceset oluyor. Siyahlaşan bedenlerini okuyucuya feda ediyor. Yeşil ve maviden akseden sanat öpücüğü gözlerden kalbe yansıyıp aşk minvalinde kalplerde ya huzura kavuşuyor ya gözyaşı çiçeğinin bedeninde gökyüzüne ağıyor. Uzaklardan esen serin rüzgârın beyni titrettiği bu görüntü tatlı nağmeleriyle saksafonun içinde nefes alıp verince aşk dile gelmek için piyano ya da kemana ihtiyaç duymuyor.

    Kitap sayfalarında vücut bulan mevsiminde hayat bulmayan düşler göz pınarlarımdan sarınca yaşama ince bağlarla tutunan aklım hayalin koca bir çınara kurduğu büyük salıncaklarda en yukarılara varıncaya kadar sallanmaya başlıyor. İplerin teker teker kopmaya başladığını anlamıyor bile. İpler Pinokyo sahnesinden savurduğu çocuksu pişmanlıkları taşıyamaz olunca yuvarlanan ruha suni teneffüs yapmak da işe yaramıyor. Nefesinin sıcaklığı soğuyan bedenimi ısıtamıyor. Son altınlarını tarlaya gömüp meyvelerini toplayacağı güne kadar saf hayaller kuran cesedi terk eden ruhum yapayalnız. Güneşin ellerini çektiği saçlarımdan yıldızlar bir bir dökülüyor. Küflü bir şiirin içinden sızan arka plan restleşmelerinden elleri böğründe kalıyor gönlümün. Erkeksi incitilmiş kavram tabloları gözlerimden şişleyip sonra kanlı şişi çıkarıp ensemden devam edip omurgamı da ihmal etmeden kitaba ekleniyor. Yatalak bir bedende ruhum müfredatı eskimiş modern mektepten mezun olamadı. Bütün derslerden kaldı.

    Yenilen ruhum mu bedenim mi yoksa mısralarında gerçeğe dönüşen kabusta parçalanan kalbim mi… Bir yaprağın kavisli hüznüne tempo tutup yalpalayan sapına tutunabilir miyim… Kıyısına sancı sancı yapışmış ağacından kopuş şarkısına eşlik edebilir miyim… Bulutların uykulu gözlerinden güneşin tatlı umuduna bağlanabilir miyim… Çivisinde asılı özlü sözlerinden beynimin tekrarlı yankısına bir son verebilir miyim… Dünyanın çember çizen kader sunağına başımı sokup ruhumu boğabilir miyim… Yok hükmünde testisinden sabahıma zemzem döken şiirli suskunluklarıma bir nefes tazeliğinde sesli kelimeler ekleyebilir miyim… Çorak topraklarından kadimden kökleri ruhumun kılcallarını tutmuş terkedilme mesajlarına kayıtsız kalabilir miyim…


  • Maria Puder
    Maria Puder 09.10.2019 - 13:16

  • Maria Puder
    Maria Puder


    UNUTMA UNUTTURMA



    Laik hukukun, medeni yaşamın, eşit hukuk düzeninin simgesi devrim yasamız Medeni Kanun 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Medeni Kanun, yurttaşların doğumundan başlayarak ölümünden sonrasına kadar özel yaşam ilişkilerini düzenleyen temel yasadır. Bu yasaya sahip çıkmaya, bu yasayı korumaya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak hepimiz mecburuz. Yasana sahip çık!

    Bir kadın olarak Çağdaş, medeni bir ülkeye her sabah gözlerimi açabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Ülkemizde yaşanan bazı gelişmeler biz kadınların geleceğe bakışı açısından endişe verici. Sahip olduğumuz hakların bizler için önemini, verilen hakların yaşam şeklimizin medeni bir çerçevede, insanca yaşayabilmemiz için ne kadar önemli olduğunun her doğan kız çocuğunun farkında olunarak büyütülmesi gerekmektedir. Bu kanunların, eşitlik içinde insanca yaşamanın kadınlar kadar erkeklerin de medeni bir ülkede hayatlarını sürdürebilmeleri için gerekli olduğunu bilmeleri, anlamaları şarttır. Her erkek bir anneden doğar, her erkek bir kız çocuk babası olmaya adaydır. Bunun bilincinde olunması eşitliğin herkes için değerli olduğunun anlaşılmasına fayda sağlayacaktır.

    Türk Medeni Kanunu göre:

    "Ailede kadın-erkek eşitliği sağlandı.

    Evlilikte resmi nikah zorunluluğu getirildi.

    Erkekler için tek eşle evlilik esası getirildi.

    Kadınlara, istedikleri mesleğe girebilme hakkı tanındı.

    Mahkemelerde tanıklık yapma, miras ve boşanma konularında kadın-erkek eşit hale getirildi.

    Patrikhane’nin din işleri dışındaki yetkileri kaldırıldı.

    Ve Türk Medeni Kanunu’nun doğal sonucu olarak, kadınlara siyasal alanda haklar tanındı:

    1930’da belediye seçimlerine katılma hakkı.

    1933’te muhtarlık seçimlerine katılma hakkı.

    1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkı verilmiştir."

    Eğer Medeni Kanun kabul edilmemiş olsa idi. Bizler şeriatla yönetilen bir ülkede yaşıyor olsa idik kanunlara göre kadınların hakları şöyle olacaktı:

    1. Kocanızın sizden önce veya sonra ikinci, üçüncü, dördüncü eş ile evlenmesine ses çıkaramazdınız.

    2. Eşiniz sizden bir nedenle ayrılmak istemedikçe hiç bir sebeple ondan boşanamazdınız

    3. Kocanızdan şiddet görseydiniz ondan şikayetçi olma hakkınız, dava açma hakkınız, ondan boşanma hakkınız olmayacaktı

    4. Kocanız sizi istemediği için ya da onun vicdanı ve keyfi izin verdiği için ondan boşansanız bile çocuklarınızı görme, velayetini alma, çocuklarınız üzerinde yasal hak talep etme hakkınız olmayacaktı.

    5. Kanunlara göre :
    - Kendi başınıza motorlu taşıt kullanmanız
    - Bisiklete binmeniz
    - Su sporları ile uğraşmanız, yelkenli, yat, gemi vs kullanmanız
    - Erkeklerin elini sıkmanız
    - Topluluk önünde, topluluk içinde konuşmanız
    - Oy kullanmanız
    - Muhtarlık, belediye, Milletvekili vs vs seçilme hakkınız
    - Siyasete herhangi bir şekil ile girmeniz
    - Derneklere üye olmanız
    - Çocuk istememeniz, istediğiniz kadar çocuk doğurmanız, kürtaj yaptırmanız

    YASAK!

    Kocanız veya bir aile büyüğünüzün izni olmadan
    - Çocuğunuza isim vermeniz
    - Seyahat etmeniz
    - Kiralık bir evde veya bir otelde tek başınıza kalmanız
    - Bir işte çalışmanız
    - Çarşafınızın rengini değiştirmeniz
    - Bir işte çalışmanız, para kazanmanız
    - Yüzünüzü göstermeniz
    - Sevdiğiniz veya sizin tercih ettiğiniz kişi ile evlenmeniz

    YASAK!

    Medeni Kanun eğer kabul edilmese idi, ATATÜRK biz kadınlara insanca yaşamamız için gereken hakları vermemiş olsa idi yasalar çerçevesinde yaşamak zorunda olduğumuz hayatı lütfen hayal ediniz.

    Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı ve şükranla anıyorum.



    D...