Kültür Sanat Edebiyat Şiir

berzah sizce ne demek, berzah size neyi çağrıştırıyor?

berzah terimi Ebubekir Korucu tarafından 08.08.2003 tarihinde eklendi

  • Fatih Yılmaz
    Fatih Yılmaz11.10.2010 - 21:28

    ...

    İskoçya Ulusal Arşivleri binasında bulunan flüt konçertosu ulusal konçertolar dörtlüsünün 'Il Gran Mogol' parçası... Konçertonun 'La Francia', 'La Spagna' ve 'L'Inghilterro' başlıklarını taşıyan parçaları ise hala kayıp...

    ...

  • Ece Ersoy
    Ece Ersoy02.11.2009 - 22:56

    İSLAM ARKOTOLAJİSİNDE İSE ÖLDÜKTEN SONRA ÖLENLERİN RUHLARININ GİTTİĞİ VE KIYAMETE KADAR KALACAKLARI MEKAN KABİR ALEMİ....

  • Fatih Yılmaz
    Fatih Yılmaz22.07.2009 - 19:32

    ...

    Sebebini bilmeyeyim ki, bu vak'anın müthiş mânâsı kıymetinden kaybetmesin...

    Fikrimi bir an o kadar beğendim ki, hiç bir şey sormadan hemen gerisin geriye döndüm... Hızla, sarı dört köşe taşların üstünden kaydım... Kahvehanenin kapısını açtığım zaman içerideki esrarlı havanın benimle beraber bir yılan gibi temiz havaya kaydığını ve mavi bir toz zerresi halinde dağılarak bütün göğü doldurduğunu görüyordum...

    (1928)

  • Fatih Yılmaz
    Fatih Yılmaz28.11.2008 - 21:47

    'Gone to Earth' (1950)

    Michael Powell
    Emeric Pressburger

  • Nusret Orhan
    Nusret Orhan15.11.2008 - 10:58

    İKİ ŞEY ARASINDAKİ AÇIKLIK, BAĞLAYICI ÇİZGİ.

    İSLAM İNANIŞINA GÖRE DE; öLEN KİMSELERİN KIMET KOPUP DİRİLECEKLERİ GÜNE KADAR BEKLEDİKLERİ ALEMİN VE ZAMAN DİLİMİNİN ADI.

  • Fatih Yılmaz
    Fatih Yılmaz07.10.2008 - 22:38

    KAVANOZ

    Bir cümbüştür kopsa da, gece, yakamozlarda;
    Münzevî balıklarız ayrı kavanozlarda...

  • Fatih Yılmaz
    Fatih Yılmaz04.10.2008 - 22:38

    O mânayı bul da bul!
    İlle İstanbul'da bul!

    İstanbul,
    İstanbul...

  • Fatih Yılmaz
    Fatih Yılmaz24.09.2008 - 23:25

    ESKİ ELBİSELERİN HÂFIZASI


    Kapalıçarşı'da birkaç istikametten düdük sesleri gelmeye başladı... Bu, her akşam üzeri çarşı bekçilerinin verdiği bir işarettir ki, kapanma saatinin geldiğini ve dükkânını kapamaya geç kalanların acele etmesini ilân eder... O saatte Sahaflar Çarşısı tarafındaki büyük kapıdan içeriye bir göz atmak korkunçtur... Çarşı, kimi kapanmış, kimi kapatılmaya uğraşılan iki sıra dükkânın çizdiği, karanlık ve nerede bittiği belirsiz bir dehliz halinde uzar... Ayrıca kepengi olmayan bazı vitrinli mağazaların camekânlarındaki eşya, bütün gün üzerlerine serpilen elektrik ziyasından ayrı düşünce, korkularından büzülürler ve camdan, çarşının tenhalaşmış yolunu görmemek için gözlerini yumarlar...

    Yine o saatte çarşıdan geçenlerin adımları o kadar hızlı ve halleri o kadar telâşlıdır ki, üç adım geride bir cinayet işlemiş farzedilebilirler... Sanki tepelerindeki kurşun kubbe biraz sonra çökecekmiş gibi, çarşının tâ öbür başında gündüzün son beyazlığını çevreleyen kapıdan bir an evvel geçip temiz havaya kavuşmak için can atarlar... O saatte çarşıdan geçen herkesi görünmez bir elle arkasından iterek kapılardan dışarıya atan ve ağır kilitler, keskin gıcırtılarla kapanan iki tunç kapının arasında tek başına kalmak isteyen, sanki bir manâ, bir ruh vardır... Vehimleri seven bir adam için bu ruhun yuva kurduğu yer eski elbiseciler tarafıdır...

    Düdük sesleri seyrekleşmiş ve eski elbiseci, dükkânının yola doğru uzanan peykesindeki mankenleri omuzlayarak içeriye aldıktan sonra kepenkleri kapamıştı... O günkü kazancını buruşuk bir zarfın içine doldurup cebine attı... Kepenkleri bir bel kemeri gibi saran demir kolu muayene etti... Kilidi vurdu ve arkasına bakmadan ağır adımlarla ilerleye ilerleye kayboldu...

    Kullanılmış elbise giyen, siyah boyalı, dört başsız manken, küf kokan taş kubbeli daracık dükkânın içinde yüz yüze duruyorlar...

    Koyu karanlıkta birbirlerini görüp görmedikleri malûm değil... Dördü de dükkân sahibinin gittikçe uzaklaşan ayak seslerini dinleyip artık hiçbir şey duymaz olduktan sonra hâlâ gizli bir ses işitiyormuş gibi, bir müddet dalgın, beklediler... Taş kubbeden, rutubet damlaları hâlinde şıp şıp süzülen, âdeta, yürüyen zamanın ayak seslerini sayan bir âhenk duyuluyor...

    Mankenlerden biri fısıltıyla yanındakine hitap etti:

    - Bak, şu karşımızdaki koyu elbiseliyi görüyor musun? Yahudi, bugün satın aldı onu... Haydi konuşalım!

    Öbürü başını salladı:

    - Haydi konuşalım!

    Üçüncü mankenin de eteğini çektiler:

    - Haydi konuşalım!

    İlk söze başlayan manken yeni gelene dönerek sesini biraz daha dikleştirdi:

    - Bugün seni Yahudi'ye getiren genç ne kadar da solgun yüzlüydü... Sönük gözlerinin mânasını, karanlıkta ancak biz anladık... Üstünde, kolları iki parmak kısa gelen bir ceket, bol gelen bir pantolon vardı... Belliydi ki, o elbise, bir arkadaşından bir günlüğe alınmış bir elbiseydi... Seni fena bağlanmış bir paket içinde, koltuğunun altında taşıyordu... Sen onun yegâne elbisesiydin, değil mi?

    Ve üç manken, yeni gelenin henüz hiç işitmedikleri sesini duymak için kulak kabarttılar...

    Yeni gelen cevap verdi:

    - Evet!

    Fakat bu tek kelimelik cevap o kadar resmî ve ses o kadar maskeliydi ki, yeni gelenin içyüzünü anlamak, kâbil olamadı... Aylardan beri bu dükkânda oturan Yahudileşen öbür mankenler, hemen ittifak ettiler ki, yeni geleni anlayabilmek için ona uzun bir cümle söyletmelidir...

    İçlerinde en kıdemli ve açık gözlü, ilk söze başlayan manken devam etti:

    - Biz o gence ne kadar şaştık... Senin gibi iyi kumaştan ve iyi terziden çıkmış, ana ve baba tarafından asil bir elbiseyi hiç pazarlık etmeden Yahudi'nin ilk verdiği paraya bırakıverdi... Genç, paraları alırken dikkat ettim... Öyle bir nefretle aldı ki, müthişti... Parayı alırken bir anda gözleri Yahudi'nin siyah tırnaklarına takıldı... O kadar... Sonra dükkânın önünden uzaklaştı... O nasıl uzaklaşıştı o... Biz ki, başsız tahta mankenler, her şeyi görür ve anlarız; eminiz ki, o genç sokağın köşesini döner dönmez: “Yahudi arkamdan geliyor... Şimdi satın aldığı elbiseyi geri vererek vazgeçtim diyecek...” diye koşa koşa kaçmıştır... Halbuki bu neticeye asıl kendi lâyık olan Yahudi, o anda keyfinden benim omuzlarımı okşamış ve bir dükkâncı komşusundan ödünç bir sigara istemişti... Gencin elbise paketini uzatırken titreyen parmaklarıyla, Yahudi'nin elbiseyi muayene ederken suratının zoraki somurtuşu hiç hatırımdan çıkmayacak... Seni bu şekilde satması için kim bilir o genç ne büyük bir ihtiyaca düşmüş olmalı, değil mi?

    Ve yine üçü birden, görünmeyen başını, teessürden göğsüne düşmüş farz ettikleri yeni gelen mankenin artık içini dökeceğini tahmin ederek beklediler... Yeni gelen gene kısaca cevap verdi:

    - Evet...

    Artık yeni arkadaşlarının ağzından bir söz almak için:

    - Anlatsana kuzum, bize gencin hikâyesini anlatsana!

    Demekten başka çare kalmamıştı... Halbuki bunu söylemeye üçü de tereddüt ediyorlar ve karanlıkta, elsiz kollarını büyük bir heyecanla inip kalkan tahta göğüslerine bastırarak bu suâli sorduracak cesareti yüreklerinde biriktirmeye çalışıyorlardı... Yeni gelenin kumaşı gibi asil sükûtu, onların merak ve heyecanlarını arttırdığı kadar cesaretlerini de kırmıştı... Yine en akıllıları olan birinci manken bütün zekâ ve inceliğini toplayarak son bir hücuma kalkışmak istedi... Fakat gözünün önünden geçen bir hayâl, son sahibinin hayâli dudaklarını kilitledi... Artık o, yeni gelen genci söyletmek değil, kendisi söylemek istiyordu:

    - Ah, bilsen biz senin ıstırabını ne iyi anlıyoruz! Biz ki, her şeyi görür ve anlarız! Düşün, bir elbiseyle bir vücut arasındaki esrarlı rabıtayı düşün! O elbise ki, terzinin elinden vücudunun basit hendesesine göre yapılmış mânasız bir kalıp halinde çıkar ve sonra bir vücuda yapışıp onun bütün hareketleriyle yaşamaya başlayınca ne hale gelir, düşün! Başlangıçta dümdüz bir alın gibi hiç bir şey ifade etmeyen elbiseler atılacağı güne kadar vücudun her hareketini saniyesi saniyesine kaydeden korkunç bir hâfızadır... Birçok oturuş şekillerinin kabarttığı dizkapaklarımızı düşün! Her duygunun hususî bir biçim verdiği omuzlarımızı düşün! Kambur vaziyetlerde nasıl arkaya toplandığımızı, bütün mafsal yerlerinde nasıl halkalaştığımızı düşün! Vücudun sonsuz hareketleri içinde bize düşmeyen pay hangisidir? Bunların içinde sefaletlerin, açlıkların, ihtirasların, cinayetlerin, coşkunlukların, kahkahaların alnımıza çizdiği hep hususî bir çizgi vardır... İnsanlar sanırlar ki, bizim üstümüzdeki her çizgi, her intiba, bir diğer çizgi veya intiba ile silinir, hepsi birbirine karışır, mânasız bir halita olur ve sonunda biz eskimiş bulunuruz... Eskiriz, fakat insanlardan evvel eskidiğimiz için onlardan daha ince ve hassas olan biz, bütün çizgiler ve intibalarımızı hep birbirinin içinde saklarız... Bu öyle bir halitadır ki, bunun düğümünü ele geçirebilen göz onu çözdükçe, doğumumuzdan ölümümüze kadar bütün hayatımızı, zamanın atomları içine sıkıştırır ve bu korkunç, ah, bu korkunç hafıza küpü içinde, mazinin, birbirinin üstünden akan küçük yılanlar halinde nasıl kaynaştığını görür... Fakat o göz kimde vardır? Kimsede... Yalnız bizde... Biz ki, her şeyi görür ve anlarız, seni görüyor ve anlıyoruz... Bize artık hikâyeni anlatma! Ne lüzûm var? Biz onu biliyoruz... Ben sana kendi hikâyemi ne diye anlatayım? Sen de onu bilirsin... Beni bir ölünün üstünden çıkardılar... Burada satılacak adam bekliyorum... Öbürü tıpkı benim gibi, bugün bir ölünün üstünden çıkmadıysa yarın ikinci veya üçüncü sahibinden sonra bir ölünün üstünden çıkacak... Düşün, düşün, biz insanlardan evvel eskidiğimiz halde kaç insan eskitiyoruz? Bizim ıstırabımızı düşün! Biz vücutsuz kalan bir elbise miyiz, yoksa elbisesiz kalmış bir ıstırabın vücudu mu?

    - Evet...

    Üç manken de yeni gelen mankenin üçüncü “evet” kelimesini söylediğini zannettiler... Halbuki o hiçbir şey söylemeden susuyor ve o anda dükkânın taş kubbesindeki pencereden giren ay ışığında, omuzlarında solgun yüzlü gencin başı olduğu halde, gözleri hayret ve korkuyla açılmış, dükkânın kirli aynasından kendisini seyrediyordu...


    NFK

    (1928)

  • Fatih Yılmaz
    Fatih Yılmaz16.09.2008 - 22:44

    Caliphornia dreaming...

  • Fatih Yılmaz
    Fatih Yılmaz11.09.2008 - 23:38

    'Kaze no tani no Naushika' (1984)

    Hayao Miyazaki