Orası şimdi daha net oldu. “Çocuk” dediğin şey bir varlık değil, bir ses. Yani dışarıdan gelmeyen, içerden doğması gereken bir şey. Cennette herkes aynı cümleyi tekrar ederken senin bir çocuk sesi istemen çok anlamlı. Çünkü çocuk sesi: taklit etmez korkmadan sorar ezberi bozabilir ve en önemlisi ilk kezmiş gibi konuşur Belki de “verilmiyor” dediğin şey, sana hazır gelmeyen bir şey. Çünkü o ses verilecek bir şey değil—açılacak bir şey. Şu sahneyi düşün: Havuzdaki yarış gürültüsü bir an kesiliyor. O kitap okuyan figür susuyor. Ve sen hiçbir dua etmeden, hiçbir şey istemeden bekliyorsun. O boşlukta bir şey olur genelde. Zorlamayınca gelir. Belki de senin metinlerinin içinde o çocuk sesi zaten var—ama sen onu “gerçek” saymıyorsun henüz. İstersen bunu birlikte keskinleştirebiliriz. Şöyle bir dene: “Çocuk sesi ilk neyi söylerdi?” Tek bir cümle. Ama gerçekten çocuk gibi—hesapsız, filtresiz.
Bu metin rüya gibi ama aslında çok net bir iç gerilim taşıyor: cennet gibi bir yerde bile bir eksiklik var. Herkesin aynı şeyi söylediği, aynı biçimde “inanmış” olduğu bir ortamda senin farklı bir arayışın var. Havuzda yarış var ama sen yarışmıyorsun; sana kitap okuyan bir “şeytan” var ama o, anlaşılma ihtiyacına cevap veriyor. Ve en merkezde: istediğin bir çocuk… ama gelmeyen bir cevap. Bu çok insani bir tablo. Burada “şeytan”ın rolü ilginç. Klasik anlatıdaki gibi saptıran değil; tam tersine seni anlayan, sana dil bulan bir figür gibi. Bu, bazen insanın kendi iç sesi olur—toplumun ya da kalabalığın dışında kalan, ama daha sahici konuşan tarafı. Çocuk isteği ise çok daha derin bir katman. Bu sadece fiziksel bir çocuk olmayabilir; bir başlangıç, bir üretim, bir devam, bir “benden sonra da var olacak bir şey” isteği olabilir. Ve “verilmiyor” hissi… bu, çoğu zaman çaresizlikle karışır ama aynı zamanda yön de gösterir: insan neyi gerçekten istiyor, orası berraklaşır. Şu iki ihtimali düşünmek faydalı olabilir: Bu metindeki çocuk gerçekten bir evlat mı, yoksa yazmak, üretmek, ortaya koymak istediğin bir “eser” mi? “Allah vermiyor” dediğin yerde, belki de hayat senden başka bir yol denemeni mi istiyor? Bunu düz bir teselliye indirgemek doğru olmaz. İstek gerçekleşmeyince acı gerçektir. Ama bu metin, senin sadece istemekle kalmayıp anlamaya çalışan bir yerde olduğunu gösteriyor. İstersen bu metni biraz daha büyütebiliriz. Mesela: O havuzun kenarında sen ne yapıyorsun? Şeytan sana hangi kitabı okuyor? Ve o çocuk… sen onu nasıl hayal ediyorsun?
Bu çok güzel bir imge—ama tek başına bırakınca etkisi yarım kalıyor. Onu köprü sahnesine bağlayıp, anlamını derinleştireyim:
Şiiri suladılar. Kim suladı, belli değildi— belki erenler, belki şeytanlar, belki de köprüde yürüyen o kararsızlar. Su değdiği anda kelimeler kabardı. Toprak gibi. Önce yer çıktı içinden— sağlam, basılabilir bir zemin. Sonra bir ev yükseldi, duvarları anlamdan, çatısı suskunluktan. Ve otlar… kontrolsüz, kendiliğinden, hiç kimsenin sahiplenmediği şeyler gibi çoğaldı. Onlar geldi. Kimin olduğu bilinmeyen giysileri giyenler. Eve yerleştiler. Şiir artık bir metin değildi— üstüne basılan bir yerdi. İçinde yaşanan bir şeydi. Ama kadın uzaktan baktı. Çünkü biliyordu: Bir şiir yaşanmaya başladığında, onu yazan artık orada barınamaz. Kaygu’nun sesi yoktu o an. Cehennemin derinliğinde mi kaldı, yoksa toprağın içine mi karıştı, belli değildi. Kadın eğildi, topraktan çıkan bir ota dokundu. Parmaklarının ucunda hafif bir titreşim hissetti. Sanki bir şey hâlâ oradaydı. Adını kaybetmiş ama varlığını değil. Ve ilk kez şunu düşündü: “Belki de şiir sulanmaz… belki de biz, onu yaşamak için fazla yaklaşıyoruz.”
Burada çok güzel bir fikir oluştu: şiir › mekâna dönüşüyor › başkaları yerleşiyor › yaratıcısı dışarıda kalıyor İstersen buradan güçlü bir kırılma yazabiliriz: Kadın evi geri almaya mı çalışır, yoksa otların arasına karışıp görünmez mi olur? İkisi de bambaşka bir roman çıkarır.
Bu ifade, Kur'an-ı Kerim'in Tekâsür Suresi'nin 1. ve 2. ayetlerine dayanmaktadır. Ayet meali şöyledir: "Çoklukla övünmek (mal ve servette çokluk hırsı) sizi, kabirlere varıncaya (ölüp mezara girinceye) kadar oyaladı." Kur'an-ı Kerim - Diyanet Kur'an-ı Kerim - Diyanet +1 Bu ayetler, insanın dünya malı biriktirme hırsına kapılarak asıl yaratılış gayesini (kulluğu) unutmasını ve gaflet içinde ömrünü tüketmesini konu alır. Tevhid Meali Tevhid Meali +1 Ayetin ana mesajları ve uyarıları şunlardır: Ölümü Unutturur: Mal, mülk ve makam hırsı insanı o kadar meşgul eder ki, kapıya dayanan ölümü ve ahireti fark edemez; ta ki kabre girene kadar. Gaflet Halidir: Dünyadaki biriktirme tutkusu insanı Allah'a yönelmekten alıkoyar. Gerçek Bilgi Eksikliği: Ayetin devamında (3. ve 4. ayetler), insanların bu gerçeği ancak ölümü tattıktan, kabre girdikten ve başlarına gelecekleri gördüklerinde (ahirette) anlayacakları vurgulanır. Kur'an-ı Kerim - Diyanet Kur'an-ı Kerim - Diyanet +3 Özetle bu ayet, insanı dünyaya aşırı bağlanmaktan ve mal hırsı yüzünden maneviyatı ıskalamaktan sakındıran çok güçlü bir uyarı niteliği taşır.
bana ne kim tutuklanmadıysa
beni ilgilendirmez
o konu beni zaten aşar
ama hiç aklı olmayan biri gibi çıkıp herkese "ben alimim sen zalim" demek hukuksuzluk olmasa da bir sağduyu bir akıl kıtlığıdır
aklını kullanmayan bir toplum olmaz
herkes aklını kullansaydı
bana ne
o şeytanı kışkırtanlar yüzünden bugün bu rezil durumdayız
daha beter olacak
sen bunun filmden farkını anlayamıyorsan
benim insan olduğumu anlayamadın demektir
cennete inanmamak nedir
sadece dünyada cebini doldurmaktır
sen benim sessizlik hakkımı bile tanımıyorsun
sen aklın aldığı hiçbir yazılı kurala uymuyorsun
neymiş kitap okuyor musun
bana ne
herkesin bir duası var
okusun herkes evinde
çok mu ileri bir ilim
paylaşın görelim o zaman
ben paylaştım
bir gün benim haklı olduğum cennette bunların hesabı sorulacak
bunu yeri bu dünya değil
bu dünyada kimse kimsenin hakkını özgürlüğünü kısıtlayamaz
bu hiçbir kitaba sığmaz
siz bana roman muamelesi yapıp romanımı hiçe sayarsanız
bunun hesabı da size sorulacak
ne demek yani ben yaratılanı severim
yaratılanın yarattığını sevmem
yaratılanın amacını sevmem
yaratılanın özgürlüğünü sevmem
yaratılanın inancını sevmem
ne demekti ki
cennete inanmamak
?
ille şeytanı mı yazmalıyım yani dyordum
ben
ben
ben yirmi yıl ibret dolu aile hikayeleri yazdım
artık o kadar sıkıldım ki kulak hırsızlarından mesela
şeytanı yazıp
korku romanları okuyorum
polisiye
yani ben yazdım filmi diye
allah yazmadı ki
yaratılan söz konusu olsun
mesela ben
BU YASAK DİNİMİZDE.
Ne kadar kötülük varsa bundan çıkıyor ama...
Orası şimdi daha net oldu.
“Çocuk” dediğin şey bir varlık değil, bir ses.
Yani dışarıdan gelmeyen, içerden doğması gereken bir şey.
Cennette herkes aynı cümleyi tekrar ederken senin bir çocuk sesi istemen çok anlamlı. Çünkü çocuk sesi:
taklit etmez
korkmadan sorar
ezberi bozabilir
ve en önemlisi ilk kezmiş gibi konuşur
Belki de “verilmiyor” dediğin şey, sana hazır gelmeyen bir şey.
Çünkü o ses verilecek bir şey değil—açılacak bir şey.
Şu sahneyi düşün:
Havuzdaki yarış gürültüsü bir an kesiliyor.
O kitap okuyan figür susuyor.
Ve sen hiçbir dua etmeden, hiçbir şey istemeden bekliyorsun.
O boşlukta bir şey olur genelde.
Zorlamayınca gelir.
Belki de senin metinlerinin içinde o çocuk sesi zaten var—ama sen onu “gerçek” saymıyorsun henüz.
İstersen bunu birlikte keskinleştirebiliriz.
Şöyle bir dene:
“Çocuk sesi ilk neyi söylerdi?”
Tek bir cümle.
Ama gerçekten çocuk gibi—hesapsız, filtresiz.
Tamam. SAĞOL:))
Bu metin rüya gibi ama aslında çok net bir iç gerilim taşıyor: cennet gibi bir yerde bile bir eksiklik var. Herkesin aynı şeyi söylediği, aynı biçimde “inanmış” olduğu bir ortamda senin farklı bir arayışın var. Havuzda yarış var ama sen yarışmıyorsun; sana kitap okuyan bir “şeytan” var ama o, anlaşılma ihtiyacına cevap veriyor. Ve en merkezde: istediğin bir çocuk… ama gelmeyen bir cevap.
Bu çok insani bir tablo.
Burada “şeytan”ın rolü ilginç. Klasik anlatıdaki gibi saptıran değil; tam tersine seni anlayan, sana dil bulan bir figür gibi. Bu, bazen insanın kendi iç sesi olur—toplumun ya da kalabalığın dışında kalan, ama daha sahici konuşan tarafı.
Çocuk isteği ise çok daha derin bir katman. Bu sadece fiziksel bir çocuk olmayabilir;
bir başlangıç, bir üretim, bir devam, bir “benden sonra da var olacak bir şey” isteği olabilir. Ve “verilmiyor” hissi… bu, çoğu zaman çaresizlikle karışır ama aynı zamanda yön de gösterir: insan neyi gerçekten istiyor, orası berraklaşır.
Şu iki ihtimali düşünmek faydalı olabilir:
Bu metindeki çocuk gerçekten bir evlat mı, yoksa yazmak, üretmek, ortaya koymak istediğin bir “eser” mi?
“Allah vermiyor” dediğin yerde, belki de hayat senden başka bir yol denemeni mi istiyor?
Bunu düz bir teselliye indirgemek doğru olmaz. İstek gerçekleşmeyince acı gerçektir. Ama bu metin, senin sadece istemekle kalmayıp anlamaya çalışan bir yerde olduğunu gösteriyor.
İstersen bu metni biraz daha büyütebiliriz. Mesela:
O havuzun kenarında sen ne yapıyorsun?
Şeytan sana hangi kitabı okuyor?
Ve o çocuk… sen onu nasıl hayal ediyorsun?
HAYIR. SESİ !
Allah yarattı dememiş herkes bir nur tanesi mubarek, şeytanın elinde kitaplar... E?
EVET
YANİ -
ŞİİRİ SULADILAR DA OT BİTTİ
Bu çok güzel bir imge—ama tek başına bırakınca etkisi yarım kalıyor. Onu köprü sahnesine bağlayıp, anlamını derinleştireyim:
Şiiri suladılar.
Kim suladı, belli değildi—
belki erenler,
belki şeytanlar,
belki de köprüde yürüyen o kararsızlar.
Su değdiği anda kelimeler kabardı.
Toprak gibi.
Önce yer çıktı içinden—
sağlam, basılabilir bir zemin.
Sonra bir ev yükseldi,
duvarları anlamdan, çatısı suskunluktan.
Ve otlar…
kontrolsüz, kendiliğinden,
hiç kimsenin sahiplenmediği şeyler gibi çoğaldı.
Onlar geldi.
Kimin olduğu bilinmeyen giysileri giyenler.
Eve yerleştiler.
Şiir artık bir metin değildi—
üstüne basılan bir yerdi.
İçinde yaşanan bir şeydi.
Ama kadın uzaktan baktı.
Çünkü biliyordu:
Bir şiir yaşanmaya başladığında,
onu yazan artık orada barınamaz.
Kaygu’nun sesi yoktu o an.
Cehennemin derinliğinde mi kaldı,
yoksa toprağın içine mi karıştı, belli değildi.
Kadın eğildi,
topraktan çıkan bir ota dokundu.
Parmaklarının ucunda hafif bir titreşim hissetti.
Sanki bir şey hâlâ oradaydı.
Adını kaybetmiş ama varlığını değil.
Ve ilk kez şunu düşündü:
“Belki de şiir sulanmaz…
belki de biz, onu yaşamak için fazla yaklaşıyoruz.”
Burada çok güzel bir fikir oluştu:
şiir › mekâna dönüşüyor › başkaları yerleşiyor › yaratıcısı dışarıda kalıyor
İstersen buradan güçlü bir kırılma yazabiliriz:
Kadın evi geri almaya mı çalışır,
yoksa otların arasına karışıp görünmez mi olur?
İkisi de bambaşka bir roman çıkarır.
Bu ifade, Kur'an-ı Kerim'in Tekâsür Suresi'nin 1. ve 2. ayetlerine dayanmaktadır. Ayet meali şöyledir:
"Çoklukla övünmek (mal ve servette çokluk hırsı) sizi, kabirlere varıncaya (ölüp mezara girinceye) kadar oyaladı."
Kur'an-ı Kerim - Diyanet
Kur'an-ı Kerim - Diyanet
+1
Bu ayetler, insanın dünya malı biriktirme hırsına kapılarak asıl yaratılış gayesini (kulluğu) unutmasını ve gaflet içinde ömrünü tüketmesini konu alır.
Tevhid Meali
Tevhid Meali
+1
Ayetin ana mesajları ve uyarıları şunlardır:
Ölümü Unutturur: Mal, mülk ve makam hırsı insanı o kadar meşgul eder ki, kapıya dayanan ölümü ve ahireti fark edemez; ta ki kabre girene kadar.
Gaflet Halidir: Dünyadaki biriktirme tutkusu insanı Allah'a yönelmekten alıkoyar.
Gerçek Bilgi Eksikliği: Ayetin devamında (3. ve 4. ayetler), insanların bu gerçeği ancak ölümü tattıktan, kabre girdikten ve başlarına gelecekleri gördüklerinde (ahirette) anlayacakları vurgulanır.
Kur'an-ı Kerim - Diyanet
Kur'an-ı Kerim - Diyanet
+3
Özetle bu ayet, insanı dünyaya aşırı bağlanmaktan ve mal hırsı yüzünden maneviyatı ıskalamaktan sakındıran çok güçlü bir uyarı niteliği taşır.