Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • anneler günü 11.05.2006 - 19:32

    Anneler günü vb.leri kültür konusudur. Bir millet diğer bir milletle kültür alış-verişine girerse, hangisininki diğerine ağır basarsa o diğerini bitirir. Bu alış-veriş meselesine güvenen girer. Esasen böyle bir şeye gerek yoktur... Gelgelelim bu, devlet politikası haline gelince, bizim müslümanlar da böyle bir alış-verişin karşısında bulmaktadırlar kendilerini. Devlet güçlü de olsa, bu işin bir mağlubiyet tarafı vardır. Çünkü ismi 'alış-veriştir.' Güçsüz olan ölecek, güçlü olan yara alacaktır. İşte arkadaşlar bu alış-veriş hepimizi etkiler. Onlar ne yaptıysa özde de kabukta da aynı şeyleri yaparsak, onlardan ayırd edici bir tarafımız kalmaz.
    Böyle günler kültür konusudur demiştim, kültürün temel kaynağı ise dindir. Aynı dinin mensupları arasında kültür farkı yoktur, uygulama farkı vardır. Örf/adetlerden gelen uygulama farklılıkları vardır. Mesela Hindistan'dakiler yemeği elleriyle yiyorlar, bu meşrebi bir meseledir. Fakat sağ elle yemek mezhebi bir meseledir. (Meşreb: Fıtratla alakalı yöneliş. Mezheb: Teorisi belli, takip edilen bir yol demektir.) Bizim aklarımız neler ise Hindistan'ın, Endonezyan'ın vs... müslüman ülkelerin de aklarıdır. Bizim karalarımız Hindistan'ın, Endonezya'nın karalarıdır. Fakat müslüman olmayan ülkelerin kültürlerinden biraz biraz alırsak kültürümüz karman çorman olmuş olur.
    Ayrıca böyle günleri icad eden Avrupa'nın neden senenin bir gününü anneler günü olarak kutladıklarını düşünelim? Çünkü onlar anne-babalarını darülacezelere atıp, senede bir gün gönüllerini alıp(!) kendilerini psikolojik olarak rahatlatmak istiyorlar(!) Oysa İslam anlayışında anne-babaya senede bir gün değil 365 gün itaat vardır. İlla ki de hediye almak istiyorsak kendimize bir gün belirleyebiliriz... Önemli olan onlara benzememek, muhalafet etmektir. Efendimizin şu Hadis-i Şerifini de hatırlatmadan geçemeyeceğim:

    'Halifihum' - 'Onlara muhalefet ediniz'

  • tövbe26.03.2006 - 05:52

    GELİN TEVBE EDELİM, TEVBE


    Tevbe, İslâmi ıstılahta hatadan, yanlış ve yasaktan, haramdan ve günahtan vazgeçme manasına kullanılır. ' İstiğfar' ise; Allah'a tevbe dilekçesi arz etmek demektir. Bu sebeple çok kere bu iki mefhum/kavram 'tevbe istiğfar' şeklinde olmak üzere birlikte kullanılır. Tevbenin sözde kalmayıp öze intikali için bazı safhalardan geçmesi icab eder.


    Birinci safha; günahın ciddi manada tesbiti safhasıdır. Yani, insan yanlış ve hatasını anlamış, bunu da not almış ve tesbit etmiştir.
    İkinci safha; hatadan rücû/vazgeçme arzu ve iradesinde yoğunlaşma ve samimi pişmanlık konusuna ağırlık verme safhasıdır.
    Üçüncü safha ise; bir daha bu hata ve günaha dönmemek için, zihni planda yapılan hazırlık safhasıdır ki, buna iradeyi güçlendirme devresi de denilebilir.

    Bundan sonra sıra; pişmanlık dilekçesini Allah Teâlâ Hazretleri'ne vermeye gelecektir. Bu konuda hiçbir vasıta olmaksızın 'abd'/kul olmanın aczini itiraf ederek ve Allah'ın yardımına güvenerek samimiyetle yola çıkılırsa; bağışlanma ve azabın kalkması kesindir. (bkz.Zümer Sûresi, Âyet 53 ve Enfal Sûresi, Âyet 33)

    Buna karşılık hatada ısrar ve günahı küçük görme, sıkıtıyı arttırır ve affı zorlaştırır. Hele; 'bunda ne var, herkes yapıyor, şartlar mecbur ediyor, başka alternatif mi var? ' ve benzeri ifadeler ise, geleceği büsbütün karartır.
    Nelerden tevbe etmemiz gerektiğini şöyle bir sıralarsak, hem günah envanteri tesbiti yapmış, hem de gerçek tevbenin birinci safhasınaaadım atmış oluruz:
    Mesela dedikten sonra, hatırımıza gelişe göre sıralayalım:

    1- Konuları, ezbere ele almak yerine onlara 'kitâbî' yaklaşım sergilersek, bir diğer ifade ile ' kaynaklarımıza' başvursak,
    2- Her şeyi bilirlik taslamak yerine; istişareyi ve tek adamın fikri yerine 'Şûrâ'yı ikame etsek,
    3- 'Ne derler? ' endişesi veya birilerine şirin görünmek kaygusuyla hareket etmek yerine, 'Allah ne der? 'den yola çıkıp, Kâinatın Sahibi'ne şirin görünmeyi tercih etsek,
    4- Her hususta dünyalık hesap yapma alışkanlığını terkle, âyette emrolunduğu gibi ahiret hesabı peşinde koşsak, (bkz.Kasas Sûresi, Âyet 77)
    5- Yanlış bir anlayış ve sakat bir metotla Hristiyan ve Yahudilere 'diyalog' yerine, öncelikle Müslüman kardeşlerimizle 'diyalog' kursak,
    6- Ramazan-ı Şerif'i eğlence mevsimi haline getirme vebalinden, iftar ve sahur programlarını sulandırmaktan vazgeçsek,
    7- Camii avlusunda bile müzik yayını yapacak kadar müzikkolik olmaktan, lokantada, markette, iftar ve sahurda 'müzik de müzik' diye tutturmaktan uzaklaşsak,
    8- Tesettür adı altında, esasla hiçbir ilgisi olmayan tuhaf hallere bürünmekten, sözde tesettürü ile herkesin huzurunda, yanındaki erkekler (isterse nikahlısı veya eşi olsun) lâubali davranışlar sergilemekten ve başka dünyaların insanlarını taklid kompleksinden kurtulabilsek,
    9- Dosta da yabancıya da; inanmadığı halde kavuk sallamaktan, iki yüzlü davranıştan ve hatta yalakalıktan cayabilsek,
    10- Tenkid, tazyik ve tehtidi gördüğünde, bize ait her şeyi inkar etme ve direnç gösterememe zavallılığından nefsimizi âzâd edebilsek,
    11- Ağzımızdan çıkan hayırlı sözlerin ve ortaya koyduğumuz güzel amellerin, attığımız hayırlı adımların arkasında dimdik durabilsek,
    12- Şu veya bu gerekçe ile batıl yolun yolcusu kabul ettiklerinin sırtını sığamaktan ve hatta destek olma cinayetini işlemekten vazgeçebilsek,
    13- Aslını bilmediğimiz, suçlanan şahsın kendisinden bizzat duymadığımız bilgi ve haberlerin yaygarasını yapmayı terk edebilsek,
    14- Lükse, konfora, israf ve tatil düşkünlüğüne paydos diyebilsek.

    Tevbe etmemiz gereken hususlar elbette bunlarla sınırlı değildir. Ancak, arifane ifadeye gayret gösterdiğimiz bu tesbitler sonrası yapacağımız 'nâsuh tevbesi'; inşaallah bizim salah ve felahımızın müjdecisi olacaktır.




    * Prof. Dr. Osman Öztürk Hocam'ın 28 Ekim 2005 Cuma günü Vakit gazetesinde yayımlanmış yazısıdır.

  • sevgililer günü26.03.2006 - 05:50

    Sevgililer günü vb.leri kültür konusudur. Bir millet diğer bir milletle kültür alış-verişine girerse, hangisininki diğerine
    ağır basarsa o diğerini bitirir. Bu alış-veriş meselesine güvenen girer. Esasen böyle bir şeye gerek yoktur... Gelgelelim bu, devlet politikası haline gelince, bizim müslümanlar da böyle bir alış-verişin karşısında bulmaktadırlar kendilerini. Devlet güçlü de olsa, bu işin bir malubiyet tarafı vardır. Çünkü ismi 'alış-veriştir.' Güçsüz olan ölecek, güçlü olan yara alacaktır. İşte kuşçoloji kardeş, bu alış-veriş hepimizi etkilediği gibi seni de her yönden etkileyecektir... Onlar ne yaptıysa özde de kabukta da aynı şeyleri yaparsak, onlardan ayırd edici bir tarafımız kalmaz.
    Böyle günler kültür konusudur diye arz etmiştim az önce. Kültürün temel kaynağı dindir. Aynı dinin mensupları arasında kültür farkı yoktur, uygulama farkı vardır. Örf/adetlerden gelen uygulama farklılıkları vardır. Mesela Hindistan'dakiler yemeği elleriyle yiyorlar, bu meşrebi bir meseledir. Fakat sağ elle yemek mezhebi bir meseledir. (Meşreb: Fıtratla alakalı yöneliş. Mezheb: Teorisi belli, takip edilen bir yol demektir.) Bizim aklarımız neler ise Hindistan'ın, Endonezyan'ın vs... müslüman ülkelerin de aklarıdır. Bizim karalarımız Hindistan'ın, Endonezya'nın karalarıdır. Fakat müslüman olmayan ülkelerin kültürlerinden biraz biraz alırsak kültürümüz karman çorman olmuş olur.

  • sevmek25.03.2006 - 22:34

    SEVİP SEVEMEYECEKLERİMİZİ BİLİRİZ


    'Sevgi, nefret, muhabbet ve kin gibi mevzularda; politik, demagojik ve edebî istismara karşıyız. Adına 'sevgi yılı' da denilse; Allah, Peygamber, din, mukaddesat ve mazi mirasımızın düşmanlarını hiçbir zaman hiçbir zaman sevmeyeceğiz. Kimi seveceğimizin ve kimi sevmeyeceğimizin kararı dinimize ait bir husustur.
    Deliller: Âl-i İmrân / 118 - 120; el-Mâide / 51, 55 - 57.'

    Müslüman prensipler manzumesine bağlı 'kul' demektir. Onun sevgi ve saygı duyacakları, kin ve nefret geliştirecekleri, bu manzûme içerisinde açık ve net olarak yer almaktadır. Allah düşmanları, bizim de düşmanlarımızdır, onları dost ilan etme şansımız yoktur. (bkz. Mümtehine (60) / 1) . Bunlar çeşitli dinlerin 'izm'leriz mensupları olabilirler. İslam düşmanlığı temel hareket noktalarıdır. Bunu açıkça söylemeyebilirler. Bir şeyler söyleseler bile, politika icabı içlerinde sakladıkları düşmanlıkları, dilleriyle ifade ettiklerinden daha fazladır. (bkz. Âl-i İmrân (3) /118) .

    Alah'a şükür Türkiye'de kamuoyu açısından, şartlar alenî bir İslam düşmanlığı için elverişli değildir. Bu sebeple İslam düşmanları, hücumlarını; irtica, gericilik, yobazlık, çağdışılık, Şerîat, tarikat, çarşaf, sakal, cüppe, tesbih.. gibi kelime ve kavramları kullanarak yaparlar. Bu çok açık bir takiyye ve münafıklıktır. Müslüman bu oyuna gelmeyecek kadar uyanık olmak mecburiyetindedir. Buna rağmen bazıları bu densizlerin oyununa gelmektedir. Dinimizin sevilmelerine müsaade etmediklerini; 'sevgi' ve 'hoşgörü' şampiyonluğu adına, hiçbir müslümanın sevme hakkı yoktur: 'İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde, kendilerini seversiniz... onlar kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. Sen onlara: 'Kininizle geberin' de gitsin.' (Âl-i İmrân (3) /119) . Bundan daha açık bir olabilir mi takiyyeci münafıklara karşı konulacak İslami tavır için..?

    Müslüman kimliğimiz sebebiyle bizi sevmeyenleri, biz hiç de sevemeyiz. Âidiyetimize olan nefret ve kinlerini korkularından gizleyerek, çeşitli paravanalar arkasından atış yapanları ve maksatlarını anlamakta; firâset ve basîretsahibi olmaya çalışmalıyız. Kimi hangi şartlarda ne kadar seveceğiz? Menfaatimiz onları sevmeyi veya seviyor görünmeyi gerektirirse de hangi durumlarda sevemeyeceğimizin kararı; Allah ve Resûlüne aiddir. Yani sevgi ve nefret, dostluk ve düşmanlık gibi konularda politik davranmaya imanımız müsaade etmemektedir.
    Bu konularda laf ebeliği (demagoji) yapmak da aynı yasağı çiğnemek olur. Kimseye, durup dururken sevmediğimizi, nefret ve kin duyduğumuzu açıklamak mecburiyetinde değiliz. Anvak yeri geldiğinde veya sorulduğunda herkesi layık olduğu yere yerleştirmek; dini ve insani borçtur.

    Yahudi, Hıristiyan ve her çeşid kâfiri kucaklayıcı olmak adına bağrına basanlar, dinlerarası diyalog sevdalıları, beynelminel olma meraklıları; Mâide Sûresi'nin 51. Âyet-i Kerîme'sindeki ilâhi tehdidi sık sık okumalılar. Dinimizi ve hükümlerini alay ve eğlence konusu yapanlarla; cemaatçilik ve siyasetçilik adına da olsa, dostluktan bahsedilemeyeceğini iyi bilmelidirler. (bkz. Mâide (5) / 57)

    Kur'an-ı Kerîm bize gerçek dostlarımızı çok net bir şekilde sıralamıştır: 'Sizin dostunuz ancak; Allah'tır, Resûlü'dür, cân u gönülden namazlarını kılıp, zekâtlarını veren müminlerdir.' (Mâide (5) / 55) . Görüldüğü gibi ancak kelimesi ile kat'î çerçeve çizilmiş ve ' namaz kılıp zekât veren müminler' ifadesiyle de; ancak amel eden ciddi müslümanlar daimî dostlar arasına alınmıştır. Müslümanın; Allah, Resûlü ve âmil müminlerle dostluğu, devamlı ve kalıcı bir dostluktur. Onlar hep dost kalacaklardır ve daima sevileceklerdir. Hıristiyanlar, Yahudiler, diğer din mensupları ve bütün kâfirler hiçbir zaman sevilmeyeceklerdir. Merhabalaşma, görüşme, konuşma ayrı, dostluk, beraberlik, muhabbet ve sevgi farklıdır. Ne geri kalalım, ne ileri gidelim, ilâhi ölçüye dikkat edelim.


    ____________________________________________________
    Prof. Dr. Osman Öztürk'ün 'Kulluk' isimli kitabından alıntıdır.

  • tarikat20.03.2006 - 17:27

    Tarikat /tasavvuf; müessesevi şekliyle doğrudan kitap ve sünnet'le sabit değildir.Niyet, çaba, temel prensip ve esaslar,varılmak istenen hedef zaviyesinden ise; şüphe yok ki mezkur iki ana kaynağa istinad eder.
    Zaten,bir şeyin doğru ve güzel olması için, onun Kur'an ve Sünnet tarafından doğrudan ve açıkça zikredilmesi gerekmez. Aslolan gerçek tasavvuf ve tarikatin; bu iki temel kaynağımız tarafından kötülenmemesi ve yasaklanmamasıdır. Bir de benzer konuda bir yasağın bulunmamasıdır.Tasavvuf ve tarikat için Kitap ve sünnet'te ne doğrudan ve ne de dolaylı bir zemm veya yasak bahis konusudur. Tam aksine; gerçek tasavvufun temel prensipleri bu iki kaynağın da cemiyete hakim olmasını istediği esaslardır.
    Ancak, tarikatı bir mecburiyyet ve müslümanlık gereği saymak ve böyle takdim etmek de doğru olmaz. Ehli bulunabilirse çok güzel ve faydalı olur. Tarih buna şahiddir. Ferd olarak da müessese olarak da cemiyetin ona ihtiyacı vardır. Mazimizde ictimai bünyemizin temel unsuru olmuştur.Tasavvuf ve tarikat yolundan nasib almak için; bir dergaha intisabı şart olarak görmeksizin, şahsen ve müstakil olarak da bir şeyler yapmak mümkündür. fakat; bu yolun bilgisine sahip olduktan sonra, bir disiplin içerisinde devamın sağlanması oldukça zor bir iştir. Öğretmensiz ve okulsuz tahsil yapmaya benzer. Mürşidin sohbet ve irşadından, cemaatin rahmet ve bereketinden mahrumiyet de az kayıp değildir. Bunlara rağmen; 'ben bu işi bağımsız olarak yapmak istiyorum' diyenlere de yolu açık tutmak lazım gelir. Cemiyetimizde; tarikate mensubiyyetlerini bildiğimiz niceleri vardır ki, matlub gelişmeden nasib alamamışlardır. Buna mukabil, şahsi gayreti ile; nefs terbiyesini başarmış ve zühd hayatını kendisine şiar edinmiş bahtiyar müslümanlara az da olsa her iklim de rastlamak mümkündür.
    Bu nazik konuyu şöylece noktalarsak, umulur ki ifrat ve tefrite düşmeden gerçek ifade edilmiş olacaktır: Tasavvuf ve tarikat yolunun nihai hedefi, kestirme bir ifadeyle; insan-ı kamil yetiştirmek ise bu önce fıtrat, sonra kısmet ve kaynağı yakalayabilmek meselesidir.
    * tarikate fevkaladelikleri yaşamak, zuhuratlara mazhar olmak, keşf ükerameti yakalamak ve ileride mürşid/şeyh olmak maksadıyla intisab edilmez. Bu edep mektebi, dünya okullarına benzemez ki, daha ilkokula gider gitmez; doktor olacağım, mühendis çıkacağım gibi fani hedefler peşinde koşalım. Dergaha; gerçek kul ve salih insan olmak hedefiyle girilir ve bu uğurda samimi çaba sarf edilir, sonuçta ilahi taktire boyun eğilir vesselam...
    * Tasavvuf yolu, ilimsiz olmaz. mürşidin kendine münasip mertebede, müridin de kendisine gerekenseviyede ilim sahibi olmaları şarttır. Mürid: İlm-i halden sınıf geçecek bir nota sahip olmalıdır. Zaten zaman içerisinde sohbetlerde dini bilgileri artmaya devam edecektir. İlim, amel için olduğundan dervişin ilmi arttıkça ameli de artacaktır. İhlas ve samimiyet ise bu işin 'olmazsa olmazı'dır.
    *Ehl-i tarik; mürşidi ve müridi ile; riya ve gösterişten hatta bunların rüzgarından bile azami derecede sakınmak mecburiyetindedirler. Kimse mensubiyyetini ulu-orta ilan etmemeli, hele bunu övünme konusu asla yapmamalıdır. Nasıl ki nafile ibadetlerde gizlilik esas ise; burada da aleniyyetten kaçınmalıdır.
    *Ancak sorulduğunda karşıdakinin merakını gidermek ve kısmetine mâni olmamak için doğruyu söylemekte bir beis yoktur. Fakat tarikata çok açık ve ısrarlı bir davet lüzumsuzdur.
    *Tarikat mensubu bir kimse; ehl-i tarik olmayana farklı bir gözle bakamaz, istihfaf edemez, küçük göremez. 'Falanca kimse çok iyi bir müslüman amma, bir eksiği var, ehl-i tarik değil' gibi sözler sarf edemeyeceği gibi, gönlünden dahi geçirmesi doğru olmaz. Farklı bir dergaha mensup olan için de aynı yasaklar geçerlidir. Tarikatlar arası transfer mahiyetindeki çalışmalar ise yersiz ve yakışıksızdır.
    *Dergahlar su kaynakları mesabesindedir. Şer'i ölçülere uyanlar arasında bir ayırım bahis konusu olamaz. Hepsi kaliteli su olmakla beraber kimileri; Karakulak suyunu, kimileri Kayışdağı ve kimileri de taşdeleni tercih eder. Bazen tercih değişiklikleri de olabilir. Meseleye bu gözle bakmak lazım gelir. Bir dergahtan feyz alamayan kimse, diğer dergahta feyz bulabilir. Bu değişikliği 'destur' alarak yapmak mahsur teşkil etmez. Gelene; 'gelme' denemeyeceği gibi, gidene de 'gitme' demek doğru olmaz. Bir mürşide devam ederken, başka bir şeyh efendiyi dinlemek, bir dergahır müntesibi iken, zaman zaman bir diğer dergahta bulunmak yadırganamaz.


    ____________________________________________________________
    Prof. Dr. Osman Öztürk'ün 'Tasavvufta İslami Hassasiyet' isimli kitabından alıntıdır.

  • DÜNYA HAYATI20.03.2006 - 16:15

    DÜNYA ALDATICIDIR


    'Dünya bizim için bir istasyon, hayat akıp giden bir tren ve bizler bugün burada yarın başka yerde fakat bir gün muhakkak Yaradan'ın huzurunda olacak yolcularız. Dünyanın tek fonksiyonunun; Ahiret'in kazanılma yeri oluşunda ibaret bulunduğunu kabul ederiz.
    'Dünyada mekan, Ahiret'te iman' tekerlemesinin imanı zedeleyici bir safsata olduğunu, bunun doğrusunun ise; 'dünyada iman, ahirette mekan' olması gerektiğinin şuuruna sahip oluruz. Hesap'a, Mizan'a, Sırat'a, Cennet ve Cehennem'e iman ederiz.
    Deliller: el-Bakara / 212; Yunus / 7-8; el-Hadid / 20'

    Dünyaya bakış açısı, dünya görüşü veya bir başka ifadeyle, hayat felsefesi; ferd, cemiyet ve devlet açısında fevkalade ehemmiyet arzeder. Dünyaya ebedi hayatın kazanılacağı bir istasyon gözü ile bakmak var, bir de onu, kaçırılmaz fırsatların zemini olarak görmek var. Bunlar, ferd, toplum ve devlet olarak insanoğlunun hayatında taban tabana zıd oluşumlar meydana getirir.

    Dünya hayatının geçiciliği ve insanoğlunun faniliği; ölüm denen gerçekle her an isbat edilmektedir. Herkes, doğduğuna inandığı gibi, öleceğine de mutlak gözüyle bakmaktadır. Buna rağmen dünya hayatının cazibesi, insanlara çok kere ölüm gerçeğini unutturmakta ve yanlış işler yaptırmaktadır. Mevcud dünya düzeni ve baş aktörleri, fani hayatı, çekici hale getirmek için muazzam bir seferberlik ilan etmiş durumdadırlar. Bu hal, onlara diledikleri gibi at oynatma imkanı vermekte olduğundan, baş döndürücü tuzağın esiri olmakla, çok defe iradesini kullanmaktan acze düşmektedir. Bu da çıkarcı yönetimlerin ve hortumcuların işine gelmektedir.

    Bizde ise, insanımızı dünya-perest yapma uğruna mukaddes dinimiz, yıllar yılı alabildiğine sömürülmektedir. İnsanımıza iftar sofrasında bile; 'yaşama sevinci' duası yaptırılmaktadır. Mezarlık duvarındaki 'her canlu ölümü tadacaktır' (Ankebut, (29) / 57) Ayet-i Kerimesinden rahatsız olanlar, alkışla ve keman çalarak ölüsünü yolcu edenler, mezarı başında içki içilmesini vasiyet edenler, ve daha neler, neler.. Hepsi 'yaşama sevinci'nin kurbanları.. 'Dünyada mekan, ahirette iman' safsatası da din adına dünyayı sevdirmek için kimbilir nice zamandır kullanılmaktadır. İslami bilgilerin ışığında meseleye baktığımızda; insana iman dünyada lazım ki onu Ahirette yani Cennette mekan sahibi yapsın. Dünyada mekan sahibi olmak, öbür alemde bir işe yaramadığı gibi, Ahirette de imanın bir önemi yoktur. Herhalde bir zamanlar; 'Dünyada iman, Ahirette mekan' olarak kullanılırken, açıkgöz bir dünya-perest, kelimelerin yerlerini değiştirerek bu tuzağı hazırlamış.

    İnsanların tek hedeflerini dünya haline getirme çabaları ne yazık ki, yüzyılımızda dünya çapında başarıya ulaşmıştır. Dünya müslümanlarının da büyük çoğunluğunun öncelikli hedefi, dünya olmuştur. Kur'an'i ifadeye baktığımızda Rabb'imiz; müslümanı 'Ahiret Yurdu arayıcısı' olarak tavsif buyurmaktadır. (Kasas (28) / 77) . Esefle ifade etmeye mecburuz ki; dünya sevgisine mukaddes kitabımızdan kılıf arayanların tutundukları tek dal bu Ayet-i Kerime'dir. Oysa Allah, öncelikle verdiği nimetleriyle Ahiret'i kazanma çabasında bulunmamızı emrettikten sonra; 'dünyadan nasibini de unutma' buyurmaktadır. Burada ne dünya sevgisinden bahis var, ne de ona verilmiş bir değer var. Dünyadan nasibimizi unutur, yemez-içmez, sağlığımızla ilgilenmezsek, Ahiret'i hangi vasıtayla kazanacağız? İslam adına dünyayı sevdirme çabaları boştur. Kur'an'da dünya lehine veya ona değer veren tek Ayet yoktur. Buna mukabil dünya ve dünya hayatı ile ilgili bütün Ayet'ler onun önemsizliğini hatta hiçliğini vurgular. (Mesela bkz. 2 / 212; 3 / 185; 4 / 77; 6 / 32, 70, 130; 9 / 38; 10 / 7, 24; 13 / 26; 18 / 28; 29 / 64; 57 / 20)

    Peygamber Efendimiz, 'dünya sevgisinin her yanlış ve günahın başlangıç noktası olduğunu' beyan buyurur. (el-Camiussagir, Kahire 1321 H, I, 122) .

    _________________________________________________
    Prof. Dr. Osman Öztürk'ün 'Kulluk' isimli kitabından alıntıdır.

  • gençlik20.03.2006 - 16:05

    Genç kimdir? veya kim gençtir?

    Burada, fiziki açıdan değil, rûhİ bakımdan gençlik bahis konusudur. Doğum senesinin gösterdiği yaşı kaç olursa olsun; karşılığını Ahirette göreceği bir hizmet ve iş teklif olunduğunda, tereddüt geçirmeden: 'Yaparım inşaallah' diyen kimse gençtir. Cinsiyet yani erkek veya hanım oluş, hükmü değiştirmez.

    Genç:
    1- Hizmetten kaçmaz, mazeret üretmez ve yüksünmez.
    2- Hizmet için dünyalık düşünmez.
    3- 'Bir yapan bulunur', 'bana mı düştü', 'ben miyim vatan kurtaran aslan' gibi kaytarma bahaneler aramaz.

    'İnşaallah yaparım' deyip, bütün samimiyeti ve gücü ile varını yoğunu ortaya koyar. Hizmeti bizzat yapar, yaptırır ve bu uğurda yıpranmayı, yorulmayı ve hatta gerekirse canını feda etmeyi göze alır. Hizmet esnasında çektiği sıkıntıları ve karşılaştığı müşkilleri; günahlarına keffaret, sağlık ve dinçliğine vesile ve yüksek manevi derecelere ulaşma sebebleri olarak kabul eder.

    İşte bu anlayışla hareket eden herkes; nüfus cüzdanındaki 'yaş' hanesine bakılmaksızın gençtir.

    ____________________________________________________
    Prof. Dr. Osman Öztürk'ün Genç Adam ismli kitabından alıntıdır.

  • şehit ana ve babaları19.03.2006 - 17:07

    İnsanlar ölüme durup dururken sevdalanmazlar. Eskiden ebeler çocukları ana karnından alırlarken 'Bismillah! Ya Gazi! Ya Şehit! ' derlermiş. Sonra ninnisi de böyle devam edermiş. Şimdi ise ya doktor' ya mühendis deniliyor! ! !
    Ne mutlu şehit ana ve babalarına! Rabbim o şuurlu nesilden olabilmeyi nasib eylesin!

  • şehitler ölmez19.03.2006 - 16:59

    Şehid kelimesi, iyice gören demektir. Allah-u Teala şehitlere gideceği yeri ölmeden önce gösteriyor. Şehit ölünce araya zaman girmeksizin yeni bir hayatla diriliyor.


    'Allah yolunda öldürülenlere sakın ölüler demeyiniz! Sizin bildiğinizin aksine onlar diridirler de siz farkında değilsiniz.' Bakara 154
    'Allah yolunda öldürülenleri sakın siz ölüler zannetmeyiniz. Tam aksine onlar dipdiridirler. Ve Rableri katında şimdi rızıklandırılıyorlar. Allah'ın orada kendisine ikramı dolayısıyla sevinç çığlıkları atıyorlar.' Al-i İmran 169

  • şehit19.03.2006 - 16:57

    ŞEHİTLİK

    ŞEHİTLİK:
    1) İmani bir konudur
    2) Eğitim konusudur.
    3) Niyet konusudur. (Halis niyet)
    4) Dini bir müessesedir


    Şehadet: Dini bir müessesedir. Madem şehadet dini bir müessesedir, öyleyse kimin şehit
    olacağına din karar verecektir. Allah'ı, Kitab'ı, Peygamberi, Ümmeti, Vatanı, İffet ve Namusu ve Meşru yoldan (helal yoldan) kazanılmış serveti müdafaa ederken öldürülenler şehitir. Şehadet; cihad yaparken Allah yolunda insanın can vermesidir. Kimin şehit olacağına Kur'an karar vermiştir. Sistem yıllardır şehit kavramını sulandırmıştır. Nasıl ki kurban derisine, fitreye musallattır; şehitlik konusunda da sistemin sığınma hakkı olmaması gerekir. Sistemin kendi icad ettiği şehit türleri çoğalmıştır fakat böyle bir hakkı yoktur! Şehit kelimesi yerine başka bir kelime bulması gerekir. Lazım gelen yerde dini yedek parça gibi kullanmaktır bu!
    Şehitlik dini bir kavramdır, bunun içini doldurma hakkı da dindedir. Nasıl ki tıp kavramlarını tıp doldurur, din kavramlarını da din doldurur.
    Gerçek şehadet; kendi isteğinle, bile bile olan şehitliktir.Mesele boğulmak, kendi isteğimizle olmadığı için tam bir şehitlik sayılamaz. Hatta helel servetini savunurken şehit olsa da savaşarak şehit olanla aynı değildir.
    Müslüman anne-baba çocuğunun askerlik yaptığı yere gidiyor, rahatı yerinde mi diye bakıyor. Namaz-niyaz, ahlak var mı diye bakmıyor. O anne-baba, ver oğlunu şehit yapayım dendiğinde vermez. O yüzden ahiret inancının çok sağlam oturması gerekir.


    'Allah mü'minlerle alış-veriş yaptı ve onlara canları ve malları karşılığında Cennet'i verdi..' Tevbe / 111
    'Allah yolunda öldürülenlere sakın ölüler demeyiniz! Sizin bildiğinizin aksine onlar diridirler de siz farkında değilsiniz.' Bakara 154
    Şehid kelimesi, iyice gören demektir. Allah-u Teala şehitlere gideceği yeri ölmeden önce gösteriyor. Şehit ölünce araya zaman girmeksizin yeni bir hayatla diriliyor.
    'Allah yolunda öldürülenleri sakın siz ölüler zannetmeyiniz. Tam aksine onlar dipdiridirler. Ve Rableri katında şimdi rızıklandırılıyorlar. Allah'ın orada kendisine ikramı dolayısıyla sevinç çığlıkları atıyorlar.' Al-i İmran 169