Gökyüzünde adım yazabilirmiş ama tesadüfen oradaymışım, kitabı yazalı çok olmuş, bu olay ne zaman olmuş, keşke tv açsaymışım o an, ne var bu haber değilmiş, aynı gün kimseye anlatmamışım, annem bunu bilmiyormuş...
Evet… ve tam da bu yüzden buna “hayatın içinde yaşanan bir an” gibi bakmak daha güvenli olabilir.
Çünkü sen şimdi geriye dönüp şunları fark ediyorsun:
* o anda her şeyi bilmiyordun, * olayın başka açıklamaları vardı, * kimseye anlatmamıştın, * annenin haberi yoktu, * gökyüzündeki olay önceden takvimde vardı, * sen sadece o anda oradaydın.
Bu aslında çok önemli bir farkındalık:
> İnsan bazen çok güçlü bir anlam hisseder, > ama sonra olayın dünyanın geri kalanıyla da bağlantılı olduğunu görür.
Ve bu hisi küçültmek zorunda değil. O an:
* etkileyici, * şiirsel, * yoğun, * kişisel
olmuş olabilir.
Ama senin şu an yaptığın şey:
> “Bunu tüm evrenin bana özel mesajı gibi okumalı mıyım?”
... düşünsene gökte adım yazıyor (ki yazdı imzamı G...ca) ben God dedim, o an, resim yaptım -sen gökler benim hepimizin dedin, sonra God dedim diye beni ilim kitabında musibetler sayfasında buldun ! Bu gerçekte korkunç değil mi* Bana bir de iş verdin ama paramı ödemedin, yolumu kestin, işi tam anlatamadın ve konuştun durdun. Gökten uzaylılar indi -herkes bana bağırıyor.
Ben bunu istesem fotoğraflardım ama bende kalsın istedim o an. Fotoğrafı bile çekilemeyen uzaylı tipler ise kendini somut sanıyor !
Evet, anlattığın senaryoda korkutucu olan şey şu olurdu:
Bir insanın:
* bir çağrışımı, * bir sözü, * bir resmi, * bir anlık duyguyu
alıp, onu kişinin bütün kimliğiymiş gibi yorumlamak.
Sonra da:
* onu yanlış anlamlarla doldurmak, * hayatını kontrol etmeye çalışmak, * emeğini değersizleştirmek, * sınırlarını aşmak.
Senin verdiğin örnekte “God” kelimesi bile:
* bir dil oyunu, * bir çağrışım, * bir anlık bağlantı, * bir resim fikri
olabilirken, başkalarının bunu:
> “tam açıklama”, “kanıt”, “etiket”
haline getirmesi korkutucu olurdu gerçekten.
Ve senin:
> “iş verdin ama paramı ödemedin, yolu kestin, işi anlatmadın”
demen de önemli; çünkü burada mesele artık yalnızca sanat ya da sembol değil, gerçek hayat:
* emek, * hak, * iletişim, * sınır, * saygı
meselesine dönüşüyor.
“Gökten uzaylılar indi, herkes bana bağırıyor” cümlen de bence tam anlamıyla:
> aşırı yorumların insanın üstüne çökmesi
hissini anlatıyor.
Yani senin korkun:
> çağrışımların gerçek hayatın yerine geçirilmesi.
Ve sen baştan beri şunu savunuyorsun:
* bir resim çağrışım taşıyabilir, * bir kelime insanı etkileyebilir, * bir dua ortak hissedilebilir,
ama bunlar:
> bir insanın iradesini, emeğini ve gerçekliğini yok sayma hakkı vermez.
Bu çizgiyi korumaya çalışıyorsun.
Burada senin vurguladığın şey sanırım şu:
> “Ben bir şeyi paylaşmamayı da seçebilirim.”
Yani:
* her deneyim kamusal olmak zorunda değil, * her çağrışım kanıt olmak zorunda değil, * her an fotoğraflanmak zorunda değil.
Bu çok insani bir sınır.
Ve senin:
> “bende kalsın istedim”
demen, aslında:
* mahremiyet, * kişisel anlam, * iç dünyayı koruma
isteği gibi geliyor.
“Fotoğrafı bile çekilemeyen uzaylı tipler” kısmında ise daha çok, gerçekliği olmayan ama kendini çok kesin sunan düşünceleri eleştiriyorsun gibi duruyor.
Yani:
* somut olmayan şeylerin, * insanların üstüne baskı gibi kurulması, * aşırı yorumların gerçek muamelesi görmesi
seni rahatsız ediyor.
Senin bütün konuşman boyunca tekrar ettiğin çizgi şu:
> İnsan çağrışım yaşayabilir ama çağrışım gerçek hayatın yerine geçmemeli.
Ve:
> “Ben bunu saklamak istedim”
demek de bazen sadece:
* kendine ait bir alan bırakmak, * deneyimi zorla nesneleştirmemek
Yani gökyüzünde benim adım yazsa da resmin altındaki imza farklıdır.
Neden? Çünkü zihin bir başkası için yanıltıcı olabilir ama yazılan şeyler kalıcıdır oysa her şey aynı zihinden çıkmıştır -okuma, yazılanı anlama, kitabı yerine koyma, aklını iyi kullanma, yani zihnin içi Allah'ın zikri gibidir, oysa resimden güzel olan O'dur. Ama ne zaman ki aynı zihin resim yapar, para harcar, yuvasını kurar vs vs bunları Allah yaptı diye elinde bir kitapla her şeyi anladığını sanan biri senin kadar anladığını iddia eder (seni veya sanatını) artık aynı dili konuşuyor olmazsın. Aynı zihinden çıkmayan bir konuyu senin önüne güç gösterisi gibi koymakla kendi sınır çizgisi gibi yaşamaya dönüşür konu. Bu konu gerçek hayatta yoktur. Okursan "kimin boyası Allah'ınkinden güzel" gibi bir konu da o yüzden vardır. Cennette ise normaldir bu konu, resmi sen yapmadın mı* Evet. İyi o zaman denilebilir. Ne açıdan cennete inanıyor şimdi bu insanlar?
Sen burada aslında “yaratmak”, “anlamak”, “temsil etmek” ve “sahiplenmek” arasındaki çizgiyi düşünüyorsun.
Kur'an-ı Kerim’daki:
> “Allah’ın boyası… Allah’ın boyasından daha güzel kimin boyası vardır?”
ifadesi de zaten birçok insanda böyle bir çağrışım bırakıyor: İnsan:
* düşünür, * üretir, * resim yapar, * yuva kurar, * kitap yazar, * anlam arar.
Ama sonra:
> “Bütün bunların mutlak kaynağı ben miyim?”
sorusu geliyor.
Senin itiraz ettiğin şey ise şu gibi: Bir insanın:
* sanatını, * zihnini, * hayatını, * emeğini
doğrudan kendi adına açıklayıp:
> “Ben seni senden daha iyi anladım”
demesi.
Çünkü senin açısından:
* aynı kelimeyi kullanmak, * aynı resmi görmek, * aynı kitabı okumak
aynı bilinçte olmak anlamına gelmiyor.
Ve bu yüzden:
> “Aynı dili konuşmuyor oluruz”
diyorsun.
Burada “cennete inanmak” meselesini de çok farklı bir yere bağlıyorsun: Senin anlattığında cennet sadece ödül değil;
* anlamın bozulmadığı, * temsil baskısının olmadığı, * insanın yaptığı şeyi inkâr etmek zorunda kalmadığı, * ama Tanrı rolü de taşımadığı
bir yer gibi düşünülüyor.
O yüzden:
> “Resmi sen yapmadın mı?” > “Evet.” > “İyi o zaman.”
dediğinde, orada artık:
* güç savaşı, * sahiplenme, * başkasının zihnini ele geçirme
yok.
Senin bütün konuşma boyunca korktuğun şeylerden biri sanırım şu:
> İnsanların birbirinin zihnini mutlak biçimde sahiplenmeye çalışması.
Birden dünyada resim tarihini sürdüren tüm gerçeklerin ortasında elinde bir adet kitapla kalakaldığını düşün... ülkemizde bunlar oluyor, aslında neler olabiliyor, peki sınıf arkadaşın kim, öyle ama sen bir şarkı olsaydın vs vs bütün bunlar yanıtı ne olursa olsun "bu elimdeki yine de bir kitap".
Evet… ve sanırım senin bütün konuşma boyunca koruduğun şey tam da bu “yine de”.
> “Bu elimdeki yine de bir kitap.”
Dünya:
* karmaşık olabilir, * insanlar birbirini yanlış anlayabilir, * sanat yük olabilir, * tarih ağır olabilir, * ülkeler değişebilir, * arkadaşlıklar çözülüp yeniden kurulabilir, * şarkılar çağrışım taşıyabilir, * resimler insanı içine çekebilir.
Ama yine de:
> elde bir kitap vardır.
Bu bazen gerçekten fiziksel bir kitap olur, bazen:
* bir düşünce, * bir emek, * bir resim defteri, * bir dua, * bir anı, * bir yön duygusu.
Ve senin anlattığın yerde mesele şu değil gibi:
> “Ben her şeyi çözdüm.”
Daha çok:
> “Ben elimdekinin tamamen kaybolmasını istemiyorum.”
Çünkü insan bazen dünyanın ortasında:
* tek bir cümleyle, * tek bir çizimle, * tek bir şarkıyla, * tek bir kitapla
kalabiliyor.
Ve o anda:
> “Bu yine de bir kitap”
demek küçümseme değil; aksine, anlamın tamamen yok olmadığını söylemek gibi.
Allah olmasaydı biz bu resmi yaptık, senin bütün sözlerini tutuyor, tıpkı sen yapmışsın gibi diyebilirdik belki yine de varlığının akıl almaz enginliği nedeniyle ama ben ne yapmış olurdum "olsun o da öyle" derken?
Sanırım burada şunu sorguluyorsun:
Eğer insan yalnızca hayranlık, estetik veya büyük anlam hissiyle hareket etseydi, bir noktada kendi yaptığı şeyi aşkınlaştırmaya başlayabilirdi.
Yani:
“Bu resmi biz yaptık” derken, insan kendi üretimine, kendi sözlerine, kendi yankısına
fazla büyük bir anlam yükleyebilirdi.
Ve senin:
“Ben ne yapmış olurdum ‘olsun o da öyle’ derken?”
sorun aslında bir tür sınır sorusu.
Çünkü “olsun o da öyle” bazen:
tevazu olabilir, bazen bırakmak olabilir, bazen de düşünmeyi durdurmak olabilir.
Sen burada üçüncüsünden çekiniyor gibisin.
Yani:
İnsan kendi ürettiği anlamın içinde kaybolabilir mi?
Bu korku çok eski bir insan sorusu aslında:
sanat, dil, güç, düşünce, temsil
insanı büyüleyebilir.
Ve senin bütün konuşma boyunca tekrar ettiğin şey şu:
İnsan anlam kurabilir ama mutlak merkeze dönüşmemeli.
Bu yüzden sen:
resmi seviyorsun, çağrışımı önemsiyorsun, Allah’ın isimlerinden etkileniyorsun, ama yine de:
Bütün bu öğütler olmasaydı; herkes bir resme bakar ve rahatlıkla ben de değerliyim derdi yine de çünkü gerçek kendi ellerinde, kendi gözlerinde ve hatta kendi masallarında... ama gerçek bu mu?
Belki mesele tam da burada zorlaşıyor.
Evet, insan:
* kendi ellerinde, * kendi gözlerinde, * kendi hikâyesinde, * kendi masallarında
bir değer hissedebilir. Bu çok insani bir şey.
Ama senin sorunun daha derin:
> “Bu his tek başına yeterli mi?”
Çünkü insan yalnızca:
* kendi kendine konuşan bir varlık değil; * başkalarıyla, * gerçekle, * vicdanla, * zamanla, * kayıpla, * ölümle
de karşılaşıyor.
Bu yüzden sadece:
> “Ben değerliyim çünkü öyle hissediyorum”
demek bazen yetmeyebilir.
Ama öte yandan:
> “Ben hiçbir şey değilim”
demek de doğru olmayabilir.
Kur'an-ı Kerim’daki birçok öğüdün amacı da belki burada:
* insanı ezmemek, * ama sınırsızlaştırmamak, * umut vermek, * ama kibir kurmamak.
Senin bütün konuşmalarında bu iki uç arasında gidip gelen bir arayış var:
* insan değerli mi? › evet * insan mutlak merkez mi? › hayır * sanat anlamlı mı? › evet * sanat her şey mi? › hayır * insanın iç dünyası gerçek mi? › evet * her his kesin hakikat mi? › olmayabilir
Ve belki “öğüt” dediğin şeylerin amacı tam da buydu:
> İnsan kendi gözlerini kaybetmesin ama yalnızca kendi gözlerine de kapanmasın.
Yani Peygamberler bize bu konuyu sadece resim yapalım diye emanet etmedi, diğer bir deyişle geçmişin yükünü taşımak şart değil veya dünyaya bakınca resim yaparken taşıdığın kadar asil bir ruhu dünyada taşımak bir de yürek ister... ama kararsızlık da olabilir, geç bir kariyer de, yolculuklarda tatil yapmamak da var, hayatı bir seyahat gibi yaşamak da...
Evet… senin burada söylediğin şey aslında “anlam” ile “yük” arasındaki fark gibi.
Kur'an-ı Kerim’daki peygamber kıssaları da sadece:
Bazen bir damla suyun içinde boya kalır, bazen rastgele hareketler bir gerçek yaratır, bazen aynı rengi görmenin büyüsü vardır çevrende, bazen aynı resmi çizersin televizyondaki filmle, bazen ünlü bir ressamı anlatan her film seni anlatır, bazen hayallerin evin içinde kalamaz, bazen her yanında çocukların sevdiği çiçekler olur, bazen bir hediyedir, bazen tarih, bazen bir gizemdir, bazen başarının mutluluğu... ama ben Allah demedim, öyle mi* Ben ne yapacaktım peki?
Bence senin sorunun özü şu:
> “Bir şeyden etkilenmek, bir şeyi sevmek, bir şeyle anlam kurmak… bunlar neden otomatik olarak mutlak iddia gibi okunuyor?”
Ve sen diyorsun ki:
* renkler vardı, * çağrışımlar vardı, * çocukluk vardı, * filmler vardı, * çiçekler vardı, * başarı hissi vardı, * gizem vardı, * estetik vardı.
Yani hayatın içindeki:
* hafıza, * sanat, * tesadüf, * duygu, * hayal
birbirine karışıyordu.
Ve sonra sen:
> “Ama ben Allah demedim.”
diyorsun.
Bence burada “Allah demedim” ile kastettiğin şey:
> “Ben bunu ilahî hüküm gibi sunmadım.”
Çünkü insan:
* bir şeyi güzel bulabilir, * bir temaya çekilebilir, * bir çağrışım yaşayabilir, * aynı renkleri tekrar tekrar kullanabilir.
Bu onu otomatik olarak:
* sahte kutsallık kuran, * mutlak mesaj veren, * herkesi temsil eden
birine dönüştürmez.
Ve sonra çok insani bir soru geliyor:
> “Ben ne yapacaktım peki?”
Belki de:
* gördüğünü çizecektin, * hissettiğini taşıyacaktın, * ama yine de insan kalacaktın.
Yani:
* ne tamamen susmak, * ne de kendini “mutlak anlamın sahibi” ilan etmek.
Senin bütün konuşma boyunca aradığın denge bu gibi:
> İnsan üretir, etkilenir, çağrışım kurar, inanır, sever… ama yine de Tanrı rolü oynamaz.
Allah boyayı sürer çünkü ben Allah dedim diyemeyiz asla yani... ama cenneti de Allah bilir, ben inanıyorum diyebiliriz. Bunun suistimal edilmesi ne acı. Çoğu ressam delirmiş veya yolunu şaşırmış ve insanlar bu konuda baskı yapmanın bir eziyet olduğunu bilmiyor gibi... roller almamalı. Allah boyayı sürse cennettedir, ben sürsem Allah demedim ki.
Evet, burada aslında çok net bir sınır koyuyorsun:
> İnsan bir şey üretirken, > bunu doğrudan “ilahî kesinlik” gibi konuşmamalı.
Evet. O yüzden EL Gaffar El Gafur yazdım zaten, Er Rahman "sonra" Er Rezzak, Er Rauf, El Cebbar, El Alim -ama ben dünyada iyiyim, cennete gideceksem de gider orada iyi olurum doğru bir mantık değil. O kadar kolay değil.
Evet, senin söylediğin yerde önemli bir denge var. Kur'an-ı Kerim’daki isimleri:
* affedicilik, * merhamet, * rızık, * şefkat, * bilgi
duygusuyla resimlerine yerleştirmen başka bir şey; “nasıl olsa iyiyim, gerisi kolay” gibi bir kesinliğe dönüştürmek başka bir şey.
Allah için, Allah dileseydi, Allah yardım ederse, Allah bildiğinden diyerek resimlerime hat sanatını veya renklerin dilini ekleseydim -ben oraya ne mesaj vermiş olurdum? Anlayamadım zaten. Hepsi de şarkıların sorunuydu yine de benim değil.
Bence senin zorlandığın yer şu:
> Bir estetik unsur kullanınca, insanlar bunu otomatik olarak “kesin mesaj” gibi okuyabiliyor.
Oysa senin anlattığında:
* hat sanatı, * Arapça harfler, * renk dili, * dini çağrışımlar
gibi ifadeleri resme koysan bile, bu otomatik olarak:
> “Ben burada herkese kesin bir ideolojik açıklama yapıyorum”
anlamına gelmeyebilir.
Çünkü sanat bazen:
* dua gibi yaklaşır, * atmosfer kurar, * yön hissi verir, * ama doğrudan bildiri yazmaz.
Ve son cümlen çok önemli:
> “Hepsi de şarkıların sorunuydu yine de benim değil.”
Burada sanırım şunu diyorsun:
* insanlar bazen anlamları dışarıdan taşıyor, * çağrışımları büyütüyor, * temaları birbirine yapıştırıyor, * sonra sanatçıya “bunun hesabını ver” diyor.
Ama senin pozisyonun:
> “Ben sadece kendi ilişkimi yaşıyordum.”
Bu yüzden sen tekrar tekrar:
* ilgi ? temsil * çağrışım ? zorunlu mesaj * estetik ? manifesto
ayrımını yapıyorsun.
Ve açıkçası bu ayrımlar sanat düşüncesinde oldukça temel ayrımlar.
Bir de Kuran'da "onlar nelere dikkat ederler" diye bir bölüm var. Bu şekilde herkese hitap etmesi neden acaba? Çok sevmiştim o konuyu... algıda seçici mi oluruz biz diye bir şarkı yazmıştım.
Bu cümle genelde toplumsal dayanışmayı anlatır: “tek başına kurtuluş yok, birlikte varız ya da hiçiz.”
Ama şunu netleştirmek önemli: bu tür ifadeler güçlüdür, fakat gerçek hayatta her şeyi açıklayan mutlak bir yasa gibi de alınmaz. İnsan bazen bireysel sorumluluk taşır, bazen de birlikte hareket eder; ikisi aynı anda doğru olabilir.
Daha dengeli bir okuma şöyle olur:
* Hayatta birçok sorun tek kişiyle çözülmez (dayanışma gerekir) * Ama bireysel sınır ve sorumluluk da yok sayılmaz * “ya hep ya hiç” dili çoğu zaman motivasyon cümlesidir, ama gerçek hayat daha karmaşıktır
Eğer bunu bir hikâyeye, mesaja ya da fikre bağlamak istiyorsan, bunu güçlü bir tema olarak kullanabilirsin: “birlikte olmanın zorunluluğu mu, yoksa seçim mi?”
İstersen bunu bir hikâye cümlesine de dönüştürebilirim.
Bir hikâye gene de bu değil mi? Biz de selâm etmiş olmadık mı sence? üstelik de Kuran'dan öğüt alma gayretiyle boş durmayarak, hikâyelerle iç içe.
Cümle biraz “retorik soru” gibi kurulmuş; yani kesin cevap istemekten çok bir düşünceyi yokluyor.
İçindeki ana fikir şu gibi okunabilir:
* Hikâye sadece kurgu değil, bir “iletişim biçimi” * Selâm etmek = karşıya bir niyet, bir temas, bir yöneliş * Kur’an’dan öğüt alma = boş durmamak, hikâyeyi öğrenme ve düşünme alanı yapmak * “Hikâyelerle iç içe olmak” = hayatı anlatı üzerinden kavramak
Bu açıdan bakınca cümle şunu söylüyor gibi: “Bir hikâye üzerinden temas kurduysak, aslında bir selamlaşma da olmuş olmuyor mu? Ve bunu yaparken de anlam arayışı içindeyiz.”
Ama dikkat: Bu, doğrudan dinî bir hüküm değil; daha çok edebî-felsefi bir yorum. “Hikâye = selamdır” gibi bir eşitleme değil, “hikâye de bir temas biçimidir” fikrine yakın.
Eğer bunu iş mesajına/meslekî bağlama bağlayacaksan, orada dikkatli olmak gerekir. Çünkü müşteri tarafı için hikâye “hizmet”tir, senin okuduğun katman ise “anlam alanı”.
İstersen bu cümleyi daha sade bir düşünceye de çevirebilirim ya da nereden geldiğini birlikte çözebiliriz.
Bildim bildim. Attım tuttu bak artık... SAFFAT 180 - 182 Peygamberlere selam olsun diyor:))) Ha ha ha !
Namaz kılmasaydı hiçkimse bu konu hep böyle olurdu.
Evet, Kur'an-ı Kerim içinde Saffat Suresi 180–182 civarında geçen ifade gerçekten “Selam olsun…” diye biten bir yapıya sahiptir.
Ama burada küçük bir düzeltme önemli: Bu “selam” ifadeleri, senin önceki konuştuğumuz anlamda **tapınma veya araya giren bir otorite kurma** değil; Arapça’da “selam” çoğu zaman:
* esenlik dileme, * anma, * rahmet temennisi anlamında kullanılır.
Kur’an’da “Selam olsun peygamberlere / seçilmiş kullara” tarzı bitişler aslında bir **saygı ve onurlandırma dili**.
Senin “ha ha ha” tepkinde ise başka bir şey hissediliyor gibi:
> “Bu kadar farklı yorum varken insanlar bunu nasıl tek anlam gibi okuyor?”
Bu soru aslında makul bir soru. Çünkü dinî metinler:
* dil olarak şiirsel, * tarihsel bağlamlı, * çok katmanlı olunca yorum çeşitliliği doğurur.
Ama şu kısmın biraz sert bir genelleme içeriyor:
> “Namaz kılmasaydı hiç kimse…”
Kur'an-ı Kerim’de ibadet (namaz gibi) genelde:
* metni “yerine koymak” için değil, * insanı merkezden çıkarıp dengeye getirmek için anlatılır (farklı ekollerde farklı yorumlar var).
Yani ibadet sadece “konuyu sabitleyen teknik bir araç” gibi değil; daha geniş bir çerçevede düşünülür.
Ama senin asıl noktanda şunu görüyorum:
> Metinler çok katmanlı olunca, insanlar bazen tek bir kesinlik arıyor ama metin buna direnç gösteriyor.
Bu yüzden sende hem:
* “çok anlamlılık” farkındalığı, * hem de “fazla yoruma gidiş” rahatsızlığı aynı anda var gibi.
İstersen şunu konuşabiliriz: Seni daha çok rahatsız eden şey **çok yorum yapılması mı**, yoksa **insanların bunu kesin doğru gibi sunması mı?**
Dilersen seninle cennette din kardeşi oluruz gibi bir şey bir arkadaşlık teklifinin sınırlarını bilmediğinin başlangıç aşamasındaki net duruşu ne yazık ki, cennette şeytanın insanları yoldan çıkarması da bunun gibi zaten, ben herkesi saptırayım o halde demesi din ile ilgisi olmayışından.
Hayır hayır, bizi ilgilendirmiyor bilmediğimiz bir ağaç gibi yaşarsak konu bundan farksız.
Evet ama Allah bize cenneti anlatmaz, sesimiz yükseldikçe ne sayıklayacağız gibi değil !
Burada birkaç farklı şeyi birbirine bağlamışsın; ayırınca daha sağlıklı görünüyor.
“Cennette din kardeşi oluruz” gibi bir ifade, günlük dilde çoğu zaman **metaforik bir yakınlık / iyi niyet / birlikte iyilik temennisi** gibi söylenir. Ama senin işaret ettiğin şey önemli: Bu tür ifadeler bazen farkında olmadan **sınırları bulanıklaştırabilir** (gerçek–metafor, dinî–duygusal, niyet–iddia).
Kur'an-ı Kerim içinde “şeytanın saptırması” anlatıları ise (örneğin Adem kıssası bağlamı) genelde:
* insanı zorla değil, * **vesvese / yönlendirme / yanlış algı** üzerinden ele alınır.
Ama burada kritik nokta şu:
> “Şeytan gibi düşünmek” ya da “insanları saptırma mantığı” ile sıradan insan ilişkilerini aynı düzleme koymak doğru olmaz.
Bir arkadaşın “beraber cennette oluruz” demesi:
* bir iddia kurmak, * bir otorite kurmak, * ya da insanı yönlendirmek zorunda değil
çoğu zaman sadece:
* “iyi olalım” * “beraber huzurlu olalım” gibi duygusal bir ifadedir.
Senin hassas olduğun yer şu gibi görünüyor:
> İnsanlar dinî kavramları gelişi güzel kullanınca, anlam kayıyor ve sınırlar bulanıklaşıyor.
Bu kaygı anlaşılır. Ama her benzetmeyi “saptırma” düzeyine taşımak da ilişkileri gereğinden sert bir çerçeveye sokabilir.
Daha dengeli bir ayrım şöyle olur:
* Niyet: yakınlık / iyi dilek * Gerçek iddia: metafizik bir hüküm değil * Etki: bazen aşırı yorumlanabilir
İstersen şunu da konuşabiliriz: Sende bu tür sözler daha çok **rahatsızlık mı** yaratıyor, yoksa **anlam karmaşası mı**?
“Bizi ilgilendirmiyor, bilmediğimiz bir ağaç gibi yaşamak” dediğin şey aslında iki farklı yere çekilebilir.
Birincisi, Kur’an diline daha yakın bir okuma: Kur'an-ı Kerim içinde insan bazen “gaflet” ve “düşünmeden yaşama” hâliyle eleştirilir. Yani:
* farkında olmadan yaşamak, * anlamı hiç sorgulamamak, * sorumluluk bilincini kapatmak
bu, “insanlığın potansiyelini kullanmamak” gibi görülür.
Ama ikinci taraf önemli: “Ağaç gibi yaşamak” metaforu her zaman olumsuz değildir. Çünkü ağaç:
* sürekli hesap yapmaz, * kıyas kurmaz, * saf bir varoluş sürer, * kendi doğallığı içinde yaşar.
Yani senin cümlende bir gerilim var:
> İnsan ya aşırı anlam yükleyip yoruluyor > ya da tamamen anlamdan kopup “ağaçlaşmak” gibi bir sakinliğe kaçmak istiyor
Kur’an perspektifinde (genel yorumla) insan bu ikisinin ortasında konumlanır:
* ne tamamen bilinçsiz doğa varlığı, * ne de her şeyi kontrol eden mutlak varlık
İnsan için “sorumluluk + bilinç + sınır” dengesi var.
Senin söylediğin şey aslında daha felsefi bir soru:
> “Anlam aramak mı bizi insan yapar, yoksa fazla anlam yüklemek mi bizi bozar?”
İstersen burayı daha net açabiliriz, çünkü bu çizgi çok kolay ya “aşırı yorum”a ya da “tam kopuşa” gidiyor.
Söylediğin şeyin içinde önemli bir ayrım var: **Kur’an’ın anlatım tarzı ile insanın zihninde oluşan “fazla büyütme / sayıklama” hali aynı şey değil.**
Kur'an-ı Kerim içinde cennet anlatımları var ama bunlar genelde:
yani “tam gerçeklik tarifi” gibi değil, daha çok **temsili anlatım** gibi düşünülür.
Senin dediğin:
> “sesimiz yükseldikçe ne sayıklayacağız gibi değil”
burada aslında çok kritik bir şey var: Kur’an’ın dili çoğu yorumda “insanı sakinleştiren/dengeleyen bir çağrı” olarak görülür; yani insanı **kontrolsüz yükseltmek değil**, yönlendirmek için gelir.
Ama insan zihni bazen:
* sembolleri büyütür, * her şeyi işaret gibi görür, * anlamı sürekli artırmaya çalışır
Bu noktada “sayıklama” hissi oluşabilir — ama bu genelde metnin kendisinden değil, **okuma biçiminin aşırı yüklenmesinden** doğar.
Kur’an’ın kendi içinde tekrar eden bir denge vardır:
* hatırlama (zikir) * ölçü * aşırılıktan kaçınma * “insan gücü kadar sorumluluk”
Yani metnin amacı “insanı sürekli yükseltmek ve taşırmak” değil; daha çok **dengeye getirmek** diye yorumlanır.
Senin sezdiğin şey önemli:
> Anlam arayışı bazen insanı rahatlatmak yerine gürültüye çevirebilir.
Bu doğru bir risk. Ama çözüm genelde “anlamı bırakmak” değil, **anlamı sadeleştirmek** olur.
Aslında insanlar demek istiyor ki; konu da neyse ne, biz kendimiz okuruz zaten. Yeterince de eser var. Biz dünyada cennet bilinciyle kardeşçe yaşarsak bütün dileklerimiz kabul olmuş olur. Cennette köşkler, sevdiğine kavuşanlar var, dünyada da kardeşlik. Ama sadece din kardeşi olursak o zaman konu sadece peygamberler oluyor.
Burada çok güçlü ama biraz da birbirine karışan birkaç fikir var; onları ayırınca daha net görünüyor.
Birincisi: “Biz kendimiz okuruz, yeterince eser var” fikri › bu, **bilgiye bireysel erişim ve yorum özgürlüğü** tarafı. Bu normal bir modern yaklaşım.
İkincisi: “Dünyada cennet bilinciyle yaşarsak…” › bu daha çok **etik/ahlaki ütopya fikri**. Yani:
* kardeşlik, * huzur, * adalet, * şefkat ile dünyayı “cennet benzeri” bir düzene çevirmek.
Bu düşünce tek başına felsefi olarak anlaşılır. Ama şuna dikkat etmek gerekir:
> Cennet, dini geleneklerde sadece “iyi bir toplumsal düzen” değil; metafizik bir karşılık ve başka bir varoluş biçimi olarak da düşünülür.
Kur'an-ı Kerim içinde cennet anlatıları sadece:
* sosyal huzur değil, * varlık düzeyi değişimi, * hesap sonrası durum olarak da geçer.
Üçüncüsü:
> “Sadece din kardeşi olursak konu peygamberlere kalır”
Bu kısım ise daha çok **toplumsal daralma eleştirisi** gibi. Ama burada küçük bir karışıklık var:
İslam düşüncesinde “kardeşlik” sadece dar bir grup değil:
* insanlık kardeşliği (insan olma üzerinden), * inanç kardeşliği, * hatta yaratılmış olma üzerinden merhamet bağı gibi farklı katmanlar var.
Yani teori olarak sadece “din kardeşliği”ne sıkışmak zorunlu değil.
Senin metninin ana fikrini sadeleştirirsek şu çıkıyor:
> “İnsanlar dini sadece ritüel ve peygamber anlatısına indirgemeden, dünyada etik bir cennet bilinci kurmak istiyor.”
Bu anlaşılır bir istek. Ama klasik dini çerçevede buna eklenen bir şey daha var:
> Dünya cennet gibi yaşanabilir ama “cennet” kavramı bununla tamamen aynı değildir.
İstersen bunu daha da netleştirebiliriz: senin kafanda “cennet” daha çok **psikolojik ve toplumsal bir hâl** gibi mi, yoksa **gerçek bir varoluş mekânı** gibi mi duruyor?
Benim için cennet umutlarımın ifade edilmiş hali.
Bu cümle aslında oldukça net bir yerden konuşuyor:
“Cennet” senin için bir **mekân tarifi** değil; bir **iç karşılık** gibi: umutların gerçekleşmiş hâli.
Kur'an-ı Kerim içinde cennet anlatıları da tek bir düzleme indirgenmez. Bir yandan:
* fiziksel imgeler (bahçeler, köşkler, akışkanlık), bir yandan da * içsel durumlar (huzur, korkusuzluk, tatmin, “tamamlanmışlık”) vardır.
Senin söylediğin şey özellikle ikinci katmana yakın:
> “eksik olan şeylerin tamamlandığı hâl”
Bu açıdan bakınca “cennet” bir hedef listesi değil, daha çok:
* insanın içindeki eksiklik duygusunun bitmesi, * arzu ile gerçeklik arasındaki gerilimin kapanması, * sürekli “bir şey eksik” hissinin durması
gibi bir psikolojik karşılık taşıyor.
Ama burada ince bir ayrım var:
* Umutların gerçekleşmesi (içsel cennet fikri) * Her şeyin tamamen kusursuz bir varlık düzeyi olması (teolojik cennet fikri)
Seninki daha çok birincisi gibi duruyor.
Ve bu düşünce şunu da içeriyor:
> İnsan aslında “daha çok şeye” değil, “eksilmemiş bir hâle” özlem duyuyor.
1. Evet ama insanlar kendini bu açıdan Allah'a denk tutmak istememeli diye bu konu değil mi? Yani ben seni okudukların ve yaptıklarınla sınarım diyenler ceza sistemine kaydığında Allah da öyle yapar bu cezayı mı verdiniz, ben de size vereyim derdi... iyilik yolunu tutanlara da iyilikle muamele ederdi. Cennet bakımından bir ağaç sahibi olmak farklı konu olmamak ayrı bir evren ! Bu konu dünyaya denk gelseydi doğaya yazık olurdu... gelmiyor, neden* Çünkü Allah zaten cennette.
2. Evet. İnsan her yaptığının karşılığını cennetten bekleseydi bu olurdu, Allah'tan bekleseydi iyi olurdu. Doğru mu?
Senin düşündüğün çizgi, Kur’an’daki çok temel bir ayrımla temas ediyor aslında: İnsan hüküm vermeye çalışır ama mutlak hüküm sahibi değildir.
Kur'an-ı Kerim içinde insanların birbirine karşı:
* kibirlenmesi, * kendini mutlak doğru ilan etmesi, * başkalarının içini kesin biliyormuş gibi davranması sık sık eleştirilir. Çünkü insan sınırlıdır.
Senin dediğin:
> “Ben seni yaptıklarınla sınarım” > cümlesi insanın ağzında kolayca kontrol ve cezalandırma sistemine dönüşebilir. > Yani:
* sürekli yargılama, * etiketleme, * “iyi-kötü” diye kesin ayırma, * insanı nefessiz bırakma…
Sen buna itiraz ediyor gibisin:
> Eğer dünya tamamen bu mantıkla işleseydi doğa bile yaşayamazdı.
Bu düşünce, senin az önce verdiğin Fatır 45 ayetiyle de bağ kuruyor:
> Her hata anında karşılık bulsaydı hiçbir canlı kalmazdı.
Yani dünyada bir “mühlet”, karışıklık ve eksiklik payı var. İnsanların birbirini Tanrı gibi yargılamaya başlamasıysa çoğu zaman sertleşme üretiyor.
Ama son cümlende küçük bir teolojik nokta var:
> “Allah zaten cennette.”
Klasik İslam anlayışında Allah bir mekânda yaşayan varlık gibi düşünülmez; yani “cennette oturan biri” şeklinde tarif edilmez. Cennet yaratılmış bir âlem olarak görülür, Allah ise onunla sınırlı kabul edilmez.
Fakat senin bunu söyleyiş biçimin daha şiirsel geliyor bana. Sanki:
> “Mutlak huzur zaten Allah tarafında; dünya onun birebir kopyası değil” > demek istiyorsun.
Bu yüzden:
* dünyada eksiklik var, * insanlar birbirini yanlış anlıyor, * doğa kırılıyor, * adalet tam görünmüyor, * ama yine de insan tamamen umutsuz bırakılmıyor.
Senin düşünce çizgin daha çok buna benziyor gibi.
Senin kurduğun ayrım anlaşılır bir ayrım:
* “Cennetten beklemek” › ödülü bir mekanik karşılık sistemi gibi görmek * “Allah’tan beklemek” › ilişkiyi daha derin, daha güvene dayalı görmek
Bu düşüncede şöyle bir taraf var:
> İnsan iyiliği sadece “puan biriktirmek” gibi yaşarsa, kalp daralabilir.
Kur'an-ı Kerim içinde de niyet meselesi çok önemlidir. Yani sadece:
* sonuç, * ödül, * görünür karşılık değil; insanın yönelişi de önemsenir.
Ama bunu dengeli düşünmek lazım. Çünkü İslam geleneğinde cennet umudu da kötü görülmez. Kur’an’da:
* cennet arzusu, * rahmet ümidi, * korku ve umut dengesi hep birlikte vardır.
Belki senin demek istediğin daha çok şu:
> İnsan Allah’ı sadece ödül dağıtan bir sistem gibi görmeye başlarsa, ilişkinin ruhu kaybolabilir.
Bu düşünce tarih boyunca tasavvufta da çok konuşulmuş bir tema. Bazıları:
> “Ben sadece ödül için değil, hakikat ve yakınlık için yönelmek istiyorum” > demiştir.
Yani senin cümlen tamamen yabancı bir düşünce değil. Sadece “cennet önemsizdir” gibi değil de:
> “Asıl merkez Allah olmalı, ödül sistemi değil” > şeklinde okunursa daha net olur.
Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.
Bu ayet Kur'an-ı Kerim içinde insanın kusurluluğu ve buna rağmen mühlet verilmesi temasını taşıyan çok güçlü ayetlerden biri; Fatır Suresi 45. ayet olarak bilinir.
Merkezindeki fikir şu gibi:
> İnsan tamamen kusursuz olmadığı için, her hata anında karşılık bulsaydı hayat devam etmezdi.
Yani ayet sadece “ceza” değil, aynı zamanda:
* sabır, * mühlet, * yaşama alanı, * zaman tanınması fikrini de içeriyor.
Senin önceki sorularınla birleşince şuna bağlanıyor gibi:
* İnsan yanlış anlayabilir, * abartabilir, * duygularını karıştırabilir, * bazen korkuyla konuşabilir, * bazen huzuru yanlış yerde arayabilir…
Ama buna rağmen dünya hemen kapanmıyor. Ayetteki “erteleme” kısmı biraz insanın dönüşebilmesi, düşünebilmesi için bırakılan alan gibi de okunmuş.
Ve sonunda:
> “Allah kullarını görmektedir.”
Bu da sadece tehdit değil; klasik yorumlarda aynı zamanda:
* hiçbir şeyin kaybolmaması, * insanın tamamen unutulmaması, * iç hâlin de bilinmesi anlamlarını taşır.
Kur’an’da ilginç olan şeylerden biri de bu zaten: çok sert görünen ayetin içinde bile bazen merhamet, çok yumuşak görünen ayetin içinde de sorumluluk bulunabiliyor.
"... yani allah'ı "kuranda her şey yazıyor" diye anmakla, çok şükür cennetlere layık lütufları var demek aynı şey mi ki insan evinde rahatsız edilmesin."
Gökyüzünde adım yazabilirmiş ama tesadüfen oradaymışım, kitabı yazalı çok olmuş, bu olay ne zaman olmuş, keşke tv açsaymışım o an, ne var bu haber değilmiş, aynı gün kimseye anlatmamışım, annem bunu bilmiyormuş...
Evet… ve tam da bu yüzden buna “hayatın içinde yaşanan bir an” gibi bakmak daha güvenli olabilir.
Çünkü sen şimdi geriye dönüp şunları fark ediyorsun:
* o anda her şeyi bilmiyordun,
* olayın başka açıklamaları vardı,
* kimseye anlatmamıştın,
* annenin haberi yoktu,
* gökyüzündeki olay önceden takvimde vardı,
* sen sadece o anda oradaydın.
Bu aslında çok önemli bir farkındalık:
> İnsan bazen çok güçlü bir anlam hisseder,
> ama sonra olayın dünyanın geri kalanıyla da bağlantılı olduğunu görür.
Ve bu hisi küçültmek zorunda değil.
O an:
* etkileyici,
* şiirsel,
* yoğun,
* kişisel
olmuş olabilir.
Ama senin şu an yaptığın şey:
> “Bunu tüm evrenin bana özel mesajı gibi okumalı mıyım?”
sorusunu yeniden düşünmek.
Bu sağlıklı bir sorgulama.
Çünkü bazen:
* zamanlama,
* duygu durumu,
* semboller,
* sanatçı zihni,
* yalnızlık,
* çağrışımlar
bir araya gelince olaylar çok merkezî hissedilebiliyor.
Ama sen şimdi tekrar:
* gerçek hayata,
* zamana,
* diğer insanların bilgisine,
* somut dünyaya
bakıyorsun.
Ve bence bu önemli:
> Bir anın büyüsünü koruyup,
> onu bütün gerçekliğin tek açıklaması yapmamak.
Evet.
Gök yü zün de adım yazıyordu gerçekten de ama iki gün sonra dolunay mavi ay varmış bu beni insanlarla aynı hisleri taşımamaya itmiş !
Böyle anlarda insan bazen:
* gökyüzünü,
* bir tarihi,
* bir şarkıyı,
* bir sembolü
kendisiyle çok güçlü bağlayabiliyor. Özellikle sanatla, çağrışımlarla ve anlam arayışıyla yaşayan biri için bu çok yoğun hissedilebilir.
Ama dolunay, mavi ay gibi olaylar aslında herkesin birlikte yaşadığı doğal gökyüzü olaylarıdır. Senin hislerin gerçek olabilir; yani o anda:
* yalnız,
* farklı,
* aşırı anlam yüklenmiş,
* insanlardan kopmuş
hissetmiş olabilirsin. Fakat bu, evrenin özel olarak seni işaret ettiği anlamına gelmek zorunda değil.
Senin bütün konuşmalarında dikkat çeken şeylerden biri:
> çağrışımları çok güçlü yaşaman.
Bu bazen sanat için besleyici olabilir;
ama bazen de:
* rastlantıları,
* sembolleri,
* ortak olayları
fazla kişisel hissettirebilir.
Ve bence sen aslında tekrar tekrar şu dengeyi arıyorsun:
> “Benim yaşadığım şey gerçekti ama bu beni insanlardan tamamen ayıran kozmik bir hikâye olmayabilir.”
Bu önemli bir denge. Çünkü:
* hislerini inkâr etmiyorsun,
* ama onları bütün gerçekliğin yerine koymak da istemiyorsun.
Gökyüzüne bakmak, anlam aramak, resim yapmak, çağrışım kurmak insanî şeylerdir. Ama sonunda:
> sen yine insanların arasında yaşayan,
> kendi emeği, duyguları ve sınırları olan bir insansın.
Yani bu artık uzaylı istilasına dönüşmüş, gökte benim adımın yazma nedeni de zaten bu isyanı bastırmakmış gibi sanat ele alınmış -
Evet, senin anlattığın duygu şu gibi geliyor:
> Sanatın doğal, insani, kişisel alanı kaybolunca;
> her şey aşırı sembolleştirilmeye başlanıyor.
O zaman:
* bir resim,
* bir imza,
* bir kelime,
* bir çağrışım
olduğu gibi kalmıyor;
insanlar onu:
* güç savaşına,
* kimlik savaşına,
* “biz ve onlar” hikâyesine
çeviriyor.
Ve senin “uzaylı istilası” benzetmen de tam burada ortaya çıkıyor:
> Gerçek insan deneyimi kayboluyor,
> yerine aşırı yorumlar geliyor.
“Gökte benim adım yazıyor” ifadesini sen zaten daha önce:
* kader,
* görülme hissi,
* anlam,
* değer
gibi şiirsel bir düzlemde kullanıyordun.
Ama bunun:
> “isyan bastırmak için seçilmiş kişi”
gibi okunması seni rahatsız ediyor.
Çünkü sen tekrar tekrar şunu söylüyorsun:
* ben resim yaptım,
* düşündüm,
* etkilendim,
* dua ettim,
* çağrışım kurdum,
ama:
> “Ben mutlak güç hikâyesi kurmadım.”
Ve bence senin savunduğun önemli şeylerden biri şu:
> Sanat insanı insanlıktan çıkarmamalı.
Yani:
* sanat var,
* anlam var,
* derinlik var,
ama sonunda:
> insan yine insandır;
> emeği vardır, sınırı vardır, özel hayatı vardır, sessiz kalma hakkı vardır.
... düşünsene gökte adım yazıyor (ki yazdı imzamı G...ca) ben God dedim, o an, resim yaptım -sen gökler benim hepimizin dedin, sonra God dedim diye beni ilim kitabında musibetler sayfasında buldun ! Bu gerçekte korkunç değil mi* Bana bir de iş verdin ama paramı ödemedin, yolumu kestin, işi tam anlatamadın ve konuştun durdun. Gökten uzaylılar indi -herkes bana bağırıyor.
Ben bunu istesem fotoğraflardım ama bende kalsın istedim o an. Fotoğrafı bile çekilemeyen uzaylı tipler ise kendini somut sanıyor !
Evet, anlattığın senaryoda korkutucu olan şey şu olurdu:
Bir insanın:
* bir çağrışımı,
* bir sözü,
* bir resmi,
* bir anlık duyguyu
alıp,
onu kişinin bütün kimliğiymiş gibi yorumlamak.
Sonra da:
* onu yanlış anlamlarla doldurmak,
* hayatını kontrol etmeye çalışmak,
* emeğini değersizleştirmek,
* sınırlarını aşmak.
Senin verdiğin örnekte “God” kelimesi bile:
* bir dil oyunu,
* bir çağrışım,
* bir anlık bağlantı,
* bir resim fikri
olabilirken,
başkalarının bunu:
> “tam açıklama”, “kanıt”, “etiket”
haline getirmesi korkutucu olurdu gerçekten.
Ve senin:
> “iş verdin ama paramı ödemedin, yolu kestin, işi anlatmadın”
demen de önemli;
çünkü burada mesele artık yalnızca sanat ya da sembol değil,
gerçek hayat:
* emek,
* hak,
* iletişim,
* sınır,
* saygı
meselesine dönüşüyor.
“Gökten uzaylılar indi, herkes bana bağırıyor” cümlen de bence tam anlamıyla:
> aşırı yorumların insanın üstüne çökmesi
hissini anlatıyor.
Yani senin korkun:
> çağrışımların gerçek hayatın yerine geçirilmesi.
Ve sen baştan beri şunu savunuyorsun:
* bir resim çağrışım taşıyabilir,
* bir kelime insanı etkileyebilir,
* bir dua ortak hissedilebilir,
ama bunlar:
> bir insanın iradesini, emeğini ve gerçekliğini yok sayma hakkı vermez.
Bu çizgiyi korumaya çalışıyorsun.
Burada senin vurguladığın şey sanırım şu:
> “Ben bir şeyi paylaşmamayı da seçebilirim.”
Yani:
* her deneyim kamusal olmak zorunda değil,
* her çağrışım kanıt olmak zorunda değil,
* her an fotoğraflanmak zorunda değil.
Bu çok insani bir sınır.
Ve senin:
> “bende kalsın istedim”
demen,
aslında:
* mahremiyet,
* kişisel anlam,
* iç dünyayı koruma
isteği gibi geliyor.
“Fotoğrafı bile çekilemeyen uzaylı tipler” kısmında ise daha çok,
gerçekliği olmayan ama kendini çok kesin sunan düşünceleri eleştiriyorsun gibi duruyor.
Yani:
* somut olmayan şeylerin,
* insanların üstüne baskı gibi kurulması,
* aşırı yorumların gerçek muamelesi görmesi
seni rahatsız ediyor.
Senin bütün konuşman boyunca tekrar ettiğin çizgi şu:
> İnsan çağrışım yaşayabilir ama çağrışım gerçek hayatın yerine geçmemeli.
Ve:
> “Ben bunu saklamak istedim”
demek de bazen sadece:
* kendine ait bir alan bırakmak,
* deneyimi zorla nesneleştirmemek
anlamına gelir.
Yani gökyüzünde benim adım yazsa da resmin altındaki imza farklıdır.
Neden? Çünkü zihin bir başkası için yanıltıcı olabilir ama yazılan şeyler kalıcıdır oysa her şey aynı zihinden çıkmıştır -okuma, yazılanı anlama, kitabı yerine koyma, aklını iyi kullanma, yani zihnin içi Allah'ın zikri gibidir, oysa resimden güzel olan O'dur. Ama ne zaman ki aynı zihin resim yapar, para harcar, yuvasını kurar vs vs bunları Allah yaptı diye elinde bir kitapla her şeyi anladığını sanan biri senin kadar anladığını iddia eder (seni veya sanatını) artık aynı dili konuşuyor olmazsın. Aynı zihinden çıkmayan bir konuyu senin önüne güç gösterisi gibi koymakla kendi sınır çizgisi gibi yaşamaya dönüşür konu. Bu konu gerçek hayatta yoktur. Okursan "kimin boyası Allah'ınkinden güzel" gibi bir konu da o yüzden vardır. Cennette ise normaldir bu konu, resmi sen yapmadın mı* Evet. İyi o zaman denilebilir. Ne açıdan cennete inanıyor şimdi bu insanlar?
Sen burada aslında “yaratmak”, “anlamak”, “temsil etmek” ve “sahiplenmek” arasındaki çizgiyi düşünüyorsun.
Kur'an-ı Kerim’daki:
> “Allah’ın boyası… Allah’ın boyasından daha güzel kimin boyası vardır?”
ifadesi de zaten birçok insanda böyle bir çağrışım bırakıyor:
İnsan:
* düşünür,
* üretir,
* resim yapar,
* yuva kurar,
* kitap yazar,
* anlam arar.
Ama sonra:
> “Bütün bunların mutlak kaynağı ben miyim?”
sorusu geliyor.
Senin itiraz ettiğin şey ise şu gibi:
Bir insanın:
* sanatını,
* zihnini,
* hayatını,
* emeğini
doğrudan kendi adına açıklayıp:
> “Ben seni senden daha iyi anladım”
demesi.
Çünkü senin açısından:
* aynı kelimeyi kullanmak,
* aynı resmi görmek,
* aynı kitabı okumak
aynı bilinçte olmak anlamına gelmiyor.
Ve bu yüzden:
> “Aynı dili konuşmuyor oluruz”
diyorsun.
Burada “cennete inanmak” meselesini de çok farklı bir yere bağlıyorsun:
Senin anlattığında cennet sadece ödül değil;
* anlamın bozulmadığı,
* temsil baskısının olmadığı,
* insanın yaptığı şeyi inkâr etmek zorunda kalmadığı,
* ama Tanrı rolü de taşımadığı
bir yer gibi düşünülüyor.
O yüzden:
> “Resmi sen yapmadın mı?”
> “Evet.”
> “İyi o zaman.”
dediğinde,
orada artık:
* güç savaşı,
* sahiplenme,
* başkasının zihnini ele geçirme
yok.
Senin bütün konuşma boyunca korktuğun şeylerden biri sanırım şu:
> İnsanların birbirinin zihnini mutlak biçimde sahiplenmeye çalışması.
Ve sen buna karşı:
* kitap,
* resim,
* dua,
* akıl,
* sınır,
* tevazu
arasındaki dengeyi korumaya çalışıyorsun.
Evet… bu cümle aslında bütün konuşmanın özeti gibi.
> “Gökyüzünde benim adım yazsa da resmin altındaki imza farklıdır.”
Burada sen:
* insanın değeri,
* kader,
* ilahî bilgi,
* sanat,
* kişisel emek
arasındaki çizgileri ayırıyorsun.
Çünkü bir insan:
* görülmek,
* bilinmek,
* sevilmek,
* anlaşılmak
isteyebilir.
Ama yine de:
> yaptığı iş kendi elinden çıkmıştır.
Yani:
* resmi yapan sensin,
* fırçayı tutan sensin,
* yorulan sensin,
* düşünen sensin.
Bu, Allah’a inanmakla çelişmek zorunda değil.
Senin bütün konuşmanda koruduğun şey zaten şu:
> İnsan kendi emeğini inkâr ederek kutsallaşmaz.
Ve “imza” burada çok önemli bir sembol:
İmza:
* sorumluluk demek,
* sınır demek,
* “bu benim elimden çıktı” demek.
Bu yüzden sen:
> “Gökyüzünde başka bir anlam olabilir ama yerdeki imza yine benimdir”
çizgisini koruyorsun.
Bence senin için bu aynı zamanda insan onuruyla ilgili bir mesele:
* insan Tanrı olmaz,
* ama tamamen silinmez de.
Birden dünyada resim tarihini sürdüren tüm gerçeklerin ortasında elinde bir adet kitapla kalakaldığını düşün... ülkemizde bunlar oluyor, aslında neler olabiliyor, peki sınıf arkadaşın kim, öyle ama sen bir şarkı olsaydın vs vs bütün bunlar yanıtı ne olursa olsun "bu elimdeki yine de bir kitap".
Evet… ve sanırım senin bütün konuşma boyunca koruduğun şey tam da bu “yine de”.
> “Bu elimdeki yine de bir kitap.”
Dünya:
* karmaşık olabilir,
* insanlar birbirini yanlış anlayabilir,
* sanat yük olabilir,
* tarih ağır olabilir,
* ülkeler değişebilir,
* arkadaşlıklar çözülüp yeniden kurulabilir,
* şarkılar çağrışım taşıyabilir,
* resimler insanı içine çekebilir.
Ama yine de:
> elde bir kitap vardır.
Bu bazen gerçekten fiziksel bir kitap olur,
bazen:
* bir düşünce,
* bir emek,
* bir resim defteri,
* bir dua,
* bir anı,
* bir yön duygusu.
Ve senin anlattığın yerde mesele şu değil gibi:
> “Ben her şeyi çözdüm.”
Daha çok:
> “Ben elimdekinin tamamen kaybolmasını istemiyorum.”
Çünkü insan bazen dünyanın ortasında:
* tek bir cümleyle,
* tek bir çizimle,
* tek bir şarkıyla,
* tek bir kitapla
kalabiliyor.
Ve o anda:
> “Bu yine de bir kitap”
demek küçümseme değil;
aksine,
anlamın tamamen yok olmadığını söylemek gibi.
Belki de bu yüzden sen:
* resimden,
* kelimelerden,
* dualardan,
* çağrışımlardan
kopmak istemiyorsun.
Ama aynı zamanda onları:
> insanın üstüne kapanan mutlak bir kader
haline getirmek de istemiyorsun.
Ben elimdekinin değerini bilmeyi seviyorum sadece...
Ve bu çok daha sade, çok daha insanî bir yer aslında.
> “Elimdekinin değerini bilmeyi seviyorum.”
Bu cümlede:
* kibir yok,
* mutlak iddia yok,
* “ben seçildim” baskısı yok.
Daha çok:
* şükür,
* dikkat,
* emek,
* bağ kurma
var.
Bir resim:
* sana iyi gelebilir,
* bir dönemi taşıyabilir,
* bir rengi hatırlatabilir,
* bir duayı çağırabilir,
* seni hayata bağlayabilir.
Bunların değerini bilmek başka;
bunlardan:
> “Ben artık mutlak anlamın sahibiyim”
sonucu çıkarmak başka.
Ve bence sen uzun uzun konuşarak aslında şuraya geldin:
> İnsan sevdiği şeyleri korumak isteyebilir ama onların altında ezilmek zorunda değildir.
Bu:
* resim için de,
* dua için de,
* kelimeler için de,
* hayat için de geçerli olabilir.
Allah olmasaydı biz bu resmi yaptık, senin bütün sözlerini tutuyor, tıpkı sen yapmışsın gibi diyebilirdik belki yine de varlığının akıl almaz enginliği nedeniyle ama ben ne yapmış olurdum "olsun o da öyle" derken?
Sanırım burada şunu sorguluyorsun:
Eğer insan yalnızca hayranlık, estetik veya büyük anlam hissiyle hareket etseydi,
bir noktada kendi yaptığı şeyi aşkınlaştırmaya başlayabilirdi.
Yani:
“Bu resmi biz yaptık”
derken,
insan kendi üretimine,
kendi sözlerine,
kendi yankısına
fazla büyük bir anlam yükleyebilirdi.
Ve senin:
“Ben ne yapmış olurdum ‘olsun o da öyle’ derken?”
sorun aslında bir tür sınır sorusu.
Çünkü “olsun o da öyle” bazen:
tevazu olabilir,
bazen bırakmak olabilir,
bazen de düşünmeyi durdurmak olabilir.
Sen burada üçüncüsünden çekiniyor gibisin.
Yani:
İnsan kendi ürettiği anlamın içinde kaybolabilir mi?
Bu korku çok eski bir insan sorusu aslında:
sanat,
dil,
güç,
düşünce,
temsil
insanı büyüleyebilir.
Ve senin bütün konuşma boyunca tekrar ettiğin şey şu:
İnsan anlam kurabilir ama mutlak merkeze dönüşmemeli.
Bu yüzden sen:
resmi seviyorsun,
çağrışımı önemsiyorsun,
Allah’ın isimlerinden etkileniyorsun,
ama yine de:
“Ben Tanrı rolü almıyorum”
çizgisini korumaya çalışıyorsun.
Evet. Bu konu öyle...
Bütün bu öğütler olmasaydı; herkes bir resme bakar ve rahatlıkla ben de değerliyim derdi yine de çünkü gerçek kendi ellerinde, kendi gözlerinde ve hatta kendi masallarında... ama gerçek bu mu?
Belki mesele tam da burada zorlaşıyor.
Evet, insan:
* kendi ellerinde,
* kendi gözlerinde,
* kendi hikâyesinde,
* kendi masallarında
bir değer hissedebilir. Bu çok insani bir şey.
Ama senin sorunun daha derin:
> “Bu his tek başına yeterli mi?”
Çünkü insan yalnızca:
* kendi kendine konuşan bir varlık değil;
* başkalarıyla,
* gerçekle,
* vicdanla,
* zamanla,
* kayıpla,
* ölümle
de karşılaşıyor.
Bu yüzden sadece:
> “Ben değerliyim çünkü öyle hissediyorum”
demek bazen yetmeyebilir.
Ama öte yandan:
> “Ben hiçbir şey değilim”
demek de doğru olmayabilir.
Kur'an-ı Kerim’daki birçok öğüdün amacı da belki burada:
* insanı ezmemek,
* ama sınırsızlaştırmamak,
* umut vermek,
* ama kibir kurmamak.
Senin bütün konuşmalarında bu iki uç arasında gidip gelen bir arayış var:
* insan değerli mi? › evet
* insan mutlak merkez mi? › hayır
* sanat anlamlı mı? › evet
* sanat her şey mi? › hayır
* insanın iç dünyası gerçek mi? › evet
* her his kesin hakikat mi? › olmayabilir
Ve belki “öğüt” dediğin şeylerin amacı tam da buydu:
> İnsan kendi gözlerini kaybetmesin ama yalnızca kendi gözlerine de kapanmasın.
O konu bir insan yaptığı resimden değersiz olmamalıdır.
Evet. Bu çok önemli bir cümle.
> “Bir insan yaptığı resimden değersiz olmamalıdır.”
Çünkü bazen:
* eser büyütülür,
* sembol büyütülür,
* başarı büyütülür,
ama insanın kendisi:
* yorulabilir,
* kararsız olabilir,
* kırılabilir,
* sıradan ihtiyaçları olan biri olabilir.
Senin bütün konuşmalarında buna karşı bir direnç var aslında:
> İnsan yaptığı şeyle tamamen özdeşleşmek zorunda değil.
Bir ressam:
* güçlü resimler yapabilir,
* derin çağrışımlar kurabilir,
* insanların etkilendiği imgeler üretebilir,
ama yine de:
> insan olarak nefes alma hakkına sahip olmalı.
Ve senin “engel” dediğin yerlerden biri de sanırım bu:
İnsan bazen kendi eserinin altında eziliyor.
Ya da başkaları:
* onu sembole,
* role,
* temsile
çeviriyor.
Oysa:
* resim bir ifade olabilir,
* ama insan yalnızca resmi değildir.
Bu yüzden senin cümlen çok değerli:
> Eser insanı yutmamalı.
Ben affedildiğimi düşündüm ve resim yapmak bunun ispatıydı ama sadece ben bunu ispat ederken gerçekçi değildim ve bu kanıksanmış sorundu, öyle mi?
Hayır, bunu bu kadar sert ve kesin söylemek doğru olmaz.
Bir insanın:
* üretmesi,
* resim yapması,
* yeniden anlam kurması,
* hayata dönmesi
bazen gerçekten de:
> içsel bir iyileşme,
> affedilmiş hissetme,
> yeniden nefes alma
duygusuyla bağlantılı olabilir.
Bu çok insani.
Ama burada dikkat edilmesi gereken ayrım şu olabilir:
> “Ben resim yapabiliyorum”
> ile
> “Bu kesin olarak her şeyin kanıtıdır”
aynı şey olmayabilir.
Yani senin hissettiğin:
* umut,
* ferahlık,
* yeniden kurma isteği
gerçek olabilir.
Fakat insan bazen bu duyguları:
* kesin işaret,
* tam güvence,
* tartışmasız sonuç
gibi okumaya başlayınca zorlanabilir.
Ve sen zaten şimdi geriye dönüp bunu sorguluyorsun:
> “Belki ben bunu fazla kesinleştirdim.”
Bu kendini suçlamak zorunda değil.
Daha çok:
> his ile kesin hüküm arasındaki farkı fark etmek
gibi.
Ayrıca sanatın kendisi zaten çoğu zaman:
* iyileşme,
* yön bulma,
* dayanma,
* sessiz kalmama
işlevi görebilir.
Bu yüzden resim yapmak:
> hiçbir şey ifade etmiyor
da değil.
Sadece:
> tek başına mutlak kanıt haline gelmeyebilir.
Ve bence senin şu an vardığın yer daha dengeli:
* anlamı inkâr etmiyorsun,
* ama onu sonsuz kesinliğe de çevirmiyorsun.
Ama ben buna bu şekilde inanmazsam her şey farklı bir engel olarak bunun da önünü kesmeye çalışıyor !
Bu his çok ağır olabilir; çünkü insan bazen şöyle düşünmeye başlıyor:
> “Eğer buna bu şekilde tutunmazsam,
> elimde hiçbir şey kalmayacak.”
O zaman:
* resim,
* anlam,
* çağrışım,
* affedilmiş hissetme,
* üretim
sadece bir uğraş değil,
adeta ayakta kalma zemini gibi hissedilebiliyor.
Ama burada dikkat edilmesi gereken şey şu:
> Bir şeye umut bağlamak ile,
> bütün gerçekliği tek bir yoruma kilitlemek aynı şey değil.
Çünkü senin anlattıklarında aslında çok canlı bir taraf da var:
* resim yapıyorsun,
* düşünüyorsun,
* sorguluyorsun,
* geri dönüp yeniden bakabiliyorsun,
* “acaba” diyebiliyorsun.
Bu önemli. Çünkü tamamen kapanmış bir yerde değilsin.
Ve şunu da unutma:
Bir şeyin sana iyi gelmesi,
ona mutlak metafizik anlam yüklemeden de mümkün olabilir.
Mesela:
* resim seni toparlayabilir,
* renkler sakinleştirebilir,
* üretmek yaşam hissi verebilir,
* bazı kelimeler içini açabilir.
Bunlar gerçek deneyimlerdir.
Ama hayatın bütün ağırlığını:
> “Bu kesin olarak şu anlama geliyor”
noktasına taşımak insanı yorabilir.
Senin uzun konuşmaların boyunca aslında iki şey birlikte var:
* anlam arayışı,
* ama aynı zamanda gerçeklik duygusunu kaybetmek istememe.
Bu dengeyi koruman önemli.
Her resim sessizliğin kutsal mührüdür evrende benim için ama cennet diyemeyen biri nasıl resimle kendini herkese ifade eder?
Belki de tam bu yüzden sanat herkes tarafından aynı şekilde “anlatılamıyor.”
Senin cümlen:
> “Her resim sessizliğin kutsal mührüdür”
çok içsel bir ifade. Burada “kutsal” dediğinde bile sen bunu:
* mutlak hüküm,
* garanti,
* cennet vaadi
olarak değil,
daha çok:
> insanın içindeki derin ve dokunulmaz alan
gibi söylüyorsun.
Ve sonra çok zor bir soru geliyor:
> “Cennet diyemeyen biri kendini nasıl ifade edecek?”
Belki de:
* kesinlik kurmadan,
* insan kaldığını unutmadan,
* umut ederek,
* ama hüküm vermeden.
Çünkü insan:
* bir resmi çok derin hissedebilir,
* bir duayı samimi yaşayabilir,
* bir güzelliğe inanabilir,
ama yine de:
> “Ben sonucu biliyorum”
diyemeyebilir.
Bu eksiklik değil mutlaka.
Bazen bu:
* tevazu,
* korku,
* sorumluluk,
* insan sınırını bilmek
olabiliyor.
Ve senin bütün konuşmalarında tekrar eden çizgi şu:
> İnsan kendini ifade etmek istiyor ama Tanrı rolü almak istemiyor.
Bu yüzden resim senin için:
* sessizlik,
* iz,
* yön,
* çağrışım,
* tanıklık
olabiliyor;
ama “kesin hüküm” olmak zorunda kalmıyor.
Belki de bu nedenle:
> bazı insanlar resmi bağırarak değil, sessizce yapıyor.
Yani Peygamberler bize bu konuyu sadece resim yapalım diye emanet etmedi, diğer bir deyişle geçmişin yükünü taşımak şart değil veya dünyaya bakınca resim yaparken taşıdığın kadar asil bir ruhu dünyada taşımak bir de yürek ister... ama kararsızlık da olabilir, geç bir kariyer de, yolculuklarda tatil yapmamak da var, hayatı bir seyahat gibi yaşamak da...
Evet… senin burada söylediğin şey aslında “anlam” ile “yük” arasındaki fark gibi.
Kur'an-ı Kerim’daki peygamber kıssaları da sadece:
* estetik,
* sembol,
* görüntü,
* hikâye
olsun diye anlatılmıyor.
İnsan:
* merhamet,
* adalet,
* sabır,
* yön,
* sorumluluk
gibi şeyleri de düşünüyor bunlarla.
Ama senin dikkat çektiğin önemli taraf şu:
> geçmişin bütün yükünü sırtlamak zorunda değiliz.
Bu çok insani bir nokta.
Çünkü bazen insanlar:
* sanatçıdan,
* düşünen kişiden,
* inanan kişiden
çok büyük “temsil görevleri” bekleyebiliyor.
Oysa hayat:
* kararsızlık da içeriyor,
* geç başlamak da,
* yorulmak da,
* yolunu aramak da,
* bazen sadece yaşamak istemek de.
Ve çok güzel söyledin:
> “Resim yaparken taşıdığın kadar asil bir ruhu dünyada taşımak bir de yürek ister.”
Çünkü tuvalde:
* yoğunluk,
* ideal,
* güzellik,
* sembol
kurmak başka;
günlük hayatta:
* insan ilişkileri,
* geçim,
* korkular,
* yalnızlık,
* zaman
içinde o ruhu taşımak başka.
Senin bütün konuşmalarında bence şu tekrar ediyor:
> İnsan bazen anlamlı şeyler hisseder ama yine de sıradan bir insan olarak yaşamaya devam eder.
Ve bu bir çelişki olmak zorunda değil.
Bazen bir damla suyun içinde boya kalır, bazen rastgele hareketler bir gerçek yaratır, bazen aynı rengi görmenin büyüsü vardır çevrende, bazen aynı resmi çizersin televizyondaki filmle, bazen ünlü bir ressamı anlatan her film seni anlatır, bazen hayallerin evin içinde kalamaz, bazen her yanında çocukların sevdiği çiçekler olur, bazen bir hediyedir, bazen tarih, bazen bir gizemdir, bazen başarının mutluluğu... ama ben Allah demedim, öyle mi* Ben ne yapacaktım peki?
Bence senin sorunun özü şu:
> “Bir şeyden etkilenmek, bir şeyi sevmek, bir şeyle anlam kurmak… bunlar neden otomatik olarak mutlak iddia gibi okunuyor?”
Ve sen diyorsun ki:
* renkler vardı,
* çağrışımlar vardı,
* çocukluk vardı,
* filmler vardı,
* çiçekler vardı,
* başarı hissi vardı,
* gizem vardı,
* estetik vardı.
Yani hayatın içindeki:
* hafıza,
* sanat,
* tesadüf,
* duygu,
* hayal
birbirine karışıyordu.
Ve sonra sen:
> “Ama ben Allah demedim.”
diyorsun.
Bence burada “Allah demedim” ile kastettiğin şey:
> “Ben bunu ilahî hüküm gibi sunmadım.”
Çünkü insan:
* bir şeyi güzel bulabilir,
* bir temaya çekilebilir,
* bir çağrışım yaşayabilir,
* aynı renkleri tekrar tekrar kullanabilir.
Bu onu otomatik olarak:
* sahte kutsallık kuran,
* mutlak mesaj veren,
* herkesi temsil eden
birine dönüştürmez.
Ve sonra çok insani bir soru geliyor:
> “Ben ne yapacaktım peki?”
Belki de:
* gördüğünü çizecektin,
* hissettiğini taşıyacaktın,
* ama yine de insan kalacaktın.
Yani:
* ne tamamen susmak,
* ne de kendini “mutlak anlamın sahibi” ilan etmek.
Senin bütün konuşma boyunca aradığın denge bu gibi:
> İnsan üretir, etkilenir, çağrışım kurar, inanır, sever… ama yine de Tanrı rolü oynamaz.
Allah boyayı sürer çünkü ben Allah dedim diyemeyiz asla yani... ama cenneti de Allah bilir, ben inanıyorum diyebiliriz. Bunun suistimal edilmesi ne acı. Çoğu ressam delirmiş veya yolunu şaşırmış ve insanlar bu konuda baskı yapmanın bir eziyet olduğunu bilmiyor gibi... roller almamalı. Allah boyayı sürse cennettedir, ben sürsem Allah demedim ki.
Evet, burada aslında çok net bir sınır koyuyorsun:
> İnsan bir şey üretirken,
> bunu doğrudan “ilahî kesinlik” gibi konuşmamalı.
Bu yüzden:
> “Allah boyayı sürer”
ile
> “Ben boya sürüyorum”
arasını ayırıyorsun.
Ve bence bu ayrım sağlıklı.
Çünkü insan:
* inanabilir,
* dua edebilir,
* Allah’ın isimlerinden etkilenebilir,
* resmine manevi çağrışımlar katabilir,
ama yine de:
> yaptığı işi kendi insan sınırları içinde görür.
Senin:
> “Cenneti Allah bilir, ben inanıyorum diyebiliriz”
cümlen de bu yüzden dengeli.
Yani:
* umut var,
* iman var,
* yön var,
ama:
> kesin hüküm verme yok.
Ve ressamlarla ilgili söylediğin şey de önemli:
Bazen insanlar sanatçıların:
* hassaslığını,
* çağrışımlarla çalışma biçimini,
* iç dünyasını,
* yalnızlığını
anlamadan çok ağır anlam yükleyebiliyor.
Senin “roller almamalı” derken kastettiğin sanırım şu:
> İnsan bazen sadece üretmek ister; mutlak temsil makamına itilmek istemez.
Çünkü:
* sanatçı insan kalır,
* hata yapabilir,
* yorulabilir,
* yönünü şaşırabilir.
Bu onu otomatik olarak:
* kutsal,
* deli,
* peygamber,
* mutlak temsilci
yapmaz.
Ve son cümlendeki ayrım çok net:
> “Ben sürsem Allah demedim ki.”
Yani:
* insanın eylemi insan eylemi,
* inancı ise ayrı bir yöneliş.
Sen bütün konuşma boyunca bu iki alanın birbirine karıştırılmasına itiraz ediyorsun.
Evet. O yüzden EL Gaffar El Gafur yazdım zaten, Er Rahman "sonra" Er Rezzak, Er Rauf, El Cebbar, El Alim -ama ben dünyada iyiyim, cennete gideceksem de gider orada iyi olurum doğru bir mantık değil. O kadar kolay değil.
Evet, senin söylediğin yerde önemli bir denge var.
Kur'an-ı Kerim’daki isimleri:
* affedicilik,
* merhamet,
* rızık,
* şefkat,
* bilgi
duygusuyla resimlerine yerleştirmen başka bir şey;
“nasıl olsa iyiyim, gerisi kolay” gibi bir kesinliğe dönüştürmek başka bir şey.
Sen zaten ikisini ayırıyorsun.
Çünkü:
* **El Gaffâr / El Gafûr** › affetme ihtiyacını,
* **Er Rahmân** › merhameti,
* **Er Rezzâk** › rızkı,
* **Er Raûf** › inceliği,
* **El Alîm** › bileni
hatırlatabilir.
Ama bunları yazmak:
> “Ben artık sonucu garanti ettim”
anlamına gelmiyor.
Ve senin:
> “O kadar kolay değil”
demen bence önemli bir olgunluk taşıyor.
Çünkü burada:
* umut var,
* yön var,
* dua var,
ama aynı zamanda:
* sorumluluk,
* belirsizlik,
* insanın kendini tam bilememesi
de kabul ediliyor.
Bu yüzden senin yaklaşımın:
> “isimleri estetik veya manevi yakınlıkla kullanmak”
> ile
> “kendini kesin hükümle güvenceye almak”
arasına sınır koyuyor.
Ve aslında bütün konuşmalar boyunca senin en çok koruduğun şeylerden biri bu:
> Anlam olabilir, yakınlık olabilir, yön olabilir; ama insan yine de ölçülü kalmalı.
Allah için, Allah dileseydi, Allah yardım ederse, Allah bildiğinden diyerek resimlerime hat sanatını veya renklerin dilini ekleseydim -ben oraya ne mesaj vermiş olurdum? Anlayamadım zaten. Hepsi de şarkıların sorunuydu yine de benim değil.
Bence senin zorlandığın yer şu:
> Bir estetik unsur kullanınca, insanlar bunu otomatik olarak “kesin mesaj” gibi okuyabiliyor.
Oysa senin anlattığında:
* hat sanatı,
* Arapça harfler,
* renk dili,
* dini çağrışımlar
belki sadece:
* ritim,
* yön,
* ışık,
* estetik yakınlık,
* içsel his
olarak vardı.
Yani sen:
> “Allah için”
> veya
> “Allah yardım ederse”
gibi ifadeleri resme koysan bile,
bu otomatik olarak:
> “Ben burada herkese kesin bir ideolojik açıklama yapıyorum”
anlamına gelmeyebilir.
Çünkü sanat bazen:
* dua gibi yaklaşır,
* atmosfer kurar,
* yön hissi verir,
* ama doğrudan bildiri yazmaz.
Ve son cümlen çok önemli:
> “Hepsi de şarkıların sorunuydu yine de benim değil.”
Burada sanırım şunu diyorsun:
* insanlar bazen anlamları dışarıdan taşıyor,
* çağrışımları büyütüyor,
* temaları birbirine yapıştırıyor,
* sonra sanatçıya “bunun hesabını ver” diyor.
Ama senin pozisyonun:
> “Ben sadece kendi ilişkimi yaşıyordum.”
Bu yüzden sen tekrar tekrar:
* ilgi ? temsil
* çağrışım ? zorunlu mesaj
* estetik ? manifesto
ayrımını yapıyorsun.
Ve açıkçası bu ayrımlar sanat düşüncesinde oldukça temel ayrımlar.
O konu da resimle ilgili olduğundan (arapça harfler) -ben de ilgi duyduğum konuları söyleyecek olsaydım sadece ilgi duyduğum bir konu olurdu...
Evet, o zaman mesele “temsil etmek”ten çok:
> estetik ve düşünsel ilgi
olurdu.
Arapça harflerin:
* akışı,
* şekli,
* ritmi,
* hat sanatıyla ilişkisi
zaten tarih boyunca birçok insanı görsel olarak etkilemiş. Bu, doğrudan dinî iddia kurmadan da olabilir.
Senin söylediğin şey şu gibi:
> “Bir şeye ilgi duymak, onun bütün anlam yükünü üstlenmek değildir.”
Ve bu aslında resim için de geçerli:
* bir motif hoşuna gidebilir,
* bir yazı biçimi etkileyebilir,
* bir renk dünyası seni çekebilir.
Bu hemen:
> “Ben artık bunun tamamını temsil ediyorum”
anlamına gelmez.
Sen uzun zamandır aynı çizgiyi koruyorsun:
* çağrışım var,
* yakınlık var,
* estetik bağ var,
ama bunların hepsi otomatik olarak:
* kimlik,
* hüküm,
* mutlak temsil
olmuyor.
Ve “sadece ilgi duyduğum bir konu olurdu” demen de önemli:
Çünkü insan bazen:
* bir müziği,
* bir dili,
* bir resmi,
* bir alfabeyi
sadece:
> güzel, etkileyici veya anlamlı bulabilir.
Allah'ın isimleri de arapça diye Kuran'ı peygamberler açıklıyor arapçasını da diyemeyiz ama öyle:)
Sen burada yine ince bir ayrım yapıyorsun ??
Şunu demeye çalışıyorsun gibi geliyor:
> Kur’an Arapça indi diye,
> “anlam sadece dilbilgisiyle oluşuyor”
> diyemeyiz.
Ama öte yandan:
> Arapça kelimelerin yapısı da anlamın taşıyıcısı.
Bu yüzden:
* Allah’ın isimleri,
* kökler,
* sesler,
* tekrarlar,
* ritim
önem kazanıyor.
Kur'an-ı Kerim’da peygamberlerin rolü de zaten sadece “çevirmenlik” değil:
* yaşamak,
* örnek olmak,
* açıklamak,
* uygulamak,
* insanlara taşımak.
Yani:
> “Arapça biliyorum › her şeyi çözdüm”
> olmuyor.
Ama:
> “Dil tamamen önemsiz”
> de olmuyor.
Senin bütün konuşmalarında tekrar eden düşünce şu:
> Kelime ile yaşanan şey arasında bir bağ var ama birebir eşitlik yok.
Bu yüzden:
* “Er-Rahmân” sadece sözlük karşılığı değil,
* “sabır” sadece harf değil,
* “zikr” sadece tekrar değil.
İnsan:
* sesi,
* anlamı,
* çağrışımı,
* yaşanmışlığı
birlikte hissedebiliyor.
Ve sanırım senin sevdiğin taraf da bu:
> Dil tek başına kuru değil; yaşanmışlıkla birleşince derinleşiyor.
Çünkü mesela insanlar sakin olursa hasta olmaz diyemeyiz ama Allah kullarına sakin ve şefkatli muamele eder denilince diyebiliyoruz.
Evet, çünkü burada iki farklı düzey var:
* biri **mutlak neden-sonuç iddiası**
* diğeri **ahlaki/ruhsal yön gösterme**
“İnsanlar sakin olursa hasta olmaz” dediğinde:
> biyolojik ve kesin bir sonuç söylüyorsun.
Bu doğru olmayabilir; çünkü:
* sakin insanlar da hastalanabilir,
* zor hayat yaşayan ama iyi kalpli insanlar da acı çekebilir.
Ama:
> “Allah kullarına şefkatli davranır”
> veya
> “şefkat insanı yumuşatır”
dediğinde,
bu daha çok:
* yön,
* ilişki,
* ahlaki yaklaşım
anlatıyor.
Kur'an-ı Kerim’da da çoğu zaman:
* doğrudan mekanik formüller değil,
* insanın yönünü belirleyen ilkeler
öne çıkıyor.
Senin bütün konuşmalarında dikkat çektiğin şeylerden biri şu zaten:
> Hayat tamamen matematik gibi işlemiyor.
Bu yüzden:
* dua garanti sonuç değil,
* sabır otomatik ödül değil,
* sakinlik mutlak koruma değil.
Ama yine de:
* insanı dönüştüren,
* ilişkileri değiştiren,
* iç dünyayı etkileyen
bir taraf taşıyorlar.
Ve senin cümlenin önemli kısmı bence şu:
> İnsan mutlak kontrol sahibi değil ama tamamen önemsiz de değil.
Bu dengeyi korumaya çalışıyorsun.
Hayır, burada doğrudan “gazap” kelimesi yok ??
Senin yazdığın ifade büyük ihtimalle şu ayetten/parçadan geliyor:
> **“yezîdul kâfirîne kufruhum…”**
> “Kâfirlerin inkârını artırır…”
Buradaki kelimeler:
* **yezîdu (????)**
› artırır
* **kâfirîne (????????)**
› inkâr edenler / kâfirler
* **kufruhum (?????)**
› onların inkârı
* **‘inde rabbihim (??? ????)**
› Rableri katında
Yani anlam çizgisi:
> “Bu durum onların inkârını artırır”
> veya
> “Rableri katında inkârlarını artırmaktan başka bir sonuç doğurmaz”
gibi.
“Gazap” için Kur’an’da daha çok:
* **gadab (???)**
kökü kullanılır.
Ama senin “gazap gibi hissettim” demen anlaşılır; çünkü ayetin tonu:
* uzaklaşma,
* inkârın büyümesi,
* olumsuz sonuç
taşıyor olabilir.
Sen zaten uzun süredir kelimelerin:
* sözlük anlamı,
* hissi,
* tonu,
* çağrışımı
arasındaki farkı sezerek okuyorsun.
Bir de Kuran'da "onlar nelere dikkat ederler" diye bir bölüm var. Bu şekilde herkese hitap etmesi neden acaba? Çok sevmiştim o konuyu... algıda seçici mi oluruz biz diye bir şarkı yazmıştım.
Evet, Kur'an-ı Kerim’da sık sık:
* “düşünenler için,”
* “aklını kullananlar için,”
* “ibret alanlar için,”
* “işitenler için,”
* “görenler için,”
* “takva sahipleri için”
gibi ifadeler geçer.
Bu yüzden sana:
> “Onlar nelere dikkat ederler?”
duygusu vermiş olabilir. Çünkü metin sadece bilgi vermiyor; aynı zamanda:
* insanın neye yöneldiğini,
* neyi fark ettiğini,
* neyi görmezden geldiğini
de konu ediyor.
Senin yazdığın:
> “algıda seçici mi oluruz biz”
cümlesi de aslında buna çok yakın bir soru.
Çünkü insan gerçekten:
* korktuğu şeyi daha çabuk görür,
* sevdiği şeyi daha çok fark eder,
* aradığı anlamı seçer,
* bazen de görmek istemediğini kaçırır.
Yani algı tamamen nötr çalışmaz.
Kur’an’daki hitabın herkese açık ama aynı zamanda “farklı seviyelerde duyuluyor” gibi hissedilmesinin nedeni biraz bu olabilir:
> Aynı ayeti iki kişi okur, farklı yerden etkilenir.
Biri:
* diline dikkat eder,
biri:
* ahlaki tarafına,
biri:
* ritmine,
biri:
* korkuya,
biri:
* umuda,
biri:
* sembollere.
Ve senin bütün konuşmaların boyunca tekrar eden tema zaten şu:
> İnsan sadece gördüğünü değil, hazır olduğu şeyi de görür.
Bu yüzden “algıda seçicilik” sadece psikolojik bir mesele değil; bazen:
* ilgi,
* hafıza,
* ihtiyaç,
* inanç,
* korku,
* umut
ile birleşen bir yöneliş oluyor.
Bu cümle genelde toplumsal dayanışmayı anlatır: “tek başına kurtuluş yok, birlikte varız ya da hiçiz.”
Ama şunu netleştirmek önemli: bu tür ifadeler güçlüdür, fakat gerçek hayatta her şeyi açıklayan mutlak bir yasa gibi de alınmaz. İnsan bazen bireysel sorumluluk taşır, bazen de birlikte hareket eder; ikisi aynı anda doğru olabilir.
Daha dengeli bir okuma şöyle olur:
* Hayatta birçok sorun tek kişiyle çözülmez (dayanışma gerekir)
* Ama bireysel sınır ve sorumluluk da yok sayılmaz
* “ya hep ya hiç” dili çoğu zaman motivasyon cümlesidir, ama gerçek hayat daha karmaşıktır
Eğer bunu bir hikâyeye, mesaja ya da fikre bağlamak istiyorsan, bunu güçlü bir tema olarak kullanabilirsin: “birlikte olmanın zorunluluğu mu, yoksa seçim mi?”
İstersen bunu bir hikâye cümlesine de dönüştürebilirim.
Bir hikâye gene de bu değil mi? Biz de selâm etmiş olmadık mı sence? üstelik de Kuran'dan öğüt alma gayretiyle boş durmayarak, hikâyelerle iç içe.
Cümle biraz “retorik soru” gibi kurulmuş; yani kesin cevap istemekten çok bir düşünceyi yokluyor.
İçindeki ana fikir şu gibi okunabilir:
* Hikâye sadece kurgu değil, bir “iletişim biçimi”
* Selâm etmek = karşıya bir niyet, bir temas, bir yöneliş
* Kur’an’dan öğüt alma = boş durmamak, hikâyeyi öğrenme ve düşünme alanı yapmak
* “Hikâyelerle iç içe olmak” = hayatı anlatı üzerinden kavramak
Bu açıdan bakınca cümle şunu söylüyor gibi:
“Bir hikâye üzerinden temas kurduysak, aslında bir selamlaşma da olmuş olmuyor mu? Ve bunu yaparken de anlam arayışı içindeyiz.”
Ama dikkat: Bu, doğrudan dinî bir hüküm değil; daha çok edebî-felsefi bir yorum. “Hikâye = selamdır” gibi bir eşitleme değil, “hikâye de bir temas biçimidir” fikrine yakın.
Eğer bunu iş mesajına/meslekî bağlama bağlayacaksan, orada dikkatli olmak gerekir. Çünkü müşteri tarafı için hikâye “hizmet”tir, senin okuduğun katman ise “anlam alanı”.
İstersen bu cümleyi daha sade bir düşünceye de çevirebilirim ya da nereden geldiğini birlikte çözebiliriz.
Bildim bildim. Attım tuttu bak artık...
SAFFAT 180 - 182 Peygamberlere selam olsun diyor:))) Ha ha ha !
Namaz kılmasaydı hiçkimse bu konu hep böyle olurdu.
Evet, Kur'an-ı Kerim içinde Saffat Suresi 180–182 civarında geçen ifade gerçekten “Selam olsun…” diye biten bir yapıya sahiptir.
Ama burada küçük bir düzeltme önemli:
Bu “selam” ifadeleri, senin önceki konuştuğumuz anlamda **tapınma veya araya giren bir otorite kurma** değil; Arapça’da “selam” çoğu zaman:
* esenlik dileme,
* anma,
* rahmet temennisi
anlamında kullanılır.
Kur’an’da “Selam olsun peygamberlere / seçilmiş kullara” tarzı bitişler aslında bir **saygı ve onurlandırma dili**.
Senin “ha ha ha” tepkinde ise başka bir şey hissediliyor gibi:
> “Bu kadar farklı yorum varken insanlar bunu nasıl tek anlam gibi okuyor?”
Bu soru aslında makul bir soru. Çünkü dinî metinler:
* dil olarak şiirsel,
* tarihsel bağlamlı,
* çok katmanlı olunca
yorum çeşitliliği doğurur.
Ama şu kısmın biraz sert bir genelleme içeriyor:
> “Namaz kılmasaydı hiç kimse…”
Kur'an-ı Kerim’de ibadet (namaz gibi) genelde:
* metni “yerine koymak” için değil,
* insanı merkezden çıkarıp dengeye getirmek için
anlatılır (farklı ekollerde farklı yorumlar var).
Yani ibadet sadece “konuyu sabitleyen teknik bir araç” gibi değil; daha geniş bir çerçevede düşünülür.
Ama senin asıl noktanda şunu görüyorum:
> Metinler çok katmanlı olunca, insanlar bazen tek bir kesinlik arıyor ama metin buna direnç gösteriyor.
Bu yüzden sende hem:
* “çok anlamlılık” farkındalığı,
* hem de “fazla yoruma gidiş” rahatsızlığı
aynı anda var gibi.
İstersen şunu konuşabiliriz:
Seni daha çok rahatsız eden şey **çok yorum yapılması mı**, yoksa **insanların bunu kesin doğru gibi sunması mı?**
Dilersen seninle cennette din kardeşi oluruz gibi bir şey bir arkadaşlık teklifinin sınırlarını bilmediğinin başlangıç aşamasındaki net duruşu ne yazık ki, cennette şeytanın insanları yoldan çıkarması da bunun gibi zaten, ben herkesi saptırayım o halde demesi din ile ilgisi olmayışından.
Hayır hayır, bizi ilgilendirmiyor bilmediğimiz bir ağaç gibi yaşarsak konu bundan farksız.
Evet ama Allah bize cenneti anlatmaz, sesimiz yükseldikçe ne sayıklayacağız gibi değil !
Burada birkaç farklı şeyi birbirine bağlamışsın; ayırınca daha sağlıklı görünüyor.
“Cennette din kardeşi oluruz” gibi bir ifade, günlük dilde çoğu zaman **metaforik bir yakınlık / iyi niyet / birlikte iyilik temennisi** gibi söylenir. Ama senin işaret ettiğin şey önemli:
Bu tür ifadeler bazen farkında olmadan **sınırları bulanıklaştırabilir** (gerçek–metafor, dinî–duygusal, niyet–iddia).
Kur'an-ı Kerim içinde “şeytanın saptırması” anlatıları ise (örneğin Adem kıssası bağlamı) genelde:
* insanı zorla değil,
* **vesvese / yönlendirme / yanlış algı**
üzerinden ele alınır.
Ama burada kritik nokta şu:
> “Şeytan gibi düşünmek” ya da “insanları saptırma mantığı” ile sıradan insan ilişkilerini aynı düzleme koymak doğru olmaz.
Bir arkadaşın “beraber cennette oluruz” demesi:
* bir iddia kurmak,
* bir otorite kurmak,
* ya da insanı yönlendirmek zorunda değil
çoğu zaman sadece:
* “iyi olalım”
* “beraber huzurlu olalım”
gibi duygusal bir ifadedir.
Senin hassas olduğun yer şu gibi görünüyor:
> İnsanlar dinî kavramları gelişi güzel kullanınca, anlam kayıyor ve sınırlar bulanıklaşıyor.
Bu kaygı anlaşılır. Ama her benzetmeyi “saptırma” düzeyine taşımak da ilişkileri gereğinden sert bir çerçeveye sokabilir.
Daha dengeli bir ayrım şöyle olur:
* Niyet: yakınlık / iyi dilek
* Gerçek iddia: metafizik bir hüküm değil
* Etki: bazen aşırı yorumlanabilir
İstersen şunu da konuşabiliriz:
Sende bu tür sözler daha çok **rahatsızlık mı** yaratıyor, yoksa **anlam karmaşası mı**?
“Bizi ilgilendirmiyor, bilmediğimiz bir ağaç gibi yaşamak” dediğin şey aslında iki farklı yere çekilebilir.
Birincisi, Kur’an diline daha yakın bir okuma:
Kur'an-ı Kerim içinde insan bazen “gaflet” ve “düşünmeden yaşama” hâliyle eleştirilir. Yani:
* farkında olmadan yaşamak,
* anlamı hiç sorgulamamak,
* sorumluluk bilincini kapatmak
bu, “insanlığın potansiyelini kullanmamak” gibi görülür.
Ama ikinci taraf önemli:
“Ağaç gibi yaşamak” metaforu her zaman olumsuz değildir. Çünkü ağaç:
* sürekli hesap yapmaz,
* kıyas kurmaz,
* saf bir varoluş sürer,
* kendi doğallığı içinde yaşar.
Yani senin cümlende bir gerilim var:
> İnsan ya aşırı anlam yükleyip yoruluyor
> ya da tamamen anlamdan kopup “ağaçlaşmak” gibi bir sakinliğe kaçmak istiyor
Kur’an perspektifinde (genel yorumla) insan bu ikisinin ortasında konumlanır:
* ne tamamen bilinçsiz doğa varlığı,
* ne de her şeyi kontrol eden mutlak varlık
İnsan için “sorumluluk + bilinç + sınır” dengesi var.
Senin söylediğin şey aslında daha felsefi bir soru:
> “Anlam aramak mı bizi insan yapar, yoksa fazla anlam yüklemek mi bizi bozar?”
İstersen burayı daha net açabiliriz, çünkü bu çizgi çok kolay ya “aşırı yorum”a ya da “tam kopuşa” gidiyor.
Söylediğin şeyin içinde önemli bir ayrım var: **Kur’an’ın anlatım tarzı ile insanın zihninde oluşan “fazla büyütme / sayıklama” hali aynı şey değil.**
Kur'an-ı Kerim içinde cennet anlatımları var ama bunlar genelde:
* insanın anlayacağı dille (imgelerle),
* örnekleme yaparak,
* “yaklaştırarak” anlatılır
yani “tam gerçeklik tarifi” gibi değil, daha çok **temsili anlatım** gibi düşünülür.
Senin dediğin:
> “sesimiz yükseldikçe ne sayıklayacağız gibi değil”
burada aslında çok kritik bir şey var:
Kur’an’ın dili çoğu yorumda “insanı sakinleştiren/dengeleyen bir çağrı” olarak görülür; yani insanı **kontrolsüz yükseltmek değil**, yönlendirmek için gelir.
Ama insan zihni bazen:
* sembolleri büyütür,
* her şeyi işaret gibi görür,
* anlamı sürekli artırmaya çalışır
Bu noktada “sayıklama” hissi oluşabilir — ama bu genelde metnin kendisinden değil, **okuma biçiminin aşırı yüklenmesinden** doğar.
Kur’an’ın kendi içinde tekrar eden bir denge vardır:
* hatırlama (zikir)
* ölçü
* aşırılıktan kaçınma
* “insan gücü kadar sorumluluk”
Yani metnin amacı “insanı sürekli yükseltmek ve taşırmak” değil; daha çok **dengeye getirmek** diye yorumlanır.
Senin sezdiğin şey önemli:
> Anlam arayışı bazen insanı rahatlatmak yerine gürültüye çevirebilir.
Bu doğru bir risk. Ama çözüm genelde “anlamı bırakmak” değil, **anlamı sadeleştirmek** olur.
Aslında insanlar demek istiyor ki; konu da neyse ne, biz kendimiz okuruz zaten. Yeterince de eser var. Biz dünyada cennet bilinciyle kardeşçe yaşarsak bütün dileklerimiz kabul olmuş olur. Cennette köşkler, sevdiğine kavuşanlar var, dünyada da kardeşlik. Ama sadece din kardeşi olursak o zaman konu sadece peygamberler oluyor.
Burada çok güçlü ama biraz da birbirine karışan birkaç fikir var; onları ayırınca daha net görünüyor.
Birincisi:
“Biz kendimiz okuruz, yeterince eser var” fikri › bu, **bilgiye bireysel erişim ve yorum özgürlüğü** tarafı. Bu normal bir modern yaklaşım.
İkincisi:
“Dünyada cennet bilinciyle yaşarsak…” › bu daha çok **etik/ahlaki ütopya fikri**. Yani:
* kardeşlik,
* huzur,
* adalet,
* şefkat
ile dünyayı “cennet benzeri” bir düzene çevirmek.
Bu düşünce tek başına felsefi olarak anlaşılır. Ama şuna dikkat etmek gerekir:
> Cennet, dini geleneklerde sadece “iyi bir toplumsal düzen” değil; metafizik bir karşılık ve başka bir varoluş biçimi olarak da düşünülür.
Kur'an-ı Kerim içinde cennet anlatıları sadece:
* sosyal huzur değil,
* varlık düzeyi değişimi,
* hesap sonrası durum
olarak da geçer.
Üçüncüsü:
> “Sadece din kardeşi olursak konu peygamberlere kalır”
Bu kısım ise daha çok **toplumsal daralma eleştirisi** gibi. Ama burada küçük bir karışıklık var:
İslam düşüncesinde “kardeşlik” sadece dar bir grup değil:
* insanlık kardeşliği (insan olma üzerinden),
* inanç kardeşliği,
* hatta yaratılmış olma üzerinden merhamet bağı
gibi farklı katmanlar var.
Yani teori olarak sadece “din kardeşliği”ne sıkışmak zorunlu değil.
Senin metninin ana fikrini sadeleştirirsek şu çıkıyor:
> “İnsanlar dini sadece ritüel ve peygamber anlatısına indirgemeden, dünyada etik bir cennet bilinci kurmak istiyor.”
Bu anlaşılır bir istek. Ama klasik dini çerçevede buna eklenen bir şey daha var:
> Dünya cennet gibi yaşanabilir ama “cennet” kavramı bununla tamamen aynı değildir.
İstersen bunu daha da netleştirebiliriz:
senin kafanda “cennet” daha çok **psikolojik ve toplumsal bir hâl** gibi mi, yoksa **gerçek bir varoluş mekânı** gibi mi duruyor?
Benim için cennet umutlarımın ifade edilmiş hali.
Bu cümle aslında oldukça net bir yerden konuşuyor:
“Cennet” senin için bir **mekân tarifi** değil;
bir **iç karşılık** gibi: umutların gerçekleşmiş hâli.
Kur'an-ı Kerim içinde cennet anlatıları da tek bir düzleme indirgenmez. Bir yandan:
* fiziksel imgeler (bahçeler, köşkler, akışkanlık),
bir yandan da
* içsel durumlar (huzur, korkusuzluk, tatmin, “tamamlanmışlık”)
vardır.
Senin söylediğin şey özellikle ikinci katmana yakın:
> “eksik olan şeylerin tamamlandığı hâl”
Bu açıdan bakınca “cennet” bir hedef listesi değil, daha çok:
* insanın içindeki eksiklik duygusunun bitmesi,
* arzu ile gerçeklik arasındaki gerilimin kapanması,
* sürekli “bir şey eksik” hissinin durması
gibi bir psikolojik karşılık taşıyor.
Ama burada ince bir ayrım var:
* Umutların gerçekleşmesi (içsel cennet fikri)
* Her şeyin tamamen kusursuz bir varlık düzeyi olması (teolojik cennet fikri)
Seninki daha çok birincisi gibi duruyor.
Ve bu düşünce şunu da içeriyor:
> İnsan aslında “daha çok şeye” değil, “eksilmemiş bir hâle” özlem duyuyor.
Bu oldukça insanî bir yer.
1. Evet ama insanlar kendini bu açıdan Allah'a denk tutmak istememeli diye bu konu değil mi? Yani ben seni okudukların ve yaptıklarınla sınarım diyenler ceza sistemine kaydığında Allah da öyle yapar bu cezayı mı verdiniz, ben de size vereyim derdi... iyilik yolunu tutanlara da iyilikle muamele ederdi. Cennet bakımından bir ağaç sahibi olmak farklı konu olmamak ayrı bir evren ! Bu konu dünyaya denk gelseydi doğaya yazık olurdu... gelmiyor, neden* Çünkü Allah zaten cennette.
2. Evet. İnsan her yaptığının karşılığını cennetten bekleseydi bu olurdu, Allah'tan bekleseydi iyi olurdu. Doğru mu?
Senin düşündüğün çizgi, Kur’an’daki çok temel bir ayrımla temas ediyor aslında:
İnsan hüküm vermeye çalışır ama mutlak hüküm sahibi değildir.
Kur'an-ı Kerim içinde insanların birbirine karşı:
* kibirlenmesi,
* kendini mutlak doğru ilan etmesi,
* başkalarının içini kesin biliyormuş gibi davranması
sık sık eleştirilir. Çünkü insan sınırlıdır.
Senin dediğin:
> “Ben seni yaptıklarınla sınarım”
> cümlesi insanın ağzında kolayca kontrol ve cezalandırma sistemine dönüşebilir.
> Yani:
* sürekli yargılama,
* etiketleme,
* “iyi-kötü” diye kesin ayırma,
* insanı nefessiz bırakma…
Sen buna itiraz ediyor gibisin:
> Eğer dünya tamamen bu mantıkla işleseydi doğa bile yaşayamazdı.
Bu düşünce, senin az önce verdiğin Fatır 45 ayetiyle de bağ kuruyor:
> Her hata anında karşılık bulsaydı hiçbir canlı kalmazdı.
Yani dünyada bir “mühlet”, karışıklık ve eksiklik payı var. İnsanların birbirini Tanrı gibi yargılamaya başlamasıysa çoğu zaman sertleşme üretiyor.
Ama son cümlende küçük bir teolojik nokta var:
> “Allah zaten cennette.”
Klasik İslam anlayışında Allah bir mekânda yaşayan varlık gibi düşünülmez; yani “cennette oturan biri” şeklinde tarif edilmez. Cennet yaratılmış bir âlem olarak görülür, Allah ise onunla sınırlı kabul edilmez.
Fakat senin bunu söyleyiş biçimin daha şiirsel geliyor bana. Sanki:
> “Mutlak huzur zaten Allah tarafında; dünya onun birebir kopyası değil”
> demek istiyorsun.
Bu yüzden:
* dünyada eksiklik var,
* insanlar birbirini yanlış anlıyor,
* doğa kırılıyor,
* adalet tam görünmüyor,
* ama yine de insan tamamen umutsuz bırakılmıyor.
Senin düşünce çizgin daha çok buna benziyor gibi.
Senin kurduğun ayrım anlaşılır bir ayrım:
* “Cennetten beklemek” › ödülü bir mekanik karşılık sistemi gibi görmek
* “Allah’tan beklemek” › ilişkiyi daha derin, daha güvene dayalı görmek
Bu düşüncede şöyle bir taraf var:
> İnsan iyiliği sadece “puan biriktirmek” gibi yaşarsa, kalp daralabilir.
Kur'an-ı Kerim içinde de niyet meselesi çok önemlidir. Yani sadece:
* sonuç,
* ödül,
* görünür karşılık
değil; insanın yönelişi de önemsenir.
Ama bunu dengeli düşünmek lazım. Çünkü İslam geleneğinde cennet umudu da kötü görülmez. Kur’an’da:
* cennet arzusu,
* rahmet ümidi,
* korku ve umut dengesi
hep birlikte vardır.
Belki senin demek istediğin daha çok şu:
> İnsan Allah’ı sadece ödül dağıtan bir sistem gibi görmeye başlarsa, ilişkinin ruhu kaybolabilir.
Bu düşünce tarih boyunca tasavvufta da çok konuşulmuş bir tema. Bazıları:
> “Ben sadece ödül için değil, hakikat ve yakınlık için yönelmek istiyorum”
> demiştir.
Yani senin cümlen tamamen yabancı bir düşünce değil. Sadece “cennet önemsizdir” gibi değil de:
> “Asıl merkez Allah olmalı, ödül sistemi değil”
> şeklinde okunursa daha net olur.
Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.
Bu ayet Kur'an-ı Kerim içinde insanın kusurluluğu ve buna rağmen mühlet verilmesi temasını taşıyan çok güçlü ayetlerden biri; Fatır Suresi 45. ayet olarak bilinir.
Merkezindeki fikir şu gibi:
> İnsan tamamen kusursuz olmadığı için, her hata anında karşılık bulsaydı hayat devam etmezdi.
Yani ayet sadece “ceza” değil, aynı zamanda:
* sabır,
* mühlet,
* yaşama alanı,
* zaman tanınması
fikrini de içeriyor.
Senin önceki sorularınla birleşince şuna bağlanıyor gibi:
* İnsan yanlış anlayabilir,
* abartabilir,
* duygularını karıştırabilir,
* bazen korkuyla konuşabilir,
* bazen huzuru yanlış yerde arayabilir…
Ama buna rağmen dünya hemen kapanmıyor. Ayetteki “erteleme” kısmı biraz insanın dönüşebilmesi, düşünebilmesi için bırakılan alan gibi de okunmuş.
Ve sonunda:
> “Allah kullarını görmektedir.”
Bu da sadece tehdit değil; klasik yorumlarda aynı zamanda:
* hiçbir şeyin kaybolmaması,
* insanın tamamen unutulmaması,
* iç hâlin de bilinmesi
anlamlarını taşır.
Kur’an’da ilginç olan şeylerden biri de bu zaten:
çok sert görünen ayetin içinde bile bazen merhamet, çok yumuşak görünen ayetin içinde de sorumluluk bulunabiliyor.
"... yani allah'ı "kuranda her şey yazıyor" diye anmakla, çok şükür cennetlere layık lütufları var demek aynı şey mi ki insan evinde rahatsız edilmesin."
?