Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • vietnam12.06.2003 - 00:03

    Vietnam Savaşı

    Vietnam’ın birleşmesini öngören Cenevre Antlaşmaları 20 Temmuz 1954, Abd tarafından da Güney Vietnam tarafından da imzanlanmadı. Başında komünist Ho Chi Minh’in bulunduğu Vietnam Demokratik Cumhuriyet ile daha 1955’te başında Ngo Dihn Diem’in bulunduğu milliyetçi bir cumhuriyet ilan eden Güney Vietnam arasında,17 paraelin her iki yanında kalıcı bir paylaşıma gitmek zorunlu görünüyordu. Diem, uluslararası denetim altında yapılacak genel seçimleri ve Cenevre Konferansı’da öngörülen maddeleri reddetti. Amerikaların desteğiyle baskıcı bir rejim kurdu. ABD bir ülkede kurulan komünist bir rejimin komşu devletlere de yayılmasnı önlemek için, demokrasi ideallerinden ne kadar uzak olursa olsun (Domino Teorisine karşı) anti-komünist rejimleri desteklemekten çekinmiyordu.1956’dan itibaren Amerikan ‘’askeri danışmanları’’ ve dolarları Güney Vietnam’a akmaya başladı. Ancak üstüste yapılan yanlışlar, etnik ve dini azınlığın, özellikle de köylü yığınlarının Diem’den uzaklaşmasına neden oldu. Diem, Fransızlara karşı savaş boyunca, Vietninh tarafından köylülere dağıtılan milyonlarca hektar toprağı geri aldı. Eski Vietminh’li militanlar bunu silahlı mücadeleyi başlatarak karşılık verdiler.20 Aralık 1960’ta komünistler Güney Vietnam Milli Kurtuluş Cephesin’ni kurdular. Üç ay önce de Küzey Vietnam’da Komünist Parti, Güney’in kurtarılması için sürdürülen mücadeleyi destekleme kararı almıştı.

    1961’den itaberen Kennedy, ‘’askeri danışman’ sayısını dört misline çıkardıç Bununla birlikte,1963 kasımında askeri bir darbeyle saf dışı bırakılacak olanb Diem rejiminden de desteğini çekti.1964’ten 1968’e kadar Amerikan müdahelesi giderek yoğunlaştı.1967’den itaberen Güney Vietnam başkanı olan Nguyen Van Thieu, buna rağmen 1973 ocak Paris Konferansı şartlarını kabul etmek zorunda kaldı, ancak, uygulanmasını da engelledi. Kesintisiz süren savşa, Küzeyli birliklerin 20 Nisan 1975’te Saygon’u ele geçirmelerini sağlayan bir saldırıyla sona erdi. Bu arada, ABD’nin tarafsızlığını ilan etmesi, Laos ve Kapuçya’da devrimci güçlerin zaferine yardımcı oldu.

    Referans:
    * Dr. Philippe Faverjon
    __________________________________________

  • islamiyet10.06.2003 - 20:33

    bir aradaşım vardı baya ateşli dindardı, çoğu kez atestleri kendi deyişiyle nasıl morartığını anlattırdı... sanki tuttuğu takım yenmiş gibi heyecanlı olarak... sordum kendime esasında İslamiyet insanlığa davet değil miydi diye... nedir bu haddini bildirme hesapları, tartışmayı kazanmak değilde gönül kazanmak değil miydi esas amaç?

  • yaşar nuri öztürk10.06.2003 - 20:22

    bazı kelimeler ne kadar kolay çıkıyor ağzımızdan
    bakıyorum da birisi Gelyani'ye yobaz demiş, diğeri Fettulluh'a, başkası Hayamma... karşıdan karşıya geçmek için tokuşan keçiler gibi kim kime zarar veriyor komik esasında...

    ama bir Cem Sultan vardı, bir Muaviye dinlerini ne durumda olurlarsa olsun satmamışlardı Bizansa... İnsanlar vardı karşı olsa bile benim müslüman kardeşimi lekememi istiyorsunuz diyen.
    bir hayırlı kul olsa da, benim müslüman kardeşim hakkında kötü söz söylemem dese keşke... bir geri adım adım atsa buyur geç dese...
    fakat o kadar eminiz ki kendimizden dağları sanki ben yarattım gibiyiz, dilimizden akan sirkeyi bal sanıyoruz...

    Yaşar Nuri'yi okumasam... görmesem bir insanın onun sayesinde dolabın en üst rafından Kuran'ı indirdiğini, görmesem başı boş gezeni namaza alıştırdığı, görmesem dine davet ettiğni tepkim ilk başta kötü olurdu ama esas Allah gönülleri açan... ne güzel o insana ki Allah'ın dinene yardım ediyor. ne güzel o insana ki güzelleştirebiliyor ve kolaylaştırıyor... Yok şunu bunu dedi sanki reha muhtarlar bastı Nedir bölümünü...

    yine de biri İngiltere'de sevilir demiş, bir bilseniz Yaşar Nuri'ye karşı ağza alınmayacak neler dinledim buralarda... uzaktayım diye dışındayım sanmayın olayların, dünyanın her yerinden kamp kurmuş o kadar çok cemaat, örgüt, topluluk var ki, insanları çekiştirmekten nerdeyse kimin ne olduğu yüzdelerle ya da istatistiklerle söylenecek. Neyse benim burada ki konumun önemsiz ama bazen eleştirdiğiniz kişinin üstüne sürerken hızı alamayıp başkalarını da eziyorsunuz....

    Müslüman müslümanın kardeşidir yapmayın etmeyin demek isterken bu sefer ben de sınanıyorum, çünkü acaba ben de diyebilir miyim hoşuma gitmediği hareketlerinden dolayı onlar da benim kardeşim diye.

    fakat aynı dilden konuşmaz her insan, ne yapalım siz öğrenmek istemıyorsanız ucube gelsin denilenler.... görmesem anlayanları belki ben de dalga geçerdim... ama söylenenleri çarptırarak, yanlış aktarak, sonu gelmeyecek iftiralarla devam edecekse bu yaygara bilin müslüman müslümanla uğraşıyor, başka biriyle değil.... yine de karşınız da değilim ama bir bakın şu ucurumlara ne kadar derin, lütfen yıkmayın, yakmayın köprüleri... rezil etmeyin kardeşlerinizi...

    Yanlış anlaşılmasın benim hikeyem başka... Yaşar Nuriyle gelmedim imana ama idrak edenleri gördüm. Lütfen elimizdekilerin değerini bilelim... Bu gönül çağrısıdır çünkü bu kardeşliği, bu birliği laf yarıştırarak hiç bir zaman kuramayız... bu dışladığınız insanlar La İlahe İllallah diyor; rezil etmeyin kardeşinizi... çünkü saflar belliyse dışlayarak, karşı tarafa taraftar vermek niye?

  • nazım hikmet10.06.2003 - 19:50

    bir ses duydum
    'bülbülün güle feryatlarını'

    çoşan dalgalar gibi vuruyor sözleri
    vuruyor kahpenin kumdan kurduğu kalelere
    ama tuttuğu bayrağı değil
    o bayrağı tutan ellerini seviyorum
    seviyorum işte şiirlerini
    isterseniz vatan haini diye afişini asın duvarlara
    yine de astığınız afişleri değil o afişleri takan ellerinizi de severim
    dava insanlık davasıysa
    hayranıyım nazıma
    çünkü o kavganın içindeki umut
    umudun içinde ki şair
    hüzünlendiren, çoşturan, gülümseten, duygulandıran...
    kısaca nazım işte 'üç telli saz'dan orkestraya'

    dinliyorum bahsettiğniz kuşların sesleri, ne de yakışıyor size
    bir yerde bülbül gibi öterken başka bir yerde çok güzel gak gaklıyorsunuz
    yine de dersiniz bak esas onun şiirleri karga
    o zaman şu mışıl mışıl uykudan hangi ses uyandırır bizi

    bu yaygara yanılgının dile vuruşudur
    ama şiir ne kalemden ne de ağizdan çıkar
    şiir taa içlerden
    kaynayan ve fokurdayan kanın aktığı damarlardan çıkar
    ve sözler kulaktan girmez içeri
    ne olursa olsun kana karışır tüm vucudta dolaşır
    işte kalb iyi ise süzer, temizler zaten insana da bu yakışır....
    _______________________________________

    DAVET

    Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
    bu memleket, bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
    ve ipek bir halıya benziyen toprak,
    bu cehennem, bu cennet bizim.

    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
    yok edin insanın insana kulluğunu,
    bu dâvet bizim....

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim...

  • çingeneler08.06.2003 - 14:48

    Bir İnkarın Tarihi

    Avrupa’da yakın zamana kadar, çingenelere ilişkin politikalar olumsuzdu. Bugünkü zamanın politikların özelliği ise kararsızlıktır.

    Çingeneler göçebe olarak bir toprak üzerine kök salmış yerleşik toplulukların karşısında yer almakta ve ilgili devletce örgütlenmeye ve kontrol edilmeye çalışılmaktadır. Başkalarına benzememleri ve kötü şöhretleri hemen bir güvensizlik, korku ve yoksayma duygusu yaratmaktadır. Yoksayma, önceleri yerel çerçevede kalırken zamanla devlet politikası haline geldi. En ağır cezalardan biri de, bedeni cezalarla (kamçılama, dağlama) tehdit ederek sürgün veya toplum dışına atma cezalarıdır. Bu tip bir politika kendi içine kapanarak direnmekten başka bir çare bulamayan bir toplumun üstünde ürkütücü etkiler yaratmıştır. Ancak bunlar devleti etkilemedi, çünkü komşu devletler de, topraklarında bulunan Çingenelerdi sürmektedir. Çingene ne yaparsa yapsın suç sayıldığından ”sabıkalılar” sürgüne gönderilse gerekti. Bu sürgünler sonucu ucuz işgücü kaybeden devlet yeni yollara başvurur; ağır hapis cezası. Sürgün ile yapılmak istenen coğrafi uzaklaştırma bu kez, dört duvar arasında kapama ve grubun parçalanmasıyla sosyal yokoluşa dönüşür: 17. – 18. Yüzyıllarda sağlam erkeklerin kürek cezasına çarptırılması, nufüs artışını sağlamak için kolonilere ve 18. Yüzyılda imalathanelere işçi temin eden hastanelere yollama, Rumen Prenslikler’inde kölelik gibi… Yoksayma çok daha etkili şekillere de girebiliyor: kontrol mekanizmasının gelişmesiyle, göçebelerin fişlenmesi (Fransa’da 1912 yılından 1970 yılına kadar) uyumsuz olarak kabul edilen kişinin günlük bütün hareket ve yerdeğişmelerinin kontrolüne olanak sağlayan ”Çingene olduklarını belirten bir kimlik taşıma” zorunluluğu gibi… Yoksayma, ayrıca grubun kültürünede zarar vermektedir. Çingene giysilerinin ve dilinin yasaklanması,18. Yüzyılda aydın despotluk döneminde ve daha yakın geçmişte 1926 yılından 1973 yılına kadar İsviçre’de Pro Juventute topluluğunun çabaları sonucu Çingene çocuklarının ailelerinden koparılıp alınması olayları. Nazi rejiminde toplum dışı ve soysuz oldukları için 800 bin Çingenenin öldürülmesi, Avrupada’ki neredeyse bütün Çingene aileleirni derinden etkilemiş ve yaralamıştır.

    Humanizmin izlerini taşıyan 20. Yüzyılının ikinci yarısında gelişen düşünceler, teknokratik bir yöntemle birleşmesinin sonucu olarak, Çingeneleri bir ”kapsam içine alma politikası” oluşmasına yol açtı. Bu, sosyal problemlere nedem olan toplu dışı ”Çingene’nin eritilmesi politikası”ydı: artık yasak yoktur, ama etrafı çevrilidir; artık yoksayma yoktur, ama toplum içinde erime vardır. Kültürel sorunlara sosyal çözümler getirildi. Bir kültürün ve dinamizmin varlığı görmezden gelinerek uyum projeleri ve sosyal yardımların genişletilmesiyle olanların yerine girişimde bulunmak, hak ve görev sayıldı.

    Eritme politikası istenilen sonuçları vermedi. Bu durum diğer etkenlerin (Batı Avrupa devletlerindeki göçlerden dolayı ortaya çıkan çoğulcu kültür, bölgesel isteklerin artması, Avrupalı kurumların girişimleri) de etkilenmesiyle,1980’li yılların sonunda, yeni soru ve yeni cevaplara açık, politik projelerin koptuğu bir kararsızlık dönemi başlattı.

    Referans: Jean-Pirre Liegois
    __________________________________

  • tarım ve doğa06.06.2003 - 03:12

    Dünyada tarımsal alanların genişlemesinin, makinelerin ve kimyasal tekniklerin kullanılmasının ekolojik sonuçları vardır.

    Brezilya’da veya Güney Meksika’da yaygın hayvancılık yapmak amacıyla tropikal orman topraklarının tahrip edilmesi, Üçüncü Dünya kentlerinin çevresindeki toprakların ve suların aşırı kullanılması, Kuzey Afrika’nın geleneksel toprak işleme biçimlerinin yıkıma uğraması bağlantısız olgular değildir. Yer değiştirmeleri engeleyen sınırların etkileri de, tam tersine yerleşime açılan alanlara göçler de doğaya zarar vermektedir. Ekili toprakların aşınması pek yeni bir olgu değildir. Brezilya’da işlenmemiş arazilerde kahve tarımına başlanılması ABD’de ise Büyük Ovalar’ın tarıma açılması toprakların tahribine yol açmaktadır.

    Kuzeybatı Avrupa’daki yoğun tarım ve hayvancılık da, doğal gübreler yerine suni gübre ve tarım ilaçları kullanılması yüzünden çevreye ciddi zararlar vermektedir.Fransa’da büyük tarım bölgelerindeki büyük vadilerdeki ve yoğun sınai hayvancılık bölgelerdeki yeraltı su yataklarında rastlanan nitrat yoğunlaşmalarını kaygı verici boyutlardadır. Gübre şerbeti boşaltımı bugün büyük bir sorun oluşturmaktadır. Danimarka’da gübrenin yayılacağı arazileri gösteren yönetmelikler vardır. Holanda’da atık suların arıtılması ve kurultulması zorunlu kılınmıştır ama İngiltere’de hayvancılar üzerinde hiçbir kısıtlama yoktur. Kirlenmeye, yeraltı sularının doğal yollardan temizlenmesini imkansız kılan aşırı kullanım sorunu eklenmektedir. Üstüne de yoğun suluma ile Fransa’nın güneybatısında ve Rhöne badisinde mısırın yaygınlaşmasıyla birlikte artmıştır.

    Öyleyse sonuçta tarım çevreye zarar vermektedir. Toprağın ticari üretim ve spekulasyon aracı olduğu toplumlarda bunun bilincine varılması kolay olmayacaktır. Kırsal bölegelerde biriken sınai ve kentsel atıklara gelince, bunlar tarım ürünlerinin kalitasini tehlikeye atmaktadır; oysa tarım, ekonomik olarak ikincil konuma gelmiş olsa bile gezegenimizde yaşayan her için yaşamanın vazgeçilmez temelidir.

    Referans: Françoise Plet

  • asgari ücret06.06.2003 - 01:57

    Asgari kelimesi Arapça’dan gelir. ”En az, en aşağı, en azından, en düşük” anlamına gelir. Asgari ücret ise; sözlüğe göre ” İşçilere bir çalışma günü karşılığı olarak ödenen ve işçinin gıda, konut giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden en az düzeyde karşılamaya yetecek ücret” anlımana gelir.

    Genel olrak işverenin işçiye ödemek zorunda olduğu en düşük ücrettir. Asgari ücretin saptanmasınında en önemli olan işçinin verimi, yeteneği, cinsiyeti değil, asgari ölçüler içinde insanca yaşama ve çalışma olanağının sağlanmasıdır.

    1971 tarihli 1475 sayılı İş Kanunu’nun 33. maddesi asgari ücreti düzenlemiş bulunmaktadır. Bu maddeye göre, ”Hizmet akdi ile çalışan ve İş Kanunu kapsamına giren her türlü işçi ile gemi adamı ve gazatecilerin ekonomik ve sosyal durumlarının düzenlenmesi için Çalışma Bakanlığı’nca Asgari Ücret Tespit Komisyonu aracılığı ile ücretlerin asgari hadleri en geç iki senede bir tespit olunur.”
    (Bkz. www.apartmanyonetimi.com/iskanun2.htm)
    (Örnek olarak ayrıca bkz. www.kristalis.org.tr/asgariucret.htm)

    Sözlükte denildiği gibi Agari ücret işçinin gıda, konut, giyim, sağlık ve ulaşım gibi zorunlu ihtiyatlarınını karşılamaya yetecek ücrettir. İktisattaki asgari ücret ise, işçinin kendisini yeniden üretebilmesini sağlayacak biyolojik-tarihsel asgari ücret düzeyidir.
    ___________________________________

    konuyla ilgili bkz.
    www.calisma.gov.tr/istatistik/asgari.htm
    www.belgenet.com/eko/asgari-1.html
    www.alomaliye.com/asgari_ucr_teblig_ana_sayfa.htm
    vergidegundem.com/02.pratik/asgari_ucret.asp
    vb.

    Asgari ücret işçiye az, işverene fazla geliyor (www.zaman.com.tr/2002/10/23/ekonomi/h5.htm)

    'Sabah kalk zam, akşam yat zam. Haftada bir tüpe zam. Hiç bu insanlar ne yapacak diye düşünmüyorlar mı? 200 milyonla 300 milyonla geçinilmez bu devirde. Asgari ücret ne kadar? Çocuk okula gidiyor, ayakkabısı, beslenmesi, önlüğü var zaten. Bir de katkı istiyorlar. Emekçilerin çocuğu ne yapsın? İnsanlar nasıl yaşasın? Ekmek parası, pazar parası, elektrik parası, su parası, parası da parası. Zam, zam, zam! Başka birşey olmuyor, bu devlet hiç iyi bir şey yapmıyor' diyor. (www.evrensel.net)

    _____________________________________

    Not: Asgari ücret tabi ki yaşamadan nedir, ne çağriştırıyor demek buradaki açıklamalarla yetmez ama ”biyolojik-tarihsel asgari ücret düzeyidir tanımlarının” yanında ”asgari ücret politikalarının kurbanı aileler, ellerindeki azıcık kömürle kışı geçirebilmek için tiril tiril titremektedir.” gibi sözleri hatırlatmak amacıyla; görmemezlikten gelip, kulak tıkamak yerine bu konun burada işlenmesi de gerekiyor.
    _____________________________________

  • küreselleşme06.06.2003 - 00:45

    bkz. Globalleşme

  • globalleşme06.06.2003 - 00:45

    ayrıca bkz. küreselleşme

  • globalleşme06.06.2003 - 00:45

    Globalleşme (Globalisation - Globalization)

    Şu bir gerçek ki 1998'de globalleşme uzerine yazılmış olan 2882 akademik yazının her biri globalleşmenin anlamı hakkında kendine ait tanımı içeriyordu; tıpkı bu konuda aynı yıl basılan 589 kıtabın kendi ayrı tanımlaını içerdigi gibi.

    Çogu, bunu, uluslararası ticaretin gelişimi kapsamındaki milli ekonomik sistemler olan yatırım ve ana para işletmelerinin yükselen alış-verişlerini içeren başlıca ekonomik bir fenomen olarak görüyor.

    Buna rağmen, ülkeler arası sosyal, kültürel ve teknolojik gelişimi de küreselliğin bir fenomeni olarak gösterebiliriz.

    Sosyolog Anthony Giddens, globalleşmeyi, yer ve zamanın ayrışımı olarak görüyor ve vurguluyor ki hızlı iletişimler sayesinde kültür ve bilgi tüm dünya üzerinde anlık bir şekilde paylaşılabilir.

    Hollandalı bilim adamı Ruud Lubbers ise globalleşmeyi bölgesel uzaklığın ülkeler arası, ekonomik, politik ve sosyo-kültürel ilişkilerin kuruluşu ve oluşumunda önemini yitirmekte olan bir faktör halinde yer aldığı bir sureç olarak tanımlıyor.

    Solcu eleştirmenlerse kelimeyi, demokratik sürecle veya ulusal hükümetlerle ilgisi olmayan banka ve ticari kuruluşlarca idare edilen ya da yönetilen, globalleşmiş bir ekonomik sisteme doğru yol açan dünya çapında bir sürüç olarak sunmak üzere farklı bir şekilde tanımlıyorlar.

    Globalleşme, inkar edilemez ki, kapitalist bir süreçtir; Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla ekonomik organizasyonun yerine geçebilecek alternatif bir süreç olarak ortaya çıkan bir kavramdır.

    Bir de şu anlamını deneyin: Globalleşme, kapitalist şartlar altında ülkeler arası yapılan ekonomik, sosyal ve teknolojik değis-tokuşlardaki hızlı artıştır.

    Globalleşme hakkında yararlanabileceğiniz iyi bir web sitesi olan ” globalize.kub.nl ” incelemenizi tavsiye ederim.