Ünlü Filozof, bilgin ve toplumsal eleştirmen. 1. Dünya Savaşına karşı olduğundan Cambridge Universitesi'ndeki görevinden alınmış olan Bertrand Russell, dinimiz hakkında çok olumlu sözler söylemiştir.
Bunlardan en çarpıcı olanı 699-1000 arasında Avrupa'da karanlık çağlar yaşanırken İslamiyetin, Hindistan'dan İspanya'ya kadar aydınlantığı gerçeğini belirtmiştir. Popüler tarihte pek bunlara yer verilmemesine ve kişilerin İslamiyet'e karşı dar bakışlarını kınar.
'Our use of the phrase 'The Dark Ages' to cover the period from 699 to 1000 marks our undue concentration on Western Europe … From India to Spain, the brilliant civilisation of Islam flourished. What was lost to Christendom at this time was not lost to civilisation, but quite the contrary … To us it seems that West-European civilisation is civilisation, but this is a narrow view'. (History of Western Philosophy, London, 1948, p.419) .
Bertrand Russell in ‘History of Western Philosophy,’ London, 1948, p. 419.
Başka Sözleri:
'The whole problem with the world is that fools and fanatics are always so certain of themselves, and wiser people so full of doubts' - Bertrand Russell
One of the main causes of trouble in the world is dogmatic and fanatical belief in some doctrine for which there is no adequate evidence' - Bertrand Russell
Kaynağa bakın, eski KGB. SSCB'inde hırsitiyanlık dahil müslmanlığı bastırmaya çalışanlar örgütü KGB. Yapmadıkları zulm kalmamıştır. Kurulan universitelerle dini ve Türkçeyi öğrenenler varken, SSCB namazı, orucu yani her türlü ibadeti yasaklamasına rağmen bazı sarhoşlar eski KGB'yi kaynak olarak mı kullanıyor, vah vah...
Tabi ajan majan diyecekler, ellerinde ki her kozu kullanmaya çalışacaklar çünkü kendi çıkarlarına ters düşen her akımı tehlike olarak görecekler, ve o akımı yıkmak için her türlü çirkeflik yapılacaktır. Daha önceden de söyledim, bu kaynları ancak kendi çıkarlarına uyan insanlar kullanırlar. Tarihte, kendi doğruları için şeytanla yatanlar çok görümnmüştür... Taklitlerinden sakının derim...
O değerli bir insandır. Değerli insanlar hakkında ne kadar bahsetsem insanlar yüceltiğimi sanırlar. Başkaları da bahsettikçe o kadar yukarılara çıkartılırlar ki kendini bilmez biri gelip kolayca baltalayıp kesince, malesef o kadar yukarılardan düşerler. Fakat başta önemli olan onların kim olduğu değil davalarıdır, insanlık davası... Bu dava için verdikleri emekler, fedakarlıklar ve sayamayacağım kadar uğraşlarıdır. Esas takdir Allah'ın, sahip çıkmak da bizden... Yine de kim olduğunu merak ediyorsanız, onu benden daha iyi tanıyanlar elbette vardır. Kötü veya iyi zaten bu başlık altında hakkında çok defa yazıldı, o kadar da bu başlık silindi. Hatta en çok silinen başlık oldu. Bir daha silinebilir.
Silsinler, yine de yazalım, bu kadar küçük bir fedakarlıkta biraz da biz bulunalım ve bir daha emek verip yazalım. Ama ne göklere çıkartalım, ne de yerin dibine geçerelim. Yapıcı ve sakin bir şekilde yazalım yakışır bir şekilde...
Ülkemizin mozağinden yetişmiş bir sanatçı. Dikenlerinden dolayı belki tutulacak bir yeri yok ama dikenleri ayıklayamıyorsunuz bari değerini bilip kopartmayın...
Hakkında binlerce dava açılmasına rağmen suçlu bulanamayan, hatta insanların suçlu-suçsuz infaz edilen mahkemelerden bile temiz çıkan vatan evladımızı güvenilir olmayan bir kaç kaynakla etiketlenip satılmak isteniyor. Daha güvenilir kaynaklardan kendinisini tanımanız dileği ile:
Said Nursi Efendi Hakkında:
Rusya'daki esaret hayatından sonra İstanbul'a dönen Said Nursi, Mondros Ateşkes Sözleşmesi'nden sonraki dönem de rahat durmadı. 16 Mart 1920'de İstanbul'un İngiliz askerleri tarafından işgâl edilmesi üzerine Hutuvât-ı Sitte adlı bir broşür bastıran Said Nursi, işgalcilere karşı halkı ve alimleri uyardı. İngilizler tarafından tehlikeli adam olarak görülen Said-i Nursi Anadolu hareketini açıkça destekledi. İstanbul ulemasının Kuvay-ı Milliye ve Kurtuluş Savaşı aleyhinde verdiği fetvaya, 'işgal altındaki bir yerde bulunan sorumluların verdiği fetva irade özgürlüğü bulunmadığı için mualleldir' gerekçesiyle karşı çıktı.
Said Nursi'nin faaliyetleri Kuva-yı Milliye kadrosu tarafından da sempatiyle karşılandı. Nursi'nin Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara'ya davet edildiği, bu davet üzerine kendisinin 1922 sonlarında Ankara'ya geldiği ve Ulus'taki Millet Meclisi binası'nda resmi zevat tarafından karşılandığı ifade ediliyor.
- İsyancı değildi, sürgün edildi:
Cumhuriyetin kurucu kadrosuyla arasına ayrılık giren Said Nursi'nin, 10 maddelik bir beyanname hazırlayarak Meclis üyelerine dağıttığı ifade ediliyor. Bu beyannâmede cumhuriyetin kurucu kadrosunu İslam'ın şiarlarına sahip çıkmaya çağıran Said Nursi'nin Atatürk ile bir- kaç kez görüştüğü de ifade ediliyor. Bazı rivayetlere göre Said Nursi, Şark Umumî Vâizliği, milletvekilliği ve Diyanet âzâlığı gibi teklifleri kabul etmeyerek Van'a döndüğü rivayet ediliyor. Artık ideallerini siyaset yoluyla gerçekleştiremeyeceği kanaatine ulaşan ve Ankara'dan umduğunu bulamayan Said Nursi 1923'ten sonra Van'a dönerek bir tür inzivaya çekildi.
Annesinin yanısıra özel katibi olan yeğeninin de vefat etmesiyle birlikte sosyal hayattan elini eteğini çekti. 1925'te meydana gelen Şeyh Said İsyanı sırasında Van'ın Erek Dağı'ndaki bir kilise kalıntısında yaşayan Said Nursi, isyanın bastırılmasından sonra bölgede nüfuz sahibi olduğu kabul edilen pekçok kişi gibi Batı illerine sürgün edildi. Şeyh Sait taraftarları isyandan biraz önce Said Nursi'yi kendilerini desteklemesi için teklifler götürdüler. Said Nursi'nin bu teklifleri reddettiği ve 'Dahilde, bu milletin evlatlarına kılıç çekilmez' şeklinde konuştuğu belirtiliyor.
- Kayıkla Barla'ya götürüldü:
1926 yılının Şubat ayında, jandarma gözetiminde Eğirdir'den bir kayıkla Barla'ya getirilen Said Nursi, ilk geceyi polis karakolunda geçirdikten sonra 'Muhacir Hafız' diye anılan Ahmet Karaca'nın evine yerleştirildi. Kısa bir süre bu evde ikamet eden Said Nursi, daha sonra ulu bir çınar ağacının yanındaki eve taşındı. Said Nursi'ye sempati duyan bir marangoz çınar ağacının tepesine tahtadan küçük bir barınak yaptı. Said Nursi ağacın tepesine kurulan bu barınakta gecelerini geçirdi. Günde bir tas çorba ve biraz da ekmek yiyordu. Hiçbir hediye kabul etmediği için kendisine getirilen yiyeceklerin de parasını ödüyordu.
İlk günlerde Said Nursi'ye yaklaşmaya ve onunla konuşmaya çekinen Barlalılar bir süre sonra çekingenliklerini bıraktılar. Barlalı Sıddık Süleyman ilk ve çok sevdiği talebeleri arasında yer aldı. 1924'lerden itibaren münzevi bir hayat yaşayan Said Nursi'nin Barla sürgünü hayatında yeni bir cephe açtı. Sürgün döneminde Kur'an'ın anlaşılması için kendini tümüyle tefekküre ve yazmaya verdi. Sözler, Mektubat ve Lem'alar'ın 13. cüzü sekiz senelik Barla sürgününde yazıldı.
- Gözümde ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu...:
Said Nursi yakın arkadaşı Eşref Edip'e şunları söylüyor 'Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-i harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandim. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti. Işte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah'a bin kere hamd olsun. Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun
Tüm Yazı Dizisi: http://www.yenisafak.com/diziler/nur/index.html http://www.yenisafak.com/diziler/nur/nur2.html http://www.yenisafak.com/diziler/nur/nur3.html http://www.yenisafak.com/diziler/nur/nur4.html
Carmina Burana çoğu bölümleri Ortaçağ Latincesi ve bazı bölümleride Ortaçağ Almancası kullanılarak yazılmış 318 şarkıdan aktarılmış, ortaçağın en büyük ve en tanınmış eserleri arasına girer.
Almanya’nın Bayern eyaletinde, Münih şehrinin güneyindeki Benediktin manastırında bulunan el yazmaları üzerine bestelenmiştir.Bu yazmalar halen Bavyera Devlet kütüphanesinde muhafaza altındadır. Codex Buranus 1803’de Bavyera manastırlarının laikleştirilmesi üzerine Münih Saray kütüphanesinin zimmetine geçti. Eser, kütüphanenin taşınması esnasında Münihli kütüphaneci Johann Christoph Freitherr von Aretin tarafından keşfedildi ve kendisi bu toplu eseri ‘Genellikle Papa’nın tahtına saldıran, koşuk ve düzyazı mizah parçalarından oluşan Codex Buranus olarak nitelendirdi.
Bu metin, muhtemeldir ki 13. Yüzyıl goliardik repertuarın Latin seküler şiirlerinin en önemlilerini oluşturur. Eserdeki şiirlerin nerede ne zaman hangi şartlar altında, kimler tarafından yazıldığı hakkında bilim adamları somut bilgiler veremiyorlar. Bilim ve sanatın merkezini oluşturan Avrupa’nın gözde kentleri, Ceasar ve Cicero’nun kullanmış olduğu klasik Latince’den farklı olan; o dönemin yaygın ve esnek diliyle Ortaçağ Latincesiyle birbirleriyle kenetliydi. Eser genellikle bu ortak dil ile yazılmasına karşın, bazı şarkılarda Almanca kökenli dizelerle karşılaşıyoruz hatta bazılarında Alman şairlerin dizeleri de karşımıza çıkıyor.Gezgin şarkıcıların söylediği şarkılarla coşup dans eden ve iyi latince bilmeyen halktan insanların bu tür Almanca dörtlükleri kolaylarına geldiğinden bu dizeleri ekledikleri tahmin ediliyor. Almanca ve Latince dizeler yapı bakımından örtüştüklerinden özgün melodiye uyarlamakta da sorun çıkmıyordu. Saray Devlet kütüphanesinde çalışan bilgin ve kütüphaneci Johann Andreas Schmeller, eserin tamamına BENEDİKTBEUREN’DEN ŞARKILAR anlamına gelen CARMİNA BURANA adını verdi ve 1847 yılında ilk kez kitap haline getirerek geniş okuyucu kitlesine sundu.
CARMİNA BURANA 13. Yüzyılın kültürel ve sosyal yaşamını yansıtır. Ritmik ve metrik yapıya sahip olan bu şarkılar, içerik bakımından bölümlere ayrılmaktadır.
İlk bölüm toplam 55 Ahlak öğretileri ve taşlama niteliğinde bölümlerden,
İkinci bölüm 56-186 Sevda Şarkılarından oluşurken;
Üçüncü bölümde CB187-225 İçki ve Kumar şarkıları ile CB 226-228 din içerikli uzun dialoglar da bulunmaktadır.
El yazmalarının derlenmesine kolaylık getirmek için saptanmış olan bu bölümlerde öbür bölümlerdeki motiflere göndermelerle sık sık karşılaştığımız gibi, saptanan bölümün konusu dışında kalan şarkıları da görürüz.
“Daha önce yazdığım bütün eserlerimi yırt. Carmina Burana benim seçkin eserlerimin bir başlagıcı oldu.” (Carl Orff’tan yayıncısına)
Carl Orff 1895-1982 de Münih’te doğmuştur.Academie der Tonkust’ta öğrenim gördükten sonra iki yıl boyunca seçkin Alman bestecilerinden biri olan Heinrich Kaminski’den ders alır.Yaşamının ileriki yıllarında Münih, Mannheim ve Darmstadt’da orkestra yöneticiliği yapacaktır. Çocukların müzik eğitimi üzerine çalışmalar yaptı. Sonradan oldukça benimsenecek ve gurup alıştırmaları ile vurmalı çalgılar yoluyla ritm duyarlılığına dayanan bir sistem geliştirdi. Orff çocukların hemen kavrayabileceği en basit çalgılama biçiminin vurmalı çalgılar olduğunu düşünüyordu. Ona göre ilk çağlardan beri kullanılan vurmalı çalgılar müzik eğitiminde başlangıç olabilirdi. Buradan yola çıkarak 1930 yılında ‘Schulwerk’okullarda müzik eğitimi adlı kitabını yayınladı.
Bu arada bazı 17 yüzyıl operalarını da yayına hazır hale getirdi.1936’dan sonra beste yapmak amacıyla yaşamını tamamen müziğe adadı. İlk çağların ilkel müziğini, ortaçağın mistik müzikleriyle birleştirdi.1937’de ortaçağ şiirlerinin yer aldığı bir el yazmasına dayanarak Carmina Burana başlıklı din dışı oratoryosunu besteledi.Ardından Yunan tiyatrosuyla Ortaçağ gizem oyunlarından esinlenen iki operayı daha müziğe dökecekti. Bunlar Carmina Burana ile birlikte üçlü oluşturan Catulli Carmina (Catallus’un şarkıları) ve Trionfo di Afrodite (Afrodit’in zaferi) dir.
1950 den ölümüne kadar Yüksek Müzik Akademinde beste dersleri verdi. Ailesi subay kökenliydi ve Bavyeranın soylu aillelerinin başında geliyordu. Çocukluğunun ailesini katı disiplini altında geçtiği tahmin ediliyor. Asker kökenli bir aileden gelmesi yüzünden disiplinli bir hayat yaşayan Orff, bu düzeni sadece işlerini planlamada değil kendi iç dünyasında da kullandı. Sırf konsantrasyonu bozulmasın diye hayatını Münihte geçirdiği Bach Derneğini yönettiği 1930 yılından öldüğü 1982 yılına kadar geçen 52 yıl boyunca Münih’ten ayrılmadığı sanılmaktadır.Orff geleneklerine çok bağlıydı öyle ki onu bir müzisyen değil de bir katolik rahibi olarak düşünmek mümkündü.
Carmina Burana hakkında yukarıda geniş bilgi vermiştik. Catulli Carmina ünlü Romalı şair Catallus’un kendi hayatını anlatmaktadır.Catallus’un yazdığı şiirlerden Luventus adlı bir gençle eşcinsel ilişki yaşadığı anlaşılıyor.Koyu dindar olduğu sanılan bestecinin yer yer müstehcenlik içeren bu metni bestelemesi kiliseyi küplere bindirmiştir. İlginç olan Trionfo di Afrodite’nin de eski Roma ve Yunan şairlerinin metinlerinden bestelenmiş ve Orff’a uymayacak kadar müstehcen olmasıdır.Yine söylentilere göre kilise içinde kilise karşıtı temalar bulunan yapıtların bestelenmesine göz yummamış ve Orff’u afaroz etmiştir.Her ne kadar bu bir söylentiden ileri gitmemişse de katı kuralları olan kilisenin böyle bir tepki verebileceğini düşünmek pek de yanlış sayılamaz.
Eski çağların müziğini günümüz müziği ile birleştiren Orff Carmina Burana’da orkestrayı insan sesini desteklemek amacıyla kullanmıştır.Carmina Burana 8 Haziran 1937 yılında Frankfurt’ta gerçekleşen ilk seslendirilişinde büyük ilgi uyandırdı.Hatta bu başarı bazı eleştirmenleri öyle kızdırdı ki bu eserin ciddi bir eser olmadığını ileri sürdüler.
Orff’un hayatından bir başka bölümü de atlamadan geçmemek gerkir. 30’lu yıllar bir başka Alman’ı da tarih sahnesine çıkarmıştır.Nasyonal sosyalizmi savunan Hitler’e göre ülkede herşey Alman olmak zorundaydı, hatta müzik bile. Hitler uzun bir süre Almanya’nın ve Alman vatandaşlarının gözünde bir simge oldu. Buna Carl Orff’da dahildi.Bu hayranlığın asker kökenli bir aileden gelmesine mi yoksa duyulan hayranlığın karşılıklı olmasından mı kaynaklandığı bilinmiyor.Bilinen gerçek Hitler’in severek dinlediği bestecilerden birinin Richard Wagner diğerinin Carl Orff olduğudur.
Orff’un diğer eserlerinden başlıcaları:
İsa’nın göğe çıkış komedisi,Mucize bebeğin doğuş oyunu,Antigoneler,Tiran Oidipus,Prometheus,
Yüzüklerin efendisi filminde Black Riders’a eşlik eden koro Carmina Burana’dan esintiler taşımaktadır.
Bir klasik müzik arşivinin Orff’un güçlü ve dramatik yapıtı Carmina Burana’sız oluşu düşünülemez.
1946'da İtalyan Achilles Gaggia, espresso makinasını geliştirerek ilginç bir içecek yapar rengi Kapüsen Tarikatı'ndaki (capuchin order) keşişlerinin cubbelerinin rengine benzeyisinden capuccino ismi verilir...
Ünlü Filozof, bilgin ve toplumsal eleştirmen. 1. Dünya Savaşına karşı olduğundan Cambridge Universitesi'ndeki görevinden alınmış olan Bertrand Russell, dinimiz hakkında çok olumlu sözler söylemiştir.
Bunlardan en çarpıcı olanı 699-1000 arasında Avrupa'da karanlık çağlar yaşanırken İslamiyetin, Hindistan'dan İspanya'ya kadar aydınlantığı gerçeğini belirtmiştir. Popüler tarihte pek bunlara yer verilmemesine ve kişilerin İslamiyet'e karşı dar bakışlarını kınar.
'Our use of the phrase 'The Dark Ages' to cover the period from 699 to 1000 marks our undue concentration on Western Europe … From India to Spain, the brilliant civilisation of Islam flourished. What was lost to Christendom at this time was not lost to civilisation, but quite the contrary … To us it seems that West-European civilisation is civilisation, but this is a narrow view'. (History of Western Philosophy, London, 1948, p.419) .
Bertrand Russell in ‘History of Western Philosophy,’ London, 1948, p. 419.
Başka Sözleri:
'The whole problem with the world is that fools and fanatics are always
so certain of themselves, and wiser people so full of doubts'
- Bertrand Russell
One of the main causes of trouble in the world is dogmatic and
fanatical belief in some doctrine for which there is no adequate
evidence'
- Bertrand Russell
düşünen... düşündüren... mütefekkir...
Kaynağa bakın, eski KGB. SSCB'inde hırsitiyanlık dahil müslmanlığı bastırmaya çalışanlar örgütü KGB. Yapmadıkları zulm kalmamıştır. Kurulan universitelerle dini ve Türkçeyi öğrenenler varken, SSCB namazı, orucu yani her türlü ibadeti yasaklamasına rağmen bazı sarhoşlar eski KGB'yi kaynak olarak mı kullanıyor, vah vah...
Tabi ajan majan diyecekler, ellerinde ki her kozu kullanmaya çalışacaklar çünkü kendi çıkarlarına ters düşen her akımı tehlike olarak görecekler, ve o akımı yıkmak için her türlü çirkeflik yapılacaktır. Daha önceden de söyledim, bu kaynları ancak kendi çıkarlarına uyan insanlar kullanırlar. Tarihte, kendi doğruları için şeytanla yatanlar çok görümnmüştür... Taklitlerinden sakının derim...
O değerli bir insandır. Değerli insanlar hakkında ne kadar bahsetsem insanlar yüceltiğimi sanırlar. Başkaları da bahsettikçe o kadar yukarılara çıkartılırlar ki kendini bilmez biri gelip kolayca baltalayıp kesince, malesef o kadar yukarılardan düşerler. Fakat başta önemli olan onların kim olduğu değil davalarıdır, insanlık davası... Bu dava için verdikleri emekler, fedakarlıklar ve sayamayacağım kadar uğraşlarıdır. Esas takdir Allah'ın, sahip çıkmak da bizden... Yine de kim olduğunu merak ediyorsanız, onu benden daha iyi tanıyanlar elbette vardır. Kötü veya iyi zaten bu başlık altında hakkında çok defa yazıldı, o kadar da bu başlık silindi. Hatta en çok silinen başlık oldu. Bir daha silinebilir.
Silsinler, yine de yazalım, bu kadar küçük bir fedakarlıkta biraz da biz bulunalım ve bir daha emek verip yazalım. Ama ne göklere çıkartalım, ne de yerin dibine geçerelim. Yapıcı ve sakin bir şekilde yazalım yakışır bir şekilde...
Ülkemizin mozağinden yetişmiş bir sanatçı. Dikenlerinden dolayı belki tutulacak bir yeri yok ama dikenleri ayıklayamıyorsunuz bari değerini bilip kopartmayın...
Hakkında binlerce dava açılmasına rağmen suçlu bulanamayan, hatta insanların suçlu-suçsuz infaz edilen mahkemelerden bile temiz çıkan vatan evladımızı güvenilir olmayan bir kaç kaynakla etiketlenip satılmak isteniyor. Daha güvenilir kaynaklardan kendinisini tanımanız dileği ile:
Said Nursi Efendi Hakkında:
Rusya'daki esaret hayatından sonra İstanbul'a dönen Said Nursi, Mondros Ateşkes Sözleşmesi'nden sonraki dönem de rahat durmadı. 16 Mart 1920'de İstanbul'un İngiliz askerleri tarafından işgâl edilmesi üzerine Hutuvât-ı Sitte adlı bir broşür bastıran Said Nursi, işgalcilere karşı halkı ve alimleri uyardı. İngilizler tarafından tehlikeli adam olarak görülen Said-i Nursi Anadolu hareketini açıkça destekledi. İstanbul ulemasının Kuvay-ı Milliye ve Kurtuluş Savaşı aleyhinde verdiği fetvaya, 'işgal altındaki bir yerde bulunan sorumluların verdiği fetva irade özgürlüğü bulunmadığı için mualleldir' gerekçesiyle karşı çıktı.
Said Nursi'nin faaliyetleri Kuva-yı Milliye kadrosu tarafından da sempatiyle karşılandı. Nursi'nin Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara'ya davet edildiği, bu davet üzerine kendisinin 1922 sonlarında Ankara'ya geldiği ve Ulus'taki Millet Meclisi binası'nda resmi zevat tarafından karşılandığı ifade ediliyor.
- İsyancı değildi, sürgün edildi:
Cumhuriyetin kurucu kadrosuyla arasına ayrılık giren Said Nursi'nin, 10 maddelik bir beyanname hazırlayarak Meclis üyelerine dağıttığı ifade ediliyor. Bu beyannâmede cumhuriyetin kurucu kadrosunu İslam'ın şiarlarına sahip çıkmaya çağıran Said Nursi'nin Atatürk ile bir- kaç kez görüştüğü de ifade ediliyor. Bazı rivayetlere göre Said Nursi, Şark Umumî Vâizliği, milletvekilliği ve Diyanet âzâlığı gibi teklifleri kabul etmeyerek Van'a döndüğü rivayet ediliyor. Artık ideallerini siyaset yoluyla gerçekleştiremeyeceği kanaatine ulaşan ve Ankara'dan umduğunu bulamayan Said Nursi 1923'ten sonra Van'a dönerek bir tür inzivaya çekildi.
Annesinin yanısıra özel katibi olan yeğeninin de vefat etmesiyle birlikte sosyal hayattan elini eteğini çekti. 1925'te meydana gelen Şeyh Said İsyanı sırasında Van'ın Erek Dağı'ndaki bir kilise kalıntısında yaşayan Said Nursi, isyanın bastırılmasından sonra bölgede nüfuz sahibi olduğu kabul edilen pekçok kişi gibi Batı illerine sürgün edildi. Şeyh Sait taraftarları isyandan biraz önce Said Nursi'yi kendilerini desteklemesi için teklifler götürdüler. Said Nursi'nin bu teklifleri reddettiği ve 'Dahilde, bu milletin evlatlarına kılıç çekilmez' şeklinde konuştuğu belirtiliyor.
- Kayıkla Barla'ya götürüldü:
1926 yılının Şubat ayında, jandarma gözetiminde Eğirdir'den bir kayıkla Barla'ya getirilen Said Nursi, ilk geceyi polis karakolunda geçirdikten sonra 'Muhacir Hafız' diye anılan Ahmet Karaca'nın evine yerleştirildi. Kısa bir süre bu evde ikamet eden Said Nursi, daha sonra ulu bir çınar ağacının yanındaki eve taşındı. Said Nursi'ye sempati duyan bir marangoz çınar ağacının tepesine tahtadan küçük bir barınak yaptı. Said Nursi ağacın tepesine kurulan bu barınakta gecelerini geçirdi. Günde bir tas çorba ve biraz da ekmek yiyordu. Hiçbir hediye kabul etmediği için kendisine getirilen yiyeceklerin de parasını ödüyordu.
İlk günlerde Said Nursi'ye yaklaşmaya ve onunla konuşmaya çekinen Barlalılar bir süre sonra çekingenliklerini bıraktılar. Barlalı Sıddık Süleyman ilk ve çok sevdiği talebeleri arasında yer aldı. 1924'lerden itibaren münzevi bir hayat yaşayan Said Nursi'nin Barla sürgünü hayatında yeni bir cephe açtı. Sürgün döneminde Kur'an'ın anlaşılması için kendini tümüyle tefekküre ve yazmaya verdi. Sözler, Mektubat ve Lem'alar'ın 13. cüzü sekiz senelik Barla sürgününde yazıldı.
- Gözümde ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu...:
Said Nursi yakın arkadaşı Eşref Edip'e şunları söylüyor 'Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-i harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandim. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti. Işte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah'a bin kere hamd olsun. Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun
Yazının Tümü:
http://www.yenisafak.com/diziler/nur/nur2.html
Tüm Yazı Dizisi:
http://www.yenisafak.com/diziler/nur/index.html
http://www.yenisafak.com/diziler/nur/nur2.html
http://www.yenisafak.com/diziler/nur/nur3.html
http://www.yenisafak.com/diziler/nur/nur4.html
J. R. R. Tolkien
C. S. Lewis
Charles williams
''İnklings'' olarak bilinen fantazi edebiyatını kuran dil-edebiyat profesörü ve yazar üç yakın arkadaş
Şakıların 'İçindekiler' bölümü vesözleri:
http://www.classical.net/music/comp.lst/works/orff-cb/carmlyr.html#track1
CARMINA BURANA (BENEDIKTBEUREN ŞARKILARI)
Carmina Burana çoğu bölümleri Ortaçağ Latincesi ve bazı bölümleride Ortaçağ Almancası kullanılarak yazılmış 318 şarkıdan aktarılmış, ortaçağın en büyük ve en tanınmış eserleri arasına girer.
Almanya’nın Bayern eyaletinde, Münih şehrinin güneyindeki Benediktin manastırında bulunan el yazmaları üzerine bestelenmiştir.Bu yazmalar halen Bavyera Devlet kütüphanesinde muhafaza altındadır. Codex Buranus 1803’de Bavyera manastırlarının laikleştirilmesi üzerine Münih Saray kütüphanesinin zimmetine geçti. Eser, kütüphanenin taşınması esnasında Münihli kütüphaneci Johann Christoph Freitherr von Aretin tarafından keşfedildi ve kendisi bu toplu eseri ‘Genellikle Papa’nın tahtına saldıran, koşuk ve düzyazı mizah parçalarından oluşan Codex Buranus olarak nitelendirdi.
Bu metin, muhtemeldir ki 13. Yüzyıl goliardik repertuarın Latin seküler şiirlerinin en önemlilerini oluşturur. Eserdeki şiirlerin nerede ne zaman hangi şartlar altında, kimler tarafından yazıldığı hakkında bilim adamları somut bilgiler veremiyorlar. Bilim ve sanatın merkezini oluşturan Avrupa’nın gözde kentleri, Ceasar ve Cicero’nun kullanmış olduğu klasik Latince’den farklı olan; o dönemin yaygın ve esnek diliyle Ortaçağ Latincesiyle birbirleriyle kenetliydi. Eser genellikle bu ortak dil ile yazılmasına karşın, bazı şarkılarda Almanca kökenli dizelerle karşılaşıyoruz hatta bazılarında Alman şairlerin dizeleri de karşımıza çıkıyor.Gezgin şarkıcıların söylediği şarkılarla coşup dans eden ve iyi latince bilmeyen halktan insanların bu tür Almanca dörtlükleri kolaylarına geldiğinden bu dizeleri ekledikleri tahmin ediliyor. Almanca ve Latince dizeler yapı bakımından örtüştüklerinden özgün melodiye uyarlamakta da sorun çıkmıyordu. Saray Devlet kütüphanesinde çalışan bilgin ve kütüphaneci Johann Andreas Schmeller, eserin tamamına BENEDİKTBEUREN’DEN ŞARKILAR anlamına gelen CARMİNA BURANA adını verdi ve 1847 yılında ilk kez kitap haline getirerek geniş okuyucu kitlesine sundu.
CARMİNA BURANA 13. Yüzyılın kültürel ve sosyal yaşamını yansıtır. Ritmik ve metrik yapıya sahip olan bu şarkılar, içerik bakımından bölümlere ayrılmaktadır.
İlk bölüm toplam 55 Ahlak öğretileri ve taşlama niteliğinde bölümlerden,
İkinci bölüm 56-186 Sevda Şarkılarından oluşurken;
Üçüncü bölümde CB187-225 İçki ve Kumar şarkıları ile CB 226-228 din içerikli uzun dialoglar da bulunmaktadır.
El yazmalarının derlenmesine kolaylık getirmek için saptanmış olan bu bölümlerde öbür bölümlerdeki motiflere göndermelerle sık sık karşılaştığımız gibi, saptanan bölümün konusu dışında kalan şarkıları da görürüz.
“Daha önce yazdığım bütün eserlerimi yırt. Carmina Burana benim seçkin eserlerimin bir başlagıcı oldu.” (Carl Orff’tan yayıncısına)
Carl Orff 1895-1982 de Münih’te doğmuştur.Academie der Tonkust’ta öğrenim gördükten sonra iki yıl boyunca seçkin Alman bestecilerinden biri olan Heinrich Kaminski’den ders alır.Yaşamının ileriki yıllarında Münih, Mannheim ve Darmstadt’da orkestra yöneticiliği yapacaktır. Çocukların müzik eğitimi üzerine çalışmalar yaptı. Sonradan oldukça benimsenecek ve gurup alıştırmaları ile vurmalı çalgılar yoluyla ritm duyarlılığına dayanan bir sistem geliştirdi. Orff çocukların hemen kavrayabileceği en basit çalgılama biçiminin vurmalı çalgılar olduğunu düşünüyordu. Ona göre ilk çağlardan beri kullanılan vurmalı çalgılar müzik eğitiminde başlangıç olabilirdi. Buradan yola çıkarak 1930 yılında ‘Schulwerk’okullarda müzik eğitimi adlı kitabını yayınladı.
Bu arada bazı 17 yüzyıl operalarını da yayına hazır hale getirdi.1936’dan sonra beste yapmak amacıyla yaşamını tamamen müziğe adadı. İlk çağların ilkel müziğini, ortaçağın mistik müzikleriyle birleştirdi.1937’de ortaçağ şiirlerinin yer aldığı bir el yazmasına dayanarak Carmina Burana başlıklı din dışı oratoryosunu besteledi.Ardından Yunan tiyatrosuyla Ortaçağ gizem oyunlarından esinlenen iki operayı daha müziğe dökecekti. Bunlar Carmina Burana ile birlikte üçlü oluşturan Catulli Carmina (Catallus’un şarkıları) ve Trionfo di Afrodite (Afrodit’in zaferi) dir.
1950 den ölümüne kadar Yüksek Müzik Akademinde beste dersleri verdi. Ailesi subay kökenliydi ve Bavyeranın soylu aillelerinin başında geliyordu. Çocukluğunun ailesini katı disiplini altında geçtiği tahmin ediliyor. Asker kökenli bir aileden gelmesi yüzünden disiplinli bir hayat yaşayan Orff, bu düzeni sadece işlerini planlamada değil kendi iç dünyasında da kullandı. Sırf konsantrasyonu bozulmasın diye hayatını Münihte geçirdiği Bach Derneğini yönettiği 1930 yılından öldüğü 1982 yılına kadar geçen 52 yıl boyunca Münih’ten ayrılmadığı sanılmaktadır.Orff geleneklerine çok bağlıydı öyle ki onu bir müzisyen değil de bir katolik rahibi olarak düşünmek mümkündü.
Carmina Burana hakkında yukarıda geniş bilgi vermiştik. Catulli Carmina ünlü Romalı şair Catallus’un kendi hayatını anlatmaktadır.Catallus’un yazdığı şiirlerden Luventus adlı bir gençle eşcinsel ilişki yaşadığı anlaşılıyor.Koyu dindar olduğu sanılan bestecinin yer yer müstehcenlik içeren bu metni bestelemesi kiliseyi küplere bindirmiştir. İlginç olan Trionfo di Afrodite’nin de eski Roma ve Yunan şairlerinin metinlerinden bestelenmiş ve Orff’a uymayacak kadar müstehcen olmasıdır.Yine söylentilere göre kilise içinde kilise karşıtı temalar bulunan yapıtların bestelenmesine göz yummamış ve Orff’u afaroz etmiştir.Her ne kadar bu bir söylentiden ileri gitmemişse de katı kuralları olan kilisenin böyle bir tepki verebileceğini düşünmek pek de yanlış sayılamaz.
Eski çağların müziğini günümüz müziği ile birleştiren Orff Carmina Burana’da orkestrayı insan sesini desteklemek amacıyla kullanmıştır.Carmina Burana 8 Haziran 1937 yılında Frankfurt’ta gerçekleşen ilk seslendirilişinde büyük ilgi uyandırdı.Hatta bu başarı bazı eleştirmenleri öyle kızdırdı ki bu eserin ciddi bir eser olmadığını ileri sürdüler.
Orff’un hayatından bir başka bölümü de atlamadan geçmemek gerkir. 30’lu yıllar bir başka Alman’ı da tarih sahnesine çıkarmıştır.Nasyonal sosyalizmi savunan Hitler’e göre ülkede herşey Alman olmak zorundaydı, hatta müzik bile. Hitler uzun bir süre Almanya’nın ve Alman vatandaşlarının gözünde bir simge oldu. Buna Carl Orff’da dahildi.Bu hayranlığın asker kökenli bir aileden gelmesine mi yoksa duyulan hayranlığın karşılıklı olmasından mı kaynaklandığı bilinmiyor.Bilinen gerçek Hitler’in severek dinlediği bestecilerden birinin Richard Wagner diğerinin Carl Orff olduğudur.
Orff’un diğer eserlerinden başlıcaları:
İsa’nın göğe çıkış komedisi,Mucize bebeğin doğuş oyunu,Antigoneler,Tiran Oidipus,Prometheus,
Yüzüklerin efendisi filminde Black Riders’a eşlik eden koro Carmina Burana’dan esintiler taşımaktadır.
Bir klasik müzik arşivinin Orff’un güçlü ve dramatik yapıtı Carmina Burana’sız oluşu düşünülemez.
Enis A. Kavurmacıoğlu - Mayıs 2002
1946'da İtalyan Achilles Gaggia, espresso makinasını geliştirerek ilginç bir içecek yapar rengi Kapüsen Tarikatı'ndaki (capuchin order) keşişlerinin cubbelerinin rengine benzeyisinden capuccino ismi verilir...