Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • cemil meriç13.06.2004 - 10:35

    'Onu okurken öğrenmeye ve değişmeye hazırlıklı olmak zorundasınız.'
    Ismail Cem Dogru

  • malcolm x12.06.2004 - 02:51

    bkz. ''Malcolm X'' başlığına

  • manowar11.06.2004 - 05:40

    burada konserlerine gülmek için gidiyoruz siz daha ciddiye almaya devam edin...
    :)

  • laiklik10.06.2004 - 15:48

    ALTINOLUK - Nisan 1998 / Taha AKYOL'un görüşleri:

    “Devletin İslâm’la Barışması Zorunludur”

    – Devlet-Din ilişkileri Türkiye’de problemli bir alan olarak görülüyor. Sizce de öyle mi? Problem sizin açınızdan hangi boyutlarda?

    Taha AKYOL: Evet, Türkiye’nin temel sorunlarından biri, din-devlet ilişkilerindeki sağlıksızlıkdır ve bunun en büyük sebebi, otoriter laikçi devlet anlayışıdır.
    Devletin laikliği böyle anladığı bütün toplumlarda bu sorun yaşanmıştır.
    Sorun ciddi boyutlardadır. Bu sorun, özelliştirmeye taraftar veya karşıt olmaya benzemez. Bu sorun, tarihte büyük toplumsal kavgalara yol açmıştır. Dayatmayla değil, yumuşama ve uzlaşmayla çözülür.

    – Devletin bu alanı düzenlemek için benimsediği ilke laiklik ilkesi olarak belirdi. Bu ilkeyi getirirken İslâm’dan ve İslâm’ı üstün bir değer yargısı olarak benimseyen halktan ne bekliyordu? Problem nerede çıktı?

    Taha AKYOL: Fransız Jakobenizminden esinlenen bizdeki laiklik, sadece devletin teokrasiden arınması olarak değil, dinin devlet eliyle toplumdan da tasfiyesi ve “vicdan”larda bırakılması olarak uygulanmıştır. Demokrasi döneminde toplumdaki her dindarlık tezahürünün “irtica” paranoyasıyla karşılanmasının ve “görüldüğü yerde ezilmeli” diye devlet şiddetiyle karşılanmasının temelinde bu yanlış anlayış vardır. Bu çatışma, devletin dini toplumsal alanda tasfiye etmek istediği Fransa’da da şiddetli gerilim ve rejim sorunlarına sebep olmuştur. Liberal ve muhafazakar modernleşme modellerinde ise, mesela İngiltere, ABD ve kuzey ülkelerinde bu din-devlet çatışması yaşanmamıştır.
    Bizdeki laikçiler Batı tarihini ve din sosyolojisini bilmedikleri için, ezberledikleri vecizeleri tek hakikat sanıyorlar ve dar kafalı davranıyorlar.

    – Aradan 70 yıl geçti. Türkiye’de Devlet-Din ilişkileri problem olmaya devam ediyor. Bu arada devletin hâlâ İslâm’dan beklentileri var; İslâm’ın reforme edilmesi, müslümanların bunu kabul etmesi gibi. Gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunu bir çıkış yolu olarak görüyor musunuz?
    AKYOL: Devlet, bırakın din gibi tamamen itikadi bir alanı, bütünüyle dünyevi olan ideolojik düşüncelerde bile “reform” yapma hakkına, yetkisine sahip değildir; buna kalkışmak akıllılık da olmaz. Böyle bir yaklaşım zihinlerin resmi ideoloji tahakkümü altına alınması, toplumsal ve zihni dinamizmin öldürülmesi olur.
    Siyasi kültürümüzün kısırlığının önemli sebeplerinden biri, bu resmi ideoloji dayatmasıdır zaten...
    Kamu düzenini ihlal etmeyen ve şiddetten uzak duran her düşünce, bu arada inançlar, doğal akışına bırakılmalıdır. Yeni yorumlar, yaklaşımlar, yeni fikirler toplumsal süreçte oluşur.

    – Sizin için devletin İslâm’la barışması sözü anlamlı mı? Anlamlıysa bunun içi nasıl doldurulabilir? Toplumsal barış için de öyle bir girişimi gerekli bulur musunuz?
    AKYOL: “Devlet İslâmla barışmalı” sözü anlamlı olmanın ötesinde, zorunludur. Bunun içi, demokrasiyle doldurulur. Din alanında devlet liberal özgürlüklere saygılı olmalıdır. Şu, özellikle önemlidir: Devlet eliyle dinin toplumsal alanda tasfye edilmesi biçimindeki bir devlet yapılanması ve siyasi kültür, kendi muhafetini de “devlet eliyle dinin topluma egemen kılınması” biçiminde üretmektedir. Jakobenizm, dünyanın her yerinde dinin siyasileşmesine yol açmıştır. Barışmanın yolu, toplumsal alanın demokratik, sivil, liberal (hürriyetçi) bir alan olduğunu kabul etmektir.

    – Anayasa Mahkemesi kararları ve laikliğe bir doktrin olarak bakan çevrelerde Türkiye’deki laikliğin batı ülkelerindeki laiklikten farklı olacağı belirtiliyor. Gerekçe olarak da böyle bir tavrın İslâm’ın ve müslümanların özelliklerinden kaynaklandığı söyleniyor. Bu değerlendirmelerden özgürlükleri kısıtlayıcı bir laiklik tanımı çıkıyor. Bu görüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?
    AKYOL: Anayasa Mahkemesi’nin laiklikle ilgili yorumlarını resmi ideolojinin tariflerine uygun buluyorum, halbuki bireysel özgürlüklere ve liberal değerlere öncelik veren bir yorum hem daha “ileri” olur hem toplumsal barışa daha bir katkı sağlardı. Meselenin diğer boyutu daha önemlidir: Bizdeki resmi laik anlayış, hem İslâm’ın sosyal ve kültürel tarihini hem Batı’nın modernleşme tarihini incelememiştir. Bu ufka sahip olmayınca da, resmi laiklik anlayışı, tek parti devrinin resmi dogmaları, vecizeleri içinde “geçmişi” günümüzde yaşatmaya devam ediyor.

    – Laiklik Türkiye’de tarif sıkıntısı çekiyor. Anayasa Mahkemesi müteaddid defalar laiklik tarifi yaptı. Bu tariflerde laiklik İslâm’ın karşısına alternatif bir hayat düzeni hatta bir din olarak konuyor. Siz de bu izlenimi ediniyor musunuz?

    AKYOL: Sorun, bireysel hürriyet alanının geniş mi, dar mı olacağı sorunudur. Bireysel hürriyet alanı geniş olacaksa dini düşünce ve hayat tarzı gibi, ladini, hatta dinsiz düşünce ve hayat tarzı da serbest olacaktır. İslâm tarihindeki felsefe ve “itizal” tartışmalarını, bunun kelam ve tasavvufa bile büyük katkılar sağladığını hatırlayın. Toplumsal gelişmenin şartı bu hürriyettir. Dogma, laik olduğu zaman dogmatizmden kurtulmuş olmayız.

    – Sayın Demirel’in 1980’lerde verdiği demeçlerde laikliğin bir din gibi algılanması konusunda kaygıları var. Buradan yola çıkarak devlet adamları nezdinde İslâm-devlet-laiklik-demokrasi-konularının nasıl çözümlendiğini düşünüyorsunuz?
    AKYOL: Halkın seçtiği devlet adamlarıyla, bürokratik cihazın devlet adamları arasında, genelde laiklik anlayışları çok farklı olmuştur. Ben, Karabekir’in, Fethi Okyar’ın, Menderes’in, Özal’ın çizgisini doğru buluyorum. Nasıl çözümlendiğini soruyorsunuz, çözümlenmiyor ki!

    – Şöyle bir tartışma var: Dindarlar diyor ki; “Türkiye’de inanç özgürlükleri kısıtlı.” Buna karşılık da; “camileriniz açık değil mi, ibadetinize engel olan mı var? ” söylemi mevcut. Siz dindarların daha çok özgürlük taleplerini anlamsız buluyor musunuz?
    AKYOL: Camiler açık öyleyse din özgürlüğü var, lafı samimiyetle söyleniyorsa, sosyoloji alanında bir cehaletin ifadesidir. Dinin camide kalması için söyleniyorsa, liberal hürriyetlerin reddidir. Batı’ya baksınlar, din ve kilisenin kendisi kilisenin içinde mi kalıyor?

    – Türkiye’nin İslâm ve demokrasiyi birlikte yaşatma noktasında İslâm ülkelerine örnek olabileceği, olması iddiası var. Bunu sağlamada çok başarılı olduğumuzu düşünüyor musunuz? Halk iradesine karşı gösterilen endişelerin önemli bir boyutu aslında İslâm’a karşı endişeler olarak düşünülemez mi?
    AKYOL: İslam ve demokrasinin birlikte yaşaması, yani rejimin demokrasiye halk iradesine ve hürriyetlere dayanması, İslâm’ın da sivil toplumda liberal hürriyetlere sahip olması Türkiye’nin dünyaya sunabileceği mükemmel bir modeldi. “Refah Partisi”nin siyasi kültürsüzlüğü ile partideki aşırılar ve “derin devlet”, Türkiye’nin bu evrensel şansını dumûra uğrattılar. Sonunda oraya varacağımıza, başaracağımıza inanıyorum.

    – Şöyle bir varsayım üzerinde düşünürsek; 70 yıl önce Cumhuriyet kurulurken İslâm’la daha barışık bir çizgi tutturulabilir miydi? Tutturulabilseydi Türkiye’nin bugünleri nasıl olurdu?
    AKYOL: Bu son derece mümkündü. Karabekir’in Terakkiperver Partisi bunu savunuyordu ve Osmanlı modernleşme sürecinde bu potansiyel, bu büyük şans oluşmuştu. “İrtica” evhamıyla Terakkiperver kapatıldı. İsmet İnönü 1947’te “Terakkiperver”i kapatmakla hata ettik, demiştir. Devrim tarihleri “Terakkiperver’in “irtica partisi” olduğunu yazıyor da, İnönü’nün bu sözünü yazmıyor! Tek Parti ideolojisi, 1934 yılında, Osmanlı’dan beri devam eden ve Batılılaşma yanlısı Türk Kadın Cemiyeti’ni bile kapatmıştı.
    Süreç devam etseydi, bugün nasıl olurdu? Buna bilimsel değil, ancak “analoji” yoluyla cevap verebiliriz: Türkiye Fransız modeline göre değil, liberal iİngiliz ve ABD modeline göre bir din-devlet-toplum ilişkisi modelini seçmiş olurdu.

  • israil10.06.2004 - 15:35

    bkz. ''Şeyh Ahmet Yasin'' ve ''Filistin'' başlıklarına

  • filistin10.06.2004 - 15:34

    bkz. ''Şeyh Ahmet Yasin'' başlığına

  • şeyh ahmet yasin10.06.2004 - 15:33

    Filistin Hamas Örgütü'nün Manevi Lideri Şeyh Ahmed Yasin ile...

    '“İsrail’le Savaş Olsun Diye Savaşmıyoruz..”'

    Filistin’de işgalci İsrail’e karşı en etkin direnişi gösteren örgütlerden biri olan Hamas’ın mânevi lideri Şeyh Ahmed Yasin geçen ay bir dizi görüşmelerde bulunmak üzere Ortadoğu ülkelerini ziyaret etti. Tahran’da bulunduğu sırada el-Alem dergisinin sorularını cevaplayan Hamas’ın mânevi lideri Şeyh Ahmed Yasin, İsrail, Batı ülkeleri ve Filistin sorununa çözüm getirmeyi hedefleyen barış görüşmeleri hususunda oldukça çarpıcı açıklamalarda bulundu. Bu mülâkatın geniş bir özetini veriyoruz. İlginizi çekeceği ümidiyle...

    - ABD ve Batılı ülkelerin öncülüğünde yürütülen görüşmelerin Filistin sorununa bir çözüm getirebileceğine inanıyor musunuz?

    Ahmed Yasin: Bu, Filistin sorununa çözüm getirmeyi hedeflediği ileri sürülen görüşmelerin ilki değil. Bundan önce de defalarca yapılan ve hepsi de başarısızlıkla sonuçlanan görüşmeler zincirinin bir diğer halkası. Ben bu görüşmelerden de bir sonuç çıkmayacağı kanaatindeyim. Çünkü ABD temiz bir barışı arzulamıyor, sürekli İsrail’in lehine çalışıyor. Görüşmelere ev sahipliği yapan İngiltere ise Filistin halkının bugün içinde bulunduğu sıkıntının bir numaralı müsebbibidir. Onlar yerleştirmişlerdi İsrail’i topraklarımıza. İsrail’i kuranlardan ve onu her ortamda koruyanlardan neler bekleyebiliriz ki? Ben onlardan hiçbir şey beklemiyorum.

    - Şayet İsrail işgal altındaki Batı Şeria’nın %13’ünden çekilmeyi kabul eder ve görüşmeler sonunda başarıya ulaşılıp olumlu bir netice elde edilirse Hamas’ın tutumu ne olacak?

    Yasin: Efendim hangi başarıdan bahsediyorsunuz? Evet ben de başarıya ulaşılmasını istiyorum. Ama nedir bu başarı? Topraklarımız İsrail’in işgali altında. Filistin halkı hâlâ bir şehirden diğerine gitmek için İsrail’den izin almak zorunda. Filistinli Mısır’a, Ürdün’e gitmek için İsrail’den izin olmak zorunda. Hatta balık avlamak için bile İsrail’den izin almak zorunda. Neresi başarıdır bunun? Her gün evlerimiz yıkılıyor. Her gün çocuklarımız, gençlerimiz, yaşlılarımız acımasızca öldürülüyor. Nasıl başarı ve ilerleme bu? İsrail’in işgal edilmiş toprakların %5’inden, %10’nundan veya %15’inden çekilmesi başarı olarak mı nitelendiriliyor? Tüm Filistin İsrail’in eline geçmiştir. Batı Şeria’nın %60’ında kalmaya niyetliler, Kudüs’ün ilelebet başkentleri olacağını açıktan açığa ilan ediyorlar. Başarı mıdır bu? Bize ne kalıyor? Barış görüşmeleri diye nitelendirdikleri şey Filistin halkını tahkir etmekten hatta İslâm âlemi ve tüm dünya ile dalga geçmekten başka bir şey değildir. Ortada olan barış değil, teslim olmaktır...

    - Efendim bildiğiniz gibi Yaser Arafat İsrail’in işgal altındaki topraklardan %13 oranında çekilmesine razı oldu. Oysa, Oslo görüşmelerinde İsrail %40 oranında çekilmeyi kabul etmişti. Siz bu tavrı, özerk yönetimin Netanyahu’yu katı tutumundan döndürebilmek için uyguladığı maksatlı bir yumuşama olarak mı, yoksa Filistin lideri Arafat’ın, ılımlı lider imajını teyit etmek için uyguladığı kendine has politikası olarak mı görüyorsunuz? Malumunuz batı dünyası Yaser Arafat’ı mutedil liderler sınıfına sizleri de aşırı radikaller sınıfına sokmaktalar.

    Yasin: Önce şunu sormak gerek. İsrail şimdiye kadar Birleşmiş Milletler’in hangi kararını uygulamıştır? Dünya devletleriyle imzaladığı hangi anlaşmaya tam sâdık kalmıştır? Havaalanı, liman sözü vermişlerdi yerine getirdiler mi? Batı Şeria’nın %40’ından çekileceklerdi, çekildiler mi? Binlerce Filistinli esiri serbest bırakacaklardı, bıraktılar mı? Filistin yönetiminin lideri Yaser Arafat İsrail karşısında tüm gücünü kaybetmiştir. İsrail’den istediğini kopartabilmek için elinde hiçbir silâhı kalmamıştır. Bütün kartları kaybetmiştir. Şayet İsrail’in %10 oranında çekileceği söylenirse ne yapabilir? Kabul etmekten başka seçeneği yoktur. Arafat her şeye razı oluyor. Şayet Arafat %13’lük çekilmeyi kabul etse yarın İsrail “Hayır %7 oranında çekileceğiz” diye diretecektir. Ona da razı olsa bu sefer “%5 oranında çekileceğiz” diyeceklerdir. İsrail’in Arap dünyasına karşı sürekli uygulayageldiği tavrıdır bu. Bu yüzden bizim Yaser Arafat’a ve özerk yönetime tavsiyemiz bir an önce hesaplarını yeniden gözden geçirmeleri ve tavizler silsilesine derhal son vermeleridir. Çünkü İsrail’in yerleşim birimleriyle kuşatılmış bir yerde, Kudüs’süz, göçmenlerimizin ve yurt dışında bulunan Filistinliler vatanlarına dönmeden ve tam bir hürriyet ortamı kurulmadan devletimizi kurmamız mümkün değildir.
    İsrail, topraklarımız üzerine dilediği gibi vatandaşları için yerleşim yerleri yapıyor, şehirlerimizi, köylerimizi dilediği gibi parselliyor. Düşünebiliyor musunuz ayaklarımızın altındaki su bizim değil. O bile Yahudilere ait. Onların kullanımında. Kuyu açmak veya o sudan kullanma hakkına sahip değiliz.
    Radikallik mevzuuna gelince. Daha önce de söylediğimi yine tekrar etmek istiyorum. Şayet, işgal gücüne karşı direnmek radikallik oluyorsa, tüm dünya şahit olsun ki en radikal kişi benim. Ülkesi, kendi mülkü ve hakkını almak için mücadele eden radikal oluyorsa en radikal kişiyim. Şayet Kudüs’ü isteyen radikal oluyorsa ben en radikal kişiyim. Benim bütün söyleyeceğim bu, hiçbir şeyden korkumuz yok. Radikal, başkalarının topraklarını gasp edendir. Radikal, kadın, çocuk, yaşlı demeden insanları öldürenlerdir, onları evlerinden yurtlarından sürgüne yollayanlardır. 4 milyon Filistinli vatanlarının dışında, 3.5 milyonu da işgal altında yaşıyor. İşte radikallik budur...

    -Bazı batılı medya organlarında çıkan haberlere göre ABD yönetimi ile bir diyalog kurma çalışması içersinde bulunuyormuşunuz. Nedir efendim bu haberin doğruluk derecesi?

    Yasin: Efendim, bizler Filistin sorununu ve işgalci İsrail’in zulmü altında inleyen mazlum halkımızın mağduriyetini anlatabilmek için tüm dünya ülkelerine elimizi uzatıyoruz. Bizler terörist değiliz, herkes ile görüşmeye açığız. Herkes bilsin ki bizler sırf savaşmak için savaşmıyoruz. Bizler Yahudilerle onlar Yahudi diye savaşmıyoruz. Biz onlarla topraklarımızı gasp ettikleri ve halkımızı vatanından sürdüğü için savaşıyoruz. Bizler hakkımızdan ve topraklarımızın en ufak zerresinden dahi taviz vermeden dâvâmızı anlatmak için İsrail hariç her devlet ve her çevreyle diyalog kurmaya varız.

    - Son olarak sizce ABD’nin İsrail’i bu denli kollamasının sebebi ne olabilir?

    Yasin Öncelikle şunu bilmek gerek. Bugün Amerika İsrail’in siyasetine hizmet eden bir konuma gelmiştir. Belki niçin diye sorulabilir? Ben de bugün Amerika yönetimini elinde bulunduran kişilere bir bakalım derim. Başkan Yardımcısı Al Gore Yahudi. ABD Savunma Bakanı Kohen Yahudi. ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albirght Yahudi. ABD’nin Ortadoğu sorumlusu Dennis Ross Yahudi. ABD Kongresi’nin büyük bir bölümü Yahudilerden müteşekkil. O halde ne bekleyebiliriz bu Yahudilerden? ABD siyaseti şu anda İsrail’e mahkûm durumdadır. Yahudiler ABD’yi İsrail’e boyun eğmek zorunda bırakıyorlar.

  • manowar10.06.2004 - 13:28

    meğersem dünyanın en dalga grubuymuş Türkiye'de ise baya ciddiye alınmıştı...

  • wolfgang amadeus mozart10.06.2004 - 13:25

    barok müzik türüne örnek...

  • fuck10.06.2004 - 12:21

    VIII. Henri zamanında katliamlar, veba, ve savaşlar birbirini izlemiş ve nüfus iyice azalmaya başlayınca Krallık panik olmuş... Çözüm ararlaken zindanlarda katil, hırsız ve fahişeler gibi kadın suçluların çok sayıda olduğunu tespit etmişler. Ve ortaya çözüm olarak hapisteki fahişeleri kullanmak için ünlü FUCK lafını oluşturan 'Fornication Under Control of the King' yani nüfus artışını sağlayabilmek için 'Kral'ın Kontrolü Altında Çiftleşme' kanunu çıkartılır.

    Uzun sözün kısası İngilizlerin bu çağdan sonra ki soylarının çoğu bu fahişlerin ve hirsizlarin soyundandir.