Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • Godot'yu Beklerken03.04.2026 - 01:31

    Koca bir arazim ve 300 atım olacak. Peki ya sonra? Zihnim alt üst olmuştu. Ve şöhret! Gogol’dan ya da Puşkin’den daha ünlü bir yazar olacaktım. Olacaktım da ne olacak? Bir şekilde cevap bulamıyordum. Ama cevap bulamamam yaşamımı zorlaştırıyordu. Üzerinde durduğum şeyin çökmüş olduğunu ve ayaklarımın altında hiçbir şeyin olmadığını hissediyordum. Üzerine hayatımı kurduğum şey artık yoktu ve ondan geriye hiçbir şey kalmamıştı. (Lev Tolstoy-İtiraflarım)

  • Godot'yu Beklerken03.04.2026 - 01:30

    Homojenler arasındaki taklit kötüdür. İnsanın insanı taklit etmesi doğada olacak bir şey değildir. Taklit ancak heterojenler arasında kabul edilebilir. İnsan hayvanlardan bir şey öğrenebilir çünkü onlar insan değildir. İnsan insanı taklit ederse kendi aslını reddetmiş olur. İnsan benzerlerine, yani diğer insanlara benzersiz bir insan hakikati göstermelidir. Sadece ve sadece kendisine benzerlik taşıyan yeni bir varlık. (Jean Jack Rousseau-Emile)

  • Godot'yu Beklerken27.03.2026 - 02:41

    Mario Levi'nin ''Madam Floridis dönmeytebilir.'' adlı güzel eserinin girişinde şu güzel satırlar beni pek etkiledi. Burada da paylaşmak istedim.

    Bu kitap, her geçen gün biraz daha çok keşfedebildiğime inandığım, tarihimin bana verdikleriyle,
    anlamaya ve kendimi anlatmaya çalıştığım sevgili ikiz kızlarım Deniz ile Pınar’a ya da Pınar ile
    Deniz’e, dolmakalemlerime, kitaplarıma, plaklarıma ve o eski yalnızlık oyununda, yeni bir oda için
    sevdiğim, duygusal bekâretimi her seferinde farklı bir biçimde bozan sevgililerime, Van Gogh’un
    kulağına, bir düşünceye, dini, milliyeti ya da ideolojiyi bir maske gibi taşıyarak, hiçbir tartışmaya yer
    bırakmaksızın bağlanmanın sakıncalarını sezmiş tüm sakallılara ve uzun saçlılara, bağlandıkları
    dünya görüşü ne olursa olsun, inandıkları değerler adına hapse girmeyi, işkence görmeyi ya da bile
    bile kim vurduya gitmeyi göze alanlara, ölümü sanata tercih eden Jacques Rigaut’ya, Virginia Woolf’un son çakıltaşlarına,
    Stefan Zweig’ın bitmemiş, yeterince paylaşılamamış hasretine, Cesare Pavese’nin son akşamına, son
    otel odasına ve intihar etmiş tüm sanatçılara, çıkışsız bir içki sarhoşluğuna terk edilenlere,
    galaksilerin sonsuzluğundan küçük bir mutluluk duyabilenlere, Tezer Özlü’yle konuşamamalarıma,
    oncasına çok sevdiğim şarkılardan bir tanesini bile kendisiyle paylaşamayışıma, son nefeslerini,
    doğup büyüdükleri toprakların uzağında veren tüm zorunlu ve gönüllü sürgünlere, Paris’in öteki
    yüzünde bambaşka bir şiiri arayan Charles Baudelaire’e, Oğuz Atay’ın yolundan gitmeyi bir onur
    bilerek, bu topraklardaki ve yeryüzündeki tüm tutunamayanlara, çılgınlıkların, daha derin, daha
    anlamlı, daha yaralayıcı bir hayat adına, tasarıların ve planlamaların her türlüsüne yeğlenebileceğine
    yürekten inananlara, ya da tüm çabalarına karşın başka türlüsünü yapamayanlara, Mösyö Vahak’ın
    köpeğine, bir pencereye, bir suskunluk zamanında vurabilecek yağmur damlalarının, bir odun
    sobasındaki çıtırtıların ve bir kıyıdaki dalgaların sesine, o kıyıdaki taşlara ve deniz kabuklarına, bir
    labirent gezgini olarak Bilge Karasu’ya ve mental konfüzyondan mustarip kedisi Bıyık’a, bir hüzünler
    haritacısı olarak Sevim Burak’a, dillerinin yasaklanmasına dilleriyle direnenlere ve o dillerden daha
    güvenilir bir ülke inşa etmek isteyenlere, babasına o bir türlü gönderilememiş mektubu yazan Franz
    Kafka’ya, organik psikiyatriye karşı çıkan tüm varoluşçu psikiyatristlere ve psikologlara,
    Fenerbahçelilere, ne ararsan kendinde ara diyebilen tüm can dostlarıma, Struma’nın suskun
    yolcularına ve tüm soykırım kurbanlarına, Çehov’a ve kırgın kahramanlarına, Elias Canetti’ye ve
    sözcüklerdeki uzun yolculuğuna, bana hayata dair birçok ayrıntıyı görmeyi öğreten Haldun Taner’e,
    sık sık döndüğüm, her yaşımda farklı duygularla anladığım hikâye ustalarımdan Sait Faik’e,
    yaşadığım toprakların duygusunu daha iyi anlamamı sağlayan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, İvan
    Karamazov’a, Prens Mişkin’e ve insan ruhundaki o acılı yürüyüşü için Dostoyevski’ye, dürüstlüğü
    için Albert Camus’ye, çıkamadığı o yolculuk için Walter Benjamin’e, bendeki eskimeyen, kolay kolay
    tükenemeyecek şarkıları için Jacques Brel ve Léo Ferré’ye, kendisini her yerde yabancı hisseden
    Gustav Mahler’e, hoşgörünün bir aldatmaca olduğunu görenlere ve farklılıklara dayanamayanlara
    karşı sonuna kadar savaşmayı bir varoluş savaşı bilenlere, Nazi avcılarına, antişovenlere,
    antimilitaristlere, bir tatil gününde İstanbul’un içine çıkamayanlara, bir başkasında yeni olasılıklar
    adına yol almaya çalışanlara, Türkçe’yi sonuna kadar savunmak ve korumak isteyenlere, hayalleri ve
    bu hayalleri yüzünden bir hikâyesi olduğuna inananlara, gitmeyi ve terk etmeyi bilenlere, sevmenin ve
    bir aşkı korumanın büyük bir yetenek istediğini söyleyebilenlere, yaralı çocuklara, başkalıklardan ve
    başkalarının odalarından korkmayanlara, gerçek fahişelerin genelevlerin dışındaki evlerde yaşadığını
    görebilenlere, hayatıma farklı bir akış ve bakış kazandıran köpeğim Sanço’ya, bana yazmanın
    büyüsünü keşfettiren Saint-Michel Lisesi’ndeki Fransızca edebiyat ve felsefe öğretmenim Mösyö
    Pierre’e, şehrimin çoktan yitirdiğim denizine, evde pişen bir gül reçelinin kokusuna, dünyanın tüm
    oyuncaklarına, özellikle de elektrikli trenlerine, bu listeyi kendileri için uzatmak isteyeceklere ve
    azınlıkta kalmanın tüm yükünü omuzlarında taşıyanlara ithaf edilmiştir

  • Godot'yu Beklerken25.03.2026 - 16:55

    Günlerce süren bir yağmurun ardından Pelayo adında bir adam evinin avlusunda çamura bulanmış yüzükoyun yatan bir ihtiyar bulur. Adamın arkasında kocaman, akbaba kanatlarına benzeyen asalak yosunlarla dolu sefil kanatlar var. Komşular gelip bu sefil yaratığın bir melek olduğuna karar verirler. İnsanların bu ilahi varlık karşısında diz çökmesi, ondan korkmaları falan gerekirdi. Onu saygıyla ağırlamak yerine sürükleyip tel örgülü kümese kapattılar. Meleği kümese atıp sonra da onu görmek isteyen kasabalılardan 5 cent giriş parası almaya başladılar. (Gabriel Garcia Marquez-İyi kalpli Erendira)

  • Godot'yu Beklerken19.03.2026 - 21:59

    Hinduizm inancında Maya denilen kavram bir tür yanılsama anlamına gelir. Hinduizm inancında yaratılış ile gerçeklik arasında her daim aşılması gereken bir perde vardır. Bu perde maya, yani yanılsama perdesidir. Yanılsama perdesi zihni karıştırıp hakikate erişmeyi engeller. Bu perdenin oluşumunda zaman da etkilidir. Zamanın içinde kaybolmak hakikat yolundan çıkmaktır. İnsanı yanılgıya düşüren geçmişin, şimdinin ve geleceğin ayrı kalıplar olarak ele alınmasıdır. Arayıcı, herşeyin tek bir bütünlük içinde aktığını fark edince Samsara’nın döngüsünden kurtulur.

  • Godot'yu Beklerken19.03.2026 - 21:46

    İyilik bu dünyada çıplak kaldığında acı çeker. İyilik bile kurban olur. (Fyodor Dostoyevski-Ecinniler)

  • Godot'yu Beklerken19.03.2026 - 21:38

    Günümüz toplumları başkalığı (Farklılığı) kendilik için bir tehdit olarak görmektedir. (Byung Chul Han-Zamanın Kokusu)

  • Godot'yu Beklerken15.03.2026 - 02:26

    Günün bazen on, bazen on iki hatta on dört saatinde durup dinlenmeden, muayyen beş-on hareket yapmak için kiralanmış bu insanlar, makineden adamlara ne kadar benziyorlar. Onları makineden, makineleri onlardan ayırt etmenin imkanı yok. Bu insanlar kendilerini tıknefes göğüsler gibi hırlaya hırlaya çalışan makinelerin ahengine o kadar uydurmuşlar ki, her şeyi hatta insan olduklarını bile unutmuşlar gibi! (Suat Derviş-Yeniden Yaşayabilseydik)

  • Godot'yu Beklerken15.03.2026 - 02:24

    Bize sürekli, tekrar tekrar söylenenler, iç sese dönüşür. İnsan iç dünyasında bunları kendi kendine söyler durur. Kişi bir müddet sonra bunların iç ses değil kişilik özelliği olduğunu zannetmeye başlar. (Gabor Mate-Dağınık Zihinler)

  • Godot'yu Beklerken12.03.2026 - 02:03

    Virtue signalling diye bir kavram vardır. Bu, toplumun benimsediği değerleri sahiplenerek sosyal statüleri yükseltme, etik ve erdemli bir imaj çizme durumudur. Bu tür kişilerin amacı savunduğu değerlerin sağlamlığını artırmak ya da o değerleri çatlak seslere karşı korumak değildir. Kişi bu tarz bir savunucu kılığa bürünerek maddi avantajlar ve statüler edinmeye çalışır. Hesap etmediği şey ise sahte benliğinin içeride gerçek benliğini yavaş yavaş çürütüp yok ettiğidir. Bu tarz kişiler, aslında yaşamaya hiç başlamayan ve kendileri olmadan yaşamlarını tamamlayan kişilerdir.