Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Tuna Kafkas
Tuna Kafkas

her uçurum; bir ovaya, sevdalıdır...

  • günaydın19.09.2024 - 09:44

    .
    ...
    .
    şifa bekleyişlerinde yorgun düşenler,
    sevilmeyi itham ederler gafillikle,
    yatalaklık yakıştırırlar kötürümce,
    oysa beşerce korkular,
    her dem kamçılanarak yenilenir,
    ve her dem gençtir,
    körpedir/diridir; var olmak umudu,
    ve hasret; yürekte ince bir sızıdır ayrılıkta,
    ve unutmak da,
    susmak da meşke dairdir,
    unutturan mey olsun yeter ki…,

    bir var bir yok değil,
    hem var, hem yoktur,
    bulup bulup yitirmeler…,
    kan gölüne dönmüş,
    geceden kalma bal gözlerin,
    ak ak oluşunu gördüm…,
    şafakların söküşüdür;
    sırra kadem basmış yârenden,
    arta kalan hatıralarda yaşamak…,

    tan yeridir;
    zuhuratın içinde kalmaktır,
    yürek kovuklarında ve
    meydan ortasında tenhalıktır,
    çölde gölgelik vehmi,
    sağnak altında duldadır,
    özlemek;
    ah,

    nice çimenli tepeler,
    nice yanık buğday tarlası yollardan,
    ve nice yangınlardan,
    aylardan sonra;
    halsizce çömelip ağlamaya dahi mecalsiz,
    beklemekteyiz haber alabilmeyi
    bimarhaneden,
    ki tutsun elimizden diye aşk
    uçurum kıyısında…;

    ki beni mahbûb mu sandın sevgili hekimim,
    senden de, benden de öte ve
    bizden ziyade,
    pusuladır muhabbet…,
    rotasız ve yolda kalmış yalnızlara,
    yedi yöndür aşıklara vuslat çilesi,
    ah,

    neyi aşk sandığını unutmuşsan,
    hafızasız kalmışsa yüreğin; ve
    nazarında değilse artık zaman,
    çağdaşısın demektir erenlerin,
    yara almış bir zarif lisansındır…,

    günaydın ey zâkîr,
    boncuk boncuk ter içinde ve,
    susuz geceden sonra
    sabahına merhaba,

    olmazsan olmaz,
    sen olmazsan olmaz;
    kuşlar konmaz dallarıma ve iyi gelmez
    kasvetime denizden esen rüzgâr…;
    canımsın, yoldaşımsın, sırdaşımsın
    son çare hekimim;

    görüyorsun ki yaşıyoruz,
    aynı istikametli bir mefkûrede,
    günbegün derdine dert ekleme de;
    sürsün sonsuza dek hüzünlere sarılı,
    mutlu mesut bahtiyâr,
    diyâr diyâr;
    t/aksim t/aksim ş/arkımız
    ah;
    .
    ...
    .

  • nefes19.09.2024 - 09:38

    II
    galaksilerin merkezi şu fena aleminin
    özünde patlayan,
    acılı yıldız...,

    yaşam kadar yoksuldu aşk,
    ki sevda,
    yetinmiyor sevdayla...,
    ve artık melekler
    kırpıp tüylerini,
    noksan kanatlarla serpiştiriyor
    yıldız ölülerini boşluğa…,

    kalbime yasladığım keman,
    büyülü tınısına metal kokular sızdırırken,
    incinmenin böylesi…,
    melek kalbinde patlayan acılı yıldız;
    ve kanayan dize,
    ah,

    kıymetlim;
    bırak artık ses kayıtlı mesaj yollama,
    her sözcüğün,
    yüreğimin zırhına bir kara delik,
    son bulsun bu dara almalar,
    vur artık beni,
    en kanayan dizemden...,
    ah;

    ki ab/şar çağıltısı ve
    su sesiydin kuytumda akan,
    künhüme vakıf hekim ırmağı…,
    ve şırıltısına kapadım gözlerimin kan çanağını;
    şelale hırsızı nazarın,
    yüksekten aşağı akan tepe taklak yaşamda,
    canımı yaktığından habersiz; çokluğunla…,
    hiç az düşkünün değildim ki senin,
    ve kabirde çürüyen en son tense,
    ömrümce taşırım,
    bakışının izlerini yüzümde…,

    ah şimdi;
    herkes kendi yükünü taşısın,
    sonunda bölüştük kederi…,
    turuncu gülüm, turuncu gülüm, turuncu gülüm;
    nefe/ss/iz kalmış bir saat kapaklanıyor,
    acele vedamıza…,

    gözlerimden gemiler devriliyor
    kırmızı sulara,
    sarıl sarıl sarıl/ma vakti geldi ve
    bu tasalı musafahasızlığa,
    bakma ağladığıma…,
    ağlak bir güvercinim ben,
    keklik olmaktan uyandırdığın
    o güvercin ki,
    bozkırından koparılmış ve
    ellerin yurdunda garipler garibi,
    sürgün di/yârında yüreği pas içinde…,

    kaldır ayrılığın perdesini hekimim,
    gözlerimiz son kez kamaşsın ayniyetle,
    gözbebeklerimiz hicapla yere baksın,
    uzun sürmez bilirsin zaten,
    efsunkâr muhabbetler…,
    hızır ilyas tepesinde bir yetimhane türküsü gibi,
    şimdi ayrılık…,

    kızıl yaprakları
    katmer katmer ayrılıp,
    mendile sarılmış goncanın;
    kış ikindisi akşam ayazında,
    göz yaşıyla ıslak kaldırımlara
    bırakılan bir gül dalı gibi,
    terkedilmiş ve ıssızım…,

    ideolojisi olmaz ayaklar altında kalmanın,
    ve ah ki;
    evrensel bir buğu gibi göz pınarlarında,
    ölümsüzlüğe mütemayil bir nefesken, ve;
    kendisinden gayrısını istemez bir kafes müstakili,
    ve insanın hayatta bir kere öleceğine kaniyken,
    sadece tomurcuk gülleri değil,
    baharın en tazesini getirdin sen bana…,
    ve bir ölüyü dirilttin,
    her yanım kan kızılı gül içinde…,
    .
    ...
    .

  • niyetlenmek19.09.2024 - 09:33

    .
    ...
    .
    ve sen bir yudum suyla niyetlenmiş,
    susuzluktan içi yangın yeri maşuk;
    çekip gittin gurbetinden sılana,
    hokkabazın şapkadan tavşan çıkarması gibi,
    sunamam sana bir cam kâse dolusu su şimdi,
    ki iç okyanus gözlerimin hayalini kana kana ki,
    dualarım,
    içini daha da kanatacak,
    bir kızıl gonca gül gibi…,

    huzur esenli bir fecirde,
    çok yakın ve uyanıktım sana,
    ama bu gri sabahta çok uzaksın evet bana;
    ah;

    iki yanı körpe çınar ağaçlarıyla bezeli,
    o atasız bulvarın çamur deryasına bulandığı gecede,
    ve ayaklarımın yere basmadığı bir demde,
    onca senelik yıkıntıdan,
    ve virâneden çıkmışlığın yürek gücüyle
    inerken yokuş aşağı, bildim ki;
    vaktinden çok sonra gelen meşkin,
    transandantal ve gizemli boyutlarını,
    seyridir; aşk…,

    ki neden anlamak bu kadar zor ve hayat,
    bu kadar zor olmak zorunda mı,
    senkronize kederlerimiz ya hû;

    ah kalbimin kamburu aşk,
    içimin güvesi…,
    ve üvey düşlerimin
    silsilesi sağlamlardan el almış efendisi,
    bırak beni;
    acının eşiğindeyim,
    telaşla düşüyorum maviden,
    oysa sen inatla,
    yüzümde susan nehre atıyorsun kendini,
    yalvarıyorum sana,
    kemirip bitir senden kalan ne varsa,

    ki her sabah aynı ezan sesi geçerken uykumdan
    duasıdır kalbimin,
    ya rab, al bu sevdayı benden…,
    uyan mahmur yüreğim,
    ve sesin kısılana dek ağla şimdi...,
    ah;
    .
    ...
    .

  • fit19.09.2024 - 09:25

    .
    ...
    .
    XVIII
    ahtapot ayaklı ve üstünde insanların
    ancak kuğu gölü balesi figürleri ile
    ilerleyebildikleri bir kent üstgeçidinin,
    ömür törpüsü uğultulu ses kirliliği pisliğinden,
    kuduz köpekten kaçar gibi kaçıp,
    ecdat yadigârı, geniş ve huzurlu ön avlusu
    ve bilge sütunları olan,
    kibirsiz mimarili bir kamu binasının
    önünden geçerken,
    bahçe saatine baktım,
    09:25;

    evet günümüz insanlarının,
    birbirini arayabilir olduğu güya \medenî\ vakte,
    otuzbeş kalaydı ve anladım ki,
    hikmetleri bilinmediğinde trafik ışıkları dahi,
    sadece aptallaradır…,

    oysa ki basit arkadaş;
    sabırsızlanmadan sükûnetle kırmızıda bekleyip,
    yeşilde mutluluk içinde geçeceksin karşıya,
    şu kirli sarıya gelince,
    hayat onu takmaz ve hazır da olmaz kimse zaten,
    ki bir anlıktır…,

    hayat trafiği var bir de işte,
    hayat trafiği,
    örümcek ağından yuvalardaki cinayetler;
    kan donduruyor,
    kırmızıda…,

    ve sen cellat;
    bir yaşama her son verişinde,
    son sözün söylenmesine anlayış tanıman,
    insanın gözüne sokulmuş bir
    eros oku değil midir…,
    söyle; değil midir,

    ki tutucu bir adamım ben çok doğru,
    bir yol tuttu mu;
    geriye çevrilmem öyle kolay kolay,
    ama yalnız,
    geri çevrilmenin muhabbete gitmek,
    anlamına geldiğine inanırsam,
    yön tanımaz olurum ve kararır gözlerim,

    evet;
    çizgisi orta yerde,
    bağnazıyım gerçek hayatın…,
    peki şimdi söyle güzel kardeşim,
    tam olarak sen neredesin,
    bak kaç ömürdür buradayım,
    bu denizin karşısında…,
    ve ne kadar zaman oldu,
    yine hiçliğimle bekliyorum,
    kıpırdamadan, eylemsiz seni…;
    intiharı seçmiş bir balina kadar ölü,
    kıyıya vurmuş ve cansız…,

    denizdeyim…,
    tam karşısında,
    kıpırtısızlığını delecek ilk dalgayı yakalamak için,
    gözlerimi kırpmadan bekliyorum…,
    kafamı kaldırıp bir an göğe baksam,
    yine orada kim olsa bilir,
    o şımarık,
    tembel ve inatçı bulut…,

    sahi şu içi geçmiş dünyanın tepesindeki
    bulutlar renk değişmez mi hiç,
    hep o puslu gri,
    /kaç gündür aralıksız yağan rahmetten/
    ki bir iç ses daha evet,
    sıkılmaz mı hiç bu inatçı bulut çakılı kalmaktan,
    ve hep aynı hoşnutlukta…;

    renklerden gri, gri, gri,
    kaç fitten bana bakar sorsan,
    /hey;
    hep maviyi bekleyen,
    /çekil aşağımdan;
    ki deniz suyu,
    köpük,
    bulanık burnumun ucu…;
    .
    ...
    .

  • karacaahmet19.09.2024 - 09:17

    .
    ...
    .
    bu son sözümüz olsun varsın,
    tamam dedik,
    bitsin…,
    söz verelim peki,
    orta mescid kıraathanesinin,
    ikramı kabul görmez bir fincan kahvesinin hatırsızlığına…,

    peki ve bir peki daha,
    öyle duruyorum karşında,
    tamamlanmamış bir sapak çayevi heykeli gibi,
    öyle duruyorum,
    taş kesilmiş bir taş bağırlı gibi,

    bir martı leş niyetine didikliyor kalbimi ve
    goncalarındaki hakikate aklımın ermediği,
    bir gül bahçesi soluyordu sanki kalbimde…,

    ve işittik,
    /tamam mı
    dedi…,
    gaiplerden bir sesti,
    duyduk…;
    sol yanım liğme liğme,
    alıp bir morg masasının üstüne attım
    öylece attım solumu; soluğumu,
    rayından fırlamış bir tren kadar
    şaşkındım,
    etrafa saçılan eşyalar gibi,
    anlamsızdım,

    içimin çatlağından sızan korku,
    aklımın tavanından yüreğime damlıyor;
    küfff kokusu,
    nem kokusu,
    ölülü masada sol yanım,
    zuhûratın tâbisi tel örgümüzdeki,
    parçalarımı topluyorum…,

    bir martının gözlerini oyup,
    çıkmış gözlerinin yuvalarına,
    iki okyanus bilye yerleştiriyorum,
    öylece…;

    bir kardan adama havuçtan burun yapar gibi,
    musafahasız,
    böyle hazin, noksan ve tamamlanmamış,
    tek kelime edemezken sükûtuna,
    ve o buz gibi masada,
    sol yanım ezik bir gül gibi ağlarken,
    böylece,

    böylece son bulmalı,
    zincirlikuyunun asrî kokusu…,
    karacaahmetin derviş gülüşü,
    ah;
    .
    ...
    .

  • derviş19.09.2024 - 09:16

    .
    ...
    .
    sonsuzluğun ilhamı üç lisanda zakîr,
    desturlu hekimim,
    bilirsin ve beyanlarının da gafili değilim,
    sena içre senalarcadır şükrüm,

    ve bu arada,
    dizelerinin neden beşli yazıldığını da biliyorum;
    dem bu dem ayniyetlerinde,
    ikindi, akşam, yatsı, sabah, öğle…,
    ki beş kadim vakte işaret olsun için,
    ve biliyorum hiçbir duayı,
    ayet el kürsî kadar okumadığını da…,
    tek ibadet ve tek duanın vasılı kalbinde,
    ah;

    hoşçakal ve benden uzak,
    mülevveslerin kalbinde emmare nefsim,
    yine de hoşt çakal demiyorum, ve görüyorsun;
    ne denli inceldiği yerden bağlandığımı edebe ya hû…,

    elbette samanyolu galaksisine savrulan
    kahve çekirdeği kokusuydu hasret,
    ve sen;
    her daim smokinli,
    paytak paytak yürüyen bir penguendin,
    ya ben,
    bir yekpare orman çıtırtılarının ürpertisi…,

    benliğiyle efsunkâr o karaca nazarına bakamazken,
    yan yana fakat karşı karşıyaydık…,
    ve aynı yöne bakarken,
    o gece gündüz açık esnaf lokantasında,
    sabah çorbalarımızın buharı,
    birbirine karmaşıyordu…;

    ah;
    aşk…,
    yüreklerimizin buzulunda,
    kızakla kayan bir çocuğun,
    hırkasına sakladığı çekiç ile kırmasıydı buzu…,

    ve kulaç attık farklı iklimlerin soğuğuna ve,
    şimdi titriyoruz tir\tir, ayrılık deyince...,
    ki ayrılık,
    yüzümün atlasına sinen,
    çam kokusu ile,
    kar tebessümleriydi…,
    .
    ...
    .

  • derviş19.09.2024 - 09:15

    .
    ...
    .
    sonsuzluğun ilhamı üç lisanda zakîr,
    desturlu hekimim,
    bilirsin ve beyanlarının da gafili değilim,
    sena içre senalarcadır şükrüm,

    ve bu arada,
    dizelerinin neden beşli yazıldığını da biliyorum;
    dem bu dem ayniyetlerinde,
    ikindi, akşam, yatsı, sabah, öğle…,
    ki beş kadim vakte işaret olsun için,
    ve biliyorum hiçbir duayı,
    ayet el kürsî kadar okumadığını da…,
    tek ibadet ve tek duanın vasılı kalbinde,
    ah;

    hoşçakal ve benden uzak,
    mülevveslerin kalbinde emmare nefsim,
    yine de hoşt çakal demiyorum, ve görüyorsun;
    ne denli inceldiği yerden bağlandığımı edebe ya hû…,

    elbette samanyolu galaksisine savrulan
    kahve çekirdeği kokusuydu hasret,
    ve sen;
    her daim smokinli,
    paytak paytak yürüyen bir penguendin,
    ya ben,
    bir yekpare orman çıtırtılarının ürpertisi…,

    benliğiyle efsunkâr o karaca nazarına bakamazken,
    yan yana fakat karşı karşıyaydık…,
    ve aynı yöne bakarken,
    o gece gündüz açık esnaf lokantasında,
    sabah çorbalarımızın buharı,
    birbirine karmaşıyordu…;

    ah;
    aşk…,
    yüreklerimizin buzulunda,
    kızakla kayan bir çocuğun,
    hırkasına sakladığı çekiç ile kırmasıydı buzu…,

    ve kulaç attık farklı iklimlerin soğuğuna ve,
    şimdi titriyoruz tir\tir, ayrılık deyince...,
    ki ayrılık,
    yüzümün atlasına sinen,
    çam kokusu ile,
    kar tebessümleriydi…,

    bu son sözümüz olsun varsın,
    tamam dedik,
    bitsin…,
    söz verelim peki,
    orta mescid kıraathanesinin,
    ikramı kabul görmez bir fincan kahvesinin hatırsızlığına…,

    peki ve bir peki daha,
    öyle duruyorum karşında,
    tamamlanmamış bir sapak çayevi heykeli gibi,
    öyle duruyorum,
    taş kesilmiş bir taş bağırlı gibi,

    bir martı leş niyetine didikliyor kalbimi ve
    goncalarındaki hakikate aklımın ermediği,
    bir gül bahçesi soluyordu sanki kalbimde…,

    ve işittik,
    /tamam mı
    dedi…,
    gaiplerden bir sesti,
    duyduk…;
    sol yanım liğme liğme,
    alıp bir morg masasının üstüne attım
    öylece attım solumu; soluğumu,
    rayından fırlamış bir tren kadar
    şaşkındım,
    etrafa saçılan eşyalar gibi,
    anlamsızdım,

    içimin çatlağından sızan korku,
    aklımın tavanından yüreğime damlıyor;
    küfff kokusu,
    nem kokusu,
    ölülü masada sol yanım,
    zuhûratın tâbisi tel örgümüzdeki,
    parçalarımı topluyorum…,

    bir martının gözlerini oyup,
    çıkmış gözlerinin yuvalarına,
    iki okyanus bilye yerleştiriyorum,
    öylece…;

    bir kardan adama havuçtan burun yapar gibi,
    musafahasız,
    böyle hazin, noksan ve tamamlanmamış,
    tek kelime edemezken sükûtuna,
    ve o buz gibi masada,
    sol yanım ezik bir gül gibi ağlarken,
    böylece,

    böylece son bulmalı,
    zincirlikuyunun asrî kokusu…,
    karacaahmetin derviş gülüşü,
    ah;
    .
    ...
    .

  • sen19.09.2024 - 09:10

    .
    ...
    .
    XVII
    hiç mi seçilmezsin sen gecenin derin ve
    çivit mavisi karanlığına asılmış,
    kandiller arasından; hiç aşk…,
    hep mi utangaç ve
    keşfedilme dertlisi ve saklısın,

    sürekli sende olan gözlerime bir bak,
    çık ortaya,
    ki hırka…, ceket…, parka…
    tam üç perdeyle örtülüsün,
    kendine bürünüksen de sararsın yine de,
    sana medyun ve,
    senden mahrum olan divâneni…,
    üşümesin elleri, ayakları, burnu ve ruhu diye,
    diye sen aşk…,
    bilirim…,

    ama;
    evet işte bir ama daha ki,
    gür çayırların bezediği bir dalgalı tepede,
    görüş mesafesini sıfırlayan,
    akça dumanlı ve puslu;
    bulut bulut bir beyazlıkta,
    çenemden süzülen yağmur sularıyla,
    sırılsıklam sarılabilseydim sana aşk…,

    senelerce kanal kanal pislik akmış
    bir garip körfez denizi,
    kesilmesi sonrasında kirliliğin tedricen…,
    hani kendini temizleyip
    nasıl yeniden ma/ss/mavi olabiliyorsa,
    sende öyle arındır seni senden,
    sende aşk,
    seni senden…,

    kent atıklarıyla kirlenmiş gözlerim,
    yüzüm, ellerim ve içim,
    ve huzuruna,
    ay ışığına bestelenmiş bir sonat gibi çıkacak kadar,
    duru olamadım henüz,
    perişan, merhametine muhtaç ve üzgünüm,
    ki malumun bunlar…,
    ah;
    .
    ...
    .

  • secde19.09.2024 - 09:08

    .
    ...
    .
    kapandım secdeye,
    yerdeki tekâvûd kalemefendisi seccademden
    eflatun çiçek tozları topladım,
    bağrıma saplanmış dalını çıkardım hüdayinabit alıcın,
    ve serpiştirdim tozlarını,
    beti benzi atmış dünyaya ve,
    bir dua okudum kulağına,
    sesim bir başka sese çarptı,
    tuz buz mısralar kırıntısı rüyam ah,
    turnam…;

    keklik değil, güvercin ol diye fısıldayanım,
    dudağımda hep aynı şarkı,
    notalarını nar ağacının altına gömdüm...,
    yüreği kimsenin üzülmesine el vermeyen,
    bir yalancıyı sevdin sen…,
    ve varsın gedanız kendine kıysın ey maşuk,
    olgunlaşsın keder, çiçek yüklü dalında…,
    ah;
    .
    ...
    .

  • küheylan19.09.2024 - 09:00

    .
    ...
    .
    sağ yanından süzülen gün ışığının,
    saçlarında ışıldadığı bir güz günü,
    çerçeveledim yüzünü ki,
    bir boz kazak küheylanın,
    gözyaşı düşmesin diye tek
    yeryüzüne…,

    kıyamadım sana evet gene aşk,
    sesinle ürperir bedenim,
    bakınamam o an etrafıma ve çözülürüm sesinle,
    ki düğüm düğüm dünyanın uğultularını,
    susturan sesindir bana ve,
    sesindedir içimi dolduran pediatri kokulu nefes,

    adımladığım kaldırım taşları üzerinde,
    buz tutmuş su birikintisi çatlağı kadar
    kırılgansın sen aşk…,
    erisen bile; suya dönsen bile ne çıkar,
    görünenden çok,
    görünmez yanları olan bir buzdağısın sen…,

    içlerine işleyen ayazda,
    bağrı başı açık kalan gariplerin,
    ısınmayı bekleyen tenlerine vurup
    üstüne doğarken etkisiz kalan
    bir kış güneşi gibi yükseldin sen gökyüzünde madem,
    usul usul da kaybol şimdi artık aşk…,

    ki; kanlı gözyaşlarıyla,
    uyudum ve düşümde,
    hep o nar ağacı…,
    öylece bana bakar,
    dallarını gözlerimden ayırmadan,
    hep o kederli nar ağacı…,

    küçüldüm rüyaya ve;
    içine girdim,
    gördüğüm en güzel bahçeydi…,
    eğildim, yerde bir eflatun ayrılığın çiçek tozları,
    eflatun çiçek tozları her yer,
    nar çiçeğim;
    senden mi süzüldü
    eflatun çiçek tozları söyle…,

    ve uyandım;
    kara boşlukta dönen,
    rengi bozulmaya yüz tutmuş,
    meymenetsiz bir dünya…,

    sabah etmiş ortalığı düşüm dedim…;
    yüzünü buruşturdu düş ve
    sabırsızlıkla bekledim geceyi,
    aklımda hep o nar ağacı,
    dalları yüreğime batan…,

    ki gözlerimi kapadım
    işte orada;
    bir turnayı seviyorum dedi...,
    ve turnam derken;
    saçıldı etrafa kızıl iri taneli göz yaşları…,
    ah;
    .
    ...
    .